Topic outline

  • General

    İran Türkleri kavramı; Pehlevi ve İslam Cumhuriyeti zamanı Tahran’ın Türklüğe yönelik politikaları; İran Türklerinde yenileşme çabaları, İran Türkleri tarihindeki önemli olay ve kişilerin rolü, çağdaş İran Türlüğünün siyasi, sosyal ve kültürel problemleri.


  • Topic 1

    1.         Hafta                             Derse Giriş

    Konular:  “İran” ın tanımı; İran’ın jeopolitik durumu ve nüfusun etnik kompozisyonu; “Türklük” tanımı; İran Türkleri tarihinin özeti.

     Temel Okumalar:

    -           “İran”, İslam Ansiklopedisi, 1. Cilt, İstanbul, 1961;

    -           Ali Kafkasyalı, İran Türkleri, s. 27-39;

    -           Wikipedia’dan uygun makaleler;

    -           Youtube’dan değişik videolar.

    Ders Notları:

    İran, resmî adı İran İslam Cumhuriyeti (Farsça: Cumhuri-ye İslâmi-ye İranGüneybatı Asya'da ülke. Güneyde Basra Körfezi ve Umman Körfezi, kuzeyde ise Hazar Denizi ile çevrilidir. TürkiyeAzerbaycanErmenistanIrakPakistanAfganistan ve Türkmenistan ile kara sınırına sahiptir. Başkenti Tahran'dır. Resmî dili Farsçadır. Anayasasının 12. maddesine göre ülkenin resmî dini İslam, resmî mezhebi İsnâaşeriyye Şiiliği'dir.

    İran, MÖ 4000'lere dayanan tarihi ve var olan yerleşmeleriyle dünyadaki en eski sürekli uygarlıklardan birine ev sahipliği yapmaktadır. Tarih boyunca İran Avrasya'daki merkezî konumu nedeniyle jeostratejik öneme sahip olmuştur ve bir bölgesel güçtür.

    İran BMBağlantısızlar Hareketiİslam İşbirliği Teşkilatı ve OPEC üyesidir. İran siyasal sistemi 1979'da kabul edilen anayasaya göre oluşturulan birkaç karmaşık yönetim yapısına göre işlemektedir. En yüksek devlet makamı şimdiki Ayetullah Ali Hamnei'nin üstlendiği İran dinî liderliğidir (Velayet-i Fakih).

    İran, uluslararası enerji güvenliği ve dünya ekonomisinde geniş petrol ve doğal gaz kaynakları sonucu önemli bir konuma sahiptir.

    İran sözcüğünün kökeni, Sanskritçe Aryan sözcüğünden gelir.

    İran sözcüğü modern Farsçaya, Zerdüştlük'ün kutsal kitabı Avesta'da yer alan bir Proto-İrani terim olan Aryānām'dan girmiştir. Ariya- ve Airiia- kelimeleri aynı zamanda Ahameniş İmparatorluğu yazıtlarında etnik bir atıf olarak yer almıştır. Orta Farsça'dan gelen Ērān terimi, Pehlevî dili'nde ʼyrʼnNakş-ı Rüstem'deki I. Ardeşir'in taç giyme törenini gösteren kabartmanın yanındaki yazıtta bulunmuştur. Bu kabartmaya eşlik eden Partça dilindeki yazıtta İran, aryān olarak ifade edilirken, bu yazıtta, kralın sanı Orta Farsça ērān kelimesini (Pehlevî dilinde,ʼryʼn) içermektedir. I. Ardeşir'in zamanında ērān ifadesi devletten çok insanları kastederek bu anlamını korudu.

    Bu yazıtta İran halklarına atfen kullanılan ērān kelimesine rağmen, ērān ifadesinin imparatorluk coğrafyasını ifade etmek için kullanılması Sâsânî hanedanlığının ilk döneminde de görülmüştür. I. Şapur'un -Ardeşir'in oğlu ve halefi- bir yazıtında açıkça Ērān bölgelerinin içine İranlıların yerleşmediği Ermenistan ve Kafkasya'yı da dâhil etmiştir. Kartir kitabelerinde yüksek rahip, Anērān'ın egemenliği altındaki bölgeleri gösteren listede aynı bölgeleri saymıştır. ērān ve aryān kelimelerinin ikisi birden, (İranlı) Aryanların ülkesi anlamına gelen Proto-İran dilindeki Aryānām teriminden gelmektedir. Airyanem Vaejah kelimesi ve kavramı aslında İran'ın ülke isminde (Edebi olarak Aryanlar'ın ülkesi anlamında), aynen Aryānā kelimesinin modern Farsça karşılığı olan Iran (Ērān) gibi korunmuştur.

    Ülkenin adı MÖ 6. yüzyıldan 1935'e kadar Pers İmparatorluğu, Acemistan gibi isimlerle bilinirken, o yıl Rıza Şah uluslararası topluluktan "İran" adını kullanmalarını istemiştir. Birkaç yıl sonra bu isim değişikliğinin ülkenin geçmişiyle arasındaki bağı kopardığını iddia eden bilim adamları protesto gösterileri yapmış, 1959'da Muhammed Rıza Pehlevî her iki ifadenin resmî olarak birlikte ve birbirinin yerine kullanılabileceğini açıklamıştır.

    1979'daki İran İslâm Devrimi'nden itibaren ülkenin resmi adı "İran İslâm Cumhuriyeti" olmuştur.

    İran platosu boyunca bulunan onlarca tarih öncesi kalıntı MÖ  dördüncü binyılda, Mezopotamya yakınlarında ortaya çıkan en erken uygarlıklardan yüzyıllar önce antik kültürlerin ve yerleşim yerlerinin varlığına işaret etmektedir.

    Proto-İranlılar ilk olarak Hindu-İranlıların ayrılmasını takiben ortaya çıkmışlar ve izleri Baktria- Margiyana Arkeoloji Bölgesine kadar takip edilmektedir. Aryan, (Antik İran halkları) toplulukları MÖ  üçüncü veya ikinci binyılda İran platosuna; büyük olasılıkla birden fazla göç dalgası ile gelmiş ve yerleşmişlerdir. Proto-İranlıların "Doğu" ve "Batı" diye gruplara ayrılması göçe bağlı olarak meydana gelmiştir.

    MÖ birinci milenyumda MedlerFarslarBaktrialılar ve Partlar batı bölgesinin nüfusunu oluştururken, Karadeniz'in kuzey steplerini KimmerlerSarmatlar ve Alanlar yerleşmişti. Diğer topluluklar Hindistan yarımadası kuzeybatı sınırındaki dağlık kesimde ve bugün Belûcistan denilen bölgede yerleşmişlerdir. İskit toplulukları gibi diğer topluluklar batıda Balkanlara doğuda ise Sincan Uygur Özerk Bölgesi'ne kadar yayılmışlardır. Avesta dili c. MÖ 1000 ortaya çıkan Zerdüştlük'ün kutsal kitabı Avesta'nın kutsal ilahi ve kurallarını bir araya getirmek için kullanılmış eski bir İrani dildir. Zerdüştlük, 7. yüzyıla kadar Ahameniş İmparatorluğu ve sonraki İran imparatorluklarının devlet diniydi.

    İran'ın bir millet ve imparatorluk (MÖ 625–MS  559 ) olarak, Büyük Kiros Medler ve Persler'den Ahameniş İmparatorluğu'nu (MÖ 559–330) oluşturacak birleşik bir imparatorluk kurana ve daha ilerde insanlar ve kültürler arası bir birleşme olana dek zamanının en büyüğü olmak üzere birleşmesiMedler ile başlar. Kiros'un ölümünden sonra, oğlu Cambyses fetihlerine Mısır'da önemli yerleri ele geçirerek devam etmiştir. Ölümünü taht kavgası izlemiştir ve kraliyet ailesinden gelmemesine rağmen I. Darius (MÖ 522-486 arasında hüküm sürmüştür) kral ilan edildi. I. Darius antik İran krallarının en büyüğü olarak kabul edilmiştir.

    Büyük Kiros ve I. Darius yönetiminde Pers İmparatorluğu o zamana kadar insanlık tarihindeki en büyük imparatorluk haline gelmiştir.[24] Pers İmparatorluğu'nun sınırları doğuda İndus Nehri ve Ceyhun nehrinden batıda Akdeniz'e uzanıyor Anadolu (günümüz Türkiye'si) ve Mısır'ı kapsıyordu. Atina MÖ 499'da Sardes'in yağmalanması ile sonuçlanan Milet'teki bir isyana destek vermiştir. Bu, MÖ 5. yüzyıl boyunca süren Yunan-Pers Savaşları olarak bilinen savaşları çıkartacak ve Yunanlara karşı bir Ahameniş harekatına neden olacaktır. Yunan-Pers savaşları sırasında Persler bazı büyük üstünlükler ele geçirmişler ve MÖ 480'de Atina'yı yıkıp yerle bir etmişlerdir. Ancak Yunanların bir dizi zaferinden sonra Persler çekilmek zorunda kalmışlardır. Savaşlar MÖ 449'da Callias Barışı ile sona ermiştir.

    Ahamenişlerin en büyük çalışması imparatorluğun kendisiydi. Zerdüşt'ün öğretilerinden kaynaklanan kurallar ve ahlak insan haklarıeşitlik ve köleliğin yasaklanmasına dayandırılan politikaları geliştiren ve uygulayan Ahamenişler tarafından sıkı bir şekilde takip edilmiştir. Zerdüştlük, Ahamenişler zamanında ve Kiros tarafından Babil'de özgür bırakılan sürgün edilmiş Yahudilerin ilişkileriyle, daha çok tanıtıldı ve İbrahimi dinleri etkiledi. AristoEflatun ve Sokrates tarafından belirlenen Atina'nın Altın Çağı sırasında Yunanların Pers İmparatorluğu ve Orta Doğu ile temasları oluşurken Ahamenişlerin hüküm sürmüşlerdir. Orta Doğu ve Balkanlar halklarına sağlanan barış, asayiş, güvenlik ve zenginlik tarihte nadiren görülen bir dönemi oluşturmuş; bu dönem ticaretin bu oranda arttığı tek dönem olmuş ve bölge insanlarının yaşam standartları yükselmiştir.

    Büyük İskender Ahameniş topraklarını, son Ahameniş İmparatoru III. Darius'u MÖ 333'te Issus Savaşı'nda yenerek imparatorluğuna kattı. Ölümünden sonra çatışmalara ve imparatorluğun bölünmesine yol açacak bir kararla ele geçirdiği Ahameniş topraklarının çeşitli bölümlerini ordusunun üst düzey komutanlarının yönetimine bırakarak 328–327'de bu topraklardan ayrıldı. 700 yıl sonra hüküm süren Sâsânî İmparatorluğu'na kadar (aşağıdaki bölüme bakınız) bu topraklarda tek bir devlet yönetimi kurulamadı.

    Part İmparatorluğu MÖ 3. yüzyılın başlarında Yunan Selevkos İmparatorluğu'nu yendikten sonra İran platosunu tekrar birleştiren ve yöneten ve aynı zamanda MÖ  150 ve MS  224 arası Mezopotamya'yı kontrol eden Arsasid Hanedanı (اشکانیان Ashkâniân) tarafından idare ediliyordu. Partlar antik İran'ın üçüncü yerli halkından olan hanedanıydı ve beş yüzyıl hüküm sürdüler.

    Medler'in, Asurlular'ın, Babil'in ve Elam'ın topraklarının ele geçirilmesinden sonra Partlar kendi imparatorluklarını düzenlemek zorunda kaldılar. Bu ülkelerin eski elit tabakasından olan herkes Yunan'dı ve yeni egemenler eğer hükümranlıklarını sürdürmek istiyorsa kendi geleneklerini bunlara uydurmak zorundaydılar. Sonuç olarak, şehirler eski antik haklarını korudu ve sivil yönetimler ancak belli oranda rahatsız edildiler.

    Partlar doğuda, Roma'nın genişlemesini (orta Anadolu'da) sınırlandırdığı için Roma İmparatorluğu'nun baş düşmanlarıydı. Partlar zırhlı ve ağır silahlı ve hafif silahlı ancak hareketli atlıları kullanarak kendi topraklarını yaklaşık 300 yıla yakın bir süre savundular. Roma'nın en sevilen generali Marcus Antonius MÖ  36'da Partlılar'a karşı, sonucunda 32.000 asker kaybedeceği büyük bir sefer düzenledi. Roma İmparatoru Augustus zamanında Roma ve Part İmparatorluğu aralarındaki sorunları diplomasi aracılığıyla çözüyordu. Bu gelişmeler sırasında Partlar kendi ordularında Marcus Antonius'tan ve MÖ 53'te Harran'da "müthiş bir bozguna" uğrattıkları Marcus Licinius Crassus'den elde ettikleri deneyimlerle o dönem çok takdir edilen Roma Lejyon standartlarına, "altın kartallar"a göre bir düzenlemeye gittiler.

    İmparatorluk düzeninin gevşediği ve son kralın imparatorluğun vasallarından biri olan I. Ardeşir tarafından yenilmesi üzerine Part İmparatorluğu MS 224'te sona erdi. I. Ardeşir Sâsânî İmparatorluğu'nu kurdu. Ülkeyi ekonomik ve askeri alanda reformlarla geliştirmeye başladı. Sâsânîler Ahamenişler tarafından çizilen sınırlar içinde, onlara Erânshahr veya IranshahrEranshahr.svg, "Aryanların Ülkesi" İranlılar diye atıfta bulunarak, başkentleri Tizpon olmak üzere imparatorluklarını kurdular. Romalılar arka arkaya I. Ardeşir,I. Şapur ve II. Şapur ile girdikleri savaşları kaybettikleri için çok sorun yaşadılar. Sâsânî hükümranlığı döneminde Roma İmparatorluğu'na karşı kazanılan zaferler Roma'da o kadar büyük bir karamsarlık yarattı ki tarihçi Cassius Dio şunları yazmıştır:

    Bu bizim için büyük bir korku kaynağı idi. Doğudaki lejyonlarımız için Sâsânî Krallığı o kadar ürkütücüydü ki çok azı onlarla savaşmak istiyor geri kalanlar ise savaşma konusunda tamamen isteksiz davranıyordu..

     

    Part ve daha sonra Sâsânî devrinde İpek Yolu üzerindeki ticaret ÇinMısırMezopotamya, İran, Hindistan ve Roma medeniyetlerinin gelişmesinde önemli rol oynamıştır ve modern Dünya'nın temellerinin atılmasına yardımcı olmuştur. Partlılardan geriye kalan kalıntılar bazı açılardan klasik Yunan etkileri taşır ve çoğunlukta kendi oryantal anlayışlarını sergiler; "Part sanat ve yaşamını ifade eden kültürel farklılığın" açık bir ifadesi olarak. Partlılar, Avrupa Romanesk mimarisini andıran ve muhtemelen bu mimariyi etkilemiş olduğu Tizpon'da örnekleri görülen Part stili mimari tasarımların yaratıcılarıydılar. Sâsânîlerin yönetiminde İran Çin ile ilişkilerini geliştirdi, Sâsânî sanatımüziği ve mimarisi büyük atılım gerçekleştirdi ve Nizip Okulu ve Gundeşapur Akademisi gibi dünya çapında tanınan bilim ve araştırma merkezleri oluşturuldu.

    Bu dönemde batıda Hıristiyanlığın, doğuda Budizm ve Manicilik gibi dinlerin yayılması sonucunda Zerdüştlük İran birliğinin sağlamlaştırılması için ulusal bir devlet dini olarak örgütlendi. Ayrıca yine bu dönemde yazılı kültüre geçilmiştir. Kutsal metinlerin derlenmesinden oluşan enderzler, Zerdüştlüğün kutsal kitabı olan Avesta, dini ya da din dışı gelenekler ve İran'ın ulusal destanı sayılan Şehname bu dönemde kaleme alınmıştır. MS 630'larda başlayan Müslüman Arap akınları Sâsânî egemenliğine 651 yılında son vermiş ve İslâmiyet'i İran'da yaymıştır.

    632'de Arap yarımadasından Sâsânî İmparatorluğu'na saldırılar başladı. İran El Kadisiye Savaşı'nda İran'ın İslâmî Fethi'ne yol açacak şekilde yenildi.

    …81.824.270'luk (Temmuz 2015) nüfusa sahip olan ülke, hem etnik hem de mezhepsel bakımdan büyük çeşitlilik göstermektedir. Genel nüfusun %60'ı İrani denilen karakteristiğe sahiptir. Ülkenin kuzeybatısında, "İran Azerbaycanı" olarak adlandırılan bölge ve etrafında; Doğu Azerbaycan Eyaleti'nin AharBunabMerendSarabShabestarTebrizBatı Azerbaycan Eyaleti'nin HoyMakuMiyandoabNakadehSalmasTakabUrmiyeErdebil Eyaleti'nin ErdebilMeskinşehrParsabadHamedan Eyaleti ve Zencan Eyaleti'nde yaşayan Türkler İran'da Farslarla beraber en büyük etnik topluluktur.

    İran'da Türklerin yoğun olduğu yöreler: Abhar, Abiverd, Abyek, Ahar, Akbarabad, Alvand, Anzali, Ardabil, Asadabad, Astara, Avej, Bahar, Bayadistan, Bijar, Binab, Bojnurd, Buinzehra, Damavand, Esferain, Eslamshahr, Fereydan, Firuzabad, Firuzkuh, Garmi, Geydar, Gharadagh, Gharchak, Ghazvin, Ghods, Ghom, Ghorve, Guchan, Hamadan, Hurramdara, İshtihard, Julfa, Kabudarahang, Kalat, Karaj, Khalajistan, Khalkhal, Kharaghan, Khoy, Khudabande, Kivi, Mahanshan, Maku, Malakan, Maragha, Marand, Mazdaghan, Melard, Meshgin, Miyandoab, Miyane, Mughan, naghade, Namin, Nazarabad, Pakdesht, Razan, Razghan, Rey, Robat Karim, Salmas, Sarab, Save, Savujbulakh, Shabistar, Shahindej, Shahriyar, Shirvan, Songhur, Soyughbulagh, Tabriz, Tafresh, Takistan, Tarum, Tehran, Tekab, Tufargan, Urmiye, Zanjan, Zarrinabad.

    Azeriler dışında Kaşkaylar,       Fars eyaletiAbadehFaraşbendFiruzabadKazerunSemirom ve Şiraz'da, Türkmenler ise Gülistan Eyaleti'nde Bender-i Türkmen'de ve Günbed-i Kavus yaşamaktadır.

    Bunun dışında Bahtiyarîler ve Belûciler gibi Fars kökenlilerden başka etnik topluluklar da ülke nüfusunun önemli bir bölümünü oluşturur. Çoğunluğu Sünni olan ve Irak sınırına yakın bölgede yoğun olarak yaşayan Kürtler de 5.000.000 yaklaşan nüfuslarıyla önemli bir etnik topluluktur. Kürtler, resmi mezhebin Caferîlik olması sebebiyle sisteme entegre olamamışlardır.

    İran Türkleri (Farsça: Torkha-ye İran), İran'da yaşayan Türk halkları. Başta Azerbaycan Türkleri olmak üzere TürkmenlerKaşkaylarHorasan TürkleriHalaçlarSungurlarEbiverdilerKazaklar ve Özbekler gibi Türk halkları İran’ın belirli bölgelerinde yaşamaktadırlar.

     Bugün İran'da popüler konuşmada Torki sözü Türkî (Turkic) ve Türk (Turkish) kelimelerinin her ikisine işaret eder. İran'da Azeriler en büyük Türk grubudur ve Farsçadaki İran Türkleri  adı öncelikle Azerbaycan Türkleri için kullanılmaktadır. Tebriz, İran Türklüğünün siyasi ve kültürel merkezidir.

    Türkmen Sahra bölgesinde yaşayan Türkmenler, İran’da “Türklüklerini” en fazla koruyan toplum olarak bilinmektedirler.

    Çalışmalarını İran'daki Türk dilleri üzerine yoğunlaştıran Türkolog Gerhard Doerfer İran’ı Türk dili açısından şöyle değerlendirmiştir: İran günün birinde eşit haklara sahip olacak dilleri ve kültürleriyle doğunun İsviçre’si durumuna gelebilir, işte o zaman oradaki milletleri bütün yönleriyle iyice araştırmanın vakti gelmiş olacaktır. Böylece, filoloji bilimi ve Türkoloji bugünden tahmin edilmeyecek bir ölçüde zenginleşecektir.

     


    • Topic 2

      2.         Hafta                            M. Emin Resulzadenin İran Türkleri Eseri

      Konular: İran Türklerinin sayısı ve yerleşim bölgeleri; Siyasi ve sosyal hayatta Türklerin yeri; İran Türklerinin edebiyatı; Kaşkaylar.

       Temel Okumalar:

      -          Mehmed Emin Resulzade, İran Türkleri (Türk Yurdu ve Sebilürreşad’daki Yazılar), hazırlayanlar Dr. Yavuz Akpınar, İrfan Murat Yıldırım, Sabahattin Çağın, İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, 1993;

      -           Nesib Nesibli, Güney ve Kuzey Azerbaycan Sorunları, s. 133-136;

      -           Wikipedia’dan uygun makaleler;

      -           Youtube’dan değişik videolar.

      Ödev: M. Emin Resulzadenin İran Türkleri eseri üzerine 5 sayfalık referat

      Ders Notları:

      Mehmet Emin Resulzade'nin yaklaşık 105 yıl önce İstanbul'da yayımlanan Türk Yurdu dergisinde İran Türkleri başlıklı altı makalesi yayınlanmıştır. Bu makalelerin yazılmasındaki amaç, biçimlenmekte olan Türkçülüğün bilgi ihtiyacını karşılamak, Osmanlı aydınlarının "Acem" dedikleri ve "Şia" olarak yadırgadıkları İran nüfusunun "en azından üçte birinin" Türk olduğunu hatırlatmak, Türk dünyasının bu önemli bölümüne dikkat çekmekti. Süreçlerin içinde doğrudan yer alan Resulzade'nin bu eseri İran Türkleri konusunda yazılmış ilk genel eserlerden biridir. Yazılmasının üzerinden 105 yıl geçmesine rağmen bu araştırma akademik önemini hiçbir zaman kaybetmedi. Güney Azerbaycan ve İran Türklerinin durumunda sonraları dramatik değişiklikler olmasına rağmen, bu eser "Güney meselesi" dediğimiz sorunlar toplamının anlaşılması için ilk kaynaklardan biri olma özelliğini korumaktadır. İlk iki makale İran'ın, özellikle Güney Azerbaycan’ın coğrafî ve etnik-demografik yapısı hakkındadır. Sonra Resulzade, İran'ın devlet hayatında iki ana etnisitenin - Türkler ve Farsların rolü konusuna değinir. Ona göre, son beş yüzyılda İran devletçiliği iki unsura - Türklerin gücü, cengâverliği ve "Fars kültürünün maneviyatı" üzerine kurulmuştur. Farslar yalnız maneviyat alanında kalmamış, sivil yönetim işlerinde nüfuzlarını korumuşlardır. Kural olarak devlette ikinci önemli şahıs - sadrazam görevine Farslar atanmıştır. Kacarlar döneminde sadece iki Şah döneminde - Muhammed Şah'ın döneminde Hacı Mirza Ağası ve Muzafferüddin Şah döneminde Eynüddövle Fars değil, Türklerdendi.

      Askerî-siyasi yönden mağlup olan Fars unsuru, İran coğrafyasındaki hanedanların yüzyıllar boyunca Türklerden olmasını kabul etmeye mecbur kalmış, onları kendi çıkarlarına uygun olarak yönlendirmeye çalışmışlardır. Resulzade “Farslar, Türk hükümdarlarını kendi milliyetlerine karşı bir unsur olarak görmediklerinden onları milli İran padişahları gibi kutsal saymışlardır diye yazar. Böyle bir durum - yabancı hanedanları kendinden saymak ve ona itaat etmenin ötesinde onlara kutsiyet atfetmek - sadece Perslere özgü bir şey değildir. Bilindiği gibi, Çin'i fetheden, sonra ise yüzyıllarca hâkimi olan Türk hanedanları, Çin tarihinde bugün de takdir edilen, kendisinden saygıyla bahsedilen hanedanlardandır. Önce Araplara, sonra Türklere askerî ve siyasi açıdan yenilen Farslar, çeşitli biçimlerde direnmeye başladılar. Fars direniş hareketi Selçuklular döneminde esasen siyasi teröre (İsmaililer hareketi) başvurdu. Bu girişim de etkili olmadığından - Moğolların Alamut’u dağıtmasından sonra - Fars unsuru, kültürü ile varlığını korumaya karar verdi. Etnik enerji daha çok kültürün yaygınlaşması ve gelişmesine yöneldi. Şüubiye hareketi bunun en önemli örneğidir. Batılı araştırmacılar bunu mevcut şartlarda en etkili davranış tarzı olarak kabul etmektedirler. Çağdaş Amerikalı araştırmacı S. Enders Wimbush Fars devlet ideolojisinin üç prensip üzerine kurulmuş olduğunu belirtmektedir. Birinci prensibe göre, hâkim hanedanın etnik kökeninin önemi yoktur. Yeter ki, aşağıda belirtilen diğer iki prensibe uyuyor olsun. "İkinci prensibe göre ise, devlet kültürünün, edebiyat ve yönetim dilinin bir ve tek olması şarttır." Üçüncüsü ise - devlet dininin olmasıdır. Dönemin İranı’nın ikinci etnik unsuru olan Türklerin durumu hakkında Resulzade’nin fikirleri de çok ilginçtir: "İran'da Türkler, ne Rusya'da olduğu gibi mahkum ne de Türkiye`de olduğu gibi hakim bir millet değildir. İran Türkleri, asıl İranlı olan Perslerle hukukta müsavi [eşit] vatandaşlar olarak yaşamaktadırlar: Aynı haklara, aynı imtiyazlara haizdirler; yabancılık yaşamazlar.” Burada yazar, Kacar yönetiminin "Türk ırkından gelmelerine" rağmen, milli süreçlerden kenarda kalmalarını vurgulayarak: "Fakat İran hükümdarlarının Türk olması Türklere hususi bir imtiyaz bahşetmediği gibi, Fars milletinin tazyikine de sebep olmamıştır" diye yazmaktadır. Aksine, "bu suretle her ne kadar beşyüz seneden beri şahlık tahtında Türk hanı oturuyorsa olsa da gerek bu hanlar, gerekse Türk ahalisi İranlılaşmış, yani Farslar tarafından temsil [asimile] edilmişlerlerdir.” Resulzade bu asimilasyon sürecinde iki etkenin - Şiilik ve Fars dilinin - önemli rollerinin olduğunu belirtmektedir. "Şiilik, İran Türklerini o kadar Farslaştırmıştır ki, şimdi onlar kendilerini Türkleşmiş Fars, yani aslen İranlı telakki ederler." Elbette, bu son fikir - Farslaşmak - Türk eliti için geçerlidir; çünkü sonraları yazdığı gibi, "İran'da bir kelime Farisi [Farsça] bilmeyen büyük bir Türk kitlesi vardır." Türk elitinin Farslaşması olayında Fars dilinin önemli rolüne dikkat çeken Resulzade, bu konuyla ilgili şunları yazmıştır: "Hükümdarların Türklüğüne rağmen memleketin lisan-i resmisi Farisi kalmış ve merasim ve teşrifatta hep Farisi adap muhafaza edilmiştir." Eğitim tamamen Farsça olduğundan eğitimli kesim güçlükle Türkçe yazıp okuyabilir. Resulzade devamında şınları yazmıştır: "Hülasa Arapça nasıl bir lisan-i dini ise Farsçada da o derece bir yetkili ve nüfuza haiz lisan-i tahrir [yazı dilidir]. Türkçe konuşulur, Türkçe nutuk edilir, Türkçe vaazlar söylenir. Fakat yazıya gelince hep Farisi yazılır.” Böyle uygunsuz şartlarda yerli Türk edebiyatı kendine yol bulmalı, gelişmeliydi. Makalelerin beşincisinde Türk edebiyatının öncü temsilcilerinin eserlerinden verilen örnekler temelinde bir analiz yapılmıştır. Makalenin sonraki bölümünde ise Türkçe basının özeti verilmekte ve Sohbet ve Feryat gazeteleri yorumlanmaktadır. İran Türkleri yazı dizisinin önemli bir bölümü Türklerin Meşrutiyet Devrimi'ne (1905-11) katılımına ayrılmıştır. Resulzade Fransız Devrimi’nde Marsilya, Osmanlı Devrimi’nde Selanik ne idiyse, Meşrutiyet Devrimi'nde de Tebriz odur diye yazmıştır. Yazar, ünlü Türk aydınlarının (Şeyh Cemaleddin, Muhammed Tahir, Abdurrahim Talıbzadə, Zeynelabidin Marağayi) devrimin fikir açısından hazırlanmasındaki rolünü, onların siyasi olaylara etkin katılımının nedenlerini geniş bir bakış açısıyla analiz ederek devrimin Azerbaycan’da gidişatının kısa bir özetini sunar. Türklerin bu devrime aktif bir şekilde katılımına rağmen, bu devrimin sonuçları itibarı ile Farslara yaraması da Resulzade’nin dikkatini çeken meselelerdendir. Hatta bu eserin en değerli noktalarından biri de bu tespittir. Resulzade'nin aşağıdaki fikri metodolojik bir öneme sahiptir: "Türk devrimcileri, Türk mebusları, Türk encümenleri dediğimizde bunların sadece Türklük namına hareket ettikleri düşünülmemelidir. İran Türk meşrutiyetçileri Türklüklerini düşünmediler; tüm fedakârlığı sadece İranlılık ve vatan-i müşterek uğruna icra etmişlerdir.” İran Türkleri zincirinin son makalesi Kaşkaylar’a ithaf edilmiştir. Burada Resulzade Kaşkaylar hakkında değerli etnografik bilgiler verir. Böylece, büyük düşünür Resulzade'nin İran Türkleri, 20. yüzyılın başları milli tarihimiz için değerli bir kaynak, aynı zamanda milletin o dönem sorunları hakkında değerli değerlendirilmelerle dolu zengin bir eserdir. Ulusal hareketin ideolojik yönden ilerlemesinde, kuşkusuz bu ilk teşebbüsün önemli bir rolü olmuştur. Bu nedenle ‘Güney sorunu’ devam ettiği sürece bu değerli kaynak güncelliğini asla kaybetmeyecektir.


      • Topic 3

        3.         Hafta                              Ahmet Ağaoğlu’nun İran ve İnkılabı Eseri

        Konular: İran’da Türk devletleri, onların özellikleri; Babilik; İran’da Rus-İngiliz rekabeti ve İran’ın bölünmesi; İran inkılabı, Türklerin rolü.

         Temel Okumalar:          

        -           Ahmet Ağaoğlu, İran ve İnkılabı, Ankara: Zerbamat matbaası, 1941;

        -          Əhməd Ağaoğlu, İran və İnqilabı, Bakı: Azərnəşr, 2009;

        -           Nesib Nesibli, Güney ve Kuzey Azerbaycan Sorunları, s. 121-128;

        -           Wikipedia’dan uygun makaleler;

        -           Youtube’dan değişik videolar.

        Ödev: Ahmet Ağaoğlu’nun İran ve İnkılabı eseri eseri üzerine 5 sayfalık referat

        Ders Notları:

        Ahmet Ağaoğlu (Ağayev 1869, Şuşa – 1939, İstanbul) XIX. yüzyılın sonlarından 1920’li yıllara kadar Kuzey Azerbaycan’da daha sonra da Türkiye'de siyaset ve düşünce hayatına yön veren insanlardan biridir. Ahmet Ağaoğlu’nun zengin mirasından sadece İran ve İran Türkleri ile ilgili fikirlerini ayırıp kısaca okuyucularımızın dikkatine sunmak istiyoruz. Onun mirasına bugün de ihtiyacımız var.

         

        Ahmet Ağaoğlu, Azerbaycan tarihinde Güney Azerbaycan meselesi olarak bilinen soruna bilimsel-objektif yaklaşan ve bu sorunun çözülmesi için gerçekçi fikirler ileri süren ilk fikir adamlarımızdan biri, belki de ilkidir. Ağaoğlu’nun Güney Azerbaycan konusuna yaklaşımı ilginç aşamalardan geçmiştir.

         

        Ahmet Bey’in İran'la ilgili düşüncesi ilk olarak Sorbonne Üniversitesi'nde öğrenci iken şekillenmiştir. Fransa, Ahmet Beyin Sorbonne Üniversitesi’nde okuduğu dönemde, 1870-71 yılları arasındaki savaşın travmasını yaşamaktaydı. Kaybedilmiş topraklar ve ezilmiş gurur, başta aydın kesim olmak üzere toplumda milliyetçi duyguların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Ahmet Ağayev, derslerine ciddiyetle yaklaşımı ve olağanüstü yeteneği ile hocalarının da dikkatini çekmiş ve Paris'in aydın salonlarında yer bulmasını sağlamıştı. Ahmet Ağaoğlu hakkında ilginç araştırmalar yapan A. Holly Shissler'in tespitine göre, genç öğrenciye Paris hayatında Fransızlardan en çok üç kişi -onun Fars dili ve tarihi profesörü James Darmesteter, La Nouvelle Revue dergisi editörü Juliette Adam, ünlü filozof ve araştırmacı Ernest Renan- etkilemiştir. Özellikle Ernest Renan'ın dinler tarihi konusunda yazdığı eserler genç Ahmet Bey'in dikkatini çekmiş, onun isyankâr ruhunu kışkırtmıştır. Renan dinler tarihi konusunda yazdığı birçok eserde, Sami (Yahudi ve Araplar) ve Ari (Hint-Avrupalılar) ırklarının rolünü karşılaştırmıştır; Renan, Yahudi ve Arapları din tarihi açısından sert dille eleştirmiştir. Renan’a göre, İslam ilerlemeyi önleyen, gelişmeye yer bırakmayan bir dindir. Renan'ın dinler tarihini ve onun toplumdaki rolü ile ilgili tezlerini takdir eden Ahmet Bey, İslam'ı savunmak için Farsların Hint-Avrupalı ​​olması ve Şiiliğin Farslar için milli mezhep niteliği taşımasını çıkış noktası olarak kabul etmiştir. Ahmet Bey, şuna da dikkat çekiyor; bu dönemde Avrupa'da, özellikle Fransa'da Fars tarihi ve kültürüne özel ilgi vardı. O dönem genç bir araştırmacı olan Ağayev, ortodoks İslam'dan farklı olarak Şiiliğin gelişmeye eğilimli olduğunu ve sadece Farslara özgü bir mezhep olduğunu, hatta onun bir din olduğunu savunmuştur. Bu tezlerini savunma amacıyla La Société Persane (Fars toplumu) başlığı altında ve yedi bölümden oluşan La Nouvelle Revue dergisinin 1891 yılı sayılarında makalelerini yayınlamıştır. Ahmet Bey, bir sonraki yıl diğer bir dergide Confession du Derviche (Dervişin tövbesi) başlıklı makalesini yayımlar. 1892 yılında ise oryantalistlerin XIX. Uluslararası Kongresi'nde Şiiliğin Mezdeki kökleri hakkında bir bildiri sunmuş, bu bildiri metninin basılmasına karar verilmiştir. Sorbonne Üniversitesi’nde eğitim aldığı dönemde Ahmet Bey Ortadoğu hakkında basılı iki kitabı yorumlar; ayrıca Tiflis'te yayımlanan Rus dilli Kavkaz gazetesine makaleler gönderir.

        Daha sonralar Türkçülük düşüncesinin tanınmış isimlerinden biri olarak ün kazanan Ahmet Bey'in Paris yazılarında "kendini doğma kültürü hakkında yazan Fars gibi sunması" Amerikalı araştırmacı A. Holly Shissler’in de dikkatini çekmiştir. Araştırmacı, genç Ahmet Bey’deki kimlik sorununu iki olası nedenle anlatıyor. Birincisi, dini-emperyal kimlikle (Rusya Müslümanı) Petersburg’u terk etmiş Ahmet Bey'in yetiştiği Kafkas ortamı Fars kültürünün güçlü olduğu yer idi; bu kültürün özünde Şiilik hâkim idi. İkincisi ise Orta Doğu'dan gelerek bir Batı başkentinin akademik ortamlarına giren bir insanın kendisini Ari ırkına mensup olarak  göstermesi belli değer ifade edebilirdi.

         

        Altı yıl sonra Sorbonne Üniversitesinin Doğu dilleri ve hukuk diplomaları ile vatana dönen Ahmet Bey yol üstü, dört ay İstanbul'da kalmıştır. Burada Osmanlı'nın bir dizi görkemli aydını ve devlet adamı ile görüşmüştür. İstanbul'da bulunan Şeyh Cemalettin Afgani ile yeniden bir araya gelmiş, siyasi-ideolojik meseleleri tartışmıştır. Eski dostu Ali Bey Hüseyinzade onu İstanbul’da İttihat ve Terakki Komitesi'nin lider kadrosu ile tanıştırmıştır. Bu görüşmeler ve uzun tartışmalar Ahmet Beyin bakış açısının değişmesinde önemli rol oynamıştır. Bir süre Tiflis lisesinde öğretmen olarak çalışıp mahalli gazetelerde makaleler yazdıktan sonra Meşrig (Doğu) adlı Türkçe bir gazete yayımlamak için müracaatta bulunmuştur. Ancak dönemin hükümeti bu müracaata ret cevap vermiştir; çünkü "dönemin hükümeti Rus unsurundan olmayan Müslümanların böyle bir araç sahibi olmalarına izin vermiyordu.” Ahmet Bey bu dönemde (1901) İslam’a göre ve İslam dünyasında kadın ve İslam ve molla adlı eserlerini kaleme alıyor. Bu eserlerin asıl konuları İslam’da reformun gerekliliği, İslamiyet’in cahil mollaların inhisarından kurtarılması ve günün ihtiyaçlarına uyarlanması, Sünni-Şii ihtilaflarına son verilmesi, kadına hak ettiği yerin verilmesi ve alfabe meseleleridir. Bu dönemde Ahmet Bey, Şiiliği artık tek taraflı övmüyor ve Fars kültürünü diğer etnik kültürlerden üstün görmüyordu. Hatta "Türk kadınını aşağılayarak Türk hayatiyet ve kültürünün gelişmesi ve ilerlemesine engel olan gücün de eski ve çürük İran kültürü" olduğunu ifade ediyor. A. Holly Shissler de bu dönemde O’nun “kimlik problemi”nde değişiklik olduğunu tespit etmiştir.

         

        Bu arada milli aydın kesimini bir arada tutabilen asıl merkez 1898 yılından sonra Ali Merdan Bey Topçubaşov’un (bazen de Hasan Bey Zerdabi’nin) editörlüğü ile yayımlanmaya başlanan Kaspi gazetesi idi. Rusça yayımlanmasına rağmen, yeni editörün katılımıyla bu gazete yerel sorunlara, milli hayatın çeşitli alanlarına ait yazılar yayımlamaya başlamıştır. İşte bu yüzden bu gazete ulusal basın organı olarak kabul edilir. Müellifler çoğunlukla Azerbaycan’ın tanınmış ziyalılarından oluşuyordu; bunların içinde Hasan Bey Zerdabi ve onlarca genç yazar da bulunuyordu.

         

        1898 yılından sonraki dönemde gazetenin önemli yazarı Ahmet Bey Ağayev idi. O, çeşitli konularda, örneğin İslam tarihi, siyasi-ideolojik konularda, ulusal ve uluslararası hayatın çeşitli yönleri ve uluslararası politika hakkında onlarca makale yayımlamıştır.

         

        Ahmet Bey bu gibi konularda yazılan kitap ve makaleler hakkında kendi düşüncelerini ifade etmiş ve müelliflerle tartışmaya girmiştir. Kaspi gazetesinin 1899 yılı 16 Mart tarihli sayısında, geleceğin ünlü oryantalist âlimi gibi tanınacak olan Krımski’nin Müslümanlık ve geleceği başlıklı küçük kitabı Ahmet Bey Ağayev’in sert eleştirisine hedef olmuştur. Kitabın temel hükümlerine katılmayan Ahmet Bey, Farsların, İslâm tarihinde oynadığı rol ile ilgili makul ve ilginç fikirler ileri sürmüştür. Makalenin yazarına göre, "galipleri etkisi altına alma" yeteneğine sahip olan Fars etniği, "İslam’ın özünü tahrif eden çeşitli mezhep ve tarikatlar yarattı." Ahmet Bey kısa bir süre sonra, Muharrem başlıklı uzun makalesinde Farsların İslâm tarihindeki rolünü tekrar ele almıştır. O, Farsların Abbasi hilafetindeki etkisinin arttığını ve yüksek statüler elde ettiğini izah etmiştir. Ona göre, “... Farslar İslam'ın kalbini kemirmiş ve her yıl yeni tarikatlar kurmuşlardır. Nezaketten ve kolay olduğu için bu tarikatlara dini kılıf giydirmişlerdir; ama [bu tarikatların] mahiyeti tamamen siyasidir; böylece Zeydiler, İsmaililer, Bettaniler, Kermetiler ve sayısız mezhepler ortaya çıkmıştır. Ahmet Bey’in hilafet üzerinde İran’ın siyasi kayyumluğu olarak adlandırdığı bu dönem, putperest Moğolların saldırıları ve sonraki dönemlerde yaşanan siyasi olaylarla sona ermiştir. "Bu tür uygunsuz koşullarda bile Fars Müslümanları ulusal bağımsızlık ve onun gerçekleşmesi uğrundaki mücadeleyi daha büyük azim ve inatla sürdürmüşlerdir." Ahmet Bey Ağayev’e göre, bu mücadele "Safevi hanedanı başta olmak üzere ayrı bir devletin kurulması ile başarıya ulaşmıştır. Safeviler “seyit”, yani Hüseyin'in soyundan idiler. Onlar Şiiliği, yani Hz. Ali, Hz. Hüseyin ve onların takipçilerinin kültünü Farsların milli dini olarak ilan ettiler. Bu dini, örtbas ederek Farsların kalbini mümkün olduğu kadar ona bağlamak için hiçbir araçtan çekinmediler.

         

        Ahmet Bey Ağayev’in Bizim milletçiler başlıklı makalesi, O’nun Paris döneminin yanlış düşüncelerinden tamamen uzaklaştığını göstermektedir. O, İran'ın İslam tarihindeki rolü hakkında ilginç fikirler ileri sürmüştür. Ahmet Bey'e göre, “kendi özgünlüğünü ve kendi dilini muhafaza etmeyi” başaran bir ülke olarak İran, "İslam’ı kendi yorumuna veyahut manevi ihtiyaçlarına uygun bir şekilde değiştirmiş ve Arapçılığa karşı öylesine direnç ve karşı duruş göstermiştir ki İslamiyet hala kendini bulamamıştır. İslam’a tüm mezhepler, tüm ayrılıklar, tüm zorlamalar, subversiv teoriler İran'dan geldi ve sadece "assimilyatora" [Araplara] karşı bitmez tükenmez nefretle telkin edildi. İran, bu nefreti örtbas ederek, bazen onu gizleyerek, sabırla kendi dönemini bekledi."

         

        Hacı Zeynelabidin Tağıyev’in tavsiyesi üzerine 1905 yılında Hayat gazetesi tesis edilmiş ve editörlüğüne Ahmet Bey Ağayev (Ali Bey Hüseyinzade ile birlikte) teklif edilmiştir. Böylece Ağayev’in hayatında yeni bir dönem başlamıştır. O, aynı düşünceye sahip olan arkadaşları ile birlikte, halkının sorunlarının çözümüne yönelik etkili bir araç elde etmiştir. Ahmet Bey, tarih konusunda yazdığı makalelerinde ve ya herhangi bir tarihsel dönemin analizinde, yazarları hep objektif olmaya çağırmıştır. Onun gerçek milliyetçilik anlayışında geçmişi idealize etme yoktur; aksine O, tarihin öğrenilmesi ve ondan ders çıkarmanın gerekli olduğunu vurgulamıştır. Ahmet Bey bir makalesinde şu ifadeleri kaydetmiştir: "Gelin açık ve samimi konuşalım. Atalarımız bize neyi miras bırakıp gittiler? Onlara neden saygı duymalıyız? Kendi aptallıkları ve akılsızlıkları yüzünden şehirleri yağmalanıp, köylerinin terk edildiği için mi; kendi atalarının emeği ile yaratılmış bütün dev organizmaları harabeye çevirdikleri için mi? ... Neden atalarımıza saygı duymalıyız? Baskı karşısında geleneksel olarak korkup geri çekildikleri için mi; bizim güçlerimizi halen zayıflatan, bizi yaşama isteğinden tamamen yoksun bırakan güçlülerin önünde körü körüne, anlamsızca baş eğen karakterin kuşaktan kuşağa ırsen geçmesine göre mi?

         

        1909 yılının ortalarında İstanbul'a gelen Ahmet Bey Ağayev, burada yetenek ve enerjisini kullanmak için uygun bir ortam buldu. O, milletvekilliğinin yanı sıra aktif olarak Türkiye'nin ideolojik-siyasi hayatına dâhil olmuş; Türk Yurdu Cemiyeti ve Türk Yurdu dergisinin, daha sonra ün kazanacak olan Türk Ocakları’nın kurucularından biri olmuştur. İstanbul gazetelerinde düzenli olarak onlarca makalesi yayımlanan, gazetelerin birinde (Tercüman-i Hakikat) de editörlük yapan Ahmet Bey, etkin örgütlenme dönemini yaşayan Türkçülüğün liderlerinden biri haline dönüşmüştür. Bu dönemde O, genel Türk tarihi ve çağdaş yaşamı hakkında bir takım kavramsal makaleler yazmıştır. Bunlardan halen Azerbaycan'da az bilinen bir eseri örnek alalım; Türk Yurdu dergisinin sekiz sayısında (1, 2, 3, 5, 7, 10, 14, 18) basılan Türk âlemi adlı geniş makalesi özellikle dikkat çekmektedir. Bu analitik eserde müellif, Türk dünyasındaki ayrılığın nedenlerini (mezhep farkı, siyasi bölünmüşlük ve ortama aşırı bağlılık, milli bilincin yokluğu) araştırmıştır. Türk dünyasından bahseden Ahmet Bey, İran Türkleri konusuna da temas etmiştir. Ahmet Bey, eserin bir bölümünde Türklerin İran tarihindeki rolü hakkında şöyle yazıyor: "Türk kadar temessüle (asimilasyon), şerait-i mühitiyyeye tabıyyet etmeğe meyyal [temayül gösteren] bir kavim yoktur. Türk, muhitinin esiridir; o kadar ki kendini, kendi şeref-i kavmiyyesini, haysiyyet-i tarihiyyesini, edebiyat, lisan ve hatta an’anat-i milliyesini bile unutuvermeye hazırdır; şu hakikati bütün tarihimiz bütün safahatı ile ispat ediyor: Türkler İran medeniyetinin amil ve sani’i [kurucusu] oldukları halde adat-i kavmiyye ve lisan-i millilerini unutarak tüm kalpleri ile Fars adat ve lisanına kapıldılar."

         

        Ahmet Ağaoğlu yukarıda değinilen son düşüncesini İran ve İnkılabı eserinde daha da genişletmiştir. Bu tamamlanmamış eser, muhtemelen 20. yılların başlarında yazılmış, ilk kez 1941 yılında oğlu Samet Ağaoğlu tarafından İstanbul'da basılmıştır. Üzerinden 68 yıl geçtikten sonra bu değerli kitap Bakü'de de yayımlanmıştır.

         

        Eserde Azerbaycan sorununun tarihini anlamak açısından burada aktarılan düşünceler anahtar rolü niteliğindedir. "İran'ı bin yıllardan beri yöneten, ona bazen evrensel bir kıymet kazandıran Türklerdir" diyen Ahmet Bey, haklı olarak "İran'ın son bin senelik tarihini gerçekte ve doğrudan doğruya Türk tarihinin bir bölümü" olarak görüyor. İran coğrafyasına hükmetmiş Türk hanedanlarının davranışını analiz (ve eleştiri) eden müellif yazıyor ki: "...Türkler başka yerlerde gösterdikleri zayıflığı burada da göstermişlerdir. Fiilen ve maddeten hâkim oldukları halde manevi hâkimiyetlerini kurmakta kusur göstermişlerdir. Hükümet, ordu, ticaret, ziraat ve hatta edebiyat ellerinde iken kimliklerinin [milliyetlerinin] en canlı ve süreklilik taşıyan amili olan dilleri[ni] kabul ettirmemişler. Tersine, başkalarının dillerini devlet dili olarak kabul etmişler ve sahibi oldukları devlete Türk devleti dedirtmeye önem vermemişlerdir. Bu suretle devlet millileşmek yeteneğini kaybetmiştir.” Türk hanedanları Türk dilini kendi aralarında, sarayda, Türk kitleleri arasında kullanmışlardır. "Fakat resmi dil Farsça olduğu için ve okullarda, idarelerde, yazışma ve görüşmelerde yaygınlaştığı için devlet fiilen Türk olduğu halde, manen yabancı kalmıştır."  Yazarın sonraki düşünceleri çok ilginç, daha doğrusu metodolojik olarak büyük öneme sahiptir: Böylece "Türk karşıtı [yabancı] ulusal akımlara elverişli kanallar bırakılmıştır. Nitekim bugün [1920’lerin başlarında] İran'da bu gibi kanalların kullanıldığını gözlemlemekteyiz."

         

        Ahmet Ağaoğlu bu durumun nedenlerini Türk hanedanlarının milli bilince sahip olmayıp, aşiret birliğine bağlı kalmalarıyla açıklıyor. Türk hanedanları döneminde Fars diline olan özel ilgi, Fars edebiyatını yükseltmiştir. Farsça düşünce ve edebi cereyanlar Türk hanedanları döneminde meydana çıkmıştır: "Doğu'nun tüm tarihi şunu ispatlıyor ki; eğer Türk sülalelerinde milli bilinç olsaydı, tüm bu akımlar Türkçe olacaktı ve bu suretle Türk kültürü millileşerek tüm Doğu'ya hâkim olacaktı." Ahmet Bey, Ali Şir Nevai örneğinde "Türk lisanının böyle bir kültürü taşımak ve beslemek yeteneğine sahip" olduğunu kaydetmiştir. Ahmet Bey'e göre, Türk hanedanlarının İran coğrafyasında kurduğu devletlerin genel özelliği şunlardır: 1. Devletin millileşmemesi; 2. Devletin kabile konfederasyonu şeklinde kalması; 3. Devletin yabancı unsurların manevi ve bozucu etkisine maruz kalması.

         

        Ahmet Ağaoğlu'nun bu kitabında ve diğer eserlerinde üzerinde özel olarak durduğu konulardan birisi de Şiiliğin İslam dünyasında, özellikle İran coğrafyasında oynadığı roldür. Safeviler döneminde Şiiliğin devlet mezhebine dönüşmesi büyük bir coğrafyada etnik-kültürel sürecin yönünü değiştirmiştir. Bu, Ahmet Ağaoğlu’na göre, "Doğu ve özellikle Türk tarihi üzerinde derin ve korkunç etkiler bırakmıştır." Şiiliğin zorla devlet mezhebine dönüşümü, "İran'ın düşünsel ve fiziki kaynağını kuruttu. Çünkü bundan sonra tüm düşünsel ve fiziki güçler bu mezhebi kanıtlamaya, onun temellerini ve teorik boyutunu güçlendirmeye adanacak ve bunun bir aracı olarak skolastik mantık ve safsata kullanılacaktır!"

        Bir mezhebin zorla tek devlet mezhebine dönüştürülmesi Türk dünyasını da fiilen ikiye böldü. Bu bölünmüşlüğü gidermeye veya yumuşatmaya çalışan da Nadir Şah Avşar’ın faaliyetleri Ağaoğlu'nun dikkatini çekmiş ve son yüzyılların tarihinde takdire değer olumlu gelişmelerden biri olarak değerlendirmiştir. Ağaoğlu Nadir Şah hakkında, "Bu suretle Türklüğün vahdetine büyük engel olan bir meseleyi eğitimsiz ve cahil bir Türk kaldırmak istediği halde İstanbul gibi nispeten aydın bir ortam bu teklifi reddetmek gibi ağır tarihi sorumluluğu üzerine alır" demiştir. Ağaoğlu, Nadir Şah'ın teşebbüsü üzerinden hızlıca geçmiyor. Tekraren bu konuya dönerek şöyle yazıyor: "Halkın çocuğu olan bu Türk cehaletine ve okuryazar olmamasına rağmen, Türk birliğinin, Türk barışının değer ve önemini idrak etmiş ve bu bütünlüğü bozan Şiiliye karşı düşmanlık beslemiştir. Osmanlı Türkleri ile daima barış içinde olmayı gerekli görmüştür. O, Türklüğün hâkim olduğu diğer yerlerde de Türk sülalelerine hiç dokunmadı. Aksine yerlerinde tutmakla beraber onlarla akrabalık kurmaya çalıştı. Fakat ne çare ki, ne İstanbul, ne de Türkistan'daki kabile reisleri onu anlamadılar!"

         

        Ağaoğlu eserinin bir sonraki bölümlerinde Kacar hanedanı döneminde İran'ın durumunu genel olarak ele almıştır. Ağaoğlu, "soyundan uzaklaşmış, manen ve fiziksel olarak yıpranmış olan Kacar sülalesinin hâkimiyeti kaybetmesini doğal bir olay olarak görmüştür. Kacar hâkimiyetinin sona ermesi ile İran'da 1000 yıllık Türk hanedanları dönemine son verilmiştir. Rıza Pehlevi’nin iktidara getirilmesi ile İran, Fars ırkçı devletine dönüşmüştür.

         

        Böylece, 70 yıllık anlamlı ve verimli yaşamı boyunca Ahmet Bey Ağaoğlu mensup olduğu milleti için çalışmış ve geriye büyük bir miras bırakmıştır. Kendi ifadesiyle, "hayatı boyunca yazdığı makaleler bir araya getirilirse Bakü'den İstanbul'a yol olur." Bu "yolda" Güney'in de özel yeri vardır. Yukarıda kaydedilen diğer örneklerde de görüldüğü gibi, Ahmet Ağaoğlu, Azerbaycan siyasi düşünce tarihinde Güney Azerbaycan meselesine kavramsal yaklaşan ilk fikir adamıdır. Onun bu alanda ileri sürdüğü düşünceler bugün de Güney Azerbaycan meselesinin doğru bir şekilde anlaşılmasına yardımcı olabilir.


        • Topic 4

          4.         Hafta                              Sanan Azerin İran Türkleri Eseri

          Konular: İran Türklerinin İran tarihinde rolü; İran demografisinde Türklerin yeri; Türk tarihinin resmi tarikcilikde saptırılması; Ermeni-Cilo meselsi ve Osmanlı’nın yardımı; Milli zulmün yansımaları; İran’da Türk şairleri.

           Temel Okumalar:          

          -           Sanan Azer, İran Türkleri, İstanbul: Cumhuriyet matbaası, 1942;

          -           Wikipedia’dan uygun makaleler;

          -           Youtube’dan değişik videolar.

          Ödev: Sanan Azer’in İran Türkleri eseri üzerine 5 sayfalık referat

          Ders Notları:

          Doç. Dr. Gülara Yenisey yazıyor: “Mehmet Sadık Aran’ ismini her duyduğumda gözlerimin önüne yaşamı, eserleri, inancı, tükenmez gücü ve korku bilmeyen yüreği ile tam bir Türk Alpereni gelmektedir.”

          Aralık 1895’te (H.1311) Karabağ’ın Zengezur Kazasına bağlı Sisyan nahiyesinin Bazarçay köyünde doğan Mehmet Sadık Aran’ın ecdadı 32 kuşak ahunt (imam) olmuşlardır. Bu nedenle Ahundzade olan, soyadını Türkiye’de yaşadığı yıllarda Aran olarak değiştirmiştir.

          İlk eğitimini baba evinde alan Mehmet Sadık, daha sonra Nahçıvan ortaokulunu bitirmiştir. Sınavla Bakü Erkek Öğretmen Enstitüsü’nü kazanarak buradan başarılı notlarla mezun olmuştur. Daha sonra eğitimini sürdüren Mehmet Sadık Aran İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde 2 yıl, Helsinki Üniversitesinde de 1 yıl okumuştur. Arap, Fars ve Rus dillerini iyi derecede bilen Mehmet Sadık Aran güzel sesi ve müzik bilgisiyle Azerbaycan sanat ve müziğine de yabancı değildi, ayrıca eski Türk ve İslam edebiyatına da vakıftı. Bütün varlığıyla Türk ülküsüne bağlı olan Aran hayatını Türklük ve Azerbaycan davasına adamış, yeri geldiğinde kalemi, yeri geldiğinde silahıyla daima bu mücadelenin ön saflarında olmuştur. Genç yaşlarında doğup büyüdüğü Zengezur yöresinde Ermenilerin Müslüman Türklere silahlı saldırılarına karşı 13 kez çatışmaya giren Aran sonraki yıllarda Karabağ’da Bolşeviklerin Azerbaycan’ı işgal etmesine karşı silahlı direnişe katılmıştı.

          1917’de Azerbaycan’ın bağımsızlığı için siyasi faaliyetlere katılan Mehmet Sadık Aran, 1918-1920’de Azerbaycan Cumhuriyeti döneminde Parlamento üyesidir. Bolşevik işgalinden sonra Ruslara karşı mücadeleyi sürdürmüş, Azerbaycan tamamen Rus işgali altına girdikten sonra da yılmamış, Bakü’de 5-6 arkadaşıyla birlikte gizli örgüt kurarak Azerbaycan’ın bütününde halk direnişi başlatmak için çalışmıştı. O dönemde İstanbul’da kurulan Azerbaycan Milli Merkezi ile irtibata geçmek için Batum’dan sandalla Trabzon’a ulaşan Aran aynı yolla geri dönmüş ve bir süre sonra Tiflis’te ÇK ajanları tarafından tutuklanmıştır. Soruşturma sırasında ağır işkencelere maruz kalan Mehmet Sadık Aran’dan bilgi alamayan ÇK elemanları işkenceleri devam ettirmiş, Aran ölümü göze alarak soruşturma görevlisine saldırmıştır. Diğer elemanlar üzerine çullanarak el kolunu bağlamış ve sürükleyip odadan koğuşa götürmüşlerdir. Onu korkutmak için ÇK amiri tabancasından iki el tavana ateş etmiş ve o sırada Aran şu mısraları haykırmıştı:

          Sönmez ruhumdaki coşkun volkanlar!

          Saçar fırtınalar, ateşler, kanlar.

          Kanımda boğulur azgın düşmanlar…

          İstiklal uğrunda kanlı bir kefen

          Giymişim, ölsem de, yaşasın Vatan.

          ÇK görevlileri onun bu halini görünce akli dengesini kaybettiğini düşünerek kontrol için akıl hastanesine götürmüşler. Buradan kaçmayı başaran Mehmet Sadık Aran, 1923’te İran’a geçebilmiş ve ardından 1924’te Türkiye’ye gitmiştir. Türkiye’ye yerleştikten sonra Aran, çalışmalarını daha çok dergi yayınlama ve dernek işlerinde yoğunlaştırmıştır. O, Resulzade’nin kurduğu Azerbaycan Milli Merkezinde 15 yıl Genel Sekreterlik yapmış, Ankara’da kurulan Azerbaycan Yardımlaşma Derneğinde 7 yıl boyunca Başkan görevinde bulunmuştur. Azerbaycanlı ve Türkistanlı çocuklara eğitim imkânı sağlamasına rağmen şahsi hayatında maddi sıkıntı içinde bulunan Mehmet Sadık Aran özellikle Güney Azerbaycanlı gençlere maddi ve manevi destek vermiş, onları Türkiye’deki okullara yerleştirmeyi başarmıştır.

          1924’de Aran, kendisinin kurduğu Azeri Türk Gençler Birliğine Başkanlık etmişti. Yayıncılık çalışmalarına Yeni Kafkasya dergisinin Sorumlu Yazı işleri Müdürü olarak başlayan Aran, daha sonra Azeri Türk dergisinde aynı görevde bulunmuştur. Sonraki dönemlerde kısa süreyle yayınlanan Yeşil Yaprak, Ergenekon Yolu ve Türk Yolu gibi dergilerin sahibi ve yöneticisidir.

          1930’lu yıllarda Türkiye  üzerinde Rusya baskısı nedeniyle muhaceretteki birçok Azerbaycanlı aydın gibi geçici olarak Türkiye’den ayrılmak zorunda kalmış ve Finlandiya’ya yerleşmiştir. Bu ülkedeki Tatarların ana dilinde okul ve yayınları bulunmadığını gören Mehmet Sadık Aran kısa sürede İdil- Ural Türkleri için okul açmış, bu okulda müdürlük ve öğretmenlik yapmıştır. 1932’de birlik oluşturmak amacıyla kurulan Türk Ocağı Derneğinin Başkanı olan Aran, burada 1931-1933 arsında Yeni Turan adlı Fince ve Türkçe iki dilde dergi çıkarmıştı.

          Mehmet Sadık Aran, Türkiye’ye döndükten sonra yayıncılık faaliyetlerini devam ettirmiştir. 1935’te Ergenokon Yollarında şiir kitabı basılmıştı. 1936’dan başlayarak Çığır dergisinde Mehmet Sadık Aran imzasıyla Azeri Türk Şairleri başlığı altında makaleler yazmaya başlamıştır. Bu yazılarında Şah İsmayıl Hatai’den başlayarak Ahmet Cavat, Almas Yıldırım’a kadar birçok ünlü Azerbaycan şairini, örnek eserlerini Türkiye okurlarına tanıtmıştır. O, daha sonra Azerbaycan şairleriyle ilgili yazılarının bir kısmını İran Türkleri kitabında İran Türk Şairleri adlı bölümde yayımlatmıştır.

          Aran’ın 1940’lı yıllarda Çınaraltı, Ötüken dergilerinde ve o dönemde Türkiye’de çıkan diğer Türkçü dergilerde ve gazetelerde çok sayıda yazısı yayımlanmıştır. Mehmet Sadık Aran eserlerini Mehmet Sadık Ahundzade, Memmed Sadık Ahundov, Cafer Mehmet Sadık, Memmed Sadık,  Mehmet Sadık Sisyanlı, Senan, Senan Azer,  Mehmet Sadık Aran gibi değişik adlar altında yayımlatmıştı. Ancak şunu kaydedelim ki son yıllarda sadece Mehmet Sadık Aran ismini kullanmış ve siyasi faaliyetlerinde de bu adıyla tanınmıştır. 

          Türkiye’ye geldiğim ilk dönemde birkaç Türkiyeli ve Güney Azerbaycanlı arkadaşla birlikte onun İstanbul Feriköy mezarlığındaki kabrini ziyaret etmiştik. Daha o zaman bende bu mücadeleci adamın hayatı ve eserlerine büyük bir ilgi ve sevgi uyanmıştı. Onun yaşamını araştırdıkça, sevgim daha da artmıştı. Şiirlerini ve çeşitli türde eserlerini okumaya, kütüphanelerden toplamaya başladım. Aran’ı tanıdıkça başka özelliklerini keşfettikçe ona hayranlığım da büyüyordu. Bu büyük vatansever aydınımız tam anlamıyla hem ‘kalem ehli’, hem de ‘kılıç ehli’ dediğimiz aydınlardandı. Halkını aydınlatmak için bütün ömrü boyunca sert yazılar, değerli eserler yazmış, yeri geldiği zaman silaha sarılıp toprağını düşmanlardan savunmuştur. Onun karakterinde beni hayran bırakan en büyük özelliği ise yenilgiden sonra ruhtan düşmeyip, tersine daha kararlı ve azimli şekilde tükenmez gücüyle davasına devam etmesi, mücadelesinden hiç vazgeçmemesiydir. Bunun en güzel örneği, 1920 yılında Bakü Bolşevik işgaline maruz kalıp devletimiz çöktüğü sırada, değerli insanlarımız Ruslar tarafından idam edilirken, sürgüne gönderilirken, sağ kalanlarsa canlarını kurtarmak için ülkeden kaçarlarken Mehmet Sadık Aran’ın, ülkede gizli faaliyete geçmesidir. Ruslara karşı yeraltı örgütün kurucularından birisi de O’dur.

          Aran korkmazlığıyla birlikte, organizasyon başarısı, örgütleme yeteneği ile hayranlık uyandırmaktadır. Örneğin, zorunlu olarak Finlandiya’ya göç edince, orada hiç boş durmayıp oradaki okulsuz ve basınsız Tatarlar için okul açması, dernek kurması ve dergi çıkarması da onun örgütleme becerisi ve kuruculuk enerjisini ortaya koymuştur. Ancak ne yazık ki Aran’ın Finlandiya’da yayımladığı Yeni Turan dergisi, söz konusu dönemin Finlandiya’daki Türk- Tatar yayınlarını araştıran Tatar ve Türkiyeli araştırmacılar tarafından kaydedilmemiş ve neredeyse unutulmuştur.

          Bir başka önemli meseleye de değinmekte yarar var ki, o da Aran’ın Mehmet Emin Resulzade’ye yaklaşımıyla ilgilidir. Bazı araştırmacılar, onu Resulzade ile anlaşamadığını ve aralarında bir soğukluk olduğunu yazıyorlar. Aran’ın arkadaşı olup onu yakından tanıyan Nihal Atsız, onunla ilgili makalesinde sinirli bir insan olduğu, bütün ömrünü Azerbaycan davasına adadığı halde, Azerbaycanlılarla anlaşamadığını kaydetmiştir. 1928 yılına kadar Aran, Müsavat partisinin üyesi olarak Resulzade ile örgüt ve yayın faaliyetlerinde sıkı işbirliği yapmıştır. Ne var ki daha sonraki dönemde, kendine özgü sert edası, muhalifliği ve uzlaşmaz tutumu yüzünden partiden uzaklaşmış olmasına rağmen ‘Resulzade’ye karşı muhalefetinin sadece biçim konusunda olduğunu, içerik ve ilke bakımından ise sonuna kadar birlikte olduklarını’ ifade ederek meseleye kendisi de altını çizerek açıklık getirmiştir.        

          Türkiye’de 1930’lu yıllarda Türk Ocaklarının kapatılması ve Türkçü yayınlara sınırlama getirildikten sonra değişik yaş ve mesleklerden olan Türkçü aydınlar, bir araya gelerek 1939 yılında Ankara’da Kitapseverler Kurumunu oluşturmuş ve başkanlığa da Aran’ı seçmişlerdir.

          Aran 2. Dünya Savaşı öncesinde 2 yıl boyunca Cumhuriyet ve Ulus gazetelerinin temsilcisi olarak İran’da çalışmıştır. 1938-1941 yıllarında Ulus gazetesinde İran Mektupları başlığı altında seri halinde yazıları yayımlanmıştır. 1942’de İran Türkleri kitabı basılmış, 1944 yılında Türk’ün Altın Kitabı Kutadgu Bilig makalesi yayınlanmıştır.

          Aran, 1946 yılında İstanbul’da üniversite gençlerinin kurdukları Türk Kültür Çalışmaları Derneğinin faaliyetlerine katılmış ve bir süre sonra başkanı olmuştur. Ömrünün son yıllarında Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü kurmak için çaba gösteren Mehmet Sadık Aran, kurumun aslı üyesi olarak çalışmıştır. Dernek ve yayın çalışmalarıyla birlikte Aran, Ankara, İstanbul, Kayseri, Samsun, Erzincan, Erzurum,  Kars vb kentlerde çeşitli konularda toplantılar düzenlemiş ve konferanslar vermiştir.

          M. Sadık Aran, Güney Azerbaycan’daki ve genellikle İran’daki gelişmeler daima dikkat merkezinde olmuştur. İran’da Türk nüfusa karşı ırkçılık sergileyen yönetimi daha 1928-1930 yıllarında yayımlanan Yaşıl Yaprak dergisinde sert yazılarıyla eleştirmiş, bu yazılar etkili olmuş ve sürekli Azerbaycan istiklal davasını baltalamaya çalışan Ayende dergisi kapatılmıştır. İran’ın İstanbul Başkonsolosu olan Mehemmed Han Seidülvüzera Aran’ı Konsolosluğa davet ederek yazdıklarında haklı olduğunu bildirmiş, ondan özür dileyerek bir daha yazmaması ricasında bulunmuştur. Çünkü Güney Azerbaycan’daki Türklerin milli haklarını savunan bu yazılar, İran hükümetini rahatsız etmekteydi.

          Ancak Aran’ın Güney Azerbaycan’a ilgisi sonraki yıllarda da azalmamış, 1942’de İran Türkleri kitabı İstanbul’da Cumhuriyet Matbaasında Senan Azer mahlasıyla yayımlanmıştır. 44 sayfadan ibaret kitapta resimler ve haritalar vardır. Kitabın giriş bölümünde, Birkaç Söz başlıklı kısımda Tebrizli Kardeşlerime hitaben kısa ve ateşli bir çağrı yer almaktadır. Ardından İran Türklerinin tarihi, yaşamı, yaşadıkları bölgeler hakkında kısa bilgiler verilmiştir. Kitabın son bölümü İran’da Türk Şairleri adını taşımaktadır.

          1952 yılında Aras dergisinde Aran’ın İran Türklerine Karşı Mezalim adlı makalesi yayımlanmıştır. Mehmet Sadık Aran’ın Türkiye’deki birçok dergide devamlı yazıları ve şiirleri yayımlanmış Bozkurt, Kızılelma, Aras, Toprak, Önasya Mecmuası vb dergilerde çok sayıda yazıları yer almıştır. Ömrünün son yıllarında ise daha çok Türk Yurdu ve Ötüken dergilerinde yazmıştır.

          Bütün varlığıyla Azerbaycan davasına ve Türklük ülküsüne bağlı olan, bu yolda ömrü boyunca yorulmadan yürüyen, büyük örgütçü, yayıncı, ateşli mücadeleci Mehmet Sadık Aran çok sevdiği Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kuruluş gününde – 28 Mayıs 1971’de İstanbul Cihangir mahallesindeki evinde vefat etmiştir. O büyük mücadeleci, yılmaz savaşçı, çelik iradeli bir alp idi. Ömür yolunu seçebildiği gibi, ölüm gününü de seçebilmişti.

           


          • Topic 5

            5.         Hafta                             Güney Azerbaycan

            Konular:   “Güney Azerbaycan” tanımı; İran politik-territorial yapısında yeri; Demografik ve iktisadi hayat.

            Temel Okumalar:

            -           “İran”, İslam Ansiklopedisi, 1. Cilt, İstanbul, 1961;

            -           Ali Kafkasyalı, İran Türkleri, s. 99-101;

            -          Nesib Nesibli, Güney ve Kuzey Azerbaycan Sorunları, değişik bölümler.

            --         Wikipedia’dan uygun makaleler;

            -           Youtube’dan değişik videolar.

            Ders Notları:

            Bugünkü İran toprakları X. yüzyılın son çeyreğinden XX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar Türklerin veya Türk hanedanlarının yönetiminde kalmıştır. Azerbaycan Türklerinden Şah İsmail’in kurduğu Safevi Hanedanı (1500-1735), Afşar Türkmenleri ve Kaçar Hanedanı (1794-1920) İran’ı yüzyıllarca idare eden Türk hanedanlarıdır.

            80 milyon civarında bir nüfusa sahip olan İran’da 35 milyona yakın Türk yaşamaktadır. Bunların 30 milyon kadarını Azerbaycan Türkleri teşkil ederler. Şii olan Azerbaycan Türkleri Güney Azerbaycan’da yaşamaktadırlar. Tebriz, Hoy, Erdebil, Urmiye, Selmas, Maku, Meraga, Astara, Culfa, Merendi, Halhal ve Soğuklu Güney Azerbaycan’daki belli başlı Türk yerleşimleridir. Azerbaycan Türklerinden sonra İran’daki ikinci büyük Türk topluluğu, Horasan’da yaşayan Türkmenlerdir.

            2 milyon civarında bir nüfusa sahip olan Türkmenler Sünnidir. Dört asırdan fazla devam eden Şii-Sünni mücadelesinde Sünni Türkmenler arada kalmışlardır. İran’daki üçüncü büyük Türk topluluğu Kaşkaylardır. 2 milyona yakın bir nüfusa sahip olan Kaşkaylar, Güney İran’ın Fars eyaletinde yaşamaktadırlar.

            Geleneklerine bağlılıkları ve teşkilatlı hareketleri ile tanınırlar. Büyük bir kısmı Güney Azerbaycan’da yaşayan Şahseverler 500.000 civarındaki nüfuslarıyla İran’daki bir diğer Türk topluluğudur. Bu ülkede daha küçük sayılara sahip Bayat, Afşar ve Halaç gibi Türk toplulukları da vardır.

            Kuzey Azerbaycan’daki Rus işgaline karşı 20. yüzyılın başlarında gelişen tepki bir müddet sonra Güney Azerbaycan’a da sıçramıştır. Muhammed Hıyabani’nin liderliğindeki isyan hareketi sonucunda, 1920 Nisanı’nda Güney Azerbaycan’da Azadistan Hükümeti kurulmuşdur.

            Azadistan Hükümeti kısa bir süre içerisinde İran’daki Pehlevi hükümeti tarafından bastırılmıştır. Takip eden yıllarda Pehlevi hükümeti başta Türkler olmak üzere ülkedeki bütün azınlıklara karşı son derece sert ve hoşgörüsüz yaklaşmıştır. Azerbaycan Türkleri, 1940’lı yıllardaki İran petrollerinin paylaşılma kavgalarından istifade ederek, Azerbaycan’a otonomi ve bu bölgede kendi dillerinde eğitim verecek okulların açılmasını talebiyle İran yönetimine yine isyan etmişler ve Ekim 1945’te Otonom Azerbaycan Cumhuriyeti’ni kurmuşlardır.

            Azerbaycan Türklerinin taleplerini kabul eden İran, 14 Haziran 1946’da Otonom Azerbeycan Cumhuriyeti ile bir anlaşma yapmak zorunda kalmıştır. İran yönetimi, söz konusu Anlaşma’nın imzalanmasından kısa bir süre sonra, 14 Aralık 1946 tarihinde yakında yapılacak seçimlerin emniyetini bahane ederek Güney Azerbaycan’ı işgal etmiştir.

            İran, Güney Azerbaycan’da otonomi isteyen Türklerin ileri gelenlerini hapse atmış, İran’ın başka taraflarına sürmüş, onların mallarına el koyarak İranlılara vermiştir. İranlıların Türkleri Farslaştırma politikası Şahlık dönemi boyunca devam etmiştir. Şah yönetiminin devrilip İran İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasını takip eden dönemde Türkler önceki yıllardan nisbeten daha iyi şartlarla karşılaşmışlardır.

            Varlık dergisi Türkçe ile 1979 yılında yayın hayatına atılmıştır ve halen yayınlanmaktadır. Bu yeni dönemde Türkçe başka yayınlar da basılmıştır. 1979 yılında Türkler Güney Azerbaycan’a kültürel ve idari haklar talebiyle Encümen-i Azerbaycan isimli bir teşekkül oluşturmuşlardır.İran’ın bilinen en eski ataları Pers, Furus, Fars ve Parsovalılardır. Firdevsi ünlü destanı Şehnamesinde ve 10 yy’da İRAN- TURAN savaşlarını anlatırken bölgedeki Türk varlığına değinir. 11. yy’ın ilk yarısından itibaren ”Yıva” boyundan kalabalık bir Türkmen grubu İran’a yerleşmiş; 12. yy’da ise Solgurlarla birlikte Avşarlar, Huzistan’ı yurt edinmişlerdir.

            10 yy’dan sonra ise yoğun biçimde Türk savaşçıları (Gazneliler, Selçuklular) ve sayısız Türk boyları Orta Asya’dan Ortadoğu’ya ve İran’a akın akın gelmişler ve Güney Azerbaycan’a yerleşmişlerdir. Dil olarak Batı Oğuz Türkçesi’ni kullanmışlar, Arap alfabesiyle yazmışlardır. Ancak 1925-1979 yılları arasında Pehleviler döneminde Türklere zorla Farsça öğretilmek istenmiş ve Azerbaycan Türkçesi yasaklanmıştır.

            Türklerin yoğun olduğu Tebriz önemli bir ticaret merkezi ve İran’ın dördüncü büyük kentidir. İran Türkleri şiidirler. Erkekler genellikle işçi ve memurdur. Türk kadınları ise ev işleriyle uğraşır. İran, tarih boyunca Doğu Türklüğü ile Batı Türklüğü arasında bir duvar ve engel oluşturmuştur. Devam eden bu politikalar karşısında İran Türkleri’nin durumu, her dönemde sıkıntılı olmuştur.

            Başta Azerbaycan Türkleri olmak üzere Türkmenler, Kaşkaylar, Horasan Türkleri, Halaçlar, Sungurlar, Ebiverdiler, Kazaklar ve Özbekler gibi Türk halkları İran’ın belirli bölgelerinde yaşamaktadırlar. Bugün İran'da popüler konuşmada Tork sözü Türkî (Turkic) ve Türk (Turkish) kelimelerinin her ikisine işaret eder. İran'da Azerbaycanlılar en büyük Türk grubudur ve Farsçadaki İran Türkleriadı öncelikle Azerbaycan Türkleri için kullanılmaktadır. Tebriz, İran Türklüğünün siyasi ve kültürel merkezidir.

            İran’da yaşayan Türklerin nüfusu ile ilgili kesin bir rakam verilmemektedir. Verilen rakamlarda Türk nüfusu en az 20 milyon, en çok 35 milyon olarak gösterilmektedir. İran’daki Türklerin nüfusu 20 milyon, 25 milyon, 33 milyon, 34 milyon olarak birbirinden farklı şekilde verilmektedir. Dünya Bankası Ülke Profilleri veri tabanına göre 66,1 milyonluk İran nüfusunun %42’sini Türkler oluşturmakta olup, bu oran da yaklaşık 25 milyonluk bir Türk nüfusunu göstermektedir. Bağımsız kaynaklara göre % 25-30 olan İran Türklerinin oranı, Azerbaycan Türkleri tarafından % 60-70 olarak ifade edilmektedir.

            İran ve Türk kelimeleri yanyana geldiğinde sıkça İran ~ Turan ikilemesi kullanılır. Turan adı verilen coğrafya Türklerin ve Türklerle akraba diğer kavimlerin üzerinde yaşamış oldukları, İran ve Çin arasında kalan ve hatta Horasan’ı içerisine alan kısımdır. İran ise Aryen kavimlerinin üzerinde yaşamış olduğu ve Turan ile Mezopotamya arasında kalan toprakların adıdır. Çoğu zaman İran’dan kastedilen Farslar ve Turan’dan kastedilen de Türkler olduğu düşünülür. İranlılar doğularında yaşayan kavimleri Turan olarak adlandırmışlar ve Ceyhun Nehri’nin kuzeyinde yaşayan bütün kavimleri bu isimle adlandırmışlardır. Buna göre, İran ve Turan arasındaki doğal sınır Ceyhun Nehri’dir.

            İran, 1925 yılına kadar Büyük Selçuklu, Safevi, Kaçar, Afşar, Kızılbaş, Türkmen ve Azerbaycan Türkleri devletleri ve hanedanları tarafından yönetilmiştir. Büyük Selçuklu Devleti, Akkoyunlu Devleti, Karakoyunlu Devleti ve ardından Safevî Devleti, Afşar Hanedanı ve Kaçar Hanedanı, Türk kökenli birer devlettirler. Mezhepsel olarak Şii-Alevi çizgide olduğu için Sünni Türkler, Osmanlı Devleti ve Özbekler tarafından mezhep savaşları yaşanmıştır.

            Safevî Devleti; yüzyıllarca Türkmenler, Azerbaycanlılar ve Kızılbaşlar gibi askerî ve devlet örgütlenmesini oluşturmuşlardır. Bu dönemde Fars kökenliler daha çok ticaret ve devlet işlerinde bulunmuşlardır. Türk savaşçıları o dönemlerde bir Fars kökenlinin emri altında görev yapmayı onursuzluk saymışlardır. Bu sebeple dönem dönem Türk-Fars çatışmaları yaşanmıştır. Büyük Safevi lideri Şah Abbas, Şah ismail, Afşar Hanedanı ve lideri Nadir Şah ve günümüz İran dini lideri Ayetullah Hamnei (muhtemelen) Türk kökenlidir.


            • Topic 6

              6.         Hafta                               Kaşkay Türkleri

              Konular:  Kaşkay Türklerinin yerleşme coğrafyası, Kaşkayeli; Tarihi özet; Kültür özellikleri...

              Temel Okumalar: 

              -          “Kaşkaylar”, İslam Ansiklopedisi, 1. Cilt, İstanbul, 1961;

              -           Mehmed Emin Resulzade, İran Türkleri, s.

              -           Ali Kafkasyalı, İran Türkleri, s. 101-104;

              -           Wikipedia’dan uygun makaleler;

              -           Youtube’dan değişik videolar.

              Ders Notları:

              Kaşkaylar, Güneydoğu İran'ın Fars Eyaleti'nde özellikle Şiraz çevresinde yaşayan ve hala ağırlıklı olarak göçebe bir Türk halkıdırAzerbaycanlılardan sonra İran'daki en kalabalık Türk grubudur. Göç rotaları yazın Şiraz'ın yaylaları (yaylak) ile kışın Basra Körfezi'nin ovaları (kışlak) arasındaki 480 - 1.000 km'lik bir alandır. Başlıca Kaşkay boyları bunlardır:

              ·         Amele (5.397 aile, 450 yerleşik)

              ·         Derre Şuri (Tuzlu Vadi)(5.265 aile)

              ·         Seş Beyli (6 bey) (4.350 aile)

              ·         Farsimadan (1.505 aile)

              ·         Keşkölli (5.512 aile): Büyük ve Küçük Keşkölli olarak ikiye ayrılır:

              o    Büyük Keşkölli (Keşkuli Bozorg) (4.862 aile, çoğu yerleşik)

              o    Küçük Keşkölli (Keşkuli Kuchik) (650 aile)

              Daha az sayıdaki kabileler: Qaracha (430 aile); Rahimli (370 aile); Safi Khanli (335 aile). Kaşkaylar Şiilerin 12 İmam inancını benimsemiştir .

              Kaşkay İli'nin doğal sınırları dört bozkır, su, yüksek tepeler ve sık bitki örtüsü bu bölgeyi dört yandan kuşatmıştır. Ayrıca bölgenin iklim şartları üzerinde de bu doğal kuşatmanın büyük tesirleri vardır. Bölgenin siyasi sınırları daha çok kuzey ve kuzeybatı taraflarını çizer. Bu sınırlardan itibaren ise Bahtiyari, Lor, Bayer, Ahmedi ve civar aşiretlerin sınırları başlar. Kaşkaylar daha önceleri Bahtiyarilerle kanlı çarpışmalar yapmış, bu sebepten ötürü aralarında sınırları belirleyici anlaşmalar yapılmış ve bu sınırlar siyasi sınırlar olarak kalmıştır.

              Huzistan eyaletinde de Bahtiyarilerin kışlağı olması hasebiyle tarafların mutabakatı sonucu Ramhürmüz'den itibaren kuzeye doğru Bahtiyarilerin kışlağı olarak kalmış (Mescid-i Süleyman, Ramhürümz, Dezful ve.) ve eskiden beri bu bölgeler Bahtiyarilerin iktisadi ve kültürel faaliyetlerinin devam ettiği yerler olarak tanınmıştır. Buna mukabil Ramhürmüz'den itibaren güneye doğru ve buradan Fars Körfezi ile sınırlanın bölge ise Bahtiyari ve Buyer Ahmedilerin kışlakları (Ağaçari, Ramşir, Hindican, Behbehan, Serdeşt ve Genhedan) olarak kalmıştır.

              Kaşkaylar İran'ın güney kesiminde 17 eyalete yayılmış durumdadır. Dolayısıyla yayıldıkları bölge 186.180 km2 gibi geniş bir alanı içine elmaktadır. Bu saha İran hükümetince son yıllara kadar Vilayet-i Kaşkaî adı ile ayrı bir idari bölgeye ayrılmış ve tahminen üçyüz meskun mahalli içine alan onbeş şehre bölünmüştür.

              Tarihi kaynaklarda ve araştırmalarad Kaşkay ve Kaşgay kelimesinin menşei hakkında muhtelif bilgiler mevcuttur. Bu görüşlerden bazıları şunlardır: İran'ın XIX. asır tarihcilerinden Sipihr, "Halaçlar Rum'dan İran'a geldikten sonra, onlardan bir kısım tayfa ayrılarak Fars'a göçtü. Rum vilayetinin Halacistan bölgesinden sakin olup kalan tayfalar, göçenleri "kaçgar" diye adlandırırlar" denmektedir. M.H. Fesaî, Mes'ud Keyhan, Rus araştırmacılardan M.S. İvanov, N.A. Kielyakov vb. eserlerinde Sipihr'in görüşünü tekrar etmişlerdir. Mes'ut Keyhan ise bu kelimenin (Kaşkai) "göçmek" sözünden geldiğini belirtmiştir. N. Field de, Sipihr'in ve M. Keyhan'ın eserlerinde verilenlere yakın görüşler tekrar edilmiştir. Bazı kaynaklarda, "kaşkai" ve "kaçkai" kelimeleri arasındaki benzerlikten yola çıkarak, Türk dilindeki "kaç- (firar etmek, kaçmak) " fiilinden geldiği görüşü ileri sürülmüştür. Bu kelimenin (kaçmak) daha sonra telaffuz bozulmasına uğrayarak, "kaçkai" iken "kaşkai" şekline dönüştüğünü belitmektedir.

              Kaşkay adına "Kaşgar" şehriyle alakalandıranlar da vardır. Kaşkaylar, vaktiyle Kaşgar şehri etrafında oturdukları için, zamanla "kaşkay" diye adlandırılmışlardır. Kaşgar şehri ve Özbekistan'daki Kaşka Derya (Kaşka-ı Derya) ırmağı ile coğrafik bağlantı bakımından "kaşkay" kelimesini açıklayan görüşler de bulunmaktadır. Balayan'a göre, "kaşkay" adının Kuzey Azerbaycan'da, Savalan'ın batısında bulunan Gaşgadağ ismiyle bağlantısı vardır. Kaşkayların "kaşkaşe" diye adlandırılan Yamut boyunun oymağı olduklarından dolayı "kaşkai" diye isimlendirildiğini iddia edenler de vardır.

              Morisden, mahalli kaynakları dayanarak, "kaşkai" adının ilk defa Cani Ağa Kaşkai isimli, Şah Abbas'ın idaresinde makam sahibi bir şahıstan alındığını belirtmiştir. Müslüman Halklar Ansiklopedisi'nde, "kaşkay" kelimesinin geçmişte politik olarak birleşmiş ve aynı kültürel özellikleri paylaşmaya devam eden değişik kökenli kişi ve gruplar için kullanıldığı yazılıdır.

              Kaşkay kelimesinin, muhtelif Türkçe Lehçe ve şivelerinde, "kaşka veya kaşga" (alnı beyaz at veya binek hayvanı) anlamındaki kelimeden geldiğini söyleyenler de vardır. Oberlingi, "Alnı beyaz atın uğur getirdiğine inanılırdı. Bu batıl inançtan dolayı zamanla bu kabile fertleri "kaşkay atlılar" (atlarının alnında beyaz benek olan atlılar) adıyla tanındılar. Zamanla bu ad "kaşkaylu" (lu ekinin Farsçadaki karşılığı "î" olduğundan dolayı "kaşkaylı>kaşkaî" olmuştur) şeklinde kısaldı" denmektedir.

              B. Behmenbegi, Kaşkay adının "kaşka" sözünden alınması fikrine işaret ederek: "Bartold veya bu fikri ile sürenleri hatırlatarak, göçeri tayfa ve kabilelerin çoğu özlerini hayvanların adı ve rengi ile de adlandırmışlardır" tespitinde bulunmuştur. Başka bir rivayette de, "Kaşkayların düşman saldırısına maruz kalıp kaçmaya çalışan kardeş iki dedesi varmış. Kaçış esnasında küçük kardeş büyük kardeşe, karşısında bulunan büyük taşı göstererek, "kaç kayaya" ifadesi tedricen dillere düşerek aşiretin adı olmuştur" denilmektedir.

              Kaşkayların menşei ve onların İran'ın güney vilayetlerine nereden göçürüldükleri ve yerleştirildikleri hakkında da kesin bir bilgi yoktur. Muhtelif görüşler vardır. Bu konudaki görüş ve bilgilerin bir kısmı şöyledir: Arap istilalarından başlayarak XIX. asrın son yıllarına kadar Fars tarihini kronolojik olarak anlatan Fesaî, Kaşkayların menşei hakkında şu görüşlere yer verir: "Kaşkayların Irak ve Kum'un çevresinde mulunan Halaçlar'dan olduğu, sonra oralardan ayrılıp, Fars'a göçen Halaçlar iki kola ayrıldılar. Onların bir kısmı yerleşik hayata geçerek Halaç adını da korudular. Konargöçer olan ikinci kısım Kaşkay İli bölgesinde yaşıyorlar. Kaşkayları "kaşgar" ile alakalandıran yazarlar, Kaşkayları Karahıtaylar soyunda sayarak, onların kuzeydoğudan, Orta Asya'dan Fars'a gitme veya göçürülmeleri fikrini kabul ederler.

              Azerbaycan seyyahı Zeynelabidin Şirvani, Kaşkayların Türk tayfalarından olduğunu ve Cengiz zamanında Fars'a göçtüklerini yazmaktadır. M. Keyhan "Tarihçilerden bazıları, Kaşkayların Anadolu'dan İran'a göçtüklerini, bir kısmının da Cengizhan devrinde Turan'da yaşadıklarını, sonra Nadir Şah'ın emriyle İran'a göçürüldüklerini" yazmaktadır. İsmail Buşehri de, "Kaşkayların" Cengiz devrinde geldiklerini ve Nadir Şah döneminde İran'a göçürüldükleri görüşündedir." Melik Mansur Han, Kaşkayların İslâm sonrası buhranlı dönemin İran'a gelen, Türkleri olduklarını, Horasan'dan Sistan'a ve Kirman yolundan Fars bölgesine geldiklerini, daha sonraları ise güneyden yavaş yavaş kuzeye doğru Bahtiyari ve mücaviri olar Acem Irakı'na yerleştiklerini belirtmektedir.

              Ayrıca M.Mansur, 1953'te M.T. Shooten'e verdiği bilgide de; Kaşkayların İran'a gelmelerinin, XII. Asırdaki Cengiz'in akınlarıyla alakalı olduğunu, bu akınlar sırasında Kaşkaylar önce Kafkas dağları eteklerine yerleştiklerini, sonradan Erdebil bölgesinde uzun süre kaldıklarını ve XVI. Asrın birinci yarısında Şah İsmail Safevi (1501-1524) tarafında Portekizlerin İran Körfezinden Fars vilayetlerine görmelerini engellemek için Farsa göçürüldüklerini" belirtmiştir. Said Nefisi, Kafkasya'dan İran'a göçtürülme sebebinin de 1607-1618 yılları arasındaki Osmanlı-İran Savaşı esnasında Kaşkayların ve Kaçarların Osmanlılarla olan yakınlığı olduğunu, bu yüzden Azerbaycan'dan uzaklaştırıldığını yazmıştır. Ancak, Şah Abbas (H.K. 996) 1587 yılında tahta geçmiş ve Osmanlı İmparatorluğuyla 1603-1612 yılları arasında savaşmıştır. Bu tayfa ve kabilelerin göçürülmeleri de o tarihte olmalıdır.

              Dr. Haşmetullah Tabibi, Bartold'dan şu görüşleri aktarmaktadır: "Kaşkay aşireti, Moğolistan'dan ve Türkistan'dan Cengiz'in ordusundan ve yağmaından kaçarak bu topraklara gelmiştir." Ahmet Caferoğlu da benzer görüşlere yer vermiştir.

              Franc-Jean Shor, "Kaşkaylar Cengiz Han'ın öncüleri, arasında Çin Türkistan'ından gelerek Afganistan'a ve kuzey İran'a yayıldılar. İran'ın kuzeybatı sınırında, Azerbaycan'da yerleştikten sonra 1600'lü yıllarda güneye gelerek şimdiki yerlerine yerleşmişlerdir" demektedir.

              V. Monrsky, Kaşkayların esas kütlesinin Moğol devrinden önce Selçuklular zamanında buralara yerleştirilmiş olmaları gerektiği görüşündedir. Kaşkay İli ve aşiretlerinin, etnik bakımından "göçebe İranlı" olduğunu, tarihi olayların şokuyla ve diğer bazı sebeplerle kendi dillerini yitirip işgalcilerin diliyle konuşmaya başladıklarını söyleyen İranlı yazarlar da vardır. Ancak bunları hiçbir ilmi temele dayanmayan, hissi ifadelerden ibarettir.

              Safeviler döneminde, özellikle Şah Abbas hâkimiyeti zamanında Kafkas halklarından (Azerbaycanlı, Dağıstanlı, Gürcü ve Ermeni) pek çoğunun İran'ın muhtelif vilayetlerine göçürülmesi bilinen tarihi bir gerçektir. Ancak bu göçürülmeler Safevî hâkimiyetinden önce de olmuştur. Halaçları Kaşkayların selefi kabul eden müelliflerden Lorens Lakhart, Kaşkay tayfalarından Farsimedan ve Şeşbloki (Alubölüklü) gibi büyük tayfaların Safevi hâkimiyetinden çok önce Kum vilayeti bölgesinde olan Halcistan'a ve oradan Fars eyaletine göçürüldüğünü yazmıştır.

              İbrahimov, Kaşkayları Azerbaycan Türkleri'nden kabul ederek, Câni Ağa Kaşkai tarafından dönemin siyasi ve sosyal şartları içerisinde bir üst kimlik olarak "Kaşkay" adı altında bütün işaretlerin büyük bir el birliğine çevrildiğini yazmıştır. Bu adı almalarının da Câni Ağa'nın şahsıyla ilgili olduğunu belirtmektedir. Kaşkayların menşei ve hangi Türk boyuna mensup olması gerektiği, ad, dil-edebiyat ve adet ananeleri esas alınarak tespit edilebilir.

              Bugün Kaşkay aşiret birliği içerisinde yer alan yüz doksana yakın boy, oymak ve oba'nın tamamı ilk önce Kaşkay adı taşımıyorlardı ve çoğu Kaşkay'da değildi. Bazıları eski adlarını değiştirip, başka ada kabul etmişse de, kendi adlarını koruyanlar da vardır. Yani Fars'ta bulunan Türk aşiretleri, tarihi hadiselerin zarureti karşısında birleşmeye mecbur olmuş, tek bir boy olmuşlar ve o boy da "Kaşkay" olarak adlandırılmıştır. Kaşkay adı onların hepsinin umumi ve ikinci adı, yani onların meydana getirdiği İl'in adıdır. Ancak bu birleşmeden önce bu ismi taşıyan bir "Kaşkay" aşiretinin sebeplerle "Kaşkay" ismini sonradan alan (çünkü tarihi kaynaklarda bu isimle bir Türk boyuna tarihi kaynaklarda rastlanmamakta) bir Türk aşireti mevcuttur. Güçlü olan bu aşirete (Türklerin çok eski bir geleneği olarak) diğer aşiretler koşulmuştur.

              Konuşma dili, yazı dili, nesir, şiir, folklor ve bunlara bağlı olarak el sanatları, her azınlığın hangi halka mensup olduğunu kuvvetlendirici delillerdir. Kaşkayların yazı dilinden, yazılı edebiyatında son yıllıra kadar (1979 inkılabına kadar) yazılı bilgi elde etmek pek mümkün olmamıştır. Son yıllarda bu sahalarda kısıtlı da olsa çeşitli eserler verilmiştir.

              Bir halkın veya halka mensup olan azınlığın sahip olduğu adet ve an'aneler, kanun ve kaideler, onların milli mensubiyetlerini, mukayese yoluyla tespit etmeye yarayan bir diğer önemli sebeptir. Müelliflerin, kaşkay adı ve menşei hakkında burada, kısaca vermeye çalıştığımız görüşlerini bellibaşlı şu noktalarda toplayabiliriz. Kaşkay adı, "kaçmak", "kaşgar" veya "kaşken" kelimelerinden meydana gelmiştir. Kaşkayların ataları da, Halacistan, Suriye, Orta Asya, Kafkasya, Anadolu ve Kuzey Azerbaycan'dan göçmüş veya göçürülmüşlerdir.

              Yukarıda belirtilen, bütün bu görüşler içerisinde gerçeğe uygun olan fikirler vardır. Ancak bu görüşlerinden çoğu bir diğerini tekrarı mahiyetindedir. Meselenin tam olarak aydınlatılmaması çeşitli zorluklardan kaynaklanmaktadır. Bu zorlukları şöyle maddeleştirebiliriz.

              1. Kaşkayların yazılı bir tarihlerinin olmaması.

              2. Kaşkay İli içerisinde yer alan farklı etnik unsurların bulunması.

              3. Son yıllara kadar Kaşkayların kendi dilleriyle hiçbir eser vermemiş olması.

              4. Kaşkayların konar göçer bir topluluk olması.

              5. Kaşkay İli ilçesinde bulunan aşiretlerin adlarının çeşitliliği ve adların çoğunun asırlar boyu defalarca değişmeleri.

              6. Bazı mülliflerin meseleye siyasi olarak yaklaşmaları.



              Kaşkay kelimesinin Türk dilindeki "kaç" fiilinden zamanla değişerek"kaşkay" şeklinde tehaffuz edildiği fikri doğru bir tespit değildir. Çeşitli tarihi devrelerde, Kaşkay İli'ne kaçıp sığınan aşiretlerin bulunması mümkündür. Ancak, bu hadisenin bütün Kaşkay İli'nin için olması gerçekçi bir yaklaşım olamaz. Zaten Kaşkayların da böyle bir ismi kabullenmeleri mümkün değildir. İran hükümetine ve İngilizlere başkaldıracak kadar dirayetli olan bu insanların, böyle bir ismi kabullenmeleri ihtimali yoktur.

              Kaşkay kelimesinin çeşitli coğrafi isimlerden alındığını kaydeden müellifler de, hiç bir aşiret birliği içerisinde, yer isimleri alan bazı aşiretlerin bulunması, "Kaşkay" isminin de coğrafi bir yerden alındığı sonucunu doğurmaz. Zaten bu konuda ileri sürülen görüşler de birbirine tezat teşkil etmektedir. Kaşkay adının Cani Ağa Kaşkai'den aldığı fikri de hiçbir ilme temele dayanmamaktadır. Bir aşiret reisi olan Cami Ağa'nın soyadını aşirete vermekten çok, bu soyadı bulunduğu aşiretten alması daha inandırıcıdır. Diğer bir görüş ise, "Kaşkay" adının "Kaşka" kelimesinden alındığı görüşüdür. Alnı beyaz atlara bindikleri için "Kaşka atlılar" olarak isimlendirilmişlerdir. Zamanla bu kısalarak "kaşkaylar" şeklinde telaffuz edilmiştir.



              Sonuç olarak, "Kaşkay" isminin "Kaşka" (alnı beyaz at veya binek hayvanı) kelimesinden geldiği görüşü en gerçekçi olanıdır. Kaşkayların konar göçer bir aşiret olması, son yıllara kadar çok iyi atlar yetiştirmeleri (dış ülkelere ihraç edecek kadar) ve çocuklarının çok küçük yaşlarda ata binmeleri bu ilişkiyi gisterir. Kaşkaylarda, "Kaşkay" eşittir at, at eşittir "Kaşkay" görüşü de bu ilgiyi gözler önüne sermektedir. Kaşkay kelimesinin "kaşka" (alnı beyaz at veya binek hayvanı) kelimesinden geldiği görüşündeyiz. Ancak, yazılı bir tarihe sahip olmayan Kaşkayların, bu ismi nereden ve ne zaman ladıkları hususunun aydınlatılabilmesi için bu konunun ayrıntılarıyla incelenip değerlendirilmesine ihtiyç olduğu görüşündeyiz.

              Araştırmacıların üzerinde ittifak ettiği husus, Kaşkayların Türk soyundan olduğudur. Görüş ayrılıklarının bulunduğu nokta, Kaşkayların hangi Türk boyuna mensup olduğu hususudur.

              Kaşkaylar'ı Azeri, Halaç veya Anadolu Türkleri'nin bir kolu saymak tek başına doğru değildir. Dillerinin birbirine çok yakın (özellikle Azerbaycan Türkçesi ve Türkiye Türkçe'si ile) olması onların bu halklara mensup olduğuna tek başına yeterli delil sayılamaz. Kanaatimizce Kaşkaylar, tarihi hadiselerin zorlamasıyla Türkistan'dan göçüp Kafkasya'ya geldiler. Uzun bir süre burada kalarak, Kafkas dillerinin (özellikle Azeri Türkçesi'nin) tesirinde kaldılar. 16 yy. birinci yarısında, Şah İsmail Safevi (1501-1524) tarafından Fars'a göçürüldüler. Bu bölgeye geldiklerinde bazı Halaç unsurlarla teması oldu veya bir kısım Halaç aşireti Kaşkay aşiretine dahil oldu.

              Özellikle Selçuklular döneminde de Anadolu Türkleriyle olan yakın münasebetleri, hatta Kaşkay aşiret birliğine karışan Anadolu'daki bazı Türk unsurlar olabilir. Dillerindeki karışıklık ve bazı özellikler de bunu doğrular niteliktedir. Yani Kaşkay aşiretleri içerisinde az veya çok değişik boylardan gelen unsurlar mevcuttur. Kaşkay İli'nin tek bir boy veya aşiret olarak kabul etmek mümkün olmadığı gibi, onları bir tek halka bağlamak da yanlıştır. Bu konunun kesin olarak tespit edilmesi için Kaşkay birliği içerisinde yer alan tayfa ve tek tek ele alarak incelemek gerekir.

              İran'ın güney bölgesinde, özellikle Fars eyaletinde yaşayan Kaşkaylar, gösterdikleri etkinliklerle kendilerini İran halkları tarihine tanıtmaları önemli bir yer tutar. Kaşkay İli, 1747 yılında NadirŞah Afşar'ın öldürülmesiyle, ülkenin her tarafında çıkan karışıklık (isyan) yıllarında teşekkül etmiştir. İran'ın çeşitli bölgelerinde, merkezi hükümeti ele geçirmek için, aşiretler arasıda şiddetli çarpışmalar başladı. Horasan, Azerbaycan (İran), İsfahan ve Fars eyaletleri bu çarpışmaların önemli merkezleri haline geldi. Horasan ve Azerbaycan'da Afşarlar, İsfahan ve Fars'ta Bayatlar, Bahtiyarlılar ve Zendler arasında çeşitli çarpışmalar meydana geldi. Muhtelif bölgeler ve şehirler, elden ele geçip, duruyordu.

              Fars eyaletinde yaşayan Türk aşiretleri, aralarındaki kırgınlıkları bırakıp, başka grupların saldırıları karşısında birleşme ihtiyacı duymuşlardır. Nadir Şah'ın komutanlarından Kerimhan Zend ve Ali Merdanhan Bahtiyarlı birleşerek, III. İsmail Safevi'yi şah ilan ettiler. Şiddetli çarpışmalar sonunda Haşimhan Bayat, Şiraz'ı ve civar şehirleri Bahtiyarilerin ve Afşarların elinden alarak kendini Fars valisi ilan etti.

              Kaşkay İli Fars'ın en kuvvetli aşireti olarak biliniyordu. İlk zamanlar bu ilde 24 tayfa birleşmiş, bazı kabile ve aileler de daha sonra bu birliğe dâhil olmuştur. Haşim Han bu güçlü aşiret birliğini zayıflatmak için çeşitli girişimlered bulunduysa da (1954) bunda başarılı olamadı.

              1795 yılında Kerimhan Zeyd'in ordusu önce Şiraz'ı sonra bütün Fars eyaletini alarak, Bahtiyarların hâkimiyetine son verdi. Böylece Kerimhan kendisini bütün ülkenin hükümdarı ve Şiraz'ı da başkent ilan etti. Kerimhan'ın hâkimiyeti döneminde (1755-1779) Kaşkaylar, Reisleri Câni Ağa'nın tedbir alması sayasinde Kerimhan'la savaşmadılar. Bu da onların saraya yakınlaşmasını sağladı. Kerim Han Câni Ağa'yı ataları vasıtasıyla idare olunmuştur. Bu sülalenin İlbeyi Câni Ağa'ya kadar altı kişisi (Emir Gazi Şahlu, Gazu Ağa, Cani Ağa, Sefer Ali Ağa, Muhammed Ağa, Namdar Ağa) tanınmış ve bilinmektedir. Aşiretin kendisi de Kaşkay adı ile tanınmış ve meşhur olmuştur. Onların yedinci nesli Cani Ağa (ikinci) İlbeği olmuştur. Cani Ağa'dan sonra oğlu Hasan Han, Kaşkay İlbeyi olmuştur.

              Böylece Kaşkaylar daha da güçlendiler. Kışlık ve yaylaklarını tespit ederek bunu daimi hale getirdiler. Kaşkayların bazı kabileleri (aşiretleri), Kerim Han'ın oluşturduğu ordu arasında yer aldılar. Kaşkayların ileri gelenleri (Kelanterler, Kethüdalar ve. ) Fars bölgesinde çeşitli kervansaraylar, mescitler, hamam ve çeşitli binalar inşa ettirdiler. Firuzâbâd bir Kaşkay şehri haline geldi. Bu dönemde Kaşkaylar ülke genelinde kendilerini büyük bir il irliği gibi tanıtmayı başardılar. İç ve dış işlerinde Kerim Han onların görüşlerinden faydalandı. 1779'da Kerim Han öldükten sonra, yeniden ülkede şiddetli çatışmalar meydana geldi.

              Kerim Han'ın Kardeşi oğlu Zeki Han Kerim Han'ın çocuklarından Ebulfeth Han'ı hükümdar ilan ederek, onun adı ile hâkimiyeti ele geçirdi. Kerim Han'ın kardeşi Sadık Han da kendisini hükümdar ilan etti. Böylece Zerd ailesindeki anlaşmazlıklar ve kırgınlıkların arkası kesilmedi. 1781 yılında İsfahan hükümdarı El-Murad Han Zend, Şiraz'ı aldı ve Sadık Han ile Kerim Han'ın oğullarını ortadan kaldırarak 1785 yılana kadar hükmetti (idareyi elinde bulundurdu). Bu iç çatışmalar, Kerim Han'ın ordusunun dağılmasına sebep oldu. Zend hâkimiyeti hayli zayıfladı. Gacarlar, Muhammed Ağa Han'ın önderliğinde, İran'ın kuzey vilayeti ve Tahran'ı aldı. Daha sonra El-Murad Han, Hasan Han'ı ve İsmail Han'ı Kaşkay hâkimiyetini kurmakla suçlayıp Hasan Han'ın ellerini kestirip, İsmail Han'ında gözlerini oydurtmuştur (3.II. c.52).

              1785 yılında El-Murad Han'ın oğlu, sonra Sadık Han'ın oğlu Cafer Han hükümdarlığa geçti. 1788 yılında Muhammed Ağa Han, Zend hâkimiyetine son verilmek maksadıyla ve Kacar hâkimiyetini kurmak için Fars eyaletine hücum ettiyse de bunda başarılı olamadı. Bunu üzerine kendisi için tehlikeli gördüğü Kaşkay aşiret birliğini dağıtmak ve yok etmek maksadıyla Şiraz tarafından Gerduman'dan uzaklaşarak Kaşkayların önemli kabilelerinin bulunduğu Husrev Şirin yaylasına saldırdı. Kaşkaylar bunu önceden haber aldıkları için sürülerini dağa çıkararak orada topyekün karşı koyup kendilerini savundular. Bir aylık bir çarpışma sonunda geri çekilmek mecburiyetinde kalan Muhammed Han İsfanan'a döndü.

              1789 yılında Zend Cafer Han öldürülür ve Zend sülalesinin son hükümdarı Lutufali Han Zend tahta geçer. 1792 yılında tekrar Şiraz'a saldıran Muhammed Han, Şirazıve Kirman'ı alır. Lutufali Han ise 1795 de Bam Kalesinde ele geçirilir. Onun Tahran'da öldürülmesiyle Zend ailesinin hâkimiyeti sona erer.(6. 390-391).

              Bütün bu uzun çarpışmalarda Kaşkaylar hiçbir taraf adına çarpışmalara girmemiş, bu da onların güçlenmesini sağlamıştır. Bu dönemde Kaşkayların İlbeyi Hasan Han vefat ettiği için onun kardeşi İsmail Han'ın oğlu Cani Ağa (III. Cani Ağa) ilbeyliğe getirilmiştir.

              Kaşkay ili, II. Cân-i Ağa'nın reisliğinde toplanmış ve Zend sülalesinin ilk hükümdarı Kerim Han Zend tarafından da resmi olarak tanınmıştır. Câni Ağa'nın oğulları Hasın Han ve İsmail Han , Zend Sarayında büyük hürmet görerek Kerim Han'ın danışmanlığı görevine kadar yükselmişlerdir.

              Kaşkay İli, Fars eyaletinde, genellikle, bütün İran'da bulunan aşiretler arasında en teşkilatlı, düzenli, güçlü bir il birliğidir. Kendilerinin dedikleri gibi "Kan birliği" münasebetlerine tam olarak uyulması, Kaşkayların sağlam ve güçlü bir il seviyesine yükselmesinin esasını teşkil etmektedir. Bu ilin güçlü olması, Fars valilerini ve İran'ın merkezi hükümetlerini tarih boyunca endişelendirmiş ve zayıflatmak için büyük gayret göstermişlerdir. Kerim Han Zend'in vefatından sonra, İl'de Kaşkayların Zen sülasesi hâkimiyetini yıkmak, İran'da güya Kaşkay hâkimiyetini Hasan Han'ın ellerinin kesilmesi, İsmail Han'ın gözlerinin çıkarılması bunun en belirgin örneğidir.

              19. asrın 50-60. yıllarında Kaşkay İli'nin güçlenmesinden endişeye düşen Nasreddin Şah güneydeki göçeriler arasında eşitlik sağlamak adı altında, daha doğrusu Kaşkarlar karşısında yeni bir göçeri kuvvet oluşturmak gayesiyle Fars eyaletindeki aşiretlerden Gavamülmük başkanlığında Baharlı, İnallı, Nefer, Baseri ve Arap tayfalarının birleştirilmesinden Hamse adlı bir ilin meydana getirilmesi için şartlar olluşturdu. Ancak, bu konuda pek başarı olmamıştır.

              Kaşkaylar, Birinci Dünya Savaşı yıllarında İngiliz istilacıları aleyhine isyan etmiş, Deştistan ve Tengistan mücahitlerine, Fars eyaletinin demokratik teşkilatına, yerli halk kolluk kuvvetlerinin, İngiliz taraftarlarına karşı başlattıkları Şiraz İsyanı'na da yardım etmişlerdir. Reislerinin komutanlığı altında, Fars eyaletinin İngiliz işgalinden kurtulması için, 1918-1920 yılları arasında büyük kahramanlıklar gösteren Kaşkaylılar, 1920 yılının sonunda İngilizlere büyük zayiat vererek onların İran topraklarını terk etmelerinde büyük rol oynamışlardır.

              Kaşkay ili tarihinin ikinci devri, 1920'li yıllardın 1980'li yıllara kadar yaklaşık 60 yıla yakın bir devri, Pehlevi sülalesinin hâkimiyeti devrini kapsamaktadır.

              Kaşkay Türklerinin İngilizlerle yapılan mücadeler neticesinde edindikleri tecrübelerle 1920'li yıllarda Pehlevi idaresinin ülkede uyguladığı merkezileştirme politikasına olumlu bakmış, merkezi hükümet aleyhine güneydeki göçerlerin ayaklanmamalarında merkezi hükümete yardımcı olmuşlardır. Kaşkay Reisi Tahran'da yaşayarak, Şûra meclisini 8. Dönem Fars eyaletinden temsilci seçilmiştir. Ancak, İngilizler geçmişteki olayları unutmayarak, Rıza Şah vasıtasıyla onu 1932 yılında Kasr-ı Kacar zindanında öldürttüler. 1930'lu yıllar Kaşkayların en ağır ve felaketli dönemi olarak bilinir. Pehlevi rejimi "tahta kapı" yani, göçerlerin yerleşik hayata geçirilmesi siyaseti özellikle Kaşkayları felakete sevketmişler. İl kuruluşunu bozmakve dağıtmak için Rıza Şah, İl'in tayfa reislerinin çoğunu idam, hapis ve sürgün ederek onların yerine kendine bağlı kişileri göçeri ahaliye idareci olarak tayin etmiştir.

              1941 yılında İkinci Dünya Savaşı yıllarında, Hitler Almanyasının savaş ve siyasi planlarının önüne geçebilmek için müttefik askerlerin İran'a gelmesiyle, Rıza Şah Bütün İran haklarına ve dolayısıyla Kaşkaylara bazı serbestiyetler verdi. Ülkenin çeşitli vilayetlerine sürgün edilmiş Kaşkay Türkleri kendi yurtlarına döndü. Kaşkaylar konar-göçer hayata tekrar döndüler ve geçmişteki acı olayların tecrübesiyle süratle silahlanmaya başladılar. Ancak, İlhan ve İlbeyleri özellikle Nasır Han'a kadar İngiliz işgalcilerine karşı çıkmadılar. Haliyle halk arasnda eski güç ve saygınlığı göremediler.

              Kaşkaylar 1950'li yıllarda milli cephenin, Musaddık hükümetinin petrol sanayisini millileştirme politikasını desteklemiş, o zaman ilbeyi olan Hacrev Han, Şura meclisinin temsilcisi sıfatıyla Musaddık hükümetinin bu tedbirlerine destek vermiştir.



              1953 yılında Amerika'nın desteğiyle, Musaddık hükümeti aleyhine yapılan askeri darbe ve şahın tahta geçmesiyle, Kaşkayların hayatında yine karanlık günler başlamış oldu. İki asır kadar Kaşkay ilinde hüküm süren kuruluş, 1956 yılında Şah tarafından verilen fermanla kaldırıldı. Kaşkaylar aleyhine bir çok askeri tedbirler alınır, il reislerinin bir kısmı aileleriyle birlikte ülkeyi terkedip, dış ülkelere gitmeye mecbur kaldılar. Muhammed Rıza Şah'ın Ak Devrim adıyla başladttığı toprak reformu, göçerlerin yaylalarının ve meraların hazine arazisi sayılması, Kaşkayların zayıflamasını ve ilin dağılmasını birhayli hızlandırdı.

              1979 İran devrimine kadar Kaşkaylar, Rıza Şah'ın gizli güvenlik elemanları tarafından büyük bir baskı alltında tutuldular. Çeşitli şehirlere ve kasabalara dağıtılarak yerleşik hayata zorlandılar. İslam inkılabından önce ve sonra Kaşkaylar tekrar toparlanmaya çalıştı. Dış ülkelere göçmüş Kaşkaylar dönüp, İslam Cumhuriyeti idarecileriyle görüşüp yeni hükümete yardımcı olmaya hazır olduklarını bildirdiler. Ancak bu fikirbirliği uzun sürmedi. 1982 yılında Şirazve Firuzâbâd yakınlarında, Kaşkaylılarla pasdarlar arasıda birçok çarpışmalar meydana geldi. Kaşkayların İlhanı Hüsrev Han zindana atılarak 1982 yılında Şiraz'da idam edildi.

              Günümüzde Kaşkay İl Birliği sekteye uğratılmış, umumiyetle, göçeri hayat çeşitli zorluklar taşısa da Kaşkaylar zor sosyal ve iktisadi hayatlarını devam ettirmektedirler. Kaşkaylar İran içerisinde milli medeni hukuktan yoksun edilmiş azınlıkta kalan diğer halklar gibi kendi hukuklarını elde etmek için mücadeleden çekinmiyorlar, maddi ve medeni taleplerini elde edene kadar mücadeleye devam edeceklerdir.

              Türk aşiretlerinde ailenin büyük erkek çocuğu bir zaman aşiret reisi olur diye bir kural yoktur. Aşiretin şartlarını taşıyan bir çocuk, aşiret reisi olabilir. Melik Mansur Han, İlhan olacak bir kişide aranan şartları şöyle sıralamaktadır.

              1. Çevresinin olması.

              2. İyi ata binmek

              3. Güçlü bir yapıya (tercihen uzun boylu) sahip olması.

              4. Gururlu ve azametli bir sima

              5. Adalet duygusuna sahip olma

              6. Aşiretler arasında iyi bir şöhrete sahip olma.

              7. Asalet sahibi olması (Asil bir hayat sürmesi)

              8. Cesur olma ve güzel el yazısına sahip olma.

              Bu özelliklere sahip olan kişi ihtiyaç olduğunda bu makama getirilebilir. Fakat uygulamada geleneksel olarak aşiret birliğindeki değişik kabile ve aşiretlerin başçıları ile birlikte yöneten ailenin önde gelen bazı şahsiyetlerin yeni ilhanın seçiminde söz sahibidirler. Umumiyetle ilhanın oğlu veya kardeşi seçilmektedir. Tahta geçmede anlaşmazlıklar olduğunda aşiret başçılarının tercih ettikleri ve etrafında kenetlendirdikleri kişi ilhan olur. Yani diğer adaylar haliyle dışlanmış olur. Bazen bu anlaşmazlıklar bölünmelere kadar varabilir. Sonunda bu mücadeleyi kaybeden kişi, kazanan tarafın çadırına gidip bağlılığını bildirir.

              Tahta çıkma problemi çok nadir olarak kan akıtma sonucuyla olmuştur. Kaşkaylar genellikle tek kadınla evli olduklarından, diğer İran kabilelerinde olduğu gibi, üvey evlat problemi ve çatışması olmamış bu da ilhan seçiminde bir kolaylık sebebi olmuştur.

              Kaşkay ilinin ilhanları, uzun yıllar Fruzabad ve Farrasabad'ın bölge valisi sayılmaşlardır. İlhan-yi memleket-i Fars ünvanı da taşırlardı. Bu unvan onlara güney İran'ın merkezinde (Şiraz'da) büyük bir kontrol (o bölgedeki aşiretler üzerinde) sağlamış ve aynı zamanda onları (İlhanlıları) bir hükümet bürokratı durumuna getirmiştir. Bu durum, onların merkezi hükümet tarafından tanınması ve onanması şartını getirmiştir.

              Normal şartlarda Fars'ın genel valisi, Kaşkaylar tarafından seçilen, yöneten aileden bir üyeyi aday gösterir. Bu adaylık, şah tarafından onaylanır ve bunun için gerekli bir ferman gönderir. Ancak, Kaşkaylar ile merkezi hükümetin arasının bozulduğu dönemlerde aşiret büyüklerinin tavsiyeleri dışında ( merkezi hükümete yakın olan) kişileri seçtirme yoluna gittiler. Böylece aşiretlerce seçilen kişiler üzerinde görüş farklılıklar olunca, merkezi hükümet, ilhanı görevden alacak kadar ileri gitmiştir. Fakat Kaşkaylar bu tür muhalefete rağmen, kendi gücünü korumuş, istedikleri biçimde yönetimlerini sürdürmüşlerdir

               


              • Topic 7

                7.         Hafta                                 Halac Türkleri

                Konular:  Halac Türklerinin yerleşme coğrafyası, demografisi; kültür özellikleri

                Temel Okumalar:

                -          Ali Kafkasyalı, İran Türkleri, s. 108-109;

                -          Wikipedia’dan uygun makaleler;

                -           Youtube’dan değişik videolar.

                Ders Notları:

                Halaçlar , İran'da yaşayan ve Halaçça konuşan bir Türk boyunun adıdır. Lehçelerinin yazı dili yoktur. Ancak Göktürkçeye benzerliğiyle dikkat çeker.Dinleri Şii mezhebinden Müslümandır. Zamanında Selçuklu egemenliğinde oldukları biliniyor. Türkçenin d'li lehçesini konuştukları için ana Türkçeye yakınlıkları göz ardı edilemeyecek bir durumdur.

                Halaçlar, nüfuslarının esas kısmı İran’da bulunmasının yanı sıra Türk dünyasının çeşitli bölgelerinde de yaşayan bir Türk topluluğudur. Dünyadaki Halaç Türkçesini konuşan nüfusun esas kısmı İran’ın Halacistan bölgesinde yaşadığından dolayı, günümüzde Halaç Türkleri denince akıllara Halacistan’daki Türk nüfus gelmektedir. Nüfusları yaklaşık olarak 60.000 civarındadır. 20. yüzyılın ikinci yarısında sahada yapılan çalışmalar neticesinde bilim âlemine tanıtılıp gerçek değerini kazanan Halaç Türkleri, Türk dilindeki birçok arkaik ögeyi barındırmasından dolayı Türkoloji ve Altayistik çalışmalarında deyim yerindeyse çığır açılmasına sebep olmuştur. Söz başı /h-/ sesinin düzenli olarak Türk lehçelerinde sadece Halaç Türkçesinde bulunması, söz içinde Orhon Türkçesi döneminde yer alıp, günümüzde Türk lehçelerinde genellikle /-y-/ sesine evrilen eskicil /-d-/ sesinin günümüzde Halaç Türkçesinde de bulunması gibi birçok fonetik ve morfolojik arkaik özellikler, Halaç Türkçesine ve Halaç Türklerine ilginin artmasını sağlamıştır. Bu çalışmada, Halaç Türkleri ve dilleri üzerine tanıtıcı mahiyette bir yazı kaleme alınacaktır.

                 

                Halaç Türklerinden, 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut söz etmiştir. Vladimir Minorsky (1877-1966), 1917’de Halaçlardan malzemeler toplamıştır ve bu malzemeleri, ancak 1940’ta yayımlamıştır. Üçüncü araştırmacı ise Muhammed Mukaddem’dir. Mukaddem, Halaç topluluğunun etnografyası ve Halaç Türkçesi üzerine araştırma yapmış ve malzemelerini 1950’de yayınlamıştır. Prof. Dr. Gerhard Doerfer ve Prof. Dr. Semih Tezcan, Halaç Türkçesi hakkında araştırmalar yapmış ve Halaç Türkçesini yeniden keşif etmişlerdir. Gerhard Doerfer ve öğrencileri 1967’de Halaç Türkçesini araştırmak için Halaç bölgesine gitmiş onları yakından araştırmış ve dil malzemeleri toplamışlardır. Doerfer ve Tezcan’ın araştırmalarına göre Halaç Türkçesinin fonetiği ve söz varlığı, pek arkaiktir. Onlara göre, Halaçların konuştuğu dil eski biçimiyle yaşayan bir Türk dilidir. Prof. Dr. Doerfer’in Müsayib Arapgel yardımlarıyla topladığı malzemeler daha sonralar kitap ve makale şeklinde bilim dünyasına sunulmuştur. Örneğin “Khalaj Materials”, “Folklore-Terxte der Chaladch”1, “Wörterbuch Des Chaladch”2 ve birçok makale Almanca, Türkçe ve İngilizce yayımlanmıştır. Ancak bilindiği gibi, bu çalışmalar çoğunlukla dilbilimsel ağırlıklı olarak yapılmıştır. Doerfer ve Tezcan’ın araştırmaları ve yayımlamış oldukları çalışmalardan etkilenen ve dilbilimsel araştırmalar yapan Türk araştırmacıları da bulunmaktadır. Bu araştırmacılardan en çok dikkat çekenler ise Ali Asger Cemrasi ve Abdullah Vaşgani Ferahani’dir. Cemrasi ve Vaşgani kendileri Halaç Türküdürler. Bunların anadili Halaç Türkçesi olmasından dolayı, dilbilimsel açısından Doerfer ve Tezcan’dan sonra en kapsamlı araştırmaları yapmışlardır. Ayrıca Cemrasi ve Vaşgani, dilbilimi ile birlikte Halaç edebiyatı ve tarihi ile ilgili Farsçada değerli araştırmalar yayımlamışlardır. Cemrasi 2009 yılında “Qarşu Baluga Selam” adlı bir Halaç Türkçesinde bir şiir kitabı ve 2006 yılında Halaç Türklerinin Tarihi ile ilgili bir kitap yayımlamıştır. Ayrıca Cemrasi “Halaç Türkçesi-Farsça” sözlüğü de hazırlamıştır. Vaşgani ise ilk olarak Halaç Türkçesinin gramerini 2012 yılında yayımlamıştır. Vaşgani 2006’da “Vaşgan Tarihi” ve 2011’de “Halaçlar Tarih Aynasında” adlı iki kitap daha yayımlamıştır. Genel olarak yapılan bu araştırmalar, daha çok dilbilimsel açıdan Halaç Türkçesi ve Halaçların tarihi üzerinde durmuştur.

                 

                Türkler arasında Kalaç diye anılan Halaçlar. IX. yüzyıldan itibaren İslam coğrafyacıları ve tarihçilerinin eserlerinde “Halac”, “Halaciyye” yazımı ile kaydedilmektedir. Kaşgarlı Mahmud kabile hakkında bilgi verirken, Yirmi İkiler’in onlara Türkçe “aç kal” anlamında Kal-Aç dediklerini ve sonradan bunun Halaç’a döndüğünü söylemektedir. J. Marquart. VI. yüzyıla ait bir Süryani kaynağındaki Türk menşeli Kholas’ın Halaç olabileceğini öne sürmektedir. Harizmi, X. yüzyılın sonlarında yazdığı eserinde Halaçlar’ın dâhil bulunduğu zümreye işaret etmekte, bunların Eftalitler’in bakiyesi olduğunu söylemektedir. Gerçekten de Kuşanlar’dan sonra Akhunlar (Eftalitler) Maveraünnehir’den Afganistan içlerine kadar uzanmışlar, daha sonra Kuzey Hindistan’ı ele geçirmişlerdi. Mesudi Halaçlar’ın (Harluc) Türk kavminden olduklarını, İstahri de çok eski tarihlerden beri Hindistan-Sicistan arasında yaşadıklarını ve şekil kıyafet dil bakımından Türk olduklarını söyler. İbn Hurdazbih onları, Orta Asya steplerinde Karluklar’a yakın bir yerde yaşayan Türk kabilesi şeklinde tanıtırken, X. yüzyılda yazılan Hududü’l-‘alem’de Gazne ve çevresiyle Belh. Toharistan. Büst ve Cuzcan’da koyun sürülerine ve meralara sahip birçok Halaç aşiretinin yaşadığı kaydedilmektedir. Bu bilgilerden, Halaçlar’ın büyük bir bölümünün X. Yüzyıldan çok önce Ceyhun nehrinin batı ve güneyine geçerek İran’ın doğu, Afganistan’ın güney kısımlarına dağıldıkları anlaşılmaktadır. Halaçlar’ın Moğol istilasından sonra Orta ve Batı İran’a, Kuzey Azerbaycan’a ve Anadolu’ya giderek yerleştikleri tahmin edilmektedir; çünkü buralarda, hatta Kırım’da dahi Halaç adını taşıyan köyler vardır. İlhanlı Hükümdarı Ebu Said Bahadır Han’ı âsi Çağatay Prensi Yasavur’a karşı destekleyen Herat Meliki Gıyaseddin Kert’in ordusunda Halaçlar da yer almıştı. Celayirliler’den Hüseyin b. Üveys devrinde ( 1356-1374) Batı İran’da bulunan Emir Ahmed bir Halaç kabilesinin reisiydi. Timur zamanında ( 1370- 1405) Save. Kum ve Kaşan’da Halaçlar yaşamıştır. XVII. yüzyılda İran’da Mugan’daki Türk aşiretleri arasında Halaçlar’ın da yer aldığı bilinmektedir. Bugünkü Halaçlar İran’ın Kum eyaletinde oturmakta ve bu bölgeye Halacistan denilmektedir.

                 

                Günümüzde Halaç Türklerinin İran dışında, Afganistan’da da yaşadıkları bilinmektedir. Halaç Türkleri, İran’ın Kum ve Merkezi illerinde yaşamaktadırlar. Ayrıca Halaçların küçük bir kısmı, İran’ın güneylerinde Fars bölgesinde, Kaşkay Türkleriyle birlikte yaşadıkları muhtemeldir.

                 

                Abdullah Vaşgani Ferahani “Tarih Aynasında Halaçlar” adlı kitabında, günümüzde Halaç Türklerinin yaşadığı ve Halaç Türkçesinin konuşulduğu köyler sayısını 47 köy olarak belirlemiştir. Ayrıca, 37 tane başka köyün de Halaçlara ait olduğunu da vurgulamıştır. Ferahani’ye göre İran coğrafyasının dört bir köşesinde 43 köy, dağ ve yer adlarında Halaç sözü geçmektedir. Ali Asger Cemrasi ise, “Halaçlar Eski Türklerin Yadigarı” adlı kitabında Halacistan, Tefriş ve Aştiyan’ı Halaç Türklerinin yaşadığı bölgeler olarak belirmiştir. Bu bölgeler günümüzde Merkezi ve Kum illeri içerisinde yar almaktadırlar. Cemrasi’ye göre, günümüzde toplam 54 köyde Halaç Türkçesi konuşulmaktadır. Ayrıca Cemrasi, Halaçların tarihî göç coğrafyasını da belirlemiştir. 13. yüzyılda, Halaç kavimleri Moğol istilası esnasında Save (Merkezî İran) bölgesinden Azerbaycan’ın Muğan bölgesine göç etmişler. Oradan da Suriye, Lübnan ve Filistin’e göçte bulunmuşlardır. Timur dönemine kadar Suriye, Lübnan ve Filistin’de yaşayan Halaç Türkleri, Timur ile birlikte İran’a dönmüş ve bugün yaşadıkları topraklarda yaşaya gelmişlerdir.

                http://tebaren.org/wp-content/uploads/2017/11/Ha%C5%9Fa%C3%A7-%C4%B0ran-Harita.pngİran İslâm Cumhuriyeti haritasında Halaç Türklerinin yaşadığı bölge

                Halaç Türklerinin günümüzde en yoğun olduğu bölgeler, İran’ın merkezinde, Tahran’ın güney batısında, Kum şehrinin batısından Hemedan şehrine doğru, Selefçegan, Aştiyan, Tefriş, Ferahan kentlerinin çevre köylerdir. Bu bölgede yaygın olan Azerbaycan Türkçesi ve Farsçayla birlikte Halaç Türkçesi de konuşulmaktadır. Köylerin bazısında tamamen Halaç Türkçesi konuşulurken, bazı köylerde Farsça ve Azerbaycan Türkçesiyle birlikte Halaç Türkçesi de konuşulmaktadır. Halaç köylerinin bazısında Halaç Türkçesi unutulmuş ve halk tamamen Farsça ve Azerbaycan Türkçesi konuşmaktadır.

                 

                Khajeh (2013), bölgede yaptığı alan çalışmasının sonucu olarak, nüfusun 66.000 dolaylarında olduğunu söylemektedir. Gerhard Doerfer ve öğrencileri 1968-69 yıllarında bölgede bulunmuş ve Halaç Türkçesini konuşurlarının 50 köyde dağınık olarak 20,000 kişi olduğunu bildirmiştir. Michael Knüppel Halaç Türklerinin nüfusunu 20.000 olarak bildirmiştir [1]. Ethnologue’da yer alan bilgilere göre, 51.000 Halaç Türkünün bulunduğu belirtilmiştir [2]. UNESCO tarafından yayınlanan yayın dünyadaki tehlikede olan diller atlasında (Atlas of the World’s Languages in Danger) 2000 yılı nüfus sayımlarına dayanan bilgiye göre ise Halaç Türklerinin sayısı 42.100 kişi olarak saptanmıştır [3]. Günümüzde Halaç Türklerini araştıranlarından Ali Asger Cemrasi, Halaçların nüfusunu yaklaşık 60.000 olduğunu söylemiştir.

                 

                Halaç Türkçesi, tıpkı Çuvaş Türkçesi gibi Türk dilinin hiçbir koluna dahil edilemeyen ve ayrı bir grup olarak tek başına alınabilecek özellikler sergilemektedir. Bazı bakımlardan Halaç Türkçesi, 8. yüzyıl Orhon Türkçesinden daha arkaiktir. Türk dilinin temel problemlerinden olan ve L. Ligeti tarafından temel olarak geliştirilen Türk dilindeki birincil uzun ünlüler meselesi, Talât Tekin’in aynı isimli kitabında da geniş olarak ele alınmıştır. Burada konumuz olan nokta, Halaç Türkçesinde uzun ünlüler düzenli olarak korunmuş olmasıdır. Halaç Türkçesinde 3 tür ünlünün varlığı bilinmektedir; Uzun, yarı uzun, kısa. Halaç Türkçesi, ses açısından, yaşayan en eskicil Türk dillerinden biridir: birincil uzun ünlülerin korunduğu ve söz başı /h‐/ sesinin düzenli olarak yaşadığı tek dildir. Ayrıca, söz içi ve söz sonu /d/ ünsüzü ile söz sonu /-ġ/ ünsüzünü koruması bakımından eskicil özelliği ön plana çıkar. Sözvarlığı açısından da eskicil özellik taşır. Ancak bu sözvarlığı; Farsça, Arapça, Azerbaycan Türkçesi ve diğer İran dillerinden alınan çok miktarda sözcük nedeniyle büyük ölçüde değişime uğramaktadır. Biçimbirim ve sözdizimi açısından, Türk dillerinin temel özelliklerini taşımasına karşın, Farsçanın etkisiyle (kopyalama) bazı önemli yapısal değişiklikler söz konusudur (Bosnalı 2012: 50).

                Gerhard Doerfer (1998) Halaç Türkçesinin 7 diyalekti olduğunu ve bu diyalektlerden Batı diyalektinin diğer diyalektlerden farklı olduğunu dile getirir. Bu yüzden diğer diyalekt konuşuru bazı Halaç Türkleri, Batı diyalekti konuşuru Halaç Türklerini kendilerinden kabul etmemektedir. Günümüzde Halaç çocuklarının Halaç Türkçesi ve kültürüyle değil, Fars dili ve kültürü ve Şiilik gelenekleri ve görenekleriyle toplumsallaştırılması görülmektedir. Büyükşehir ve kentlerde durumun daha da farklı olduğunu söyleyebiliriz. Tahran gibi büyükşehirde binlerce Halaç Türkü yaşamaktadır. Günümüzde yeni nesil Halaçlar hiç Halaç Türkçesi bilmemektedirler. Gözlemlenen büyükşehir ve kentlerde yaşayan ailelerde, anne ve babalar kendi aralarında Halaç Türkçesi konuşurken çocuklar anne ve babaları ve birbirleriyle genellikle Farsça konuşmaktadırlar. Günümüzde Halaç köylerinde ve kentlere yerleşen Halaç Türkleri arasında çocuklar Halaç kültürüyle değil, Fars kültürüyle toplumsallaşmaya zorlanmaktadırlar (Khajeh 2013: 39).

                Sonuç

                İran sınırları içerisinde ve geçtiğimiz yüzyıla kadar diğer topluluklardan izole bir biçimde yaşayan Türk topluluklardan birisi olan Halaç Türkleri, Türk dili ve tarihi açısından önemli bir yere sahiptir. Birçok eskicil özellikler taşıması, Altayistik ve Türkoloji çalışmalarına etki edecek kadar büyük bir yer kaplamaktadır. Halaç Türkleri ve dilleri üzerine yapılan çalışmaların oldukça geç tarihlerde başlaması, Türkoloji çevresinin de Halaçlardan geç haberdar olmasına sebep olmuştur. Halen günümüzde yapılan çalışmaların da yetersiz olması, Halaç Türkleri üzerine olan merakı artırmaktadır.

                 

                Halaç Türkleri arasında matbuat hareketlerinin oldukça cılız olması, Halaç Türkçesinde hiçbir televizyon yayınının olmaması ve yazılı bir dile sahip olmayışları Halaç Türklerinin geleceği konusunda birçok soru işaretlerini akıllara getirmektedir. İran İslam Cumhuriyeti’ndeki İran vatandaşlığı ve Fars dilinin birbirine koşut olarak tekçil bir statüde bulunması, diğer etnik unsurlar gibi Halaç Türklerinin de diline, kimliğine ve kültürüne olumsuz bir etkide bulunmaktadır.

                 

                 


                • Topic 8

                  8.         Hafta                                  Horasan Türkleri

                  Konular:  Horasan Türklerinin yerleşme coğrafyası, demografisi; kültür özellikleri

                  Temel Okumalar:

                  -           Ali Kafkasyalı, İran Türkleri, s. 101;

                  -          Müge Çetinkaya, http://www.asilkan.org/sabit/horasan.htm

                  -           Wikipedia’dan uygun makaleler;

                  -           Youtube’dan değişik videolar.

                  Ders Notları:

                  Bugünkü Orta Asya adıyla tabir edilen geniş , asırlarca Türk hâkimiyetine sahiplik etmiş coğrafyadan Batı’ya doğru akın eden Türk boyları, Horasan'ın Kuzey'ini kendilerine yer edindiler. Bugün bile sayıları 4.000.000 'dan fazla Türk bu bölgede yaşamaktadır. Bölgede ki Türk nüfusu İran baskıları nedeniyle kesin olarak bilinmemektedir. Ancak bu 4.000.000’luk rakam en az’dır. İran gibi işgalci bir devletin, içindeki Türklerin sayısını olduğundan az göstermesi olağandır. Horasan Türkleri boy itibariyle Oğuz Türklerinin içindeki kolların harmanlanmasından olmuştur. İçlerinde değişik boylardan Türkler de bulunmaktadır. Horasan bölgesi, kısa zamanda hızla Türkleşerek, müebbet bir Türk yurdu haline gelmiştir. Horasan'daki Türk boyları her zaman kendi kaderlerini kendi ellerine almış, yüce Türk devletçiliği geleneğini burada da işletmişlerdir.

                  Bu Türk yurdunda kurulmuş en önemli Türk devletlerinden biri Avşarlar’dır. Kaçar devleti hâkimiyeti altında da hüküm süren Horasan Türkleri tıpkı İran adlı ülkede yaşayan diğer Türk boyları gibi Iran zulmüne mazhar olmuslardır. İran devletinin Fars egemenliğine geçmesiyle,Güney Azerbaycan Türkleri gibi Horasan bölgesindeki Türklerde asimile siyasetinin kurbanı oldular. Türkistan'dan Horasan'a gelen Türklerin burada yayıldığı topraklar yaklaşık olarak 140.000 kilometre karelik bir yüz ölçüm ile ifade olunur. Horasan Türk topraklarının sınırları güneyinden Türkmenistan, güney batısı'nda Türkmen Sahra , güney doğusu'nda Afganistan ve Kevir çölü'ne kadar uzanır. Horasan'ın Kuzeyine düsen bölgeler tarihten bugüne Türklerin yasam alanı, Türklerin yurdu olmuştur. Tüm tarihi veriler göstermektedir ki Horasan soy itibariyle karışıksız bir Türk yurdu'dur. Türk kültür yapısını muzahafaza etmişler ve özelliklerini kıskançlıkla,şuurluca korumuşlardır.

                  Özellikle Cekana, Biryurd, Kuçan, Çağatay, Askan, Deregez, Sereks, Sirvan, Faric, Isfarayin, Raz, Bam Sefiabad, Nadirin Kelati ,Sebzivar ile Nisaburun, Geraili bölgeleri gibi Horasan şehir ve kısımları tarihten bugüne Türklük abîdesi olarak durmaktadır. Bu tarihi Türk kentlerinde ve köylerinde asırlardır ayakta duran tarihi eserler yabancı turist ve tarihçilerin dikkatini çekmekte ,pek çok tarihi incelemeler yapılmaktadır.

                  Sovyetler Birliği denilen Komünist Rusya'nın uydusu durumda ki devletlerin, bu zalim sisteminin yıkılmasıyla bağımsızlığına kavuşan beş tane Türk Cumhuriyeti, Horasan Türklerine ve diğer zulm, yabancı esareti altında sömürülen Türk yurtlarına örnek olmaktadır. Bugün Horasan Türkleri yoğun bir Iran baskısı altındadır. Bağımsızlık için çalışmaktadırlar ve millî özgürlüklerini almak istemektedirler. Manevi ve psikolojik işkencelerin yanı sıra Güney Azerbaycan denilen Iran işgalindeki Türk yurdunda da var olan diğer Türk boyları ile birlikte zulüm görmektedirler. Farslaştırma ve öz benlikten koparma siyaseti Horasan Türkleri üzerinde de oynanmakta ve bütün bunlara büyük bir Türk direnişi ile karşılık verilmektedir.

                  Horasan bir çok millî ayaklanmaya sahne olmuştur. Kolonel Muhemmed tagihan Pisyan(pesyan) önderliğinde,1921 yılının Nisan ayında Horasan Türklerinin ilk cumhuriyeti ilan edilmiştir. Ancak bu cumhuriyet sadece bir yıl ayakta kalabilmiş, Rus ve İngiliz devletlerinin emperyalizm propagandaları,işgalci siyasetleri ve Türk varlığına düşmanlıkları sebebiyle Fars – Kürt işbirliği ile yıkılmıştır. Horasan Türk cumhuriyetine karşı son derece namert şekilde saldırılan yapılmış sadece İngiliz ve Rus ordularının her birinden en az 3000 tane silâhlı asker cumhuriyeti yıkma hareketine katılmıştır. Horasan’ın Koçan şehrine bağlı Caferabat köyünde çıkan kanlı savaşta Horasan Türkleri korkusuzca ve yiğitçe,gözlerini daldan budaktan sakınmadan savaşarak kahramanlık destanı yazdılar. Onların böylesine yiğitliğine düşmanlar onursuzca ve korkakça karşılıklar veriyorlardı. İngilizlerin ve Rusların bütün askeri güçleri,yanlarına Farsları da alarak savaşa hile katmalarıyla yeni bir boyut daha kazandırdılar. Böylelikle hilekarlıklarının neticesinde savaşı namertçe kazandılar. Bu savaşta Muhammed Tagi Han Pişvan İngiliz, Rus ve Fars birliklerince şehit edildi ve mukaddes başı gövdesinden ayrıldı.

                  Büyük Türk devletlerinden Kaçar Türk devletinin son zamanlarında,Horasan’ı Deregez adlı şehrinde,tebasının sadakatle kendisine bağlı olduğu çiçi Han da Rus birlikleri ile savaşlar yapmış bir Horasan yiğididir. çiçi Han’da tıpkı büyük önder Pesyan gibi şehit edilmiştir. çiçi Han’ı şehit eden Rus birlikleri , oğlunu da Kürtlerin yardımıyla bulmuş ve şehit etmiştir. çiçi Han’ın aziz varlığına yakılan ağıtlardan biri de gayet dokunaklıdır.

                  Çiçi Han, Hanlar Hanı,
                  Deregez’de yoktur şanı,
                  Yürekte kaldı Ermanı,
                  Heyif oldun, Sen öldün çiçi,
                  Senin tekin ana doğmaz,
                  Devlet senin gadrini bilmez,
                  Namert cevanmeti sevmez,
                  Heyif olsun sen öldün çiçi

                  Tarihten bugüne Türk'ten başkasının olmamış Horasan'ın üzerinde bir başka oynanan çirkin ve ezici politika da Kürtleştirilme politikasıdır. Horasan civarına yaklaşık 500 yıl önce gelmiş olan Kürtler, yabancı ve emperyalist devletlerin destekleri ile bugün Horasan'da yönetimi gayri resmi olarak ele geçirmiş durumdadırlar. Hızlı bir Kürtleştirme siyaseti ile sanki Horasan hiç Türk'ün olmamış burada hiç Türk yasamamış gibi, orada var olan Türkleri yok edilmeye çalışılmaktadır. Kimi zaman nüfus dengesini bozmak adına Türk köylerine yerleştirilen Kürt nüfus kimi zaman da , en açık şekilde kendisini gösteren şekliyle kültürel asimilasyon yollarına gidilmektedir. Mesela, Firdevsi Üniversitesi'nde yapılan sözde bilimsel araştırmalar ile bölge tamamen Kürtlerin yurdu olarak gösterilmektedir. Firdevsi Üniversitesi, Kürtlerin kaçakçılık ve gayri meşru yollardan çok paralar kazanarak, zengin olmuşlarından Rezevi Astanas'ın ve birçok Kürt'ün maddi yardımları ile bu sözde bilimsel incelemeleri yapmaktalardır. Bir üniversitenin,bilim yurdunun böyle yanlı bir siyasete alet olması dikkate şayandır. Ne kadar korkunç bir Fars- Kürt oyunudur ki bir Üniversite para karsılığı sözde bilimsel araştırma ve beyanatlar ifadeleriyle koskocaman bir Türk varlığını yok sayıp silmeye çalışıyor! Yine ayni üniversite tarafindan yayınlanan makale ve fikir yazılarında sürekli olarak bölgenin Kürt olduğunu , tarihten bugüne bu bölgede sadece Kürt varlığına rastlandığını neşreden talihsiz ve hain emellere hizmet eden yazılar kaleme alınıyor. Horasan Türklüğü üzerine oynanan bu Kürtleştirme politikası Fars, Kürt, Ermeni işbirliği ile gerçeğe geçirilmekte olup tüm dünyayı Horasan Türklerinin tarihi ve kültürel izlerini sürmeye davet ediyoruz.

                  Tarihin hiçbir devresinde ve zamanında bir devlet , bir otorite sahibi olamamış, bir kültür yaratamamış insanlığın en ilkel kavimlerinden ve Türk soyunun en büyük , en kalleş düşmanlarından olan Kürtlerin buradaki varlığı sözde bilimsel araştırmaların verileri diye lanse edilerek , Fars üniversitelerinden kendilerine dayanak buluyor. Günümüzde Horasan civarında yaşayan Kürtlerin sayısı 200.000 olarak istatistiklere yansımaktadır. Kuzey Horasan'da yaşayan bu Kürtler Kirmançi (Gurmançi) olarak ifade edilirler . Bu Kirmançi Kürtler nüfus olarak Türklerin yanında çok az olarak kalmalarına rağmen Faşist Fars hâkimiyeti'nin göz bebeği durumundadırlar. Bütün devlet işleri ve yüksek memurluklar Kürtlere verilmekte ve onların zenginlik, müreffeh içinde yaşamaları sağlanmaktadır. Sayıları 200.000 olan bu Kürt nüfusun Horasan'a ilk gelip yerleşmeleri, Safavi Türk İmparatorluğu zamanında olmuştur. Kuzey Horasan'a sürülerek gelen bu Kürtlerin geldikleri yerler İran'ın doğusuna düşen çöllük mevziler olarak bilinmektedir. Kuzey Horasan ile Türkmen Sahra arasına yerleştirilen bu Kürtler göçebe olarak yaşamlarını sürdürmüşler , Rıza Pehlevi'nin zamanına kadar da bu şekilde yaşayıp onun emri ile yerleşik hayata geçirilmişlerdir. Bu Kürtleri yerleşik hayata geçirme siyaseti çok önemli bir asimile politikasını bağrında barındırır. Kirmançi Kürtleri olarak bilinen bu kavim Türk şehirlerinin içine ve Türk nüfusun hemen yanına yerleştirilmiştir. Bu yerleştirme bilinçli bir Fars devlet siyasetinin ürünüdür. Türk şehirlerine yerleştirilen Kürt nüfus ile bölgedeki Türk nüfus dengesinin bozulması ve karışmaların olmasıyla Türk bölgelerinin hızla Kürtleştirilmesi hedef alınmıştır. Türk düşmanı Fasist Fars hâkimiyeti sürekli olarak bu sinsi politikayı izlemiş ve Horasan bölgesini Kürtleştirmek adına Kürtlere maddi, manevi destekler vermiştir. Horasan'daki Kürt grupları Iran hâkimiyetinin ve Farsların temsilcisi, hanedanı olarak Türkleri üzerine baskı kurmuşlardır. Iran hâkimiyetinin en sıkı temsilcileri olan Kürt gruplarından Fars hâkimiyetine muhalefet eden olmamakta ve Iran devleti Pkk adlı Kürt terör örgütüne sonsuz destekler verip , askeri egitimlerini sağlamaktadır. Iran tarafindan beslenen ve Türkiye Cumhuriyeti üzerine salınan bu Kürt terör örgütü ta ki Iran'ın topraklarına göz dikene kadar Iran bu örgütü koruyup beslemiştir. Alınan son bilgilere göre Iran Kandil dağında konuşlanan Pkk militanlarına baskın yaparak, çok ağır kayıp verdirmiştir. Çünkü yıllarca besleyip üzerimize saldığı Pkk,artık İran topraklarına da göz dikmiştir. Kendi toprağına göz dikeni anında yok edecek kadar millî benlik sahibi Fars milleti derhal operasyonlar düzenlemiş ve bu Kürt örgütüne taaruza geçmiştir.

                  Geraili bölgesi olarak adlandırılan Horasan Türklerinin nüfus yoğunluğu itibariyle aslî unsur olduğu Türk bölgelerinden biri de tamamen Kürtlerin olarak gösterilmiş ve Kürtler sözde buradaki Türkler ile savaşıp , onları yenip burayı kendilerine yurt edinmiş ve devlet kurmuşlardır şeklinde yazılar yayınlanmıştır. Hiçbir tarihi dayanağı olmayan bu tezlerin sayıklamadan öteye gitmemesi gerekirken Iran hâkimiyeti tarafından daha da coşturulmaya çalışılmaktadır.. Bu dayanaksız, Kürt emperyalizmi kokan hayallerini gerçekmiş gibi sunup savunmak için de,var olduğundan beridir Türkçe adlar taşıyan yerlerinin, tabiî bölgelerinin, çaylarının, sularının, dağlarının adlarını değiştirerek Kürtçe adlar verip bir cinayete daha imza atmaktadırlar. Horasandan Türk varlığını tamamen silmek ve bu Türk yurdunu tamamen Kürtleştirmek uğruna, adları Türkçe olan bütün yerlerin adları Kürtçe yapılmaktadır. Sözde Kürtçe diye bir dilin dünya dil aileleri arasında yeri bulunmadığını, kendilerini Kürt olarak ifade edenlerin bile bu sözde dil ile kendi aralarında anlaşamadıklarını belirtmekte gerek vardır. Kürtçe olarak dillere dolanan sözde dil Farsça, Arapça, İbranice gibi Sami diller grubuna dahil bir karmaşadır. İçinde en çok Farsça kelimeleri barındırır. Örnek olarak, Kürtçe de ‘Namirin’ diye telafuz edilen ve yazılan, Türkçe ‘ölümsüzlük’ anlamına gelen kelime, Farsça da ‘Nemirini’ dir ve aynı anlamın karşılığıdır.. Bu sebeple Türkçe olan yerlerin adları değiştirilirken eğer sözde Kürtçe olarak karşılık bulunamazsa Farsça adlar verilmekte ve aslında etnik olarak Farsların bir kolu olan Kürtler devlet kurmuş, yaşatmış olarak hak sahibi ilân edilemeye çalışılmaktadır. Tarihten bugüne Türkçe olan ancak Fars ve Kürt tecavüzleri ile değiştirilmiş olan bazı yerlere örnek olarak; En büyük Türk şehirlerinden olan Bir yurd'un adı önce 'Bijanyurd'a sonra 'Bijangerd'e ve en nihayetinde de' BijanKürd' haline getirilmiştir. Karavul dağı ' Sirkuh dağı', Deregez şehri 'Derexer' haline ve sonra da 'Muhammed Abad' adı ile anılır hale getirilmiştir.

                  Bütün Türkçe yer adlarının değiştirilmesi sadece küçük bir eritme siyasetlerinin ürünü gibi görülmelidir. Çünkü Kürtleştirme politikası çok büyük bir boyutta oynanmaktadır. Horasan Türk tarihi üzerinde büyük izler bırakmış, devletler kurup idare etmiş Türk büyükleri Kürt veya Fars soyundan olarak ilân edilmekte ve Türklükleri üzerinde şâibeler yaratılmaya çalışılmaktadır. Türklüğü su götürmez bir gerçek olan, Nadir Sah Avsar'ın hatta ünlü Türk hükümdarlarından Oğlan Budagı'nın bile Kürt olduğunu iddia etmektedirler. Horasan'da yaşamış bütün Türklerin aslında Kürt olduklarını iddia edebilecek kadar bilimden ve tarihten kopmuş bu hainler topluluğunu tarih yargılayacaktır.

                  …Horasan ,bugün İran sınırları içinde bulunan bir bölgeye verilen ad. Bu adla anılan bir de şehir var. Hazar denizi'nin güneydoğusunda yer alan Horasan, Türkistan'ın güneyinde yer alıyor. Yani Horasan, Türkistan Anadolu İpekyolu'nun zorunlu durağı. Horasan; Türkistan,Özbekistan, Kazakistan'ın güneye açılan kapısı sayılır. O bölgenin kavimler kapısı. Hazar Denizi'nin, bizim Karadeniz büyüklüğünde bir iç deniz olduğu düşünülürse bu kapı daha da anlam kazanır. Horasan ,İran sınırları içinde olmasına karşın orada bugün dahi yaşayan ve Anadolu Alevilerinin geleneklerini sürdüren Aleviler var. Yani Şii olmayan, Anadolu Alevilerinin geleneklerini sürdüren Aleviler var. Yani Şii olmayan, Anadolu Alevileri ile aynı özellikte Alevilik bugünde yaşıyor. Bunlara; "Ali Allahiler" ve "Ehli Haklar'' deniyor.Bunlar Kürt ve Türk kökenli Alevilerdir. Burada bir şeyi yinelemekte fayda var. Aleviliğin kökeninin Horasan olduğu söylenince hemen arkasından ''O zaman tüm Aleviler Türktür '' ifadesi her şeyi çözmüyor. Çünkü Horasan ' dan gelen Aleviliği sadece Türk diye adlandırmak , gerçeği anlatmada tek yanlı kalıyor. Şu anda Horasan ' da yaşayan Kürt Aleviler olması demek ki bu sav için yeterli bir anlatım sayılmaz. Horasan ' dan Anadolu ' ya hem Türk hem de Kürt kökenli Aleviler gelmiş. Aradan yaklaşık 800 yıl geçtiği halde bugünde varlıklarını sürdürdüklerine göre geçmişte neden olmasın. İstanbul ' da okuyan İran' lı bir öğrenciyle tanışmıştım. Kendisini Alevi olarak nitelendiriyordu. Ben , ' Yani Şii misin?' diye sorunca , ' Hayır , Şii değil Aleviyim ' demişti.Ben sizin ' Alevilik Olayı ' kitabınızı okudum. Biz işte öyle Aleviyiz.' Merak edip 16 Ağustos' ta geleneksel Hacı Bektaş Veli'yi anma törenlerine katılmıştı. İzlenimleri çok ilginçti. Demişti ki ' Ben kendimi bir Anda İran'da ( kendi bölge ve şehirlerinin adını vererek ) hissettim.' Ama anlattığı Humeyni İran'I değildi , Aleviliğin hala kısmen yaşadığı Alevi İran'dan söz ediyordu. 'Bizde de ozanlar var ' diyordu. Pir Sultan ' dan , Hatayi ' den , Kerbela üstüne , 12 imamlar ve Ehlibeyt üstüne nefesler söylerler. Bizde cemevine ' hankah' denir. Bizim de dedelerimiz var. Bizide aşure törenleri Şiilerden farklıdır , çok anlamlı ve görkemli geçer. Şiiler de , bizim farklılığımızın farkında , O nedenle bize dokunmazlar. Bizi öyle kabul ederler. Bizde de hankahlarda cem yapılır. Bizde de tıpkı sizdeki dedeler gibi sakal bırakıp hiç traş olmayan dedeler vardır. Bizdeki kadın erkek ilişkileri , Şiilere değil , sizlere benziyor. Bizde de camiye gidilmez vs , vs…' İşte İran'da hala yaşayan bu Alevilik , Şah İsmail Hatayi döneminde Anadolu'ya koşut olarak yaşayan bu Alevilikti. Çaldıran Savaşı' da Safevilerin yenilgisiyle olaydan sonra Şiileşen İran' ın ardında kalan ve 500 yıldır Şiiliğe karşı direnip yaşamaya çalışan bu Alevilikti. Anadolu Aleviliğinin kökenine ilişkin saptamalarda Türkistan kadar Kürdistan vurgusunun da sıkça yapılması , bazı kaygı verici çağrışımlara yol açmaktadır. Çünkü Anadolu hangi ulustan , hangi ırktan , hangi inançtan olursa olsun , tüm insanlara , tüm dervişlere , tüm ermişlere kapısını ardına dek açmış , onlara derin sevgi ve saygı göstermiştir.Anadolu bir uygarlıklar zinciridir. Ondan bir halka eksilirse yapı bozulmuş olur. Anadolu insanı tek renkle yetinmemiş , başkalarından aldığıyla kendi özelliklerini yoğurmuş , ortaya yeni bir öz ve biçim çıkarmıştır. Çok tanrılı , tek tanrılı tüm dinler , Anadolu ' da buluşmuş , karışmış , yeni bir inanç ve düşünce tarih sahnesine çıkmıştır. İslamiyet de Anadolu toprağına ekilince farklılaşmış , yeni biiçerik kazanmıştır. Kendine has özellikler taşıyan bir oluşum ortaya çıkmıştır. İşte bu sentezin en belirgin olgusu Alevi Bektaşi düşünce ve inanç bütünlüğüdür. Anadolu Aleviliğinde , İslamiyet içindeki Hz. Ali sevgisi ve yandaşlığından kaynaklanan damar , Asya ' dan akan tasavvuf ırmağıyla birleşmiş , yakın coğrafyalardan bu ırmağa yeni sular karışmış , Anadolu ' nun klasik uygarlıklarından renkler eklenmiş ve bir sentez ortaya çıkmış. Bu olguyu sadece Türkistan kaynaklı göstermeye , Türk - İslam sentezine eklemlemeye çalışanlar yanılıyorlar. Alevilik esas mayasını Türkistan ' dan almış olsaydı , neden bu maya o coğrafyada tutmamıştır? Türkistan ' da yaşayan İslam , esas olarak Sünni islam kabul edilen Emevi Müslümanlığıdır. Biraz daŞiiliktir. Türkistan ' da esas olarak Alevilik - Bektaşilik yoktur. Türkistan için söylediğimiz Kürdistan için de doğru sayılır. Aleviliği ' Kürt kültürünün patlaması ' olarak niteleyenlerden en az Türk - İslamcılar kadar yanılgı içindedirler. Çünkü Kürtler , İslamı kabul ettikten sonra esas olarak Şafii Müslümanlığı seçmişlerdir. Kürdistan ' da Aleviler azınlıktadır. Bu nedenle Anadolu Aleviliği , Türk - İslam sentezine de , Kürt - İslam sentezine de sığmıyor. Biçilen elbiseler Aleviliğe dar geliyor kanısındayım. Alevilik , 72 milleti , 18 bin alemi kendisine yurt edinmiş bir oluşumdur. Aleviliği bu kulvarın dışına çekip milliyet çiftlerine hapsetmeye çalışmak , ona karşı saygıda kusur etmektir.








                   

                   


                  • Topic 9

                    9.         Hafta                                   Vize


                    • Topic 10

                      10.       Hafta                                  İran’da Türk Edebiyatı

                      Konular: 

                      Temel Okumalar:

                      -        Mehmed Emin Resulzade, İran Türkleri, s. 31-38;

                      -        Yeni Türkiye; Orta Doğu Özel Sayısı – IV, 2016, degişik bölümler;

                      -         Ali Kafkasyalı, İran Türkleri, ikinci bölüm;

                      -         Wikipedia’dan uygun makaleler;

                      -         Youtube’dan değişik videolar.

                      Ders Notları:

                      XIX. asrın ikinci yarısından itibaren temelleri atılan Modern Azerbaycan edebiyatı; Kuzeyde asrın sonunda ilk eserlerini vermeye başlarken, Güneyde II. Dünya savaşından sonraki yılları beklemek zorunda kalmıştır. Ancak bu hususta araştırmacılar arasında tam bir birlik mevcut değildir. Bazı araştırmacılar modern edebiyatın Kuzey’le birlikte başladığını söylerken, bazıları da II.Dünya savaşından sonra Rusların Güney Azerbaycan’a girmesiyle başladığını ifade etmektedir. Bazıları ise bu tarihi 1979 devrimi olarak göstermektedirler. Yavuz Akpınar, modern edebiyatın başlangıcını Türkmençay Antlaşması (1828) olarak gösterir.

                      Cevat Heyet de, “Azerbaycan Edebiyatı Tarihi” adlı eserinde Modern Azerbaycan Edebiyatı için aynı tarihi işaret ederken, bu edebiyatı; Meşrutiyet Dönemi, Pehlevî Dönemi ve Muasır Dönem olarak üç bölüme ayırır. Biz de bu tasnifi dikkate alacağız. 1143 1. Meşrutiyet Devri Güney Azerbaycan Edebiyatı (1828-1920)1 XIX. Asır, Rusların Azerbaycan’ı istila için giriştikleri harplerle doludur. Osmanlı ve İran merkezi idarelerinin Kafkasya üzerindeki etkilerinin azalmaya başlaması, hanlıkların kendi aralarındaki mücadelelerine sahne olur. Bilhassa Nadir Şah’ın ölümünden sonra bölgede ortaya çıkan siyasî boşluk ve karışıklıklardan faydalanan Ruslar, XIX. asrın başlarından itibaren Kafkasya’ya girmeye başlar. Daha asrın başında Aras nehrinin kuzeyi tamamen Rusların eline geçer. 22 Şubat 1828 yılında yapılan Türkmençay antlaşmasıyla Azerbaycan ikiye ayrılır. Aras’ın kuzeyi Ruslar’a, güneyi ise, İran’a kalır. Diğer yandan Hazar Denizini de kontrol altına alan Ruslar, Kafkasya’yı altı eyalete ayırarak merkezi Tiflis olan Kafkasya Umumi Valiliği’ne bağlar.

                      Bu tarihten sonra Kuzey’de farklı bir siyasî ve ekonomik yapı kurulurken, Güney’de gelişme durma noktasına gelir. Azeri dili ile eğitim veren okullar kapatılır. Gazete, dergi ve kitap yayımına izin verilmez. XIX. asrın başlarına kadar Azerî edebiyatının merkezi ve medenî muhiti olan Tebriz bu fonksiyonunu Tiflis’e devreder. Tiflis, siyasî, ticarî ve kültürel bir merkeze dönüşür. Burada açılan Rus mektepleri de ilk mütefekkir ve ilim adamlarını yetiştirmeye başlar. Avrupa ve Rusya’daki fikir hareketleri ve diğer yenilikler kısa bir süre sonra Tiflis’e ulaşır, buradan da süratle etrafa yayılmaya başlar. Bu ortam, Tiflis’te yaşayan Azerî maarifçileri3 ve diğer münevverleri de derinden etkiler. XX. yüzyılın başlarında İran, Kafkasya ve Osmanlı Devleti’nde meydana gelen meşrutiyet hareketleri Güney Azerbaycan’ı da derinden etkiler. Afganistan’da yetişen Cemalettin Efganî, Tercuman’ın kurucusu Gaspıralı İsmail ve Mirza Hasan Rüşdiyye bu bölgede hürriyetçi ve meşrutiyetçi bir havanın doğmasında etkili olurlar. 1905 yılında Rusya’da meydana gelen sosyalist devriminden sonra petrol bölgeleri daha da önem kazanır. Din ve mezhep kavgalarıyla siyasî karışıklıklar, gittikçe artan hürriyet ve meşrutiyet arzuları, 1907 yılında İran’da Meşrutiyet ilanıyla sonuçlanır. İngilizler ve Ruslar tarafından İran iki nüfuz bölgesine ayrılır. Bu sırada Tebriz’de bulunan meşrutiyetçiler de 1 Meşrutiyet Dönemi, Modern Edebiyat’ın başladığı dönemdir. Rusların Kafkasya’ya girmesinden sonra, İran’la yapılan Türkmençay Antlaşması’yla (1828) başlayıp, Pehlevî Hanedanı’nın İran’a hâkim olmasıyla sona erer (1920). 2 Metin içindeki dipnotlarda tarihten sonra bölü işareti ile gösterilen rakamlar, ya bir yazarın aynı yılda basılan diğer eserlerini işaret eder, ya da ilgili eserin cilt numarasını belirtir. 3 Maarifçilik: 17. ve 18. asırlarda Batı Avrupa’da ve 18. ve 19. asırlarda Rusya’da etkili olmuştur. Feodalizmi tenkit eden bir cereyandır. Halkın bilgilendirilmesini ve bilinçlendirilmesini amaçlar. Kısaca maarifçilik, gelişme ve ilerleme idealini sembolize eder. 1144 Settar Han ve Bağır Han’ın önderliğinde ayaklanarak, “Millî Encümen”i ilan eder. Ancak Rus ve İngiliz güçlerinin yardımıyla bu hareket bastırılır. İnkılâpçıların çoğu Kafkasya, Türkiye ve Avrupa ülkelerine kaçmağa mecbur edilir. Bağır Han sürgünde öldürülür, gözaltında olan Settar Han da 1914 yılında vefat eder. 1917 yılında Rusya’da meydana gelen Bolşevik ihtilali bütün bölgeyi ilgilendirir. 1918 yılında Rus ordularının İran’dan ayrılmasıyla, daha önce İran’dan sürgün edilen Hiyabanî Tebriz’e döner. Demokrat Parti’nin başına geçerek, “Azadistan” devletini ilan eder (7 Nisan 1920). Kuzeyde de M. Emin Resulzâde’nin başkanlığında “Cumhuriyet” ilan edilmiştir (28 Mayıs 1918). Azadistan daha bir senesini doldurmadan İran güçleri tarafından yıkılır (11 Eylül 1920). Bu hareketi destekleyen aydınlar öldürülür. Hiyabanî bir yıla yakın sürede Türkçe eğitim-öğretim veren okullar açar. Türkiye ve Azerbaycan’dan ilim adamları getirerek ders kitaplarının hazırlanmasında önemli katkılarda bulunur. Ayrıca Tebriz’de bir “Yüksek Ticaret Mektebi” ve “Hayriye” adlı tiyatro ile merkezi bir kütüphane kurar. Türkçe Neşriyatın önünü açar. Toprak reformu alanında ciddi çalışmalarda bulunur. Hiyabanî döneminde yapılan bu çalışmaların G. Azerbaycan’da edebiyatın gelişmesinde de önemli katkıları olur. Kafkasya’nın Ruslar tarafından işgal edilmesinden sonra Kuzey Azerbaycan’da ticaret hayatı canlanmış, siyasî ve içtimaî hayat da süratle değişmişti. Bu tarihe kadar her iki Azerbaycan’da da birbirine benzeyen siyasî, içtimaî ve iktisadî şartlar, Kuzey Azerbaycan lehine bozulurken, Güney Azerbaycan’da eski hayat tarzı aynen sürdürülmüştür. Fakat dinî, edebî ve içtimaî alanlardaki münasebetler devam etmiştir. Kuzey’de yeni gelişen edebiyat anlayışı, Güney’de çok fazla etkili olamamıştır. Batı tesirindeki Azerbaycan edebiyatı, Rusların Kafkasya’ya girmesiyle başlar. XIX. asırda Kafkasya’da başlayan Rus istilasının bir sonucu olarak da Azerî edebiyatı iki kola ayrılır: Kuzey Azerbaycan’da edebiyat, Rus tesiri sebebiyle çağdaş hayata göre şekillenmeye başlarken, Güney Azerbaycan’daki edebiyat klâsik ananeleri içerisinde gittikçe sönükleşir, bir taklit ve nazire edebiyatı halini alır. Klâsik edebiyat hem Kuzeyde, hem de Güneyde canlılığını sürdürmektedir. Bu daha ziyade Fuzulî gibi güçlü bir şairi taklit ve eski şairlere nazireler yazmaktan ileriye gidememiştir. Güneyde son derece güçlü olan Tarikat edebiyatı, Kuzey’de Kazak ve Karabağ civarlarında bile tesir uyandırmaya başlamıştır. Ayrıca Klâsik edebiyatın satirik şiir geleneği de devam etmektedir. İçtimaî ve siyasî hayatla yakından alakalı olan Klasik şiir ve edebiyat anlayışı günümüze kadar tesirini devam ettirir. En çok rağbet gören nazım şekli gazeldir. Gazel, mevzuunu ve dilini değiştirerek yok olmaktan kurtulur. (Akpınar, 1994: 39-40) “Bu devrin gazellerinde an’anevî şiir anlayışı ve mevzuları yanında, gittikçe daha belirli bir hal almaya başlayan gerçek insanî duyguların, ferdî his ve düşüncelerin ve reel hayat anlayışının ortaya çıktığı görülür. Tasvir edilen sevgili artık muhayyel bir varlık değil, canlıkanlı gerçek bir insandır. Devrandan şikâyet, gittikçe gerçekçi bir anlayışa bürünerek içtimaî ve siyasî bir mahiyet kazanır.” Halk edebiyatı da kendi tekâmülünü hızla sürdürürken, halk ve saz şairleri bu geleneğe uygun eserler vermeye devam etmişlerdir. Sözlü edebiyat ile klâsik edebiyatın ananeleri birbirinin içine girmiştir. Klâsik edebiyattaki Osmanlı ve İran edebiyatı tesirini sürdürmektedir. Âşık tarzı şiirinin yanında, halk destanları, masallar, maniler, fıkralar, bilmeceler gibi sözlü edebiyat nev’ileri de kendi ananelerine bağlı olarak devam eder. XVIII. asırdan itibaren, halk edebiyatı nazım şekilleri ve ifade hususiyetleri yazılı edebiyat üzerinde gittikçe tesirini arttırmıştır. Modern Güney Azerbaycan edebiyatının oluşmasında bu tarihî sürecin çok büyük ehemmiyeti vardır. XIX ve XX. Asırda cereyan eden siyasî ve sosyal olaylar bütün Kafkasya’da olduğu gibi G.Azerbaycan’da da realist bir neslin yetişmesinde önemli bir rol oynar. Bu nesil, modern Güney Azerbaycan edebiyatının kurulmasında büyük gayretler sarf eder. Yüzyıllardan beri devam eden klasik şiir ile halk şiiri geleneğinin yanında yeni ve çağdaş şiir anlayışları ve nesir alanında önemli örnekler verilir. “Gazel, kaside ve mesnevi türleri zamanla yerlerini manzum hikâye/ roman adı verilen poémalara bırakır.” (Akpınar,1994: 39-40) Son iki asrın yetiştirdiği yazar ve şairler, başta bölgede yaşanan sosyal ve siyasî olaylar olmak üzere halkın çektiği sıkıntıları, sürgünleri, ümitleri, özlemleri ve birleşik Azerbaycan fikrini dile getirirler. Modern edebiyatın kurulmasında bilhassa bu nesilden bahsetmek gerekir. Bu nesil, Rusya’nın Kafkasya’da oluşturduğu sosyal ve medenî muhit ile Rus idaresine girmiş Azerî aydınların çıkardıkları gazete, dergi ve yeni tarzda açmış oldukları okullarda tebliğ etmeye çalıştıkları “maarifçilik” ve “halkçılık” düşünceleri ile yetişir. Rusya, Türkiye ve İran’da meydana gelen meşrutiyet hareketleri ve bu coğrafyada gelişen yenilikçi fikirlerden etkilenirler. 1850’lerde doğan bu yenilikçi nesil, eğitim-öğretim faaliyetlerine önem verir. Okul, kütüphane ve tiyatro gibi kendilerinden sonraki neslin yetişmesini sağlayacak kurumların oluşmasında büyük gayretler sarf eder. Ders kitapları kaleme alırlar. Sosyal hayatın modernleşmesi yönünde büyük çabaları olur. Fikrî ve 1146 edebî faaliyetlerinin yanında gazetecilik/dergilik yaparlar ve siyasetle uğraşırlar. Ayrıca hemen hepsi bağımsız Azerbaycan idealinin de ateşli birer savunucularıdır. Güneyde gazete ve degiciliğin giderek gelişmesi, edebî ve fikrî alanda da ciddi etkiler yaratır. Tebriz ve çevresindeki matbuat faaliyetleri Kuzey’in etkisinde gelişir. Hasan Bey Zerdabî’nin çıkarmış olduğu “Ekinçi” gazetesi, burada millî bir matbuatın doğmasına yardımcı olur. Başlangıçta matbuat daha çok, dinî yayın ve propaganda maksadıyla kullanılır. (Minesyan, 1935/1:244) Matbaanın dini amaçlarla kurulması nedeniyle, kültürel hayata bir katkısı olmaz. Din dışı eserler ise, XIX. asrın başlarına kadar Hindistan, İstanbul, Kazan ve Kahire’de basılır. (A.İ.A.,1985:232; Ariyenpur,1932/1:229-230) İran’da matbaanın gelişmesi 1924’ten sonra olmuştur. 1880 yılında Tebriz’de ilk özel gazete çıkarılır.4 1884’te “Medeniyet” gazetesi yayınlanır. Bunları, “Rûznâme-i Tebriz” (1880), “Şebname” (1894), “Elhatiyat” (1899), “Adalet” (1906), “Hayrantaş” (1908), “Şeker“ (1909-Haftalık), “Edeb” ve “Kemal” (1900), “Gencine Fünûn” (1904), “İttiyaç” (1907) adlı rûznâmeler takip eder. Bunların dışında muhacerette yayınlanan “Ehtar”, “Hükümet” ve Elekber Dehhuda’nın İstanbul’da Farsça olarak yayınladığı “Sürüş”ü da zikretmek yerinde olur. 1858 yılında Tebriz’de yayınlanan “Azerbaycan” gazetesi ise, Güney Azerbaycan’daki süreli yayınların ilk örneğini teşkil eder. Meşrutiyet’in ilanından sonra matbuat alanında da bir canlanma görülür. Önce “Azerbaycan” (1907) dergisinin ilk sayısı yayınlanır. Ardından “Mektep”, “Mücahit”, “Haşaratü’l-Erz”, “Ferverdin” (Ürmiye), “Şefeg”, “Encümen” ve “İstiklal” gazeteleri çıkmaya başlar. Bilhassa “İstiklâl” ve “Şefeg” gazeteleri demokratlar ile bağımsızlık yanlılarının kalesi olur. Yine bu yıllarda Tebriz’de bir kısmı haftalık olarak “Kesalet”, “Ümid”, “Azad”, “Ethat”, “Ehvet”, “Ablağ” ve “Mesbac”; Tahran’da “Carciye Millet”, “Behlül”, “Keşkül”; Reşt’te “Nesime Şimal” ve İstanbul’da “Şeyda” mecmuaları yayınlanır. Meşrutiyet İnkılâbı devrinde Güney Azerbaycan’da elliye yakın dergi ve gazetenin yayınlandığını görmekteyiz. Bu sayede Azerbaycan matbuatı, 4 İran’da ilk resmi gazetenin 1837 yılında yayınlandığı bilinmektedir. Kuzey Azerbaycan’a ait ilk Türkçe gazete ise 1832 yılında Tiflis’te “Tifliskie Vedomosti (Tiflis Ehbarı)” adıyla çıkarılmıştır. Muhammedeli Terbiyet, ilk rûznâmenin 1819/1920 yıllarında Tebriz’de çıkarıldığı ve yine bu tarihlerde litografya usulüyle “Encümen” adıyla bir gazetenin yayınlandığını söyler. Bu konudaki daha geniş bilgi için kaynaklarına bakınız. 1147 demokratik ve millî çizgilere taşınır. Bu yayın organları aydınların düşüncelerini halka yansıtmada önemli bir rol üstlenir. Tebriz’de oluşmaya başlayan inkılâpçı ruhun da olgunlaşmasına zemin hazırlar. Yavuz Akpınar, Güney Azerbaycan’da hatta İran’da yeni edebiyatın ilk temsilcileri arasında Abdurrahim Talibov, Zeynelabidin Marağayi ve Mirza Ağa Tebrizî’yi gösterir. Buna, daha çok eğitim ve gazetecilikle uğraşan Mirza Hasan Ruşdiyye, Mirza Ali Mö’cüz Şebüsteri ve Mirza Mahmud Ganizâde’yi de eklemek gerekir. Hasan Bey Zerdabî, C.Memmedguluzâde, Mirza Şafi Vazeh ve Mirza Fethali Ahundzâde mektebine yakınlıklarıyla tanınan bu aydınlar, Güney Azerbaycan halkının içinde bulunduğu durumu eserlerinde konu ederek gerici zihniyete savaş açarlar. Burada, Şeyh Muhammet Hiyabanî (1880-1920) ve Seyid Cafer Pişevarî (1893-1947) den ayrıca söz açmak gerekir. Son iki asırda G.Azerbaycanda meydana gelen tarihî sürecin ortasında yer alan bu iki kahraman devlet ve fikir adamı da, Tebriz’de bağımsız Türk devletinin ilanı ve modern hayatın kurulmasında önemli katkılarda bulunurlar. Okul, kütüphane, tiyatro gibi eğitim kurumlarını açarak modern edebiyatı kuran yeni neslin yetişmesinde çok faydalı olurlar. 1834 yılında Tebriz’de doğan Mirza Abdurrahim Talibov (1834-1911), İran’daki meşrutiyet inkılâbının hazırlanmasında ve bilhassa çağdaş eğitim düşüncesinin gelişmesinde ve yaygınlaşmasında büyük katkıları olur. Ayrıca çağdaş Fars nesrinin de mühendisi ve banisi olarak şöhret kazanır. Azerbaycan edebiyatının ilk realist romancısı olan Zeynel Abidin Marağayi (1837-1910), Mirza Fethali Ahundzâde mektebinin de takipçisidir. “İbrahim Beyin Seyahatnâmesi”adlı üç ciltlik romanı, yakın doğuda maarifçilik idealinin yayılmasında önemli rol oynar. Ayrıca İran’daki meşrutiyet inkılâbının ideolojik zemininin hazırlanmasında da büyük tesiri olur. Eserde sömürüye, gericiliğe ve cahilliğe karşı çıkılır. Mirza Ağa Tebrizî ( ? -1915), İranda ilk orijinal dram eserlerini yazar. Eserlerinde İran feodal toplumunun durumunu, devlet idaresindeki gariplikleri, rüşvetçiliği ve zulmü işler. Gazetecilikle de uğraşan Tebrizî, “Risale-yi Ahlakiye” adlı ders kitabıyla da eğitim-öğretim tarihinde de yerini alır. Büyük Türk eğitimcisi Mirza Hasan Ruşdiyye (1851-1944), usul-i cedid mekteplerinin kurulmasında büyük çaba sarf eder. 1893 yılında Tebriz’de 1148 “Ruştiye Milli Mektebi”ni kurar. Öğrencilerin Azerbaycan Türkçesiyle eğitim görmeleri için büyük gayret sarf eder. Ruştiye, öğrencileri için Türkçe ve Farsça ders kitapları yazar. Mirza Ali Mu’ciz Şebüsteri (1873-1934), genç yaşındayken ailesini geçindirmek üzere İstanbul’a gelir. Burada İran halklarının bağımsızlığı için çalışan siyasî teşkilatlarla ilişki kurar. Bu teşkilatların yayınladığı gazetelerde çalışır. İstanbul’da oluşmakta olan Yeni Türk Edebiyatı ile yakından ilgilenerek, Tevfik Fikret, M. Emin Yurdakul ve Namık Kemal gibi şahsiyetlerin eserlerini inceleme fırsatı bulur. 1905 Rus inkılâbından sonra vatanına dönüp mücadelesini burada sürdürür. “Molla Nasreddin”cilerin Güneydeki en büyük temsilcilerinden olan Şebüsteri, eğitim ve kültüre önem verir. Bilhassa kadın hakları konusundaki çabaları ve kız okulu açmak için gösterdiği gayret dikkate değerdir. Dinî fanatizm, cehalet ve gericiliğe savaş açar. İran Türk şiirinde sosyal satirik şiir dilinin temelini atan da odur. Mirza Mahmud Ganizâde (1878-1935), gazeteci ve çevirmen olarak tanınır. Genç yaşta devrin önemli isimlerinden Seyid Kemalettin Kaşanî ve M.Abdurrahim Talibzâde ile tanışma fırsatı bulur. Kafkasya seyahatinden sonra Ürmiye’de Türkçe “Feryad” gazetesini çıkarmaya başlar (1907). 1910 yılında Berlin’e gider. 1926 yılında Tebriz’e döndükten sonra “Sehend”i çıkarır. Burada bağımsız Azerbaycan idealini terennüm eder. Almancadan çevirdiği eserleri yayınlar. Bu kuşağa mensup isimler arasında, “Bayram Ali Abbaszâde Hamal (1859-1926), Mirza Ali Siggetü’l-İslam (1860-1890), Cafer Hamneî (1866-? ), Azer Tebrizî (1871-1938), Seyyid Eşrefü’d-Din Gilanî (1872- 1934) isimlerini de zikretmek gerekir. Bu devirde en büyük yenilik nesir alanında olur. İlk modern –diyebileceğimiz– roman/hikâye ve tiyatro denemeleri de bu dönemde kaleme alınır. Nesir başlangıçta kuzeyin tesirindedir. Bilhassa Ahundzâde’nin “Temsilat” adlı eseri, İran başta olmak üzere, yakın doğuda çok ciddi tesirler uyandırır. Asrın sonuna doğru G. Azerbaycan’da nesir tarzı Ahundzâde geleneği üzerine kurulur. Abdurrahman Talibov, “Kitap Yüklü Eşek” (1888), “Sefine-yi Talibî, Ya Kitab-ı Ahmet” (c.I-II, 1894-1895), “Mesail’ül-Hayat”, (c.I-II-III, 1906); Zeynelabidin Marağayı “İbrahim Beyin Seyahatnâmesi”, (c.I-II-III, 1892,1906,1909) ve “Hayırhahların Yolu”, (1905-1906) adlı eserleri kaleme alırlar. (Atatürk Kültür Merkezi, 2004/6: 520) 1149 Bu romanlar, daha çok Azerbaycan’da ortaya çıkan maarifçi anlayışla yazılır. Pedogojik unsurların ve terbiye geleneğinin ön plana çıktığı bu eserlerin bazılarında ise, sosyal-siyasî roman geleneğinin izlerine rastlanır. A.Talibov’un seyahat tarzı ise çok ses getirir. Talibov’un“Kitap Yüklü Eşek” ve “Talibin Gemisi” ile Marağayi’nin “İbrahim Beyin Seyahatnâmesi” romanları G.Azerbaycan nesrinin gelişmesinde önemli katkıları bulunur. “Kitap Yüklü Eşek”, Güney Azerbaycan ve doğu halklarının yaşayışlarını, davranışlarını ve beklentilerini anlatırken, Azerbaycan nesrinde ilk maarifçi pedagojik roman olan “Talibin Gemisi”, eğitim sisteminin skolastik düşünce ile dinî-mistik yapıdan kurtarılması gerektiğini vurgular. Yazar çağdaş, ahlakî dünya görüşü ile yeni medeniyet yollarını tebliğ eder. Eser, küçük Ahmet ile babası arasında geçen bir sohbet şeklinde kaleme alınmıştır. Özellikle bu şekilde eğitim almış Ahmet’in vatanperverliğinden bahsedilir. (Atatürk Kültür Merkezi, 2004/6:520) “İbrahim Bey’in Seyahatnâmesi” (Kahire 1897) ise, klasik maarifçi neslin sosyal-siyasî türünde kaleme alınır. Eser, İran halklarının içinde bulunduğu yokluk ve imkânsızlıkları anlatır. Buna, dinî-feodalizmi, siyasî ve sosyal yapıdaki gerici düşüncenin sebep olduğunu söyler. Bu düşünceye savaş açan yazar, millî bir sosyal gelişmeyi sağlayacak yeniliklere işaret ederek, bunların tahlili üzerinde durur. Bu romanlardaki maarifçi fikir, eğitim sistemi, yönetim ve devlet anlayışı, vatandaşlık hukuku Avrupaî ölçüler esas alınarak işlenmeye çalışılmıştır. Şüphesiz bu romanların realist İran nesrinin üzerinde de derin bir tesiri vardır. Çünkü bu eserler, İran’daki durumlar gözetilerek Farsça kaleme alınmıştır. Bu romanları, bir yandan M.F. Ahundzâde geleneğinin devamı ve modern nesrin gelişmesinde ilk örnekler olarak kabul etmek, diğer yandan yeni İran edebiyatının ilk eserleri olarak değerlendirmek yanlış olmaz sanırım. Tiyatro, yeni gelişen edebî türlerdendir. İran kültür tarihinde bu türünün geçmişte fazla bir önemi olmamıştır. İran’da Avrupaî anlamda ilk tiyatro binası da Nasreddin Şah tarafından yaptırılmıştır (1850). 1870’li yıllardan başlayarak İran’da “Temsilat”ın tesiri hissedilmeye başlanır. Mirza Ağa Tebrizî, 1870’li yıllardan başlayarak dört komedi yazar. Bu komediler, “Eşref Han’ın Sergüzeşti”, “Zaman Han’ın Sergüzeşti”, “Zaman Han’ın Bürücürde Hakimiyeti, Şahkulu Mirza’nın Kirmanşah’da Sergüzeşti” ve “Ağa Haşim Halhali’nin Aşkbazlığı” adlarını taşır. 1908 yılında ise “Tebriz tiyatrosu” kurulur. Tebriz tiyatrosunun asıl gayesi millî ruhun yaratılmasına zemin hazırlamaktır. “Mücessemeyi Artisthayi” adı verilen bu topluluk faaliyetlerini 1921 yılına kadar sürdürmüştür. 1916 yılında Şeyh Muhammed Hıyabanî’nin katkılarıyla Tebriz’de “Hayriye Tiyatrosu” kurulur. Neriman Nerimanov, Celil Memmedgulizâde ve kardeşi Elekber Memmedguluoğlu tiyatro faaliyetlerine katkı sağlayarak, Tebriz’de tiyatro kültürünün yerleşip yaygınlaşmasına yardımcı olurlar. 2. Pehlevî Devri Güney Azerbaycan Edebiyatı (1920-1978)5 1917 Bolşevik ihtilalinden sonra, Rus ordusu İran’dan çekilir (1918). Hiyabanî’nin başkanlığındaki Demokrat Parti’si tarafından “Azadistan” devleti ilan edilir (7 Nisan 1920). Hiyabanî, kısa zamanda, eğitim-öğretim faaliyetlerinden, toprak reformuna kadar birçok alanda önemli işler başarır. Ancak daha bir yılını bile doldurmadan “Azadistan” Fars güçleri tarafından yıkılır. Bundan sonra baskı ve sansür dönemi başlar. 1920’lerin sonunda Azerbaycan ve Türkiye’deki alfabe değişikliği ve Pehlevî rejiminin baskıları, Güney Azerbaycan Edebiyatının ana kaynaklarını kurutur. Gelişim durur, hatta gerileme devri başlar. II. Dünya Savaşı İran Türkleri için dönüm noktalarından biridir. Bu savaşta İran, Kuzeyden Ruslar, Güneyden İngilizler tarafından işgal edilir. 11 Eylül 1941’de Ruslar Tebriz’e girer. Pişeverî yıllarca hapis yattığı Kaşan zindanlarından çıkar. Tebriz’e gelerek, “Azerbaycan Muhtar Hükümetini” kurar (21 Mart 1945). Ardından sosyal reformlar yapar. Resmi dili Türkçeleştirir. Zıraat, sanayi ve toprak reformu alanlarında ciddi adımlar atar. Tebriz’de bir üniversite kurarak, eğitime son derece önem verdiğini gösterir. Bu çabalar basın hayatını da etkiler. Art arda Türkçe gazete ve dergiler yayınlanır. Ancak bu durum uzun sürmez. Şahlık rejimi, “Azerbaycan Muhtar Hükümeti”ni yasa dışı ilan ederek, İngiltere ve Amerika’nın da desteğiyle Tebriz’i işgal eder. Şah güçleri, özellikle toplumu ayakta tutan sanat ve edebiyat merkezlerine saldırır. Kütüphaneleri yağmalayarak bütün Türkçe kitapları yakarlar. Basın üzerine ağır bir sansür getirilerek aydınlar susturulur. Yazar, şair ve siyasetçilerin bir kısmı öldürülürken, bir kısmı da sürgün edilir. Pişeverî fedaileri ile birlikte Baku’ye sığınır. 1962 yılında “Ak Devrim” adıyla yapılan toprak reformu başarıya ulaşamaz.1970’lerin sonuna doğru toplumun üzerindeki baskılar artar. Kum ve Tebriz’de başlayan mitingler, Şah’ın ülkeyi terk etmesiyle sonuçlanır. 1979 yılında İran İslam Cumhuriyeti kurulur. 5 Bu dönem, Pehlevî hanedanının başa geçmesiyle başlayan yasaklar ve baskılar dönemi olarak kayda geçer. 1920’den sonra başlayan bu dönem, 1978 İran İslam Devrimine kadar sürer. 1151 1906 yılında İran’da meydana gelen meşrutiyet hareketleri, “Molla Nesreddin”in Tebriz’e taşınması ve II. Dünya savaşının Modern G.Azerbaycan Edebiyatı’nın gelişmesi, yeni neslin yetişmesi ve çağdaş eserlerin verilmesinde çok büyük tesirleri vardır. Her ne kadar, Türkmençay antlaşmasıyla Azerbaycan ikiye bölünse de, ilişkiler bilhassa II. Dünya savaşına kadar çeşitli şekillerde sürmüştür. 1906 yılında İran’da meydana gelen meşrutiyet hareketleri Kuzey Azerbaycan’lı aydınlar tarafından da desteklenir. 1920’de Tebriz’de kurulan “Azadistan” adlı muhtar cumhuriyet, modernleşme eğilimleri gösterir. 1921’de “Molla Nasreddin” dergisinin Tebriz’e taşınması buradaki fikir hayatının canlanmasına sebep olur. Ayrıca dergi, modern anlamdaki Güney Azerbaycan edebiyatının da temsilciliğini yaparak, çağdaş bir anlayışın oluşturulmasına da katkı sağlar. II. Dünya Harbi’nde Sovyet ordusuyla bölgeye gelen Azerî aydınları Tebriz’de kültürel hayatın canlanmasını sağlar. Bölgede bir millî hükümet kurulur. Ancak Rusların geri çekilmesiyle bölge İran güçlerinin eline geçer. Halk ciddi anlamda baskı ve sıkıntılara maruz kalır. Aydınlar hapishaneler ve sürgünler marifetiyle susturulur. Bu dönem Güney Azerbaycan edebiyatı daha çok bir sürgün ve hapishane edebiyatı haline dönüşür. Halk edebiyatı, bilhassa âşıklık geleneği, Güney Azerbaycan edebiyatını besleyen önemli kollardandır. G.Azerbaycan’da Halk Edebiyatı XX. asrın başlarına kadar Kuzey’le paralel devam etmiştir. XIX. asrın sonlarından itibaren gittikçe sönükleşen ve bir nazire edebiyatı halini alan eski edebiyat, bölgede âşık edebiyatının gelişmesine ve öneminin artmasına sebep olur. Asrın başlarındaki folklor ürünlerinin tespiti ve derlenmesi çalışmaları, hem âşıklık geleneğinin canlanmasına hem de modern edebiyatın tema ve biçiminin şekillenmesinde son derece etkili olmuştur. Ayrıca, Modern İran edebiyatında meydana gelen gelişmeleri yakından izleyen, Fars dilini iyi bilen aydınların yetişmesi de, modern edebiyatın gelişmesine az da olsa katkı sağlamıştır. II. Dünya savaşından sonra yayınlanmaya başlayan çeşitli gazete ve dergiler ile yeni kurulan dernek, meclis ve partiler ve bunların yayın organları, yaşlı ve genç kuşağı bir araya getirerek edebiyat, sanat ve kültür alanlarında adeta birer okul mahiyetinde çalışmışlardır. Güney Azerbaycan edebiyatının gelişiminde matbuatın rolü çok büyüktür. Ancak Pehlevî Hanedanın hâkimiyetiyle matbuat faaliyetleri durma noktasına gelir. Kuzeyle olan ilişkiler kopar. 1921 yılında Tiflisten 1152 Tebriz’e taşınan “Molla Nesreddin” dergisi de bir süre sonra kapanır. Büyük zorluklarla yürütülen matbuat faaliyetleri bu şekilde son bulur. 1941 yılına kadar bu alanda ciddi bir gelişme görülmez. Bu tarihlerde matbuat alanında görülen canlanma Rus orduları ile birlikte Güney’e gelen Küzey’li aydınlar vasıtasıyla olur. Kısa sürede kurulan çeşitli dernekler ve bu derneklere bağlı yayın organları, edebiyatın yönünü değiştirir. 1941 yılı Güney Azerbaycan matbuatının en parlak ve zengin devri olarak dikkati çeker. Bu yıllarda “Baba Şemal”, “Çilinger”, “Maslahat”, “Yeni Şerg” gibi dergiler dikkati çeker. (İsmailzâde, 1983/4:64); Ayrıca Tebriz’de, Farsça ve Türkçe olarak: “Tebriz”, “Şahin”, “Feryad”, “Azerbaycan”, “Edebiyat Sahifesi”, “Vatan Yolunda”, “Ehter Şimal”, “Azerbaycan Ulduzu”; Erdebil’de “Yumruk”; Ürmiye’de ise, “Kızıl Asker” gazeteleri yayınlanmıştır. Aynı yıl dikkati çeken bir başka matbuat organı da, “Gencine-i Fünûn” mecellesidir.1944 yılında “İhtiyaç” rûznâmesi neşredilir. Türkiye’de çıkmış olan “Ehter” ve “Hikmet” gazeteleri oldukça geniş bir şöhret elde etmişlerdir. 1945 yılında Pişeverî hâkimiyetinin başlamasıyla Güney Azerbaycan’ın sosyal, kültürel ve siyasî alanlarında da bir takım değişikler olur. Bu durum, matbuatın gelişiminde de önemli bir rol oynar. Kısa zamanda Tebriz ve çevresinde çok sayıda gazete ve dergi yayınlanır. Bu dönemde dikkati çeken en önemli gazete, Azerbaycan Demokrat Fıkrası tarafından neşredilen “Azerbaycan” gazetesidir. 1946 yılı Güney matbuatının tekrar karanlığa mahkûm edildiği yıldır. Bu devirde Azerbaycan matbuatı; Erdebil’de “Cövdet”, Zenqan’da “Azer” ve Urmiye’de “Urmi” rüznâmeleriyle var oluş mücadelesine devam eder. 1946-1979 yılları arasında Güney Azerbaycan’da başlıca şu matbuat organları neşrolunmuştur: “Azerabadegan” (Tebriz, 1948), “Azermerd” (Tebriz, 1950), “Merdane Merz” (Tebriz,1947), “İrade-yi Azerbaycan” (Tahran, 1949), “Neşriyye Daneşgede-yi Edebiye” (Tebriz, 1948). 1921’de Tebriz’e taşınan meşhur “Molla Nasreddin” dergisi diğer sanat dallarında olduğu gibi, Güney Azerbaycan halkının tefekkür ve anlayışında da ciddi bir yenilik ve canlılık getirir. Bu durum Güney Azerbaycan şiirine de açık bir tesir gösterir. Bu dergi modern anlamdaki Güney Azerbaycan şiirinin temsilciliğini yapmış olan Bayrameli Abbaszâde, M.Manafzâde Sabit, M. Mö’cüz gibi şairleri kendi çatısı altında toplayarak, çağdaş anlayışın oluşturulmasına katkı sağlamıştır. XX. yüzyılın sosyal ve siyasî şartları sadece halk şairlerini değil, aynı zamanda da klasik şairleri yakından etkilemiştir. Bu etkileşimin sonunda klasik şairler sevgi ve eğlence gibi konulardan uzaklaşarak, sosyal ve içtimaî konulara eğilmişlerdir. Son dönemlere kadar etkisini devam ettiren klasik şiir yanında, tarikat edebiyatı ve satirik şiir geleneği de devam etmektedir. En çok rağbet gören nazım şekli hala gazeldir. Şair ve yazarların bir kısmı kendi ana dillerinin yanında Farsça’yı da kullanmışlardır. Fuzûlî geleneğini korunmaya çalışan bu anlayış, halkın sosyal taleplerine, istek ve arzularına pek de cevap vermediğinden, taklitçilikten öteye gidememiştir. Ancak yine de, gazel türünde, Heyran Hanım, Şükûhî, Nebatî, Racî ve Dilsûz gibi şairler güzel ve başarılı örnekler vermişlerdir. 1920’den sonra Pehlevî rejiminin baskı ve sansürleri soncu genel olarak edebiyatta bir yavaşlama ve gerileme devri başlar. 1930’lu yıllardaki M. Mö’cüz’un satıraları; Şehriyar’ın şiirleri; Mehemmedali Saffet, Habib Sahir, Pervin, Mirmehdi E’timad’ın itiraz ruhlu şiirleri istisna edilirse, bu dönem Güney Azerbaycan şiiri, hayatın gerçekliklerini aksettirmekten uzak edebî örnekler olarak kalır. Bu dönem şairleri arasında Farsça ile ortaya konan “yeni şiir” anlayışında Azerbaycan ve bilhassa Türkiye şairlerinin de önemli katkısı olmuştur. Fars şiirinde eski kalıpları kıran ve bu alanda yeni bir çığır açan şairlerin başında Mirza Cafer Hamneî, Mirza Taki Rıfat ve Şemsi Hanım Kesmai gelir. Ayrıca bu dönemde Arapça şiir yazma geleneğine karşı çıkılarak “Şuûbiler Hareketi” oluşturulur. Bu hareket içerisinde yer alan İbni Guteybe Yesar’ın da Azerî olduğu belirtilir. Bu hareket, Güney Azerbaycan şiirinde öze dönüşün ilk adımıdır denilebilir. Güney Azerbaycan Edebiyatında modernleşme bilhassa şiir alanında kendini gösterir. II.Dünya Savaşında, Rusların G. Azerbaycan’a girmesiyle edebî alanda da bir canlılık başlar. Kuzeyli aydınların da yardımıyla kurulan “Şairler Cemiyeti” ve “Vatan Yolunda” gazetesi bütün aydınları etrafında toplamayı başarır. Mirza İbrahimov, Cafer Handan, E. Mehmedhanlı, Süleyman Rüstem, Evez Sadıkî, Gulam Mehmedli, Seyfettin Dağlı, Gilman Musayev ve diğerlerinin çabalarıyla şiir evvelki dağınıklığından, kötümserliğinden ve pasifliğinden kurtulur. Gazel/kaside formlarından yavaş yavaş kurtularak yeni şekillere ve mazmunlara doğru yol alır. Millî azatlık, hürriyet ve bağımsızlık konularında bir ihtilal olur. II. Dünya Savaşı yıllarında şiirde üç ana mevzu dikkati çeker. Bunlar, vatan sevgisi, faşizme nefret ve bağımsızlığa çağırıştır. 1945’ten sonra Güneydeki sosyal ve siyasî havanın değişmesiyle, şiirde de değişim kendini 1154 gösterir. Millî meseleler ana konu olmaya başlar. Birlik ve beraberlik gibi kavramlar daha çok işlenir. Şiirlerdeki poetik keyfiyet giderek artmaya başlar. M.Düzdüzanî’nin “Teze İle” ve “Kalem Azad, Ülke Azad” şiirleri, yeni bir bahar müjdesi gibidir. Guluhan Borçali’nin, gazel formunda yazdığı şiiri, coşkun ve şairane ifadelerle dikkatleri çeker. Musa Tahir, mescid ve zait gibi klasik edebiyatın kavramlarıyla Pişeverî hareketini alkışlarken, onu adeta mukaddesleştirir. Direfşî’nin “Sözün Ahırda Yeritti”, Kemalî’nin “Millî Meclise”, Y.Şeyda’nın “Sen Deyen oldu, Men Deyen?”, Guluhan Borçalı’nın “Gelem Azad, Dil Azad”, M.Mehdi E’timad’ın “Yeni Heyatımız”, Eli Fitret’in “Meclis-i Milliye” gibi şiirleri de bu kabildendir. “Azatlık” Hükümetinin yıkılmasından sonra, baskı ve sansür yeniden şiddetlenir. Bilhassa dil üzerindeki baskılar artar. Bu baskılar şairlerin “Ana dili” mevzuuna yönelmesini sağlar. Eli Fitret, Ebulfeth Hekimî, M. E’timad, Mehemmet Bağır Nıknam ve M. Çavuşî’nin ana dilini konu alan şiirleri yayınlanmaya başlar. Ebulfeth Hekimi’nin “Şadlık Neğmesi”, Mehemmet Bağır Nıknam’ın “Doğma Dilim” şiirleri bu konuya yeni bir bakış getirir. II. Dünya Harbi ile birlikte kuzeyde gelişen yeni edebiyat, bilhassa mevzu bakımından güneyde etkili olur. Sovyet Azerbaycan’ında yeni kurulan sosyal hayat ve komünizm, burada da övücü bir şekilde yer alırken, bir yandan da savaş ve savaşa bağlı olarak “kahramanlık” (fedailer) mevzuu işlenir. Başta Meşrutiyet devrinden bu yana bağımsızlık mücadelesi yapan Settar ve Bağır Hanlar ile Azerbaycan tarihinin derinliklerinde yer alan Babek, Fuzûli ve Şah İsmayil gibi kahramanlar övülür. M. E’timad’ın “Ana Yurdum”, “Veten” marşları, “Tebrizim” şiirleri; Mirhesenzâde’nin “Ananın Nesiheti” koşması, Süleyman Emin’in “Malik ve Neriman” poemi kahramanlık mevzularını işler. Bu devrin şairleri arasında 1900’lerde doğan; Habib Sahir (1903- 1985), M.Hüseyin Şehriyar (1905-1988), Mir Mehdi Çavuşî (1909-1967), Coşğun (1910-1979), Mir Taği Milanî (1914-1980), Aşık Hüseyin Cavan (1916-1985), Muhammet Biriya (1914-1989) ile 1920’lerde doğan Nemini Eyup (1920- ), Hamit Nutki Aytan (1920-1998), Muhammet Bağır Niknâm (1921-1946), Balaş Azeroğlu (1921- ), Mahmut Takî Zöhtabî (1923-1998), Haşim Terlan (1924- ), Ali Tüde (1924- ), Yahya Şeyda (1924- ), Muzaffer Dirafşî (1925- ), İsmail Caferpur (1925-1977), Hekime Billurî (1926- ), Medine Gülgün (1926-1991), Söhrap Tahir (1926- ), Bulut Karaçorlu 1155 Sehend (1926-1980), Sönmez (Kerim Meşruteçi, 1928- ), Ali Tebrizî (1929- 1997), Hüzeyin Tebrizî (1931- ) ve Nesir Payegzar (1932- ) sayılabilir. Ancak Güney Azerbaycan’da çağdaş edebiyatın temellerini atan isimler arasında Habib Sahir, Dr.Cevat Heyet ve Şehriyar gösterilebilir. İstanbul’da eğitim gören Habib Sahir (1903-1985), Celal Sahir’i çok sevdiği için onun adını kendine mahlas olarak kullanır. Batı tesirinde gelişen Türk şiirini benimseyerek, Türkiye üslûbuyla şiirler yazar. Sahir bu tutumuyla, Güney Azerbaycan’daki şairler üzerinde önemli bir etki yaratır. Hatta Güney Azerbaycan şiirinde “Sahir Mektebi” doğmasına neden olur. Türkiye’den Döndükten sonra Tebriz’de genç kuşağın eğitim ve öğretimi ile meşgul olur. Ancak resmi ideoloji tarafından sürgün edilir. Güney Azerbaycan’ın şairlerinin önderi hiç şüphe yok ki, Mehemmed Hüseyin Şehriyar’dır (1905-1988). Şair, gerçek anlamda millet fedaisi ve sanat adamıdır. O, memleketinin meseleleri ile bağımsızlık konusundaki düşüncelerini, ustaca kullandığı kalemiyle adeta keskin bir kılıca çevirerek sunar. Sanatın bir milletin bağımsızlık anlayışında ne denli önemli bir rol oynadığını gösterir. Şair, esaret ve zulümden kurtulmak için yiğitçe haykırdığı şiirlerinde; Güney Azerbaycan’ın önderi, fedaisi ve çilekeşi durumundadır. Yüreği Güney Azerbaycan’ın bağımsızlığı için çarpan bir lider ve büyük bir kahramandır. (Kafkaslı, 2002/5:56; Gedikli, 1991:15- 48; Akpınar, 1994:486) Şiire gençlik yıllarında başlayan Mir Mehdi Çavuşî (1909-1967), M.Elekber Sabir ve Hüseyin Cavid’in şiirlerinden etkilenir. İlk şiirleri II.Dünya Savaşı yıllarında “Veten Yolunda” ve “Azerbaycan” gazeteleri ile bazı dergilerde yayınlanır. Şiirlerinde vatan, millet ve bağımsızlık temalarını işler. (Elm, 1988/3:136) Balaş Azeroğlu (1921- ) ise, bir çok siyasî ve edebî faaliyetin içinde yer alır. Şiirlerini Azerî Türkçesi ve Rusça ile yazar. İran’da çağdaş Türk edebiyatının gelişmesinde büyük etkisi olur. Şiirlerinde, Azerbaycan Türkünün bağımsızlık taleplerini ve geleceğe bağlı umutları işler. 30’dan fazla eseri vardır. “Menim Neğmelerim” (1952), “Seher Şefegleri” (19539, “Ele Oğul İsteyir Veten” (1961), “Seçilmiş Eserleri” (c.I, 1958; c.II, 1970), “Bu Günüm Sabahım” (1978), “Bir Kürsü İsteyirem” (1989) adlı eserleri önemlidir (Elm, 1988/3:157; Kafkaslı, 2002/5:282) Ali Tüde (1924- ) ise, çocuk denecek yaşta şiire başlar. II. Dünya savaşından sonra Baku’ye sığınmak zorunda kalır. İlk kitabı “Cenub 1156 Neğmeleri” (1950) burada yayınlanır. Bahtiyar Vahabzâde ve Halil Rıza, onu, hassas ve vatanperver bir şair olarak değerlendirerek, şiirlerindeki derin yangının “Araz” derdinden kaynaklandığını söylerler. “Bakı’nın Işıgları”, “Veten Sevgisi”, “Mehbusların Son Sözü”, “Şimal Hesreti”, “Gartal”, “Sevinç”, “Heyat Sınağı”, “Neğmeli Geceler”, “Aras Üste Palıd”, “Gecikmiş Vüsal” ve “Méne Ele Bahma” adlı eserleri bulunur. (Elm, 1988/3:215) Başarılı bir tıp doktoru olan Cevat Heyet (1925- ), daha çok neşriyat sahasında önemli hizmetlere imza atar. İyi bir edip ve tarih araştırmacısı olan Heyet, ayrıca iyi bir filolog, edebiyat tarihçisi ve teşkilatçıdır. “Varlık” (1979) ve “Daneşe Pezeşki” (Tıbbi Bilik) (1963) adlı dergileri çıkarır. Varlık, çağdaş Güney Azerbaycan Edebiyatı’nın şekillenmesinde, yeni nesillerin yetişmesinde ve geniş kitlelere ulaştırılmasında son derece önemli bir rol oynamıştır. (Kafkaslı, 2002/6:533) II. Dünya harbinden sonra Türkçe neşriyatın tamamen yasaklandığı günlerde, Şehriyar’la birlikte, manzumeleri elden ele dolaşan Bulut Karaçorlu Sehend (1926-1980), şehriyar’dan sonra Güney Azerbaycan’ın en kudretli şairidir. Şairler meclisi’nin edebî ortamında yetişir. Bir müddet hapis yattıktan sonra siyasî faaliyetlerden uzaklaşarak, edebî ve kültürel faaliyetlere yönelir. Dede Korkut Destanları’ndan etkilenerek yazdığı “Sazımın Sözü” ve diğer eserlerinde Azerbaycan Türklerinin içinde bulunduğu durumu canlı bir halk dili ile ve zengin edebî sanatlarla; oldukça renkli ve gerçekçi bir şekilde tasvir eder. Hekime Billurî (1926- ), II. Dünya Savaşınadan sonra vatanını terk etmek zorunda kalan şairlerdendir. Baku’de tahsiline devam eder. Gazeteci ve akademisyendir. Şimdiye kadar 18 eseri yayınlanır. “Menim Arzum”, “Heyat Yollarında”, “Mubareze İllerinde”, “Şé’rler”, “Seher Güneşi”, “Bir de Bahar Gelse”, “Senden Uzaklarda”, “Çınar Gözleyir Meni”, “Apar Meni O Yerlere” adlı eserleri vatan hasretiyle yazılmış şiirlerle doludur. Medine Gülgün (1926-1991), şiir yazmağa 1944 yılından sonra başlar. İlk şiirleri “Veten Yolunda” gazetesinde yayınlanır. 1946’dan sonra Baku’ye sığınmak zorunda kalanlardandır. Güney Azerbaycan şiirinin gelişmesinde önemli katkıları olur. Halkın geleceğe olan ümidini ve bağımsızlık düşüncesini işler. “Tebriz’in Baharı”, “Savalan’ın Eteklerinde” (1950), “Hetirelerin Neğmesi”, “Tebriz Gızı”, “Sulhun Sesi”, “Yadigâr Üzük”, “Pervane”, “Firidün”, “Yorabilmez Yollar Meni” adlı eserleri bulunmaktadır. Söhrap Tahir (1926- ) 1941 yılından sonra şiir yazmağa başlar. İlk şiirlerinde vatanperverlik duyguları ile inkılâp döneminin mücadele anlayışını işler. 1946’dan sonra Baku’ye giderek burada tahsiline devam eder. 1958’de Azerbaycan Yazıcılar Birliği tarafından Moskova’da edebiyat kursuna gönderilir. Burada Türk dünyasından gelen diğer şair ve yazarlarla tanışır. Azerbaycan’ın büyük şairlerinden Memmed Araz kendisiyle tanıştıktan sonra Güney Azerbaycan’ı konu alan şiirler yazar, Hatta soyadı olarak “Araz” ismini alır. Buradaki yıllar Tahir’i olgunlaştırır ve sanatında ciddi bir gelişme sağlar. 15’ten fazla kitabı vardır. Bunlardan bazıları şunlardır: “Heyat Şiirindir” (1963), “Gırılan zincirler” (1965), “Men seni Görmüşem” (1967), “Gel Görüşek” (1968), “Ateş Bulağı” (1977). Bu arada âşık geleneğinden gelen şairlerden de bahsetmek gerekir. Âşıklık geleneğinin yanında, modern şiirin gelişmesine de katkı sağlayan şairlerden biri olan Aşık Hüseyin Cavan (1916-1985), XX. Yüzyıl Azerbaycan ve İran Klasik Âşık edebiyatının en usta temsilcilerindendir. 1940’tan sonra meşhur olur. Âşıklık geleneğinin gelişmesi ve yayılmasında önemli katkıları olur. Gence’de doğan Aşık Şehnazî (1929-1995) de, Sovyet ordusuyla İran’a gelen aydınlardandır (1941). Burada “Molla Mirza İbrahim Mektebi”ne devam eder. 1966’da Tebriz’e yerleşir. Ana dili ile şiirler yazar. Şiirlerini, “Bu Torpağlıyam”, “Veten Oğluyam” kitaplarında toplar. II. Dünya Savaşından sonra Güney Azerbaycan şiirinde vatan mevzuu ön plana çıkarak sürükleyici bir güç durumuna gelir. Azerbaycan’ın bölünmesi, bu bölünmeden duyulan rahatsızlıklar ve Azerbaycan halkının esaret altında çektikleri daha cesaretli bir şekilde dile getirilmeye başlanır. Böylelikle Güney Azerbaycan şiirinde muharebe ve bağımsızlık mevzuları sık sık dile getirilen konular arasına girer. Şehriyar’la başlayan bağımsız birleşik Azerbaycan ideali, Gaflantı, Eloğlu, Aydın Tebrizli, Cemşid, Şeybanî, Eldar Muganlı, Hasan Ildırım, Hamit Nutkî, Daşgın, Haver Gehremanî, Böyük Resuloğlu, Mehemmed Elizâde gibi şairlerin yaratıcılıklarında bir ruh olarak yaşamaya devam eder. Boyle güçlü bir köke dayanan ve önderliğini Şehriyar’ın yaptığı Güney Azerbaycan şiiri bağımsızlık mücadelesinde de coşkun bir asker edası ile vuruşur. 1940’lı yılların başlarında Güney Azerbaycan’da millî şuur gelişmeye başlar. “Vatan Yolu” gazetesini kurduğu “Şairler Meclisi” Azerî aydınları arasında filizlenmeye başlayan millî şuuru diri tutmaya çalışır. Zira 1158 bu mecliste yer alan şairler, istibdat aleyhine sert itirazlarda bulunarak, eserlerinde inkılâpçı bir ruh taşıyan lirik kahramanı idealize ederler. Bu kuşak, gençler üzerinde derin bir etki yaratırken, millî şuurun gelişmesinde ve bağımsızlık temasının belirginleşmesinde de son derece etkili olur. Guluhan Borcalı, Kemali, Yahya Şeyda, Ali Fitret gibi şairler bu anlayışın yerleşmesinde önemli bir rol oynarlar. Yazdıkları şiirlerle milli meclisin önemini ve Güney Azerbaycan halkında uyanan ümidi dile getirirler. Pişeverî Hükümeti’nin güneyde uyanan millî düşünceye ciddi tesiri olmuştur. Ancak Millî Hükümet’in yıkılmasıyla Güney Azerbaycan şairleri de yeni bir anlayışa yönelmek zorunda kalırlar. Bu dönemde ağır baskı ve takipler uygulanır. Hapishaneler ve sürgünler marifetiyle aydınlar susturulur. Bu itibarla bu dönem Güney Azerbaycan şiiri, sürgün ve hapishane şiirine dönüşür. Güney Azerbaycan halkı üzerinde uygulanan bu baskılar, millî şuurun daha da güç kazanmasına sebep olur. 1960 yıllardan itibaren Güney Azerbaycan edebiyatında başlayan Kuzey yakınlaşması şiirde de kendini gösterir. Özellikle, A.Mehzunî, Sehend, Hamit Nutkî, Barış, Sahir, Savalan, Sönmez, Türkoğlu, Haşim Tarlan, Rıza Paşazâde gibi şairler kuzeydeki kardeşlerine seslenerek, karşılıklı alâka yaratılmasına gayret gösterirler. Güney şiirinde önemli kollardan biri de “satıra” şiiridir. Mizah edebiyatı M.Elekber Sabir ve M.Ali Mö’cüz’ün bütün Kafkasya’da etkili olan satıra geleneğine dayanır. Yoğun bir baskı ve sansür altında yaşayan Güney’li şairler açıktan söyleyemediklerini mizah yoluyla ifade eder. Güneyde bu şiirin temelini atan M.Ali Mö’cüz’dür. Bu geleneği devam ettirenler arasında Elekber Pakzad Haddad, İbrahim zakir, Mirza Hüseyin Kerimî, Nesir Peyekzâr, Muzaffer Direfşî, Ali Ataiyye, Mecid Sabbağ İranî isimleri sayılabilir. Satıra sahasında bilhassa Mirza Hüseyin Kerimî, Ali Ataiyye, Mecid Sabbağ İranî’nin ayrı bir yeri vardır. Kerimî’nin “Rengârenk”, İranî’nin “Çiğan Viğan” ve “Çığır Bağır”ve Ataiyye’nin gazete ve dergilerde yayınlanan şiirleri toplumun ekonomik durumunu, devlet dairelerinin işleyişini ve rejimin baskılarını anlatırlar. Güney Azerbaycan’da modern nesir, Abdurrahim Talibov, Zeynelabidin Marağayi, Memedali Menafzâde’nin yazmış oldukları hikâye ve romanlarla ilk örneklerini verir. Ancak Güney nesri bir takım tarihî ve sosyal nedenlere bağlı olarak bu gelişmeyi sürdüremez. İkinci Dünya savaşından sonra bu alanda önemli kıpırdanmalar görülür. 1159 Yavuz Akpınar, Ali Tebrizî’nin halk hikâyeciliğinin geleneklerinden faydalanarak kaleme aldığı iki ciltlik “Şah İsmail” adlı eserini roman türünün güneydeki ilk Türkçe örneği olduğunu söyler. 1945 yılında kurulan Millî Hükümet’le birlikte, Güney Azerbaycan nesri, büyük bir ivme kazanarak, tamamen inkılâbî bir karaktere bürünür. Bu dönemde bir takım Türkçe gazete ve dergilerin yayımlanması Güney Azerbaycan nesri için önemli bir mesafe sayılır. Millî Hükümet’in lağvedilmesinden sonra da eserlerde belirgin olarak, geçmiş inkılâpların tesirleri işlenir. Bu durum, Güney Azerbaycan yazıcıları arasında aynı temada birleşen, fakat çok renkli ve farklı bir nesir edebiyatı yaratılmasına da zemin hazırlar. Bu dönemde; Fethi Hoşginabi, Gulameli Semsan, Mirze Hasan Rüşdiyye, Genceli Sebahî, A.Azerî, V.Mehrî, Tufarganlı Hüseyin, Abbas Penahî, E.Tebrizli, Rehim Degig, Hebib Sahir, E.Ağçaylı, H.Alpamış, M.Güloğlan, Mehemmedeli Ocagverdi, Gulam Ocagverdi, Gulamhüseyin Saedi, Mürteza Mecidver, Samed Behrengi, H. M. Savalan, Abbas Mahyar, B.Süteyif, Dilcuyî, Nasir Manzurî, Penah Makulî, Mehemmedrıza Afiyet, Söhrap Tahir, V.Mehdî, Hamid Memmedzâde, Firuz Sadıkzâde, Kahraman Kahramanzâde gibi yazarlar yetişir. Ancak bunların içerisinde; Abbas Penahî Makulî, Genceli Sebahî, Fethi Hoşginabî, Hamit Mehemmedzâde, Kahraman Kahramanzâde ve Samet Behrengi’nin isimlerini ayrı tutmak lazımdır. Abbas Penahî Makulî (1902-1971), Edebiyata şiirle başlayan Makulî, roman ve hikâyeleriyle şöhret kazanır. 1925 yılında iri hacimli “Perişan” hikâyesi, “Yeni Fikir” gazetesinde yayınlanır. 1946 yılında Baku’ye yerleşir. Burada edebî çalışmalarının en verimli devri başlar. “Sırlı Çoban”, “Muradizler” romanı ile “Gırmızı aşıglar”, “Tebriz geceleri” hikâyeleri vardır. Ölümünden sonra “Heyder Emioğlu” ve “Hiyabani” adlı romanları yayınlanır. (Kafkaslı, 2002/4: 465) Genceli Sebahî (1906-1989), 1930 yıllarında hikâye yazmaya başlayan Sebahî, 1935’te Leningrat’a gider. Burada edebiyat tahsili alır. Üç ciltlik Edebiyat Tarihi vardır. Hikâyelerini İran İslam Devriminden sonra “Gartal” ve “Heyat Fecieleri” adlarıyla yayınlar. “Gecelik Gün”, “Büyük dayag”, “Pervane” romanları ile “Perviz’in Heyati”, “Anama Deyerem Ha”, “Medine’nin Üreyi” hikâyeleri vardır. (Kafkaslı, 2002/5:476) Fethi Hoşginabî (1922-1989), 1946’dan sonra Baku’ye sığınanlardandır. Hikâye, roman ve tiyatro eserleriyle tanınır. “Ata” (1959), “İki Gardaş” 1160 (1959) romanları; “İki Dost” (1951), “Son Bayragdar” (1954), “Hekâyeler” (1956), “Merhemet ve Nifret” (1965) hikâyeleri ve “Séyavuş”, “Bijen”, “Menije” piyesleri bulunur. Hamit Mehemmedzâde (1924-2000), 1946’dan sonra vatanını terk etmek zorunda kalan aydınlardandır. 1958 yılında Azerbaycan Yazarlar Birliği’ne dahil olur. Bu tarihten sonra hikâyeleri düzenli olarak devrin matbuatında görünmeye başlar. Hikâyelerini, “Hikâyeler” (1957), “Futbolçu” (1959), “İlk Mehebbet” (1966) kitaplarında toplar. Bu hikâyelerde işçi ve köylülerin ağır yaşam şartları tasvir edilir. Ayrıca hürriyet ve bağımsızlık konularını işler. (Kafkaslı, 2002/5:569) Kahraman Kahramanzâde (1913-1990), 20’li yaşlarda hikâye yazmaya başlayan Kahramanzâde’nin ilk hikâyeleri, “Gızıl Gence” gazetesinde yayınlanır. Sonraki yıllarda yazdığı hikâyelerinden; “Muhacirler Destesi” (1944) Tebriz’de; “İftira” (1963), “Tozlu Palto” (1965), “Ayrılıg” (1971), “Gırmızı Başmag” (1974), “Bayraksız Adam” (1981), “Tanınmayan Konag” (1989) Bakü’de yayınlanır. (Kafkaslı, 2002/6:517) Samet Behrengi (1939-1968), Çağdaş Azerbaycan Türk ve Fars nesrinin -özellikle çocuk edebiyatı sahasında– en büyük temsilcilerinden biridir. Hikâyeleri daha çok çocuklara yöneliktir. Eserlerinin çoğunda yoksul çocukların hayatlarını konu alır. “Balaca Gara Balıg” kitabı yurt dışında ödüle layık görülür. Genç yaşta vefat eden Behrengi’nin, “Balaca Gara Balıg”, “Bir Hulu, Min Hulu”, “Ulduz ve Garğalar”, “24 Saat Yuhuda ve Ayıglıgda”, “Çuğundur Satan Oğlan” ve “Gar Denesinin Següzeşti” adlı hikâyeleri vardır. (Kafkaslı, 2002/6:551) Ayrıca, Seyyid Cafer Pişeveri’nin “Zindan Hatıraları” adlı eseri de Güney Azerbaycan edebiyatında hatırat türünün en önemli örnekleri arasında dikkati çeker. Bu dönem, Güney Azerbaycan nesrinin yeni inkişaf edip geliştiği devirdir de denilebilir. Fakat ne yazık ki bu gelişme fazla sürmemiştir. Bu dönemde yayınlanan Genceli Sebahî’nin “Şerefli Ölüm“, Gulam Hüseyin Saedî’nin “Dilençi”, S. Behrengi’nin “24 saat Uykuda ve Ayıklıkta”, Habib sahir’in “Vagon” ve Rahim Dagig’in “Hacer “ roman ve hikâyeleri, Güney Azerbaycan nesri için son derce önemlidir. “Şerefli Ölüm”, 21 Azer hareketinin kurbanları başta olmak üzere, Güney Azerbaycan halkının kara talihini ve çektiği acıları anlatırken, “Dilençi” halkın yoksulluğunu bütün çıplaklığı ile verir. “24 saat Uykuda ve Ayıklıkta”, Pehlevî rejiminin uyguladığı baskıları ve sebep olduğu manevi çöküntüleri anlatır. Habib Sahir 1161 ise, sürgündeki aydınların vatan özlemini “Vagon”da dile getirir. R.Dagig de, “Hacer”de halkın geleceğe olan kuvvetli inanç ve samimiyetine yer verir. Ayrıca bu eserde, Azerbaycan ile Türkiye’nin arasına sokulan fitne tohumlarının tehlikesine işaret edilir. Güney Azerbaycan nesrinde asıl tema hürriyet arayışı ile alakalıdır. Romanın merkezinde, Güney Azerbaycan halkının yaşadığı sıkıntı ve ıstıraplar olsa da, bu ıstıraplar sadece geçmişte yaşanmış faciaların dile getirilmesi biçimindedir. Ancak bu durum aynı zamanda, geleceğe taşınan umutların da ifadesidir. Çünkü ortaya konmuş olan eserlerde daima geleceğe olan inanç ciddi ve samimi bir şekilde vurgulanır. Seçilen kahramanlar, çektikleri sıkıntılara ve yaşadıkları trajedilere rağmen hayata daima galip gelirler. Güney Azerbaycan nesri içerisinde önemli bir yer tutan çocuk edebiyatı da, yetişkinlerin edebiyatına paralel bir gelişme gösterir. Benzer temalar üzerinde yoğunlaşan çocuk edebiyatı, modern manada, Mirze Abdürrahim Talibov’un “Ahnmed’in Kitabı” (1894-1895) ile başlatılabilir. A.Talibov’dan sonra bu alanda İreç Mirze, Askerzâde Bağçaban, Ali Rıza Nebdil Oktay, M. S. Şami ve Samed Behrengi’nin isimleri verilebilir. Güney Azerbaycan çocuk edebiyatı, bu gün bilhassa Samed Behrengi’nin gayretleriyle önemli bir birikime ve zenginliğe kavuşmuştur. Onun, “Balaca Gara Balıg”, “Bir Hulu, Min Hulu”, “Ulduz ve Garğalar”, “Çuğundur Satan Oğlan” ve “Gar Denesinin Següzeşti” adlı hikâyeleri çocuklara yöneliktir. Eserlerinin çoğunda yoksul çocukların hayatlarını konu alır. Tiyatro bu dönemde canlılık kazanan türlerdendir. Azatlık Hükümeti kurulduktan sonra Tebriz’de büyük bir değişim yaşanır. Sosyal ve kültürel alana da yansıyan bu değişim, özellikle tiyatro alanına büyük bir canlılık getirir. Bunda en büyük pay, Celil Memmedgulizâde’nin meşhur “Molla Nasreddin” dergisinindir. Derginin Tiflis’ten Tebriz’e gelmesiyle birlikte diğer alanlarda olduğu gibi, tiyatroda da önemli bir faaliyet göze çarpar. Bunun sonucu olarak 1 Mayıs 1921’de Celil Memmegulizâde’nin“Ölüler” dramı yerli aktörlerce Tebriz’de oynanır. (Memmedli, 1983/2: 36) 2 Ekim 1921’de Kafkas artistleri İran’a gelerek kültürel faaliyetlerini burada devam ettirirler. Bu faaliyetler, Güney Azerbaycan halkının fikrî anlayışına da tesirler uyandırır. Bu tarihlerden başlayarak, bütün bu baskı ve yasaklara rağmen, Güney Azerbaycan’da “Cemiyyet-i İslah-i Teraggi-i Maarif-i Azerbaycan” (1921), “Ariyen” (1922), “Ayiney-i İbret”(1924), “Dram Tebriz”(1929) gibi tiyatro toplulukları kurulur. Bu topluluklar vasıtasıyla bir yandan tiyatro sevdirilmeye çalışılırken, bir yandan da gerekli mesajlar halka ulaştırılmaya çalışılır. 1162 1941 yılında ise, “Şîr-e Horşîd” adlı tiyatro binası açılır. Ancak Türkçe temsillere izin verilmez. 1946’da Tebriz’de “Azerbaycan Devlet Tiyatrosu” açılır. (Azad Millet, 28.3.1946) Burda “Erbab ve Ekinci”, “Azerbaycan Nümayişi”, “Azerbaycan Anası” gibi oyunlar sahnelenir. Bu arada, Azerbaycan Devlet Dram Tiyatrosu da Güney Azerbaycan’ın birçok şehrinde verdiği temsiller ile halkı aydınlatmaya çalışır. Bu topluluğun tesiriyle başta Erdebil ve Marağa gibi şehirlerde tiyatro binaları yapılarak, buralarda oluşturulan küçük temsil guruplarıyla sosyal ve içtimaî hayatın yenileşmesine çalışılır. Aynı yıl Tebriz’de Devlet Filormoniyası faaliyete başlar. Flormaniya’nın açılışı İran’da bir reform olarak kabul edilebilir. Bu durum sosyal hayata müspet yönde etki eder. Milli Hükümet tarafından kurulmuş olan Flormaniya’nın müdürlüğüne inkılâpçı şairlerden Ali Tude getirilir. Burada çeşitli temsillerin yanında Aşık Hüseyin Cevan’ın başkanlık ettiği bir aşıklar gurubu da sahne alır. Filormoniya faaliyetleriyle kısa bir zamanda etkisini gösterirken, özellikle bazı tabuların yıkılmasında da önemli bir rol oynar. Ayrıca Orkestra ile birlikte Azerî ve Ermeni kızlarından oluşan yeni bir raks gurubu da kurulur. Belki de ilk kez, bu grupla birlikte orta şarkta bir kadın müzik ve raks topluluğu oluşturulmuş olur. ( Tude, 1981:52) Ancak, denilebilir ki, Güney Azerbaycan aydınları, her türlü faaliyetlerinde olduğu gibi, tiyatro temsillerinde de, İran yönetimlerinin baskı ve engellemeleriyle karşılaşmışlardır.

                      Muasır Azerbaycan Edebiyatı Devri (1979- )

                      Güney Azerbaycan’da 1950’lerden sonra gittikçe artan baskı ve yasaklamalar, 1962 yılındaki toprak reformuna kadar devam eder. Bu tarihte “Ak Devrim” adıyla yapılan reformla halkın tepkileri yumuşatılmaya çalışılır. Büyük toprak sahipleri ve mollalardan bu reforma ciddi itirazlar yükselir. Bilhassa Humeyni sert itirazları sonucu ülkeyi terk etmek zorunda kalır. Ancak bu reform çeşitli sebeplerle başarılı olamaz. 1970’lerin sonuna doğru toplumun ve özellikle din adamlarının üzerindeki baskılar artar. İran’ın önemli şehirlerinden Kum ve Tebriz’de mitingler yapılır. Bu olaylar isyan kabul edilerek sıkıyönetim ilan edilir. Olaylar bir yıl boyunca devam eder. Nihayet Şah olayların ardının kesilmeyeceğini anlayarak eşiyle birlikte ülkeyi terk eder (16 Ocak 1979). 1 Şubat 1979’da Humeyni İran’a döner ve iktidarı ele alır. 1 Nisan 1979’da İran İslam Cumhuriyeti kurulur. 1163 Şah yönetiminin son yıllarındaki yumuşama, basın üzerindeki sansürü kaldırır. Bu tarihten sonra Azerbaycan Türkçesi ile gazete, dergi ve kitap yayınları az da olsa göze çarpar. Bu dönemde yayınlanan ilk Türkçe gazete “Ulduz” (17 Ocak 1979) adıyla Tebriz’de yayınlanır. 3 Mart 1979’da Tahran’da “Yoldaş” dergisi yayınlanır. Daha sonra bu derginin adı “İnkılâp Yolunda” ve “Yeni Yol” olarak değiştirilir. Nisan 1979’dan itibaren Dr. Cevat Heyet ve arkadaşları tarafından “Varlık Dergisi” yayınlanmaya başlar. Varlık Dergisi, dil, kültür, edebiyat ve folklor alanlarında büyük hizmetler verirler, halkın millî bilincini uyanık tutma yolunda da büyük gayretler sarf eder. Türklerin yoğun olarak yaşadıkları diğer şehirlerde Türkçe ile çeşitli gazete ve dergiler yayınlanmaya başlar. 1980 yılında varlık dışındaki dergilerin büyük çoğunluğu çeşitli sebeplerle kapatılır. Humeyni’nin ölümünden sonra basın hayatına uygulanan baskıların azalmasıyla birlikte Azeri Türkçesiyle bazı dergiler yeniden yayın hayatına girer. Ayrıca Tebriz ve Tahran başta olmak üzere bazı şehirlerde kültür, edebiyat, folklor dernekleri kurularak faaliyet göstermeye başlar. Bu derneklerin birçoğunun Türkçe, Türkçe-Farsça dilleriyle yayınlanan gazete ve dergileri de bulunmaktadır. Bu dernekler ve yayın organları şunlardır: Azerbaycan Yazarlar ve Şairler Cemiyeti, Güneş Dergisi, Tahran; Tebriz Şairler ve Yazarlar Cemiyeti, Ülkü Dergisi, Tebriz; Tebriz Genç Şairler ve Yazarlar Cemiyeti, Gençlik Gazetesi, Tebriz; Müstakil Azerbaycan Medeniyet Ocağı, Yoldaş Dergisi, İnkılâp Yolunda, Yeni Yol, Tahran. Sadece Tahran’da sayıları 200’e yaklaşan ana dilde gazete ve dergi yayına sokulur. Buna çeşitli sebeplerle ülkelerinde ayrı kalmış Güney Azerbaycanlı aydınların değişik ülkelerde “muhaceret matbaası” adı altında çıkardıkları gazete ve dergiler de eklenmelidir. Bu matbuat organlarının uzun ömürlü olmamalarına rağmen yinede gelecek için katkıları yadsınamaz. (Danulduzu Gazetesi, 1960/1:16) Son zamanlardaki yumuşama eğilimleri sebebiyle Türkçe gazete ve dergilerin sayısı günden güne artmaktadır.6 1979 yılındaki İslâm İnkılâbı, millî şuurun canlanmasında önemli bir imkân yaratırken, Güney Azerbaycan halkı ve aydınlarının geleceğe dair ümitlerini perçinlemiştir. 1980’li yılların sonunda Kuzey Azerbaycan’ın bağımsızlığını kazanması Güney Azerbaycan ile Kuzey Azerbaycan arasındaki ilişkilerin güçlenmesine de imkân yaratmıştır. Yeni şairler 6 “Bu gün Kuzey Azerbaycan’da 800 yakın matbuat organı varken, İran’da 35’i gündelik, 173’ü haftalık, 235’i aylık, 7’si yıllık; 664’ü siyasi, 8’i ince sanat, 44’i tıp, 52’si teknik, 17’si tarım, 374’ü medeni, 346’sı içtimai,124’ü iktisadi olmak üzere 1614 değişik matbuat organı bulunmaktadır. Ne yazık ki, bu rakamın içerisinde otuz milyonluk Türk halkına ait tamamen Türkçe bir dergi ya da gazete yoktur.” (Medeniyet Gazetesi, 1997, Nu:6-7) 1164 ve onların bir birinden güzel eserleri sayesinde, Güney Azerbaycan şiiri gittikçe olgunlaşacaktır. Devrimden sonra Modern Güney Azerbaycan edebiyatı; İnkılâp hareketinden doğan ve beslenen coşkun, vatanperver şiir anlayışı, Serbest şiir anlayışı ve Şiirde ferdî üslûbun gelişmesi şeklinde özetlenebilecek üç dönemde incelenebilir. Güney Azerbaycanlı şair Ali Rıza Miyanalı, İran inkılâbından sonra Güney Azerbaycan şiirinin üç aşama geçirdiğini belirtir. Bunlar: 1. İnkılâp hareketinden doğan ve beslenen coşkun, vatanperver şiir anlayışı. Bu anlayış şiiri, siyasî ve ideolojîk bir yapıya yaklaştırır. 2. Serbest şiir anlayışı. Bunlar, kendine özgü ifade üslûp arayışı içindedirler. Arûz ile hece arasında bir kalıp kullanmaya çalışırlar. 3. Şiirde ferdî üslûbun gelişmesi. Bu anlayış kendine özgü edebî ifadeleri yaratırken, serbest vezni ön plana çıkarır. Aynı şiirde değişik vezinleri birleştirerek yeni bir entegrasyona çalışır. (Miyanalı, 1997:6) Matbuattaki kısmi serbestlik edebiyat dünyasını canlandırır. En başata, şiirde tema zenginleşir. Şah’ın devrilmesinden sonra, şiir o dönemi ve bil hassa Şah’ı tenkit etmeye başlar. Kalem tutan eller, Pehlevî Hanedanı’nın iç yüzünü anlatmaya çalışırken, bir yandan da inkılâp yılları ve Azerbaycan halkının beklentileri dile getirilir. Özellikle Tahran ve Tebriz’de yeni yeni gazete ve dergilerin yayınlanmaya başlaması, bu konuda çok olumlu sonuçlar doğurur. Bilhassa “Varlık”, “Yoldaş”, “Köroğlu”, “Ülker”, “Çenlibel”, “Dede Gorkud”, “Güneş”, “İnkılâb Yolunda”, “Firuz-i Azadî” gibi yayın organları, Azerbaycan edebiyatına olumlu katkılarda bulunurken, şiire yeni bir istikamet de verir. Yıllarca baskı ve sansürden yayınlanamayan şiirler bu vasıta ile halka ulaştırılır. 1970’li yıllarda Habib Sahir, Yahya Şeyda, Hamid Nutkî, Sehend, Şehriyar, H.Terlan gibi güçlü şairler vasıtasıyla yeni bir dinamizm kazanan Güney Azerbaycan şiiri, şekilde sınırlamaları kaldırır. Bu dönem şiirinde esas tema, Güney Azerbaycan’daki arzu ve hasretin meydana getirdiği kederdir. Şairler, bu kederi bütün insanlık âlemine iletilmeye çalışır. Bu anlayış, 1980’li yılların sonuna kadar devam eder. Güney Azerbaycan şairleri bütün şiirlerinde, özellikle Sönmez, Savalan, Sehend, Gaflantı, Düzgün, Adsız, Meşruteci Sönmez, büyük usta Şehriyar ile omuz omuza vererek bağımsızlık yolunda mücadeleci bir şiir anlayışı 1165 yaratmışlardır. Bilhassa ana dili mevzuunda görülen hassasiyet Şehriyar’ın; “Türkün Dili Tek, Sövgili, ehsaslı dil olmaz / Başka dile gatsan bu esil dil, esil olmaz.” fikriyle bütünleşerek İran’ı etkisi altına alır. 1980’de İran-Irak savaşının başlaması, şiirin mevzuunu savaşa çevirir. Savaş yıllarına yeniden dönen şairler, savaş ve savaşın geride bıraktığı acıları kaleme almaya başlar. Sönmez Meşruteçi bayatılarında, Davud Kendirî “Le’net Saddam’a”, Hamdullah Erkan “Heleban” şiirlerinde savaş mevzuunu işler. Ali Mohferd, Şehriyar ve Zülfikâr Kemalî’nin de bu anlamda şiirleri vardır. Bu devirde dikkati çeken konulardan biri de, 1960’lardan itibaren ağırlık kazanmaya başlayan dinî ve felsefî şiirlerdir. Bu dönem şiirlerinde, insan-hayat-ebediyet şiirin ana temelleridir. “ölüm” dinî, felsefî ve siyasî bazı motiflerle zenginleşir. “İnsan” mefhumu daha çok felaket ve acılarla birlikte işlenir. Bazen de iyimser yanları arzu ve istekleri anlatırlar. Bedbin insanın ruh halleri vardır. Gidiş-gelişler ve zıddiyetler çoktur. Şiirdeki dinî eğilim zamanla şairi, metafiziğe ve ölüm mevzuuna yaklaştırır. Ölüm, dirim, insanın manevi yanları, psikolojik zıtlıklar ve iç çatışmalar şaire ilham olur. Aslında La’lî, Racî, Aciz ve Serraf’ın mersiyeleriyle yetişen yeni nesil bu teme çok da yabancı değildir. Tenha’nın rubaileri Beytullah Neferî’nin “Allah Allah”, Ali Meferdî’nin “Meftun-i Ürfan Olmuşam”, Hüseyin Sahil’in “Gur’an Söhbeti”, Hüseyin Hesen’in “Hz. Ali Escer Mövhesi”, Firuz Cevanşir Hadim’in “İman Heykeli”, Haydar Hundil’in “Zikr-i Musibet”, Abbas Şebhiz’in “Heves-i Medh-i Eli” ve Seyid Mehdi Eminî’nin “Ey Şehid-i Kerbela” (Edebiyat Ocağı, 1985/1:132-403) adlı şiirleri, dine ve din alimlerine müracaat eder. İnsan, iman ve inanç konularını işler. İnsanda saflığı ve kâmilliği arar. Ancak bu mevzuun daha çok dinî bir karakter arz etmesi, sanırım, 79’devrinden sonra yetişen genç şairlerin aldığı Fars eğitimi ve idealinin tesirinden kaynaklanır. Bu dönem şiiri cemiyetteki zıtlığı, çeşitliliği, fikrî ve manevi olgunluğu aks ettirmesi açısından da çok önemlidir. Ancak bu şiirler pratik açısından pek başarılı değildir. Bu devirde işlenen konulardan biri de aşk ve muhabbet konusudur. Bu şiirler, duygu ağırlıklı olmasına rağmen, ideal kahraman akl-i kâmil ve aşk duygusu ile birlikte ele alınır. Bunda sanırım geleneksel edebiyatın tesiri vardır. Cenub şiirinde tabiat, insanla birlikte ele alınır. Tabiat insanın sığındığı bir liman gibi gösterilir. Ana kucağı, dert ortağıdır. Figan’ın “Dağlar” 1166 Firidun Hasarlı’nın “Yaz Gelibdir”, Herullah Salpag’ın “Gış Geldi” ve Seydi Selman Hüseynî ile M. Hüseyin Tufan’ın şiirleri tabiatı canlı ve orijinal bir şekilde ele alır. İnkılâbdan sonra öne çıkan mevzulardan biri de “şair ve şiir” ile alakalıdır. 1980’lerde bu hususta derin tartışmalar yaşanır. “Şair kimdir?”, “Nasıl olmalıdır?”, “Şiir konusu ne olmalıdır?” gibi sorulara yanıt aranır. Abdullah Yanar, Beytullah Caferî, Süleyman Salis, Sönmez, G. Begdeli, Sehriyar, Sehend, H. Sahir bu konuya dokunur. Şehriyar ideal şair olarak gösterilir. Bu dönemin şair nesli arasında 1940’lerde doğan; Hasan Mecidzâde Savalan (1940- ), Hüseyin sadık Düzgün (1945- ), Behram Elçin (1944- ), Süleyman Salis (1945- ), Muhammet Ali Nihavendî (1948- ), İbrahim Refref (1949- ), Seyid Hamide Reiszâde Seher (1952- ), Hüseyin Feyzullahî Vahit (Yıldız, 1952- ), Adsız Ali Şerif Dilcuyî (1955- ), Zülfikâr Kemalî (1955- ), Mahmut Ali Çehreganlı (1958- ), Ali Taşkın (1958- ), Riza Gaffarî (1959- ) ve 1960’larda doğan, Yusuf Kökebî (1960- ), Atilla Maralanlı (1961- ), Aşık Cengiz Biriya (1961- ), Ağşin Ağkemerli (1961- ), Cengiz Mehdioğlu (1962), Feriba İbrahim (Afak, 1965- ), Ehad Zamanî (1965- ), Resul Gurbanî Mukaddem (1967- ), Nureddin Mukaddem Önel (1968- ) ile 1980’lerde doğan gençlerden Feranek Ferit İpek, Yahya Salahlı, Karabulut, Aydın Tebrizli, İmran Salahî, Hüseyin Tahmasib Pürşehrek (Mirza), M. Riza Melikpur, Nigar Heyavî isimleri sayılabilir. Buna bir de eskilerden edebî hayatına devam eden ustaları eklemek yerinde olur. Bu dönemde ön plana çıkan sanatkârlar arasında eskilerden; Şehriyar, Sehend, Cevat Heyet, Söhrap Tahir, Hamit Memetzade, Ali Kemali, Aşık Hüseyin Cevan, Medine Gülgün, Eli Tüde, Balaş Azeroğlu ve Hamit Nutkî ve yenilerden Mahmut Taki Zöhtabî, Hasan Mecidzâde Savalan, Hüseyin sadık Düzgün ve Ali Taşkın’in adları sayılabilir. Önceki nesle dahil olmasına rağmen şiirlerini 1971’den sonra Bağdat’ta yayınlayan Mahmut Taki Zöhtabî (1923-1998), gençlik yıllarında kaçak yollardan Rusya’ya gider. Bir süre tutuklu kaldıktan sonra, Baku’ye gelir. Burada Üniversite tahsili alır. 1971 yılında Irak’a giderek Bağdat Üniversitesinde çalışır. 1979 Devriminden sonra ülkesine döner. Çok çeşitli konularda eser veren Zöhtabî’nin, “Pervanenin Sergüzeşti” (Bağdat), “Bağban Eloğlu” (Bağdat) adlı şiir kitapları bulunur. (Kafkasyalı, 2002/5:563) 1167 Yine önceki nesle mensup olmasına rağmen, 1979 İnkılâbından sonraki kısmî serbestlikten faydalanarak Azerbaycan Türkçe’si ile yazmaya başlayan Sönmez (Kerim Meşruteçi, 1928- ), Bağımsızlık, hürriyet ve vatan sevgisi gibi konuları işler. Son şiirlerinde edebî anlamda ciddi bir gelişme görülür. “Babam Özü Gelecekdir” ve “Yeni Yollar Aşan Dağcı” kitapları siyasî yönden değerlidir. Diğer kitapları arasında, “Ağır İller”, “İsa’nın Son Şamı” ile Bakü’de yayınlanan “Garanguş Yazı Gözler” (1990)’i sayılabilir. (Kafkasyalı, 2002/6:76) Hasan Mecidzâde Savalan (1940- ) II. Dünya Savaşı yıllarında doğan Savalan, Azerbaycan Edebiyatını iyice öğrenerek, kendisine Sabir, Samed Vurgun ve Süleyman Rüstem’i örnek alır. Anadilinin gelişmesi için çalışır. Şiirlerinde aşk, sevgi, ümit ve vatan konularını işler. millî ve manevî değerleri ön plana çıkarır. 1955-1966 yıllarında yazdığı şiirlerini “Apardı Seller Saranı” (1978) adıyla yayınlar. (Kafkasyalı, 2002/6: 251) Hüseyin sadık Düzgün (1945- ) Genç yaşta şiir yazmaya başlayan Düzgün’ün şiirleri, Hümeyni devriminden sonra “Azadlık”, “Yoldaş” ve “İngılab Yolunda” dergilerinde yayınlanır. İstanbul Üniversitesinde Doğu dilleri alanında doktora yapar. “Küçük Şé’rler” (1978), “Güneyli Veten Yoldaşları” (1981), “Uçgun Dahma” (Yıkık Kulübe), “Bakı Lövheleri” (1981) şiir kitapları vardır. (Kafkasyalı, 2002/6:293) Ali Taşkın (1958- ) Üniversite yıllarında edebiyatla ilgilenmeye başlayan Taşkın, Türkçe şiirler ve hikâyeler yazar. 1986 yılında Bakü’ye giderek Doktorasını yapar. Dilcilik alanında çalışmalarıyla dikkati çeken Taşkın, Türk Dünyasını dolaşarak araştırmalarda bulunur. Daha çok nesir alanında eser veren yazarın bir de şiir kitabı vardır. (Kafkasyalı, 2002/6:610) 1980 sonrası Güney Azerbaycan edebiyatında tamamen birleşik Azerbaycan düşüncesinin hâkim olduğu görülür. Bilhassa şiirde esas tema ayrılığın yüreklerde yarattığı keder ve gelecekte mutlaka kurulacak müstakil Azerbaycan düşüncesidir. Ayrıca, bütünleşme fikrinin yanında dil, vatan ve bağımsızlık temaları da zenginleşerek yeniden ağırlık kazanmaya başlamıştır. Güney Azerbaycan nesrinde asıl tema hürriyet arayışı ile alakalıdır. Romanın merkezinde Güney Azerbaycan halkının yaşadığı sıkıntı ve ıstıraplar bulunur. Ancak bu ıstıraplar daha çok, geçmişte yaşanmış faciaların dile getirilmesi biçimindedir. Her türlü baskı ve zorluklara rağmen, yeni yetişen yazarlar, Güney Azerbaycan nesrine yeni bir ruh ve çehre kazandırmaya çalışmışlardır. Bunların arasında; M. Güloğlu, 1168 E. Ağçaylı, A. Azeri, Hasan Savalan, G. Hüseyin Saedi, Eli Taşgın, Hüseyin Feyzullahi Vahit, Ağşin Ağkemalî, Resul Gurbanî Mukaddem, Möhordar Kaviyanpur, Hamid Arğış, Nasır Menzurî’nin adları özellikle zikredilmelidir. Bu dönemde verilen eserler arasında; dilcilik alanındaki çalışmalarıyla da tanınan ve nesir alanında çok eser veren Ali Taşkın’ın “Kent Gelini”, “Çekme Yarası”, “Buğda Gülü”, “Gar Çiçeyi”, “Toprak Kokusu”; Hüseyin Feyzullahî Vahit’in hikâyeleri ve “Aydın Serdar” (1997) adlı eseri; Ağşin Ağkemalî’nin küçük hikâyelerini topladığı “Dondurmaçı”sı; Resul Gurbanî Mukaddem’in “Guyruklu Çerpelenk”i; Möhordar Kaviyanpur’un “Dağlar Kızı” romanı; Hamid Arğış’ın “Nahışlı Mendil”i ve Nasır Menzurî’nin “Son Nağıl, Son Efsane” hikâyeleri sayılabilir. Son yıllarda siyasî ve ekonomik zorluklar nedeniyle Güney Azerbaycan’da tiyatro faaliyetleri yok denecek bir seviyeye gerilemiştir. Bu zorluklara tiyatro eserlerinin ancak Farsçaya çevrilerek sahnelenebilmesi ve birtakım dinî baskıların da eklenmesi yerinde olur. Ancak bugün, başta Tebriz ve Tahran’da olmak üzere Güney Azerbaycan’ın tiyatro ve kültür alanına yönelik faaliyetleri başarılı bir şekilde yürütülmektedir. Özellikle Tahranda’ki “İrşad Tiyatrosu” ile “Behmen Medeniyet Sarayı” bu faaliyetler için önemli bir merkez durumundadır. Sonuç olarak Güney Azerbaycan Edebiyatında modern anlamdaki ilk eserler, Meşrutiyet devri olarak adlandırılan 1828 sonrasına rastlar. Arada meydana gelen kesintiler Batı tesirindeki edebiyatın gelişimine ve bu alandaki eserlerin gecikmesine neden olur. Bu sebeple Batı tesirindeki edebiyatın oturması 1945’sonrasında gerçekleşir. 1960’larda bütün dünyada meydana gelen özgürlük arayışları, edebiyatta da insanın iç benine dönmesine, yani daha ferdi bir edebî anlayışın doğmasına neden olur. 1960’larda başlayan insan ve zaman gibi felsefî kavramlar da şiire girer. Kuzey Azerbaycan’ın bağımsızlığa kavuşmasından sonra Güney Azerbaycan edebiyatı daha özgür ve daha coşkun akmaya başlamıştır. Dileğimiz, Güney Azerbaycan Edebiyatı’nın uğradığı haksızlıklardan ve baskılardan kurtularak hak ettiği değere ulaşması ve bu alanda yapılacak akademik çalışmalarla geniş bir coğrafyaya sahip Türk Dünyasına tanıtılmasıdır.

                       


                      • Topic 11

                        11.         Hafta                                 İran’da Türk Edebiyatı: Şehriyar

                        Konular:  M. Hüseyin Şehriyar’ın hayatı; Fars şiirinde rolü; Heyderbabaya Selam şiiri- Türk edebiyatında yeni aşama; Türkçe diğer şiirleri.

                        Temel Okumalar:

                        -           Ali Kafkasyalı, İran Türkleri, s. 590-597;

                        -            Wikipedia’dan uygun makaleler;

                        -           Youtube’dan değişik videolar.

                        Ders Notları:

                        Mehemmed Hüseyin Şehriyar, Tebriz’de dünyaya geldi. Doğumuyla ilgili olarak 1905-1908 yılları arasında farklı tarihler verilir. Dava vekili olan babası İsmâil Mûsevî (Mirza Ağa Hoşginabî) güzel sanatlara meraklı kültürlü bir kimse idi. Mehemmed Hüseyin önceleri “Behcet”, daha sonra “Şehriyâr” mahlasını kullanmıştır. 1906’da başlayan İran Meşrutiyet Hareketi’nin Tebriz’de yol açtığı sosyal, siyasal ve ekonomik çalkantılar yüzünden ailesi 1909’da Hoşginab köyüne göç etti. İlk öğrenimine Hoşginab civarındaki Kayışkurşak köyünde Ahund Molla İbrâhim’in yanında aldığı Farsça dersleriyle başladı. 1912’de ailesi Tebriz’e dönünce tahsiline Medrese-i Müttehide ve Füyûzât gibi mekteplerde devam ederek Medrese-i Tâlibiyye’den mezun oldu. Bu okulda Farsça’sını geliştirdi; Arap dili ve edebiyatı okudu. Bir yandan da özel olarak Fransızca dersleri alıyordu. Farsça ilk şiirleri bu sırada Tebriz’de Muhammediye Mektebi’nin Edeb adlı dergisinde çıktı (1920). Lise tahsilini Tahran’da Dârülfünûn adlı okulda tamamlayarak (1921-1923) Tıp Fakültesi’ne girdi. Öğrenciliğinde şair Ferruh-i Yezdî’nin kıraathanesinde edebî muhit içinde yer edinmeye başladı. Farsça ilk şiir kitabı Ṣadâ-yı Ḫudâ 1929’da Tahran’da yayımlandı. Meliküşşuarâ Bahâr kitaba yazdığı önsözde -bazı edebiyatçılar abartılı bulsa da- onu sadece İran’ın değil bütün Şark’ın gelecekte övüneceği bir şair olarak takdim etti. Aynı yıl şarkıcı Muçul Pervâne’nin ölümü üzerine yazdığı “Mesnevî-i Rûh-i Pervâne” büyük ilgiyle karşılandı. Bu tarihten itibaren Farsça şiir kitapları ardarda basılmaya başladı.

                        Fakültede ders verdiği Süreyyâ adlı bir kızla yaşadığı aşk macerası yüzünden son sınıfta bitirme sınavlarına katılamadı. Aynı kıza tâlip olan, İran sarayına yakın bir aileye mensup Çırağ Ali Han Pehlevî ile Vezir Abdülhüseyin Timurtaş’ın müdahalesi yüzünden hapsedildikten sonra Nîşâbur’a sürgün edildi (1929). 1932-1934 yıllarında Nîşâbur ve Horasan’ın bazı şehirlerinde noter idarelerinde görev yaptı. Ardından döndüğü Tahran’da çeşitli işlerde çalıştı; daha sonra bir bankada muhasebeci olarak yıllarca görev yaptı. 1935’te babasının vefatıyla kısa bir müddet için Tebriz’e döndü. 1942-1943 yıllarında ruhsal bunalım geçirmeye başlayan ve dört yıl kadar münzevi bir hayat yaşayan Şehriyâr 1946’da annesinin Tahran’a gelip kendisine destek vermesi sayesinde bunalımdan kurtuldu. Bu sırada annesinin, yazdığı şiirleri anlamadığını söylemesi üzerine Âzerî Türkçesi’yle şiir yazmaya başladı. “Heyder Baba’ya Salâm” adlı şiirini 1950’de kaleme aldı; şiir büyük ilgiyle karşılandığından 1951’de Tahran’da basıldı. 1952’de annesi vefat edince yeniden büyük sarsıntı geçirdi ve dostları onu Tebriz’e dönmesi için ikna etti. 1953’te halasının kızı Azîze ile evlendi. 1954-1969 yıllarında Tebriz’de yaşadı. Burada “Heyder Baba’ya Salâm”ın ikinci bölümünü 1967’de yayımladı.

                        1968’de bilhassa şair Bulud Karaçorlu Sehend’in ısrarlı davetiyle Tahran’a gitti. İran’da cereyan eden sosyal ve siyasal olaylarla ilgili şiirler yazmaya başladı. 1973’te Tahran’a yerleşti. 1977’de eşinin âniden vefatı şairi yeniden bunalıma sürükledi. 1979 İran İslâm Devrimi ve şahlığın yıkılması şairin ümitlerini canlandırdı; yeni dönemi heyecan ve sevinçle karşıladı. Azerbaycan Türkleri’nin Tahran’daki kültür hayatına önemli katkılarda bulundu. Doktor Cevad Heyet ve arkadaşlarının çıkardığı Farsça-Türkçe Varlık (Varlıq) dergisinde yeni şiirleri çıktı; şiirleri ve sanatı hakkında birçok makale yayımlandı. Ömrünün son yıllarını hastalıklarla geçiren Şehriyâr 18 Eylül 1988’de Tahran’da vefat etti; vasiyeti gereği cenazesi Tebriz’e götürülerek Makberetüşşuarâ adlı eski bir mezarlıkta defnedildi. İran hükümeti Şehriyâr için anıtmezar ve şiir günlerinin düzenlendiği bir kültür sitesi yaptırdı.

                        Eserleri. 1. Heyder Baba’ya Salâm (Tahran 1369 hş.). Yayımında büyük ilgiyle karşılanan eser, şah rejiminin yok etmek istediği Azerbaycan Türklüğü’nün bilincini uyandırmış, var oluş mücadelesini yeniden başlatmıştır. Şehriyâr’a nazîreler yazılmış, cevaplar, manzum mektuplar gelmeye başlamış, çok geçmeden eser Türkiye’de, Irak’ta, Kuzey Azerbaycan’da neşredilmiş, şairi hakkında yüzlerce makale kaleme alınmıştır. Böylece Şehriyâr Mektebi denilen bir ekol oluşmuştur. Şair için Bulud Karaçorlu Sehend’in yazdığı manzum mektup ve Şehriyâr’ın buna cevap olarak yazdığı “Sehendiyye”, İran İslâm Devrimi’nden önce uygulanan yasak sebebiyle banda kaydedilerek halk arasında yayılmış ve büyük ilgi görmüştür. Heyder Baba’ya Salâm’dan Türkiye’de ilk defa Mehmed Emin Resulzâde söz etmiş (“Edebî Bir Hadise”, Türk Yurdu, sy. 241 [1955], s. 607-613), Ahmet Ateş ilk ilmî neşrini gerçekleştirmiş (Şehriyâr ve Haydar Baba’ya Selâm, Ankara 1964), Muharrem Ergin metin neşri yanında mukayeseli bir dil çalışması yaparak (Âzerî Türkçesi, İstanbul 1971) eserin Türkiye’de geniş bir okuyucu kitlesine ulaşmasını ve üniversitelerde ders kitabı olarak okutulmasını sağlamıştır. Heyder Baba’ya Salâm Mirza Sâlih Hüseynî tarafından Farsça’ya çevrilmiştir (Tahran 1368 hş.). 2. Şehriyâr ve Heyder Baba’ya Mektuplar, Nazîreler (Tahran 1358 hş./1979). M. E. Ferzane bu eserde Şehriyâr’a yazılan nazîreleri, mektupları, Şehriyâr’ın bunlara verdiği cevapların bir kısmını yayımlamıştır. 3. Şehriyâr ve Azerbaycan Dilinde Eserleri (Tebriz 1360 hş./1981). Yahyâ Şeydâ’nın topladığı şiirlerin bazı açıklamalarla yapılan neşridir. 4. Şehriyâr ve Bütün Türkçe Şiirleri (nşr. Yusuf Gedikli, İstanbul 1990). 5. Aman Ayrılıg. Şehriyâr’ın Kuzey Azerbaycan’da gazete ve dergilerde yayımlanan şiirlerinin Hemit Mehemmedzâde ve Gulâm Hüseyn Bigdili (Bekdili) tarafından gerçekleştirilen yayımıdır (Bakü 1981). 6. Üstad Şehriyâr’ın Azerbaycan Türkçesiyle Külliyyatı (nşr. Asgar Ferdî, Tahran 1380/2001). 7. Şehriyâr ve Şi’r-i Türkî (nşr. Ali Asgar Şiirdûst, Tahran 1383/2004). 8. Eşʿâr-ı Şehriyâr (I-IV, Tahran 1335-1339 hş.). Şehriyâr’ın Farsça şiirlerini içerir. 9. Külliyyât-ı Dîvân-ı Şehriyâr (I-V, Tahran 1328-1335 hş., 1949-1957). Şairin bizzat tashih ettiği Farsça şiirlerinin en iyi neşirlerinden biridir. Eserde Şehriyâr’ın biyografisi ve şiir sanatı hakkında makaleler de bulunmaktadır. 10. Şehriyâr ve İnḳılâb-ı İslâmî (Tahran 1372 hş.). Asgar Ferdî’nin bir araya getirdiği İran devrimiyle ilgili Farsça şiirlerini içerir. 11. Gülzâr-ı Cemâl (Tahran 1379 hş.). On iki imama, Humeynî’ye ve onun rehberliğine dair Seyyid Rızâ Hoşginâbî’nin topladığı Farsça şiirleridir. Şehriyâr’ın Farsça şiirlerinden seçmeler birçok defa yayımlanmıştır (Nahid Habîbî, Kitâbşinâsî ve Fihrist-i Maḳālât).

                        BİBLİYOGRAFYA
                        Mehemmed Hüseyin Şehriyâr, Türkî Divanı Külliyatı, Tahran 1369 hş.; a.mlf., Seçilmiş Eserleri (haz. N. Rizvan v.dğr.), Bakü 2000; Bergüzîde-i Eşʿâr-ı Türkî ve Fârsî-yi Üstâd Seyyid Meḥemmed Ḥüseyn Şehriyâr (nşr. İsmâil Tâcbahş), Tebriz 1364 hş.; Höküme Billuri, Mehemmedhüseyn Şehriyâr, Bakü 1984; Şehriyâr Mateminde Eserler: Be Yâd-ı Şehriyâr (haz. Mehemmed Hüseyin Mübeyyin), Tebriz 1368 hş.; Nâle-i Setâr Mecmûʿa-i Maḳālât der Bâre-i Üstâd Şehriyâr (haz. Rahîm Çavuş Ekberî), Tebriz 1374 hş.; Yaşar Garayev, “Poeziyanın Araz Ağrısı ve Yaddaşı: Şehriyâr”, Tarih: Yahından ve Uzagdan, Bakü 1996, s. 433-454; İsa Hebibbeyli, Ustad Mehemmedhüseyn Şehriyâr, Bakü 1999; Bekir Nebiyev, Şehriyâr Kelamının Vüs’eti, Bakü 1998; Nahid Habibi Azad, Kitâbşinâsî ve Fihrist-i Maḳālât ve Eşʿâr-ı Üstâd Seyyid Muḥammed Ḥüseyn Şehriyâr, Tahran 1377 hş.; Esmira Şükürova, M. Şehriyâr: Heyatı, Mühiti ve Yaradıcılığı, Bakü 1998; Yavuz Akpınar, “Şehriyâr’ın Türkiye’de Neşredilmemiş Bazı Türkçe Şiirleri”, EFAD, sy. 11 (1979), s. 507-530; Bâkır Sadrî Niyâ, “Cilvehâ-yi Romantizm der Şiʿr-i Şehriyâr”, Neşriyye-i Dânişkede-i Edebiyyât ve ʿUlûm-i İnsânî, XLVIII/188, Tebriz 1382 hş., s. 133-156; Mümtaz Sarıçiçek, “Şehriyar’a Selam Haydar Baba’ya Selam’ın Ontolojik Tahlili”, Turkish Studies, III/7 (2008), s. 580-591; Yusuf Gedikli, “Şehriyar, Muhammed Hüseyin”, Yeni Türk İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1995, örnek fasikül, s. 129-130; J. T. P. de Bruijn, “S̲h̲ahriyār”, EI2 (İng.), IX, 220-221.

                         

                         


                        • Topic 12

                           

                          12.       Hafta                                    Türk Medeniyeti ve İran

                          Konular:  Ortaçağlarda Türk hanedanları ve Fars kültürü; Türk kültürünün gelişme alanları; İran devletinin Türk kültürü alanaında siyaseti.

                          Temel Okumalar:

                          -           Nesib Nesibli, Azerbaycan’da Milli Kimlik Sorunu, Avrasya Dosyası,

                                      İlkbahar 2001, cilt 7, sayı 1, s. 132-160;

                          -          Bilgehan A. Gökdağ, M. Rıza Heyet, İran Türklerinde Kimlik Meselesi, Bilig.

                                     Türk Dünyası Sosyal Bilimler Dergisi, sayı 30, yaz 2004, s. 51-84;

                          -          Saadettin Gömeç, Türk Cumhuriyetleri ve Toplulukları Tarihi, 5. bölüm;

                          -          Nəsib Nəsibli, Güneyli-Quzeyli Meselelerimiz, Bakı: Aypara3,  2013,

                                     degişik bölümler;

                          -          Ali Kafkasyalı, İran Türkleri, s. 279-392;

                          -          Wikipedia’dan uygun makaleler;

                          -           Youtube’dan değişik videolar.

                          Ders Notları:

                          12 Mayıs 2006 Cuma günü İran Devleti’nin resmi yayın organı olan İran Gazetesi’nin çocuk özel sayısında “Hamam Böceklerinin Bizi Böcekleştirmemesi İçin Ne Yapmalıyız!” başlıklı bir makale yayınlandı. Bu makalede hamam böceklerini yok etmek için çocuklara sekiz yöntem öğretilmekte ve her yöntem de bir karikatürle gösterilmektedir. Karikatürün birinde çocuğun biri hamam böceği ile konuşmakta, yalnız çocuğun dilini anlamayan hamam böceği Türkçe “NEMENE?” diye sormaktadır.[Güney Azerbaycan’ın çoğu bölgesinde “NE?” sorusu “NEMENE?” şeklinde ifade olunur]. Ayrıca bu karikatürün altında hamam böceklerinin dillerinin çok zor ve kuralsız olduğu ve dolayısıyla çoğu hamam böceğinin kendi dilinde konuşmak istemediği izahı verilmiştir.

                           

                          Hamam böceklerini yok etmeye önerilen yöntemler, daha çok siyasi muhalif güçleri yok etmeye yarayan yöntemlere benzemekle beraber yöntemlerin birinde insan dışkısından beslenen böcekleri yok etmek için bir süresine tuvalete gidilmemesinin yeterli olacağı söylenmektedir. İran’ın siyasi ve toplumsal ortamı ile tanışık olan herkesin yazarın Türkleri kastettiğini anlayacağı kesindir. Söz konusu yazının yayınlanmasından birkaç gün sonra aynı gazete aynı yazardan “Cengiz Ölüyor” adlı Türklere hakaret içerikli bir yazı daha yayınlamıştır.

                           

                          İlk yazının yayınlanmasının hemen sonrası günü Azerbaycan üniversitelerinde itiraz sesleri yükselmeye ve git gide eylemlere dönüşerek büyümeye başladı. On gün sonra (22 Mayıs’ta) Güney Azerbaycan’ın merkez kenti olan Tebriz’in devlet üniversitesinin kampusunda öğrenciler toplanarak protesto sloganları atar ve daha sonra itiraz mektubu vermek üzere kampustan ayrılır ve valilik binasına doğru yürürler. Yolda emniyet güçlerinin müdahalesi sonucu öğrenciler ile çevik kuvvet arasında çatışma çıkar. Çatışma kent halkının öğrencilerden yana olaya karışması ile büyür ve sonuç olarak çevik kuvvet ilk başta göz yaşartıcı gaz, cop ve daha sonra ise doğrudan halka ateş açma suretiyle gösteriye şiddet karıştırır. Günün geç saatlerinde gösteri tam bir ayaklanma şekli alır. Bu olayda valilik binası dâhil birçok devlet bina ve aracı zarar görmüş, çok sayıda vatandaş yaralanmış ve şehit olmuştur. Sonraki günlerde Urmiye, Hoy, Zencan, Erdebil, Hıyav (Mişkin), Marağa, Merend, Miyana, Koşaçay (Miyandoab), Sulduz (Negedeh), başta olmak üzere toplam 25 büyük ve küçük kent ve kasabada kanlı olaylar yaşanmıştır. Urmiye’de İran gazetesinin il temsilcilik binası bir hafta içinde iki kez ateşe verilmiş ve devlet radyo, televizyon il tesisleri tahrip edilip yakılmıştır. Erdebil, Mişkin ve Negedeh şehirlerinde emniyet güçleri doğrudan halkın üzerine ateş açmıştır. Tüm Azerbaycan’a yayılan ve daha sonra Tahran ve Kum’a sıçrayan on günlük ayaklanmada verilen raporlara göre en az 50 vatandaşımız şehit olmuş ve binlercesi yaralanmıştır. Uzun veya kısa süreli gözaltına alınan insan sayısı toplam 21 bine ulaşmıştır. İran’ın resmi haber ajanslarına göre sadece Tebriz’de 330 kişi gözaltına alınmış, Negedeh’de 4 kişi hayatını kaybetmiştir

                           

                          Bu ayaklanma İran İslam Devrimi’nden sonra Azerbaycan’da gerçekleşen en büyük halk gösterisi olmuştur. Uzmanlara göre bu ayaklanma Pehlevi rejimini çöküş sürence iten1977 Tebriz Ayaklanması’nın boyutlarına ulaşmıştır.

                           

                          Azerbaycan’da meydana gelen Mayıs–Haziran Ayaklanması’nda karikatür meselesi tetikleyici rol oynasa da bu kadar büyük bir olayın sırf bir karikatüre tepki olarak ortaya çıktığını düşünmek çocukça bir yanılgı olacaktır. Başlıca 25 maddesi  “Azerbaycanlı Üniversite Öğrenci ve Mezunlar Topluluğu’nun” bildirisinde yer alan siyasi, kültürel, ekonomik ve toplumsal istekler bir etkenler kümesi olarak bu ayaklanmanın zeminini oluşturmaktadır. 22 Mayıs 2006’ya kadar Azerbaycan’da bir kimlik arayışı hareketi söz konusu olmuşsa da o günden itibaren bir milli hareket doğmuştur. Birkaç bin kişinin
                          tutuklanarak cezalandırılması ile bu hareket durdurulamayacaktır. Çünkü bu hareket olgunlaşma sürecini tamamlamış, kendi kaderini belirleyebilecek noktaya gelmiştir. Milli bilinç oldukça yüksek bir düzeye ulaşmış, uluslararası ve bölge koşulları rejimin 1981’de olduğu gibi genel bastırma veya 1988’deki gibi siyasi kıyım yoluna gitme olanağını elinden alınmıştır. Günümüz koşullarında Azerbaycanlılar aleyhine her türlü geniş çaplı şiddet uygulaması rejimin kendi aleyhine olacaktır.

                           

                          Bu ayaklanma her ne kadar kendiliğinden oluşsa da Türk insanının bilinçaltına kayıtlı, yazılmamış kuralların meydana getirdiği bir olgudur. Tüm şehirlerde farklı ve çok sayıda sloganlar atılsa da sloganların özünde her hangi bir dağınıklık gözükmüyor ve hepsinin vardığı nokta aynıdır. Güney Azerbaycan Türk Milleti kendi kaderine hâkim olmak istiyor.

                          Paniranistler İran’ın çok milletli bir toplum olduğunu inkâr etmekte ve özellikle Türklere gelince gerçeği çarpıtarak tersten anlatmaktadırlar. Onlara göre tarih boyunca İran’da Farslar, Türkler tarafından zulüm ve haksızlığa uğramışlar. Bu konuya açıklık getirmek için İran’da Fars olmayan halklara uygulanan ve toplumsal patlayışa yol açan apartayd [Güney Afrika’da görülen, siyahları dışlayan ve beyazlara tüm hakları tanıyan sistem] sistemiyle beraber İran’da Türklerin de ayaklanmasına sebep olan tarihi Türk karşıtlığının ortaya çıkış ve gelişme sürecini tarihi belgelere dayanarak ele alacağız. Her şeyden önce Azerbaycan Türklerinin sosyolojik özelliklerini inceleyerek geneldegösterdikleri sosyal tepki metotları açıklanamaya çalışılacaktır

                           

                          Makalenin başında seyahatnamesinden bir hikâye aktardığımız Doktor Pulak bu konuda en güvenilir gözlemcilerden birisi sayılmaktadır. On sene Kacar Hanedanlığından Nasıreddin Şah’ın saray doktorluğunu yapan tarafsız bir yabancı olarak İran ve İranlılarla ilgili tüm gözlem ve incelemelerini büyük bir titizlikle kaydetmiştir. Yukarda aktardığımız hikâye Türklerin soğukkanlılık ve girişimciliğine bir örnek olarak kayda alınmıştır. Türkler kişisel ve toplumsal olarak sabırlı ve soğukkanlıdırlar. Yalnız üzerlerindeki baskı dayanılmaz hale geldiğinde aniden ve sert şekilde tepki verirler. Doktor Pulak kitabında Türklerden şöyle bahseder

                          Türkler [Azerbaycan Türklerini kastetmektedir] huy ve ahlak olarak Osmanlılara daha çok benzerler, yalnız Farsların da bazı özelliklerini almışlar. Kaba, hileden uzak, cesur ve kararlı insanlar olduklarından orduda tercih edilirler. Bunlar Farsları korkak diye aşağılar ve kendi Türk soylarıyla iftihar ederler. Sakinler, yalnız kavga dövüş icap ederse tereddüt etmez, her zaman saldırıya hazırlar. Yazılı tarihi kaynaklara göre yedinci yüzyıl sonrası Türk kabile birlikleri Orta Asya’dan hareket ederek tüm Avrasya’yı kat etmişlerdir. Onlar bu süreç içinde çok sayıda devlet ve imparatorluk kurmuş, birçok millete egemen olmuşlardır. Öyle ki bu milletlerin tarihini Türklerden ayrı yazmak mümkün değildir. Türk yayılması çoğu zaman yenik düşen milletlerin kalbinde kalıcı intikam yaraları açmıştır. Bu milletler fırsat buldukça Türklere vurarak veya hiç olmazsa Türkleri aşağılayıp hakaret ederek, öfkelerini dışa vurmuşlardır. Çinliler, Ruslar, Doğu Avrupalılar, Araplar, Ermeniler ve İranlılar farklı düzeylerde Türk karşı duygular beslerler. Hatta bazen Kürtler bile [İran Kürtleri kastedilmektedir] paniranistlerin ağır baskısına maruz kalmalarına rağmen, paniranistlerin uydurmacalarına kanarak Türklere karşı çıkmaktalar. Hâlbuki bazı istisnalar hariç Kürtlerle Türkler her zaman birlikte barış ve huzur içinde yaşamışlardır. İşte bu nedenle Türk asaletine inanan Türkler “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” derler

                           

                          İran’da Türk düşmanlığı tarih ve gerçekliğin ötesine geçerek efsane ve mitlere bile yansımıştır. Farsların en gözde şairi Firdevsi’nin Şehname’si İran ile Turan savaşları temelinde yazılmıştır ve Firdevsi, Şehname’sindeki Turanlıların Türkler olduğunu bizzat söylemektedir. Firdevsi Fars çiftçisinin Türk ve Arap’la karışmasının Fars köylüsünün bozulması anlamına geldiğini söyler (Şiirden çeviri)

                           

                          “[Fars] çiftçi, Türk ve Arap’tan [öyle] bir soy ortaya çıkar [ki] ne çiftçidir, ne Türk’tür, ne Arap’tır. Bu söz ancak oyundur [Maskaralıktır

                           

                          Bugünkü İran’ın tümünün de topraklarına dâhil olduğu Türk Şah’ı Gazneli Sultan Mahmut’un sarayında Sultan’ı övmekle meşgul olan 400 Fars şairi vardı ve onların biri de Firdevsi idi. İran’ın tüm Türk hâkimleri Fars dili ve edebiyatının gelişmesine gayret sarf etmelerine rağmen Türk karşıtlığı İran edebiyatının belirgin hatlarından olmuştur. Fars edebiyatında “Bu yol Türkistan’a gider” ifadesi “doğru yoldan sapmak” ve “Türktazi” [Türk’ün at koşturması] “zorbalık ve haksızlık” anlamına gelir. Coğrafya bilgini İbn-i Fakih-i Hamedani Türkleri düşman olarak tanımlar ve Peygamberin hadisiymiş diye şu hadisi nakleder:

                          Türklerin size sataşmasını istemiyorsanız onları rahat bırakın.

                           

                          Türk olmayan birisinin İran’da Türk karşıtlığının ne demek olduğunu anlaması zordur. Gerçeği kabul etmeyenler en azından geçen 30 yıl içinde Azerbaycan’da yaşananları tekrar gözden geçirmeliler. 1980 yılında Sadık Halhali’nin [dönemin Devrim Mahkemeleri başkanı] “Bahaneler Düşmanların Elinden Alınmalı” başlıklı makalesinde Ayetullah Şeriatmedari’ye [dönemin en yüksek mevkili Azerbaycanlı din adamı] hakaret ederek
                          kendisinin SAVAK [Pehlevi döneminde İran Milli İstihbarat Teşkilatı] ajanı olduğunu iddia etmesi sonucu Tebriz’de ayaklanma çıkıp halk, devlet radyo televizyonunu kontrolü altına almıştır. 1995 yılında Tahran Devlet radyo televizyonu tarafından “bir Türk’le evlenmek ister misiniz?”, “iş yerinizde bir Türk’le oda arkadaşı olmak ister misiniz?”, “sakinlerinin çoğu Türk olan bir mahallede oturmak ister misiniz?”,
                          bir Türk’le aile arkadaşı olup onu evinize davet etmek ister misiniz?” gibi Türklere hakaret edici sorular içeren bir anketin dağıtılması Tebriz’de karışıklığa sebep olup, Azerbaycan il üniversitelerinde öğrencileri ayağa kaldırmıştır.

                           

                          Bugün ise İslam Cumhuriyeti’nin resmi gazetesinde yapılan dayanılamayacak kadar iğrenç hakaret, tüm Azerbaycan’ı ayağa kaldırmış ve onlarca vatandaşımızın canına mal olmuştur. Verilen bu örnekler sadece harmandan bir avuçtur. Tüm Fars ortamlarında anlatılan Türkleri aşağılayıcı fıkralar ve hatta artık deyim haline gelmiş “Türk-i her” [eşek Türk] ibaresi herkese malumdur. Bu şekilde süreklilik arz eden resmi ve gayri
                          resmi hakaretler zinciri İran’da sistemli bir Türkleri aşağılama prosesinin varlığını reddedilmez kılmıştır. Yalnız Azerbaycanlılar da her zaman gereken tepkiyi vererek Türk kimliği konusunda herhangi bir şekilde taviz vermeyeceklerini açık şekilde ifade etmişler. Mayıs-Haziran Ayaklanması’nda halkın harekete geçtiği her 25 kentte de “Haray haray [feryat] men Türk’em”,”Türk’ün dili ölen değil, Fars diline dönen değil” sloganları tüm sloganların başında gelmiştir.

                           

                          İran’da Türklerin bin yıllık egemenliği döneminde Farslar hiçbir zaman kültürel baskı hissetmemişlerdir. Türk sultanları ne yapsalar da kültürel baskıdan uzak durmuşlardır. Bunca Fars şiir divanlarında dil ve kültür baskısıyla ilgili hiçbir örneğe rastlanmamaktadır. Türkler hiçbir zaman hâkim oldukları milletlerin diline karışmamışlardır. Türk hâkimiyeti dönemlerinde İran’da her zaman Arapça din ve bilim dili, Farsça edebiyat ve şiir dili, Türkçe ise saray ve ordu dili olmuş, her üç dil de saygı görmüş “Elsene-yi Selase-yi İslami” [üç İslam dili] olarak anılmışlardır. Tüm mekteplerde ve medreselerde “ dil Arap dilidir, Farsça şekerdir, Türkçe sanattır” ifadesi temel öğretilerden biri olagelmiştir. Yalnız anlaşılan bu ki anlattıklarımız daha çok Türkler için geçerli olmuş, Farslarca pek tutulmamıştır. Nitekim Farslar 1925’te hâkimiyete getirildikleri günden itibaren bütün bunları unutmuşlar. İslam Cumhuri’yeti döneminde bile kendileri Arap dili eğitimi alan mollalar Huzistan [İran’da Arapların yerleştiği bölge] çocuklarının ana dilleri olan Arapça eğitim almalarına engel olarak onların günahına girmişler. Bütün bu yaptıkları yetmiyormuş gibi kendi resmi gazetelerinde Türk dilini hamam böceklerinin diline benzetip çocuklara onları yok etmenin yöntemlerini öğretmekteler.

                           

                          Burada şöyle bir soru karşımıza çıkıyor

                          NEDEN TÜRKLERİN 1000 YILLIK HÂKİMİYETİ DÖNEMİMDE ÇOĞU ZAMAN FARSÇA YAZI DİLİ OLMUŞTUR?

                           

                          Busoruya cevap olarak üç fikir ileri sürülmektedir

                          1: Paniranistler ve Fars diline tapanlara göre bu husus Farsça’nın Türkçeye olan üstünlüğünden kaynaklanmaktadır. Oysa bilimsel olarak bunun tersi doğrulanmaktadır. Nitekim 1999 yılı UNESCO tarafından “Dede Korkut” yılı ilan edilmiş, 24000 fiili olan Türkçe dünyanın üçüncü en kurallı dili olarak seçilmiştir. Hâlbuki Fars dili birkaç yüz fiille ancak Arapça’nın 33. şivesi olarak görülmüş ve Farsların en önde gelen şairlerinden biri olan Sadi’ye UNESCO tarafından sadece bir gün hasredilmiştir. Bu gibi konular artık bilim dünyasında pek fazla önemsenmemektedir. Yalnız bazı paniranistlerin sadistçe inatları bu konuların açılmasını zorunlu
                          kılmaktadır.

                           

                          2: Artur Kristiyen gibi bazı arkeolog ve doğu bilimcilere göre Sasani (Pers) İmparatorluğu döneminde Pers dilinde temeli atılan vergi toplama sistemi İran saraylarında Pers dilinin kullanılmasını bir gelenek haline getirmiş ve eski devirlerde katiplik işinin irsi bir meslek olup babadan oğla geçmesi sebebiyle bu gelenek devam ettirilmiştir. Onun kanısınca Türk veya Arap saraylarında Fars kâtipler “Guşt” yazmış Arap sultanına “Lehm” veya Türk hakanına “Et” diye okumuştur. Ahmet Kesrevi de aşağı yukarı aynı fikri savunarak yazı dilinin Pers İmparatorluğu döneminde ortaya çıktığını bu hususun nedeni sayar. Fakat bu nedenler de çürütülebilmektedir. Çünkü günümüz tarafsız dil uzmanlarına göre Deri dili [İran, Afganistan ve Tacikistan’da konuşulan çağdaş Farsça] İslam’dan sonra kuzey Afganistan ve Merkez Asya’dan (Tacikistan) İran’a gelmiş ve Pers krallığında kullanılan Pehlevi dili herhangi bir yabancı dille farklı olduğu kadar bugünkü Farsçayla da farklıdır.

                           

                          3 :Üçüncü ve daha mantıklı görünen neden ise üç etkenin karışımından ortaya çıkan bir süreçtir. Din ve dolayısıyla Arap alfabesi etkeni, yerleşik şehir ve köy hayatı yaşayan Fars ve konar-göçer Türk yaşam sistemi ve üçüncüsü Farsçanın Arapçaya ses sistemi olarak uyumu ve tam tersine Türkçenin Arapçaya uymazlığı. İslam’dan sonra İslam dininin etkisiyle kısa zamanda Arap alfabesi diğer alfabeleri devre dışı bırakarak yeni Müslüman olmuş ülkelerde kullanılmaya başlanmıştır. O günkü yerleşik hayat yaşamı ve dolayısıyla yazılı edebiyatını geliştirme olanağına sahip bulunan Fars toplumu, zaten ses sistemi (sesli harflerin sayısı ve harflerin telaffuzu) itibarıyla Arapçayla örtüşen dilini çok fazla zorlanmadan yeni sistemde düzene sokabilmiştir. Oysa Farslardan çok daha geç yerleşik yaşam sistemine geçen Türkler kaybettikleri zaman bir yanadursun ses sistemi olarak Arapçayla tamamen farklı olan Türk dilini tam anlamıyla yeni sistemde oturtamamışlardı. Yapılan çalışmalarda zaten şehir kültürüne hâkim olan Fars ve Arap dillerinin etkisi altındakalmıştır.

                           

                          Bütün bunlara rağmen Fars dili Arapçanın oldukça ağır tesiri altında kalmıştır. Nitekim yüzyıllar boyunca mekteplerde Farsçanın öğreniminde temel derslik olan Sadi’nin Gülistan kitabı ve Hafız’ın Şiir Divanı’nda kullanılan Farsça’da kelimelerin neredeyse üçte ikisi Arapçadır.

                           

                          Rudeki’den Nima Yuşiç’e kadar tüm Fars şiiri Aruz kalıbında söylenmiş ve tamamen Arap ekolüdür. Ne kadar ilginçtir ki Arap recizi şiirden saymazken Firdevsi’nin Şehnamesi baştanbaşa recizdir. Firdevsi Şehname’den sonra yazdığı “Yusuf ve Züleyha” eserinde ömrünü Şehname’yi yazmakla heba ettiğinden pişmanlık duyduğunu söyler.

                           

                          Farsçanın değerini kırmamak ve bu dili sevenlere saygı duymakla beraber Farsçanın, Arapçanın bir şivesi olduğunu kabul etmek gerekir ve belirtmek gerekir ki bu bağlılık Farsçanın tatlı ve zarif bir dil olduğundan hiçbir şey eksiltmemektedir. Farsça başka dillerin katili olmadığı sürece herkesçe saygındır.

                           

                          Fars bölgesinin [Fars sözcüğü burada coğrafi anlamda kullanılmış ve bugünkü İran’ın merkez eyaletlerini kastetmektedir] ahalisi, Orta Asya ahalisinden çok daha evvel Müslüman olmuşlar. Türkler 8. yüzyıldan sonra İslam’ı kabul etmiş Arap alfabesini kullanmaya başlamışlar. Fars dili Arapçaya yakınlığından dolayı Divan dili olabilmiştir. Oysaki Türkçenin ses sistemi, Farsça ve Arapçadan çok farklı olduğundan dolayı, Türkçe bu konumu elde etmekte zorlanmıştır. Farsça, Arapça bilmeyen birisinin Farsçayı tam olarak bildiğini iddia edemeyecek kadar Arapça’nın etkisi altında kalmış ve bu dile yaklaşmıştır.

                           

                          Paris’in Arap Le Monde enstitüsünde Firdevsi’nin şehnamesi Arap eseri olarak tanıtılmaktadır ve bugüne kadar da hiçbir akademiysen buna itiraz etmemiştir

                          Görüldüğü gibi Farsçanın Türk sultanları tarafından kullanılması bu dilin üstünlüğünden değil, karmaşık bir sürecin sonucu olmuştur. Hatta Farsça fazlasıyla basit bir dil olduğundan dolayı bilim dili olma kabiliyetinden yoksun bir dildir. Nitekim Rıza Şah dönemi Fars dil kurumu başkanı Dr. Hanleri’nin Fars dili grameri kitabına istinaden Farsça’nın sadece 314 fiile sahip bulunduğu bilinmektedir. Ayrıca Farsça az sayıda ek ve bağlaç içerdiği için oldukça kısıtlı bir kelime üretme yeteneğine sahiptir. Bunlara ilaveten Farsça’nın fiil çekim zamanları da çok sınırlıdır. Öyle ki tanınmış Ari ırkçısı Ahmet Kesrevi “Zeban-e Pak” [Arı dil] çalışmaları kapsamında kendisinden yeni çekim zamanları türeterek bu eksikliği gidermeye çalışmıştır. Kesrevi bu hususa “Azeri veya zebane bastane Azerbaygan” (Azeri veya Azerbaycan’ın eski dili) eserinde açık şekilde değinmiştir.

                           

                          Bugün İran adıyla bilinen coğrafyada her zaman din tartışması var olmuştur. Nitekim “Keşver” [ülke] kelimesinin “Kiş” [Din] ve “Ver” [ilişki eki] kelimelerinden oluştuğunu söyleyenler vardır. Fakat dil tartışması oldukça yeni olup son yüzyılda ortaya çıkmıştır. Ondan önce Türk karşıtlığı daha çok etnik (Kavim) olgusuna dayalı idi ve kavimler arası ihtilaflardan kaynaklanmıştır. Bu nedenle de tarihte Türklerin zayıf duruma düştüğü bütün dönemlerde İran Türk karşıtı ortamın güçlendiğini ve Türklerin yeniden güç kazanmasını önlemek için girişimlerde bulunulduğunu görmekteyiz. Safevi devleti döneminde her zaman sessiz olan Afganlar son Safevi sultanı Şah Sultan Hüseyin’i devirdikten sonra ona Türklerin şahı diye hakaret eder, Türklere eziyet etmeye başlarlar. Zendiye dönemi, Pehlevi dönemi ve İslam Cumhuriyeti dönemlerindede Türkler aşağılanmış ve baskı altında tutulmuştur.

                           

                          Fransız araştırmacı Havier Do Pelanol, Pakrevan’dan naklen şöyle yazar: “1770 yılında zendilerin esiri oldan Kacar Ağa Muhammet Han’ın kız kardeşi Zendi Kerim Han’ın oğlu Muhammet Rahim Han ile evlendirilmek üzere Kazvin’den Şiraz’a getirilir. Yalnız Kerim Han’ın kızı bu evliliğe karşı çıkar ve “Bir çapulcu Türk köylüsünün kızı benim kardeşime layık değil, onu bir katırcıya verin.”  Der. Ağa Muhammet Han’ın kız kardeşi daha sonra Kerim Han’ın büyük komutanlarından olan Ali Merdan Han ile evlenir. Yalnız olay burada bitmez, “Çapulcu Türk köylüsünün kızı” lafı zendi sarayında dillere düşer. Bu dil yarasını unutmayan Ağa Muhammet Han Zendiye devletini yıkıp, Kacar Türk devletini kurduktan sonra Kerim Han’ın aynı kızını kendi katırcısına verir.

                           

                          Kendisini Kerim Han’ın varisi bilen Lütf Ali Han Zendi, Ağa Muhammet Han’ı aşağılamak amacıyla şöyle bir şiir yazmıştır: “Ya rabbi mülkü benim gibi birisinden aldın ve kadın mı erkek mi belli olmayan bir kısıra verdin. Günlerin dönüşünden belli oluyor ki senin karşında ha kılıç vurdun ha davul çaldın [Hiçbir farkı yoktur]

                           

                          Dr. Pulak Türk askerlerinin Farslara olan bakışını gösteren bir olayı anlatmaktadır. Bu olay Farslarla Türklerin arasında olan ilişkiyi de bir anlamda tasvir edebilmektedir.

                          “ 1859 yılının yazında bir gece yarısı [İsfahan’da] Ermeni hizmetçim ile Çaharbağ caddesinden geçiyordum, mahalle kabadayılarından biri kamayla hizmetçime saldırıp, elbisesini yırttıktan sonra bir evin bağına kaçtı. Türk nöbetçiyi çağırdım, o eve girmek istedi ama ev sahibi izin vermedi. Yalın ayak, üstünde ince bir gömlek ve omzunda tüfeği olan Türk asker aşağıdan pencereye doğru bağırdı: “Siz köpek Farslar ne zamandan beri kama götürme cesaretini bulmuşsunuz, ben bu ülkenin şahı yerinde olsam sizin elinize iğne bile vermem”. Daha sonra kapı açtırıldı ve kabadayı dışarı çıkarıldı. Benim araya girmemle adama sadece birkaç kırbaç cezasıverildi. Ülkenin neresinde olursa olsun, ister şehirde ister sınırda ne zaman ki bir Türk ve bir Fars bir araya gelirse biri diğerini alt etmeye çalışır.

                           

                          Kacar devletinden sonra ülkede Türkleri aşağılama sistematik bir şekle girip, tarih ve ders kitaplarında Türk’ün vahşi, çapulcu ve taşralı demek olduğu yazıldı. Türk karşıtlığı devletin resmi politikası haline geldi. Öyle ki ülkenin eğitim sisteminden mezun olan birisi Türk düşmanı kesilmektedir. Türklerden bahsedilince; “geldiler, yaktılar, yıktılar, çaldılar ve gittiler” sözlerine iktifa edilmekte ve Türklerin 1000 yıl boyunca İran’daki
                          hâkimiyetleri süresince bu ülkeye verdikleri hizmet tümüyle unutulmaktadır. Paniranistlerin “yaktılar, yıktılar” dedikleri dönemi bakın o dönemin şairi Sadi nasıl anlatıyor: “Vaktimizin hoş olduğu zaman hicretten altı yüz elli altı geçendi.” Burada savaş zamanlarında yakıp yıkmaları aklamaya çalışmıyoruz, bu zaten savaşın zatındadır ve her zaman her yerde yapılmıştır. Bizim itirazımız tarihin çarpıtılması ve abartılmasıyla Türk düşmanlığı yapanlaradır. Bir âlim arkadaşımızın söylediği gibi bu eğitim sisteminden tarih doktorası alan birisinden kesinlikle umut kesmek lazım. Çünkü İslam öncesi efsaneler ve İslam sonrası uydurmacaları ezberlemedikçe diplomasını alması imkânsızdır.

                           

                          Gerçekler devrik şekilde anlatılmaktadır. Türk sultanlarının himayesi altında yazıldıklarından bahsetmeden Fars edebi eserleri yüceltilmektedir. Türk sultanlarının büyüklüğünü ve görkemini gizlemek için Fars edebiyat yıldızlarının bu sultanlardan beslenip onlara övgü divanları yazdıklarından bahsedilmez. “Fars Edebiyat Hazinesi” dedikleri şey sadece şiir divanlarından oluşmaktadır. Matbaanın İran’a gelip, siyasi ve toplumsal şiirlerin popülerleşmesine dek şairlerin esas işinin şahları ve sultanları övmek olduğunu biliyoruz. Fars Edebiyat Hazinesi’nin yaratıcılarının mesleği ve geçim kaynağı Türk sultanlarını övmek olmamış mıdır?

                           

                          İranlıların en büyük şairlerinden olan Sadi İlhanlı Hülagü Han’a yazdığı kasidelerden birisinde şöyle der: “Semanın yer ehlini minnettar edecek bir işi; kâinatı yaratan tanrının bu cihan ehline indirdiği büyük bir rahmeti odur ki; İlhanın yazı ve fermanına boyun eğerek yeryüzündeki boyunlar kesilmekten kurtulmuştur; Mamure’nin kara ve denizlerinin en uzak köşeleri onun adli ve kuvveti sayesinde de kılıçtan geçme belasından kurtularak aman sahasına girmiştir. Rum sultanı ve Rus padişahı ona minnetle haraç veriyor, Hint ve Sint maharaceleri, ona boyun eğerek kalan vergisi veriyorlar” ve devam ediyor “Türkî tacının
                          goncasını aç ki bağış ve Hakan ile Cengiz Han’ın gayret ve himmeti sendedir; Parsi çiçeği bize bir eğlence goncası açmadı.

                           

                          Paniranistler, Türkleri maarif düşmanı gibi göstermeye çalışmaktalar ve “Cihan Guşa-i Cüveyni”den tutmuş İran meşrutiyet tarihine kadar çoğu itibarlı tarih kaynakların Türk bilginleri tarafından yazıldığını görmezden gelirler. “Az Seba ta Nima” [Seba’dan Nimaya] kitabı çağdaş Fars düz yazısının temelinin Azerbaycanlılar tarafından atıldığının açık kanıtıdır.

                           

                          Geçmişte nesir ve tarih yazılmasında en parlak dönem İlhanlılar dönemi olmuştur. Türklerin kültürel hizmetlerinin sadece bir örneği Hoca Reşideddin’in Gazan Han’a yazdığı 36. mektubunda bakın nasıl anlatmaktadır: “…iki tane daha kütüphane… O cümleden bin tane nefis kitap oraya koydum… Farklı bilimler ve tarihi kitaplardan altmış bin tane… ve bilim meydanında birer yiğit ve fazilet semasında birer yıldız olan bin talebeyi… ve altı bin daha bilim talebesini Tebriz hükümet sarayına yerleştirdim.

                           

                          İlhanlılar döneminde Türk, Fars ve Arap dilleri eşit görülmekte, aynı derecede gelişmektelerdi. Herat’ta Timurlu Şahruh’un sarayında çizilen resimli bir miraçnamenin bütün minyatürlerine üç dilde izah yazılmıştır. Bu kitabın orijinali Fransa milli kütüphanesinde saklanmaktadır. Yalnız bende nefis bir fotokopisi bulunuyor. Bu dönemlerde dört ünlü havza [çağdaş anlamda üniversite] Marağa Rasathanesi, Tebriz’in doğusunda Rub-i Reşidi, Tebriz’in batısında Şam Gazan ve sultaniye yapılmış; sanat, ticaret ve çiftçilik gelişerek halk refahta yaşamıştır.

                           

                          Türk devletlerinin bugünkü İran’ın ortaya çıkması ve korunmasında verdiği hizmetler inkâr edilip, ders kitaplarında Türkleri barbar ve hunhar göstermek ve İran’da 30 milyon Türk’ün soy olarak Türk olmayıp, sadece dillerinin zaman içinde Türkçeleştiğini ısrarla iddia etmek Türk düşmanlığından başka bir şey olamaz. Ünlü Fransız Türkolog ve Azerbaycan Türkçesi uzmanı* şöyle yazar:

                          “Göçebe aşiretlerinin Azerbaycanlıların dilini Türkçeleştirdiği saptırmadır ve doğru olamaz.

                          Doğrusuna bakılırsa göçebe Türklerin Azerbaycan’a gelişiyle yerli Türkler takviye olmuşlardır.

                           

                          Bir cümle bile Türkçe okuyamayan çoğu Panfarsist Türklere karşı geldikleri zaman aniden Türkolog oluverir, kurnazlıkla Azerbaycanlıların Türk değil Azeri [burada Azeri kelimesinden coğrafi mensubiyet değil, Panfarsistlerin iddia ettikleri ve aslında hiçbir zaman var olmamış İrani kökenli Azeri soyu kastedilmektedir. Azeri kelimesi özellikle son yıllarda Güney Azerbaycanlı Türkler tarafından tepkiyle karşılanmaktadır] olduğunu savunurlar. Özel amaçlarla yetiştirilen bu uzmanlar, Azerbaycan konusu açılınca “Vay Zerdüştümüz vay” bağıra bağıra ve Zerdüştün “Gat”larını okuya okuya gelip Azerbaycanlılara soy köklerini tanıtmak isterler. İşte bu beyefendiler daha düne kadar Türk sultanlarına mediheler yazar, onların önünde eğilip düzelirlerdi.

                           

                          Azerbaycanlıların soy kökünün inkârında yapılan ısrar sonucu bugün yüz binlerce bıkkın Azerbaycanlı 25 kentte sokaklara dökülerek, “haray[feryat] haray men Türk’em” , “Türk’ün dili ölen değil, özge [yabancı] dile dönen değil” ve “Azerbaycan oyaktır [uyanıktır]; varlığına dayaktır [dayanaktır]” diye bağırırlar İran’da bürokrasi ve siyasi iktidarın himayesini de arkasına alan Paniranistler istediği şekilde Türklere bühtan atar ve Türklere yukarıdan bakarlar. Çoğu Fars kalem erbabı da bu duruma göz yumar veya hatta onaylar. Bu husus Fars âlimlerinin görüş darlığından kaynaklansın gerek. Eskiden beri Azerbaycanlı âlimler en azından üç dile musallat olmuşlar. Hâlbuki Farsların arasında tek dillilik yaygın bir olgu olmuştur. Bu nedenle dünyayı hep kendi pencerelerinden görmüş ve başka bir dil bilmedikleri için ve başka bir dilin penceresinden bakamadıkları için kendi dünyalarına kapanıp, daracık dünyalarına tapmaya başlamışlar. Rahmetli Dr. Nutki Azerbaycanlıların en az üç dil bilmelerine gönderme yaparak, “Azerbaycanlılar tanrılarıyla Arapça, arkadaşlarıyla Farsça, aile ve hemşerileri ile de Türkçe konuşurlar” diye söylemiştir.

                           

                          Dr. Katuzyan Fars şovenizmini koyulaşmış Paniranism olarak tanımlar ve Rıza Şah döneminde bazı Türk kökenli aydınların da katılımıyla ortaya çıktığını söyler. Fars şovenizmi Firdevsi’nin bin yıllığı kutlamalarıyla resmiyet bulmuş, Rıza Şah’ın Hitler’e eğilim göstermesiyle doruk noktasına ulaşmıştır. 1936 yılında İran’ın Almanya elçisinin önerisi üzerine ülkedeki tüm yabancı elçiliklere o günden sonra “Pers” yerine “İran” yazılması gerektiği bildirilmiştir. İran kelimesi Rıza Şah’ın iktidara gelmesiyle ülkenin resmi adı olmuştur. Ondan daha önce sadece Kacar Türk devletinin son yıllarında ve o da “Memalik-i Mahruse-i İran” [İran Korunmuş Memleketleri] şeklinde kullanılmıştır. O dönemde halk tabiiyet anlamında daha çok mensup olduğuaşirete veya yaşadığı memlekete bağlılık göstermiştir. [Ülke on yarı bağımsız memleketten oluşurdu. O cümleden Azerbaycan, Horasan, Fars… ]. Fars milliyetçiliğinin ortaya çıkıp şekillenmesinde vatan ve milli dil anlayışları İran ve Farsça olan Azerbaycan Türkleri başlıca rol oynamışlar. O cümleden Kazımzade-i İranşehr, Taki Arani ve daha sonralar Ahmet Kesrevi ve Mahmut Avşar gibilerini sayabiliriz. Türk kökenli Perviz Natel Hanleri Fars dil kurumu başkanı olarak Farsçanı Türkçe kelimelerden arındırmakla meşgul olup, unutulmuş ve çoğu uyduruk kelimeleri halkın günlük hayatında kullandığı kelimelerin yerine koymakta idi. Fars dil kurumunda “Transport” kelimesinin yerine “Feraberi” sözcüğünün çıkarıldığı, yalnız kelimenin ne eski halini ne de yeni halini bilen sekreterin genelgede yanlışlıkla “Teraberi” yazıp tüm organlara göndermesiyle hiçbir anlam taşımayan “Teraberi” kelimesinin Fars diline girdiği herkesçe bilinmektedir. Ordu en organize organ olarak eski Fars dilini yaymakla görevliydi. Kendisi Türk olup doğru düzgün bir Farsça bile konuşamayan General Verehram, bir toplantıda Şehname’nin vahiy olduğunun kendisine ilham olduğunu iddia etmiş, Şehname’deki askeri terimlerin ordudaki Türkçe askeri terimlerin yerine koyulmasına emir verdiğini söylemiştir. (Şehnamede artık ne kadar askeri terim bulunuyorsa !! bugün bile İran ordusunda çoğu askeri terim Türkçedir.

                           

                          Fars şovenizmi var olduğu bile tartışılan Ari soyu hayranlığı üzerine kuruludur. 1788’de William Johns tarafından keşfedilen Hint-Avrupa Dilleri grubu ırkçılık düşüncesine temel oluşturmuştur. İran’da bu düşüncenin meydana gelişinde Kont Do Gobino’nun 1855 yılında yazdığı “İnsan Soylarının Eşit Olmayışı” makalesi etkili olmuştur.

                           

                          Bu gün çoğu Fars âliminin dili ve kaleminden akanlar Katuzyan’ın tanımıyla ağır ırkçılık yükü taşıdığından mahkemede dava açılabilecek kadar çıplak bir şovenizmdir. Elbette bunların hesabını Fars milletinden, demokrat ve insan sever olan Fars düşünürlerinden ayrı tutmak gerek. İran’da Fars olmayan halkların dilini kesmek isteyenler tarihten ibret almalılar.

                          Avşarlı Nadir Şah’ın suikastla öldürülmesi bekli de İran tarihinde Türklerin hâkimiyetine karşı ilk organize hareket olmuştur. Çünkü oradaki Fars subaylar birlikte ant içerek Nadir Şah’ı öldürmüşler.Nadir uzun ömürlü bir devlet kuramadıysa da Avşar Türkleri Nadir’den sonra İran’ın birkaç yerinde kendi özerk yönetimlerini kurmuşlardır. Afşarlar İran’da yerleşen 22 Türk boyundan biridir. 11. Yüzyılda yazılmış dünyanın ilk ansiklopedisi olan “Divan-ı Lügat-i Türk”ün yazarı Mahmut Kaşgarlı Türk dilini Müslüman Türklerin dili olarak tanıtır ve Avşarların adını, 1071’de yapılarak Anadolu’nun ebedi Türk yurdu olmasını garanti eden, Malazgirt savaşına katılan boyların içinde sayar. Avşarlar Çaldıran Savaşı’nda Şah İsmail’in ordusunda da bulunmuşlar. Onlar Şah İsmail yenildikten sonra da boy teşkilatlarını dağıtmadan Anadolu’dan Azerbaycan’a çekilmişler. Günümüzde Avşarlar Azerbaycan, Kirman ve Horasan’da yaşarlar. Söylemesi gereken başka bir nokta şu ki, tarihi kayıtlarda hep 24 Oğuz boyundan bahsedilirken yalnız 22’sinin adı kayda alınmıştır. Kaşgarlı Orta Asya’da yaşayan iki Halaç boyunun adını da zikreder. 1906 yılında Minorsky Tahran’ın güneyi ve Kum’un batısında yerleşen ve 21 köyden oluşan Halaç Türklerinin yaşadığı “Halaçistan”ı bilim dünyasına tanıtmıştır ve 1940 yılında yazdığı bir makalede Halaçların Türk olduğunu ve dillerinin kadim Türk dili olduğunu ispatlamıştır. Ona göre Halaçların dili eski Türklerin ortak dili sayılabilir. Ne yazık ki bu gün Farsların ağır baskısı sonucu Halaçlar tamamıyla köşeye sıkışmış durumdalar.

                           

                          AMA HANGİ FAKTÖRLER 19.YÜZYILDAN SONRA İRAN’DA TÜRK KARŞITLIĞININ DAHA DA GENİŞLEMESİNE NEDEN OLMUŞTUR?

                           

                          16ci Yüzyılın başlangıcından itibaren Avrupa devletleri doğu bilimcileri aracılığıyla Türk düşmanlığının temelini atmışlar. Bu husus Farsların ve hatta bazı Türklerin sorumluluğunu hafifletmek değil Türk düşmanlığının Avrupa’da ne kadar köklü ve stratejik bir politika olduğuyla alakalıdır. 16. Yüzyıl Osmanlı ordusu Viyana’yı kuşattığında batılı güçler ne yapıp edip doğudan Osmanlılara bir cephe açarak Osmanlı’nın gücünü parçalamak istemişler ve maalesef başarmışlar da. Avrupalılar o güne kadar pek önemsenmeyen Şii, Sünnilik meselesini kullanarak Türkleri birbirine düşürmeyi başardılar. Çaldıran Savaşı’nda görünürde Osmanlılar kazanıp Safeviler kaybettiler. Oysaki o savaşta asıl kazananlar Avrupalılar, Ruslar ve Farslar; kaybedenler ise her iki taraftaki Türkler oldu. Çaldıran Savaşıyla Oğuz Türklüğü iki karşıt blok haline geldi ve uzun müddet birbirini yemeye devam etti. Avrupalı gezginlerin seyahatnameleri bu acı gerçeği net şekilde göstermektedir. Fransız tarihçi ve Türkolog Rene Grosse Farsçaya da çevrilmiş olan “Steplerin İmparatorluğu” adlı kitabında Orta Asya’yı insanlığın beşiği olarak tanıtır. Atilla, Cengiz ve Timur olaylarını analiz eder. Onun da diğer Avrupalı siyasetçi, tüccar, gezgin ve misyonerler gibi asıl derdi Türk tehlikesini batıya tanıtmak ve onları parçalayarak zayıflatmanın yollarını bulmaktır.

                          İran’da Fars milliyetçiliği Şuubiye tarikatı ve onun önde gelen isimleri meşhur Hasan Sabbah ve Firdevsi zamanından var olmuştur. Bu akımın başından beri temel ilkelerinden birisi Türk düşmanlığı olmuştur. Yalnız Farslar tarafından bir türlü doğru düzgün organize edilemeyen Fars milliyetçiliği 19. Yüzyılda vatan, millet ve milli dil kavramlarını yanlış anlamış olan Türkler tarafından toparlanmış modern Fars milliyetçiliği ortaya çıkartılmıştır.

                           

                          Esasen Türklerden oluşan Kacar ordusunun Ruslara yenilmesi ve akabinde 1828 Türkmençay anlaşmasıyla Azerbaycan ikiye bölünüp, kuzey kısmının Ruslara terk edilmesi, Rusların Orta Asya’da ilerlemesi, Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla Türklerin can damarı olan İpek yolunun önemini kaybetmesi ve onun ardından uzun süreli kuraklık ve kıtlıkların yaşanması, batıda Osmanlılar, doğuda Kacarlar’ın sürekli toprak kaybetmesi Türklüğün gücü ve görkemine kırıcı darbeler indirmiştir. Bu dönemden itibaren ayakları Osmanlı ve Kafkaslar üzerinden batı dünyasına açılan Azerbaycan Türkleri Avrupa’daki gelişmeleri yakından kavrayınca öz eleştiri yoluna gitmişlerdir. Yalnız bu öz eleştiriden pek doğru sonuçlara varamayan Azerbaycan Türk aydınları her zaman Türklere karşı olan güçlerin ve düşünce akımlarının peşine takılmışlardır. O güne kadar Osmanlı ve Kafkaslar üzerinden batıyla tanışan Azerbaycanlıların batıdan hayali bir tasavvurları vardı. Kacar-Rus Savaşları sırasında Ruslarla ilk kez karşılaşan Türkler, onlara Firengistanlı Kazaklar
                          demişlerdir. Ama İngiltere’yi Hindistan’a bağlayan telgraf tellerinin Kacar Devleti’nin topraklarından geçmesiyle Türkler ne kadar geri kaldıklarını daha iyi fark etmişler ve yanlış noktadan yola çıkarak “baştan ayağa frengileşmek” gibi bir yanlış sonuca varmışlar. Bu içten yenilmenin başlangıcıydı. Tebriz’de yetişen, Farsçayı koyu Türk şivesiyle konuşan Nasıreddin Şah artık Türk dili ve kültürünü önemsemez olup makamında Farsça konuşup, yalnız sarayda ve enderunilerle Türkçe konuşur olmuştu. Böylece Türk düşmanlığı ve Türk’ü hor görmenin yolu avam Fars halkına bile açılmıştır.

                           

                          Kendisini iyice gündelik zevklere kaptıran Nasıreddin Şah Tütün Ayaklanması’ndaki politikası işlemez olunca iyice iktidarını kaybetmiş ve Kacar Devleti resmen çöküş sürecine girmiştir. Tütün ayaklanmasının bir iyi ve bir kötü sonucu olmuştur. Halkın siyaset sahnesine gelerek hakkını araması ve özgürlük kavramının dillere düşmesi iyi ve din adamlarının siyasete katılması ile din ile siyasetin karışması ise kötü sonuç oluştur. Bu suretle seküler modernitenin yolunda büyük bir engel meydana gelmiştir. Bu yüzden geçen bir buçuk asırda İran tarihi İran halklarının diktatör rejimlerle sürekli mücadelesi şeklinde devam etmiştir. Bütün milletler demokrasiye ulaşmak için bir kere devrim yapmış ve işi bitirmişlerdir. Oysaki İran halkları geçen bir buçuk asır içinde her kuşakta bir devrim yapmışlar ama hala asıl amaçları olan özgürlüğü elde edememişler.

                          Meşrutiyet devrimi ile Pehlevilerin iktidara gelmesinin arasındaki 20 yıllık sürede önemli olaylar yaşandı. Tebriz birkaç kez Osmanlı ve Rus İmparatorlukları arasında el değiştirdi; Rus ve Osmanlı İmparatorlukları çöktü. Türk aydınları başta olmak üzere dönemin aydınları yabancı güçlere karşı koyabilmek için İran milliyetçiliğine yöneldiler. Bu grup Almanya’daki Nasyonal Sosyalizm’in etkisi altında kalarak ırkçı bir çizgi izlemiştir. Ahmet Kesrevi, Kazımzade-i İranşehr ve Rızazade-i Şafak gibi Türk aydınları İslam öncesi İran mitlerine dayanan modern Fars milliyetçiliğinin temellerini atmışlardır. Kazımzade-i İranşehr tarafından Berlin’de yayınlanan İranşehr Dergisi ve Tahran’da Mahmut Avşar müdürlüğünde yayınlanan Ayende dergileri “Bir dil, bir millet, bir ülke” teorisinin gelişmesinde esas rolü üstlenmişlerdir. Öyle ki Rıza Şah iktidara gelirken Fars milletçiliğinin teorik zemini hazır bulunuyordu. Rıza Şah askeri gücün kontrolünü ele alır almaz Fars olmayan kültürleri yok etmeye yönelik geniş çaplı bir operasyon başlatmıştır.

                           

                          Başta Türk mücahitler olmak üzere tüm meşrutiyet mücahitlerinin emekleri İngilizlerin bir komplosuyla heba olmuştur ve Rıza Şah gibi bir okuma yazmasını zor bilen bir diktatörün iktidara gelmesiyle her şeyden önce meşrutiyet uğruna her şeyini feda eden Türkler iktidarın hedefi haline gelmiştir.

                           

                          İran’da iki çeşit Türk karşıtlığı vardır. 1. Bilinçli, siyasi, sistematik Türk karşıtlığı, 2. Psikolojik savaş amacıyla yaygınlaştırılan halk arasındaki Türk karşıtlığı. Bu tür başta fıkralar olmak üzere Türkleri aşağılamak temeline dayanır. İran’da siyasi Türk karşıtlığı başta İngilizler olmak üzere Avrupalılar tarafından ortaya atılmıştır. Osmanlı İmparatorluğunun çöküşü sırasında Osmanlı topraklarından aslan payı alan İngilizler “Baban bile olsa
                          Türk’ü öldür” sloganı ile Arapları Türklerin aleyhinde kışkırtmışlardır. Bölgede Türk gücünü tamamen çözmek isteyen İngilizler Anadolu’dan sonra ikinci Türk potansiyeline sahip olan Kacar Devleti topraklarında Türklerin aleyhinde harekete geçmişlerdir. Edward Brawn’un yazdığı “İran Edebiyat Tarihi”ne şöyle bir göz attığımızda daha İran’da “Türk Fıkrası” söz konusu olmaz iken Farsların dilinden Türklere birkaç komik hikâye anlatması hemen dikkat çekiyor. Brawn Türk ve Fars’ın ateş ve yağ gibi birbirinin zıttı olduğunu yazmıştır. Zaten eskiden beri Türk unsur ile Fars unsurunun pekiyi anlaşamadığı bugünkü İran coğrafyasında “Türk’ü aşağılama” olgusu İngilizlerin armağanı olmuştur.

                           

                          Türk düşmanlığı Kacar Türk devletinin yıkılmasından sonra bir komplo şeklinde iktidara getirilen Rıza Şah’ın kontrolü ele geçirmesiyle ilan edilmemiş bir resmi siyaset haline gelmiştir. Gençliğinde İran’ın kuzeyindeki Rus birliklerinde at bakıcılığı yapan ve bazı kaynaklarda soyadı “Palani” diye kaydolan Rıza Şah, Ahmet Kesrevi’ye göre Azerbaycanlılar, özellikle Tebrizlilere karşı derin bir kin beslemiştir.

                          Azerbaycanlıların Meşrutiyet Devrimi’ndeki başat rolleri daha sonraki diktatörlerin hepsinin Türk’ten nefret etmesine yol açmıştır. Türkleri sevmeme eskiden var iken Türkleri aşağılama kültürünün Rıza Şah döneminde yaygınlaştırıldığıyla ilgili önemli kanıtlar vardır. Bunların en önemlilerinden olan Danimarkalı doğu ve İran uzmanı Arthur Kristiyansen’in 1922’de yani Rıza Şah’ın iktidara gelmesinden üç sene evvel yazdığı “Fars Halk Hikâyelerinde Aptallar” kitabıdır. Bu kitapta hiçbir Türk veya Reşt [genelde Farsların müstehcen fıkralarına maruz kalan diğer bir etnisitenin merkez kenti] fıkrasına rastlanmamaktadır. Kristiyansen’in kendi yazdığına göre Farslar fıkra anlatırken bölge olarak Mazenderanileri, Toplumsal kesim olarak mollaları, kişi olarak Yezid İbn-i Muaviye’yi kullanırlarmış. Kristiyansen o dönemde yayınlanmış üç latife kitabı, Cevahir-e Ukul, Riyad-el Hikayat ve Lletaif-el Zerayif kitaplarından çok sayıda örnekler aktararak Hams şehrinin hikâyesini de tam şekilde anlatmıştır. Onun hedefi kimi zaman halkın din ile dalga geçtiğini anlatmak olmuştur. Mazenderanilere fıkra anlatılmasının nedeni Kacar döneminde o yörede yaygınlaşmış Babiyet Fırkasının çerçevesinde örgütlenmiş yöre halkın merkezden gönderilen güçleri bozguna uğratması ve Kacar Devleti ile Şiiliğe karşı tehlikeli bir hal almış olması olmuştur. Barfiruş (Amol ve Babol) bölgesinde Babilerin son direnişi kırıldıktan sonra o bölge merkezin kahrına uğramış ve yöre insanı Babi diye aşağılanmıştır. Reşt’li fıkrası da Mirza Küçük Han liderliğindeki Gilan Sosyalist Cumhuriyeti’nin yıkılışından sonra ortaya çıkmıştır. Kültürel yapı
                          itibariyle kadın erkek ilişkisinin daha serbest olması sebebiyle kadın hakları hareketinde öncü rol alan Gilan halkı tutucu muhafazakâr Şii kültürü tarafından yanlış algılanmış ve dolayısıyla son derece namuslu
                          ve tarihen oldukça cesur ve savaşçı bir halk olan Gilekler ne yazık ki Farsların müstehcen fıkralarına konu olmuşlardır

                          Azerbaycan Özerk Hükümeti’nin (1945) yıkılışından sonra daha da yaygın hale getirilmiştir. Öyle ki çağdaş Türk ve Fars edebiyatının parlayan yıldızı “Şehriyar”, Farsça yazdığı “Ala Tehraniya ensaf mikon, her toi ya men” [Ey Tahranlı insaflı davran, eşek sen misin yoksa ben] adlı ünlü şiirinde bu haksızlığa son derece çarpıcı bir cevap vermiştir. Şehriyar Türkçe yazdığı başka bir şiirde şöyle der

                          “Tahran’ın gayreti [liyakati] yok Şehriyar’ı saklamaya [barındırmaya], Gelmişem Tebriz’e ki yakşı [iyi] yaman [kötü] bellensin

                          Sadi’nin bağ-ı gülüstanı gerek haşre kadar, alması selelenip, hurması zembillensin [sepetlere dizilsin]

                          Lanet ol [o] bad-i hazane [son bahar yeline] ki Nizami bağının bir yavan gülbeserin [hıyarın] koymadı[müsaade etmedi] kaküllensin

                           

                          Şehriyar “Türk’ün dili tek [gibi] sevgili istekli [istenen; sevilen] dil olmaz” matlalı başka bir şirinde Türk dilini en ince duygularıyla över. Şair Muhammed Birya’nın “Gel men ölüm Hasan dadaş, az bize zurna çal görek” isimli şiiri 1945’de Tahran radyosundan Azerbaycan Milli Hükümeti’ni karalamaya çalışan Hasan Nezih-i Tebrizi’ye cevap olarak yazılmış, yalnız o dönemdeki Türkleri aşağılamanın bir görümünü çizmektedir.

                           

                          Hasan Nezih 1979 devriminden sonra kısa bir dönem petrol bakanlığı yapmıştır. Yalnız Humeyni sesinin kesilmesine emir verince Kum’da Ayetullah Şeriatmedari’nin evine kaçıp Azerbaycan mücahitlerine sığınarak canını kurtarmıştır.

                           

                          Avam halk Türk karşıtlığı da bir psikolojik savaş olarak sistematik siyasi Türk karşıtlığının tamamlayıcısıdır. Avam halk arasındaki Türk karşıtlığı daha çok Türk dili ve kültürünü aşağılama veya Türkleri düşük zekâlı insanlar gibi gösteren fıkralar şeklinde dışa vurmaktadır. Özellikle bu husus son on beş yılda çok daha fazla yaygınlaşmış ve hatta Türklerin tepkisini çekerek resmi yerlerde bile fiziksel çatışmalara neden olabilmektedir. Tahran’ın Firdevsi sinemasındaki Mahisifet skandalı bu hususun en çok yankı bulan örneklerindendir. [Bu olayda resmi bir törende Türkler hakkında fıkra anlatan Mahisifet isimli bir komedyen Azerbaycanlı öğrenciler tarafından dövülerek hastanelik edildi]. Bu fıkraların temeli İslam Cumhuriyeti’nin kültürel politikalarına dayanır. Tahran yönetiminin yürüttüğü Türk karşıtı kültürel politika sayesinde son derece yaygın hale gelen Türk aşağılaması mezhebi törenlere bile taşınmıştır. Sitelereçıkan haberlere göre Tahran’ın merkez meydanlarının birisinde oynanan bir dini açık hava tiyatrosunda canlandırılan Kerbela vakasında İmam Hüseyin ve arkadaşları akıcı Tahran şivesinde Farsça konuşurken Şii kültüründe kötülük simgesi olan Yezid, Şümür ve Harmala gibi şahsiyetler Farsçayı Türk şivesiyle konuşmaktalarmış. Dini resimlerde Şii imamları İrani simada çizilirken Yezid ve kâfirler Türk-Moğol simasını çağrıştıran çekik göz ve eski Türk tarzı uzun, burulmuş bıyıklarla çizilmektedir.

                           

                          Mizah uzmanları tüm dünyada fıkralara yirmi iki esas konu tespit etmişlerdir. Bu konuların en yaygını seks ve dindir. Özellikle askeri ortamlarda daha çok seks motifi fıkralara konu olmaktadır. İran’da ise bu konuların her ikisi de kırılmaz ve dokunulmaz tabular olduğundan komedyenler ve palyaçolar bu konulara kesinlikle yaklaşamazlar. Bu durumda Fars olmayan milletlerle dalga geçmek başlıca konu haline gelmiştir ki çoğu zaman bu şakalar mizah haddini çoktan aşmıştır. Özellikle İran – Irak savaşının ilk yıllarında ordu ve devrim muhafızı askerlerini cennet vaadi ve Şii mezhebi ağıtlarla heyecanlandırarak düşman karşısına gönderilmeye çalışılıyordu. Fakat bu yöntem savaş sonlarında sonuç vermemeye başlayınca askerleri eğlendirerek moral vermeye çalışıldı. Eğlendirme yöntemlerden birisi de fıkra olmuştur. Cephelere gönderilen fıkra anlatanlar ve komedyenler seks, din ve siyaset gibi konulardan uzak durmaları gerektiğinden doğru, başta Türkler olmak üzere, Fars olmayan İran halklarıyla dalga geçmeye yönelmiştir. Savaşı yönetenlerin bu işi aşağılayıcı fıkra kültürünü daha da yaygın hale getirip, daha da kötüsü meşrulaştırmıştır. Şimdi o yılların sayesinde radyo ve televizyonda, gazete ve dergilerde, hatta resmi törenlerde bile bu tarz fıkralara rastlamak mümkün olmuştur. Mana Nistani’nin de karikatürü işte bu zehirli ortamın bir ürünüdür. Verilen tepki ise biriken bir öfkenin sonucudur.

                           

                          Avam halk Türk karşıtlığı ile sistematik devlet Türk karşıtlığı arasında başka bir Türk karşıtlığı tanımlamak mümkündür. Biz ona ideolojik şaşırma Türk karşıtlığı diyoruz. Bu kesim kendisini demokratik, çağdaş düşünceli ve insan hakları savunucusu olarak tanımlar. Hatta bu yolda hapse girip, işkence bile görür. Ama İran’da Fars olmayan milletler meselesine gelince tipik bir Fars tepkisi verirler. Enternasyonalistiz derler ama Azerbaycan’ı Huzistan’ı ve Bellucistan’ı Türksüz, Arapsız ve Beluçsuz severler. Onlara göre İran milleti sadece Farslardan ibarettir ve bu konuda asla taviz vermezler. Mevcut rejimlere karşı mücadele verip, sol veya liberal örgütlere bağlı olduklarından aydın veya siyasi aktif olarak bilinirler. Ama sahip olduğunu iddia ettikleri konumun standartlarına uymaz, hakkını vermezler. Bu insanların vatan ve milletten verdiği tanım, Rıza Şah ve Paniranistlerdin tanımından pek farklı değil. Belki bu yüzden de İran toplumu tam anlamıyla özgürlükçü aydınlar yetiştirememiştir.

                          Rıza Şah İran’da Fars’a ait olmayan her şeyi silip atmaya çalıştı. İran’daki iddia ettikleri 2500 yıllık tarihlerinin bin sekiz yüz yılını Türklerin egemenliğinde yaşayan Farslar hiçbir zaman kültürel dayatmaya maruz kalmadıkları halde 1000 senelik bir aradan sonra iktidara gelir gelmez (veya daha doğrusu getirilir getirilmez) Türkleri mahvetmeye koyuldular. İslam Cumhuriyeti de kültürel olarak Pehlevi rejiminin çizgisini devam ettirmiştir. Rafsancani Fars dilini İslam dünyasının dili yapmak istediğini ve Hatemi İranlılığın iki temelinin İslam ve Fars dili olduğunu açıkça söylemişlerdir. Bu zatlar, bu düşünceleri İran anayasasının 15. maddesini hiç hatırlamadan belirtiler. İran İslam Cumhuriyeti anayasası 15. maddesi şöyle der

                          “İran halkının [dikkat çekelim millet değil halk sözü kullanılmıştır] ortak resmi dil ve yazısı Farsçadır. Resmi evrak, yazışmalar, metinler ve ders kitapları bu dilde olmalıdır. Ama Farsçanın yanında yerel ve etnik dillerin medyada kullanılması ve okullarda edebiyatının okutulması serbesttir.

                           

                          Anayasanın bu maddesi hiçbir zaman uygulanmadı. Fakat bu maddenin varlığı anayasanın yazıldığı dönemde böyle bir isteğin var olduğunun en açık kanıtı ve bugün ise Fars olmayan milletlerin böyle bir hak sahibi olduğunun yasal dayanağıdır. İran İslam cumhuriyeti üst düzey yetkililerinin bazılarının Türk kökenli olması bazı Türk düşmanlarının elinde koz olmuştur. Oysaki bizim sorunumuz kişilerle değil sistemledir. O makamlarda bulunan herkes kim olursa olsun o sisteme hizmet verecektir ki zaten belli bir fikir yapısına sahip olmayan şahısların o konuma gelebilmesi de imkânsızdır. Dolayısıyla söz konusu şahısların soy kökünün hiçbir önemi yoktur. Bu örneklere dünyada bolca rastlamak mümkündür. Örneğin Stalin Gürcü olmasına rağmen Rus milli çıkarlarını savunmuştur ve onun zamanında Ruslar Gürcülere “Kara …” diyerek Gürcülerle beraber Stalin’in
                          kendisini de aşağılamaya çalışmışlardır.

                           

                          Sonuç

                           

                          Güney Azerbaycan Mayıs-Haziran Ayaklanması bir kez daha İran’da Fars olmayan milletler meselesini siyasi tartışmaların başlıca gündemi haline getirdi. Bu tartışma daha yerini bulmamış, hala İran’da Fars olmayan milletler meselesini kabul etmek istemeyenler mantıkdışı ve saldırgan tavırlar sergilemekteler. Oysaki onlar istemeseler de konu İran’da en özel düşünce ortamlarında tartışılmaktadır. Paniranistlerin eski ve tek kalıplı metot ve mantıkları, Berlin Duvarı’nın kaldırılmasından sonra onların hiçbir ideoloji güncelleştirmesi yapmadıklarını göstermektedir. Yalnız karşı tarafta Fars olmayan İran halklarına mensup aydınlar son 20 yılda uzun mesafeler kat ederek dünyaya büyük bir açılım yapmış ve gün geçtikçe kırmızıçizgileri daha da fazla zorlamaktalar. Ki İran’ın iki temel taşından birisi olan Türk nüfusuna mensup aydınların büyük ölçüde karşı safa geçmesi, İrancıların safında kırıcı bir güç kaybına neden olmuştur. İrancı güçler devlet mekanizmasını yanlarında bulundurmalarına rağmen her ne kadar şimdilik saldırgan davransalar da kaybettikleri kan
                          nedeniyle her gün biraz daha savunma moduna itilmekteler. Onlar bu tehlikeli kumarla kendi kaderlerini ideolojik çöküş kanserine müptela olan İslam Cumhuriyeti’nin kaderine bağlamaktalar. Paniranist aydınlar geçen bir sene içinde üç büyük etnik ayaklanmanın çıktığından bazı sonuçlar çıkarmalılar. Aksi takdirde uğrayacakları hayal kırıklığı korkunç olacaktır.

                           

                          İlk başta cumhurbaşkanı birinci yardımcısına mensup edilen mektubun yayılmasıyla Huzistan’da Arap ayaklanması çıkmıştır. Daha sonra İmam Ali dizisinde Sünnilere edilen hakaret nedeniyle Sünni olan Kürdistan ve Belucistan eyaletlerinde ayaklanma meydana gelmiştir. Son olarak Azerbaycan’da karikatür ayaklanması ortaya çıktı. İran’da Türk nüfusu oldukça yüksek bir kapasiteye sahiptir ve dolayısıyla Türkler istemeden İran’da hiçbir değişiklik olmamıştır. Yalnız nüfus potansiyeli, devletçilik geleneği ve tarihsel yetenek itibariyle Türklerin istedikleri değişiklikleri yapabilecekleri de bir gerçektir. Yüz binlerce Türk eylemcisi son olaylardan sonra Babek kalesinin bulunduğu Karadağ zirvelerinden şehirlere indi, Bu ise tehlike çanlarının çalındığı anlamına gelir.

                          İran İslam devrimiyle İran’da etnik sorunun çözüldüğünü iddia eden Bernard Orkad’ın teorisine rağmen son olaylar gösterdi ki: Uyumuş kurtlar baş kaldırıp, ulumaya başlamışlar!!!


                          • Topic 13

                            13.       Hafta                                   Iran Türklerinde Kimlik Meseleleri

                            Konular:  Ahmet Kesrevi’nin Azeri konsepti; Pehlevi döneminde Türklüğe yönelik devlet politikası ve ona direniş; İslam Cumhuriyeti rejimi ve Türklük.

                            Temel Okumalar:

                            -           Nesib Nesibli, Azerbaycan’da Milli Kimlik Sorunu, Avrasya Dosyası,

                                        İlkbahar 2001, cilt 7, sayı 1, s. 132-160;

                            -          Bilgehan A. Gökdağ, M. Rıza Heyet, İran Türklerinde Kimlik Meselesi, Bilig.

                                       Türk Dünyası Sosyal Bilimler Dergisi, sayı 30, yaz 2004, s. 51-84;

                            -          Saadettin Gömeç, Türk Cumhuriyetleri ve Toplulukları Tarihi, 5. bölüm;

                            -          Nesib Nesibli, Güney ile Kuzey Azerbaycan Sorunları, degişik bölümler;

                            -          Wikipedia’dan uygun makaleler;

                            -           Youtube’dan değişik videolar.

                            Ders Notları:

                            İran’da yaşayan Türklerin nüfusu ile ilgili kesin bir rakam verilmemektedir. Verilen rakamlarda Türk nüfusu en az 20 milyon, en çok 35 milyon olarak gösterilmektedir. İran’daki Türklerin nüfusu 25 milyon (Heyet Sarrafi 1999: 61), 33 milyon (Güldiken 1998:44), 20 milyon (Blega 1997), 25 milyon (Saray 1999: 261), 34 milyon (Çehregani 2002) olarak birbirinden farklı şekilde verilmektedir. Dünya Bankası Ülke Profilleri veri  tabanına göre 66,1 milyonluk İran nüfusunun %42’sini Türkler oluşturmakta olup, bu oran da yaklaşık 25 milyonluk bir Türk nüfusunu göstermektedir (Ütük 2002: 10). Bin yıla yakın İran yönetimini elinde bulunduran ve ülke nüfusunun yaklaşık yarısını oluşturan İran Türklerinin siyasi durumu oldukça ilginçtir. Kacarlar döneminde Türklerin İran’daki konumunu anlatan Mehmet Emin Resulzade; İran Türklerinin ne Rusya’da olduğu gibi mahkum, ne de Türkiye’de olduğu gibi hakim bir millet olmadıklarını ve Farslarla hukukta eşit vatandaş hâlinde olup aynı haklara, aynı imtiyazlara sahip olduklarını belirtiyor. Resulzade’ye göre İran hükümdarlarının Türk olması Türklere özel bir ayrıcalık bahşetmediği gibi, Fars milletinin tazyikine de sebep olmamıştır (Resulzade 1993: 17). Fakat ne yazık ki, Kacarların hakimiyetinin sona ermesi ve Pehlevilerin iş başına gelmesiyle İran Türkleri, ikinci dereceli vatandaş düzeyine düşerek üvey evlat muamelesi gördüler.         İran Türkleri arasında bazı millî hareketlerin vuku bulduğunu görmekteyiz. Rusya’da 1905 ihtilalinden sonra Azerbaycan’da özgürlük ve millî hükümet kurma fikirleri kuvvetlenmiş ve bu gibi fikirlerin yarattığı hareketler İran’da Meşrutiyet inkılabına sebep olmuştur. Meşrutiyet tarihinin de gösterdiği gibi, İran’da Meşrutiyet inkılabı hem düşünce hem de hayata geçirilmesi bakımından en çok Azerbaycanlı yazar, şair ve hürriyetçilerine borçludur (Heyet 1985; 20). O dönemde, Settarhan önderliğinde Tebriz merkez olmak üzere başlayan özgürlük hareketi başarıyla ilerlemiş, 1907’den itibaren Rus-İngiliz anlaşmaları karşısında sıkıntıyla karşılaşmıştır. Rıza Han döneminde etnik gruplara uygulanan asimilasyon politikası İran’da millî hareketlerin biçimlenmesine yol açtı. 1920’de Muhammed Hıyabanî önderliğinde kurulan Azadistan devleti bu biçimlenmenin en açık örneğidir. Bu akım isyanın bir yıl sonra bastırılmasıyla sona erdi. 1945’te Seyid Cafer Pişeveri önderliğinde kurulan Azerbaycan Özerk Hükümeti Tahran yönetiminin kanlı müdahelesi sonucu bir yıl sonunda yıkılmasına rağmen onun taraftarları düşüncelerini devam ettirdiler. 1945-1946 yılları arasında Pişeveri önderliğindeki Azerbaycan Özerk Hükümeti özellikle kültür ve eğitim alanında önemli reformlar gerçekleştirmiştir. Bu kısa sürede Azerbaycan Türkçesi Azerbaycan’ın resmî dili ilan edilmiş, okullarda ve devlet kurumlarında kullanılmaya başlamış ve ilk okul öğrencileri için Ana Dili adlı altı ciltlik  ders kitabı yayınlanmıştır. Tebriz Üniversitesi kurularak Türkçe eğitim ve öğretim ve Tebriz radyosu tesis edilerek Türkçe yayın yapılmaya başlatıldı. Azerbaycan gazetesi Azerbaycan Demokrat Partisi’nin (Fırkasının) resmî organı olarak siyasî, edebî ve sosyal konularda makaleler neşretti. Onlarca Türkçe kitap, dergi ve gazete yayınlanmaya başladı. Tebriz’de Güney ve Kuzey Azerbaycan şairlerinden ibaret bir şairler meclisi oluşturuldu. Sahir, Sehend, Balaş Azeroğlu, Medine Gülgün, H. Biluri, Y. Şeyda ve birçok ünlü şair ilk Türkçe şiirlerini orada okudular. Şairler meclisinde okunan şiirler toplanarak 1945 yılında Şairler Meclisi adlı 80’den fazla şairin şiirlerini içeren bir antoloji şeklinde hazırlanmıştır. 1941-1946 yılları arasında ülkenin yabancı güçler tarafından işgali sırasında ve merkezî hükümetin zayıfladığı bir dönemde Azerbaycan sosyal ve siyasal mücadelelerin odak noktası hâline geldiği gibi Azerbaycan Türk edebiyatı da çiçeklenmeye başlamıştır. O zamana kadar daha çok gazel ve hiciv şiirler yazan Ali Fitret, M. Biriya, H. Sahaf ve Mahzun gibi şairler artık millî ve içtimaî konularda şiir yazmaya başladılar. Uzun yıllar yasaklı ve boğuntulu ortamda yaşadığından dolayı Farsça şiir yazan Habip Sahir’in Türkçe şiir yazması için güzel bir ortam sağlandı. Azerbaycan Özerk Hükümetinin 1946 yılında kanlı şekilde ortadan kaldırılmasından sonra Tahran devletinin fermanıyla Türkçe yayınlanmış olan bütün kitaplar toplatılıp imha edildi ve Türkçe yeniden yasaklandı. Azerbaycan’ın ünlü şairi Samed Vurgun Yandırılan Kitaplar adlıyla Paris’te Uluslararası Barış Kurultayında (1952) okuduğu itiraz şiirinde bu olayı güzel bir şekilde yansıtmıştır: ...Cellat, menim dilimdedir bayatılar, goşmalar, De, onları hiç duydu mu senin o daş üreğin? Her geraylı perdesinde min ananın kalbi var, Her şikestem evladıdır bir mukaddes dileğin, De, onları hiç duydu mu senin o daş üreğin?....

                            ...Cellat, yanıp od olsa da küle dönmez arzular, Tabiatın ana kalbi kul doğmamış insanı, Her üreğin öz dünyası bir saadet arzular, Kanlar ile yazılmıştır her azadlık destanı, Tabiatın ana kalbi kul doğmamış insanı... . 1960’lı yıllarda rejim millî azınlıkların tarihine, diline, edebiyatına, folklor ve etnografyasına ait bazı eserlerin neşrine imkan tanıyordu. Azerbaycan’ın ayrı ayrı şehirlerinin etnografyası hakkında monografi ve makaleler de yayımlandı. Azerbaycan Türk folkloruna ait kitapçıklar neşredildi. Bu yıllarda Tebriz, Erdebil ve Urmiye şehirlerinde Farsça, aralıklarla 7 adet haftalık dergi, bir adet de günlük (Azerbaycan) gazete vardı. 1970'lerde ise bu sayı beşe düştü. Tarih ilmi tamamen siyasî polisin nezareti altındaydı. Şah rejimi millî şuurun artmasında edebiyatın büyük rolünü dikkate alarak, Türkçe edebî eserlerin neşrine izin vermiyordu. Azerbaycan edebiyatının büyük zorluklarla yayımlanmış (bazıları gizli) eserlerinin sayısı çok azdır (Nesibzade 1997: 93-94). 1979’da İran İslam Cumhuriyeti kurulana kadar çok az sayıda Türkçe eserin basılmasına izin verilmiştir. Prof. G. Doerfer, 2. Dünya savaşından 1969’a kadar İran’da Azerbaycan Türkçesi üstüne ancak 20 kadar dilbilimle ilgili çalışmanın yayınlandığını bildirip onların en iyisi olarak da M. A. Ferzane’nin Mebani-yi Destur-i Zeban-i Azerbaycan (Azerbaycan Dili Gramerinin Temel Kuralları) adlı eserini göstermektedir. Doerfer, ayrıca bu eserin Muharrem Ergin’in, Osmanlıca Dersleri I, Türk Dil Bilgisi, İstanbul 1958, 2. Baskı 1962, adlı kitabı örnek alınarak yazılmış olduğunu da kaydetmektedir (G. Doerfer 1969: 2).   Pehlevi rejiminin Farslaştırma siyaseti sonucunda, ruhsuz ve sönük bir hâle gelip resmî kullanılışı yasaklanmış olan Türk dili ve edebiyatının yeniden canlanmasında Héyder Baba’ya Selam eserinin büyük rolü olmuştur. Bu eserin yayınlanması Pehlevi döneminin en büyük edebî olayı olarak değerlendirilmektedir. M. H. Şehriyar, ilk iki dizesini ana dili olan Azerbaycan Türkçesiyle söylediği hâlde, uzun zaman yalnız Farsça şiir yazmış ve yaratıcılığında İran klâsik üslûbunu seçerek zamanla gazel üstadı olmuştur. O, 1953’te annesinin tavsiye ve isteği üzere ana dilinde şiir yazmaya başlamış; ilk yazdığı Héyder Baba’ya Selam manzumesi, kendisinin de beklemediği bir şekilde bir şaheser olmuş ve şaire yalnız İran’da değil, bütün Türk ülkelerinde ün kazandırmıştır. Héyder Baba’ya Selam manzumesi yayınlandıktan sonra kısa bir zamanda halk tarafından sevilerek okunup ezberlenmiş ve İran’daki Türk edebiyatında bir dönüm noktası yaratarak Azerbaycan şiirinde de yeni bir dönem başlatmıştır. Bu manzume, aynı zamanda iki Azerbaycan arasında edebî bir köprü hâline gelerek Hasret Edebiyatının güçlenmesine neden olmuştur (Heyet, 1989: 2930). Hasret Edebiyatı, 1828’de Kuzey Azerbaycan’ın Çar Rusyası tarafından işgal edilmesinden sonra her iki Azerbaycan halkının birbirlerine duydukları özlemi dile getirdikleri şiirlerden oluşmaktadır. Sovyetlerin kurulmasının ardından sınırların tamamen kapatılması sonucunda Hasret Edebiyatı halk şiirinden yazılı şiire geçmiştir. Hasret Edebiyatında Aras nehri ana motif olarak ele alınmış ve Kuzey Azerbaycan’da Süleyman Rüstem Güney Azerbaycan’da ise Şehriyar onun en büyük temsilcileri olmuştur.  İran’da Türkçe yazma temayülünün güçlenmesiyle Türkçe bazı kitaplar yayımlanmıştır. Pehleviler döneminde yayımlanmış olan Türkçe kitapların büyük kısmını şiir ve halk edebiyatına ait eserler oluşturmaktadır. 1943 yılında A. Müçtehidi’nin 2500 Türkçe deyim ve atasözünü içeren eseri yayımlandı. 1953’te Ali Tebrizli, Dâstân-i Aslî ve Kerem kitabını,  ardından da Şah İsmayıl adlı tarîhî romanını yayımlattı. 1960 ve ondan sonraki yıllarda Tebriz’in Firdevsi yayınevi tarafından  Şehname’nin Türkmen Türkçesine tercümesi ve Muhtar Nâme, İskender Nâme ve Rüstem Nâme gibi Türkçe eserler yayımlandı. H. M. Savalan, 1962 ve 1964 yıllarında Terâneha-ye Torki (Türkçe Şarkılar) adlı iki ciltlik halk türküleri kitabını yayımlattı. M. A. Ferzane, 1963’te Bayatılar kitabını, 1964’te  ise yukarıda anılan Mebâni-ye Destûr-e Zebân-e Azerbaycanî eserini neşretti. M. M. İtimad’ın 1957’de Gelinler Bezeği, 1965’te ise 400 beyit ve 4000 sözcükten oluşan Nisab-i İtimad veyahut Kitab-i Lügât-i Manzum (Manzum Sözlük) adlı Farsça-Türkçe manzum sözlüğü Tahran’da yayımlanmıştır. Ayrıca onun Çarşamba Bazarı, Gül Gonçası, Munazire-yi Edebî (Edebî  Tartışma / Şiirleşme), Ayine-yi Ahlâk (Ahlak Aynası), Bedregetü’l-Sebyan, Mizanu’l-İnşa, Elifba-yi Cedid (Yeni Alfabe), Tuhfet’ül-Sebyan gibi eserleri bu dönemde yayımlanmıştır. 1965 yılında Selamullah Cavid’in Nemuneha-yi Ez Folklor-i Azerbaycan (Azerbaycan Folklorundan Örnekler) eserinin birinci cildi ve 1979’da Devrimden hemen sonra da onun ikinci cildi, 1966’da Samed Behrengi ve Behruz Dehgan’ın birlikte topladıkları Folklor-e Azerbaycan (Azerbaycan Folkloru), Kısseha-ye Azerbaycan (Azerbaycan Masalları), Pâre Pâre eserleri, 1967’de Peymayi ve Firuz Heyet’in Farsça-Türkçe (Türkiye Türkçesi) ve Türkçe-Farsça sözlükleri ve 1968-1978 yılları arasında ise H. Sadik’in Mecmue-ye Vâkif (Vakif Mecmuası), Aşıklar, Asâri Ez Şoara-ye Azerbaycan (Azerbaycan Şairlerinin Eserlerinden Örnekler), Sayalar, Makalat-e Felsefiye M. F. Ahundov (M. F. Ahundov’un Felsefî Makaleleri) adlı eserleri yayımlanmıştır. Dilbilgisine ait yazılmış olan eserler arasında S. Cavid’in 1964’te yayımladığı Hodamuz-i Zeban-i Azerbaycanî ve Farsî (Azerbaycan ve Fars Dillerinin Kendi Kendine Öğrenme Kılavuzu) eseri daha çok günlük konuşma konularını içermektedir. Ayrıca Heyran Hanım’ın eserleri, Fuzuli’nin Leyli ve Mecnun eseri, H. Kerimi Meragei’nin Rengareng adlı 5 ciltlik şiir kitabı ve onlarca Türkçe manzum eser bu döneme ait yayınlar içerisinde yer almaktadır (Heyet 2001: 270, V. Mustafayev 1991). İran’da Fars milliyetçiliği 19. yüzyıldan günümüze kadar ideolojik biçim ile gelmiştir. Fikrî temellerini daha çok Fars olmayan grupların attığı Modern Fars Milliyetçiliği, 1924’te Kaçar Hanedanının devrilmesiyle iktidara gelmiş ve Pehlevîler döneminde hakim ideoloji olmuştur. Fetheli Şah’ın oğlu Celaleddin Mirza-ye Kacar, S. Hasan Takîzade, H. Kazımzade İranşehr-e Tebrizî, Mahmut Afşar, S. Ahmet Kesrevî, E. Azad Merageî, Taki Arânî, Timurtaş, D. Rızazade Şafak gibi Türkler ve Mirza Melkum Han (Ermenî), Melikü’l-Şuarâ-e Bahar (Gürcü asıllı), M. Ali Furûgi (Yahûdi asıllı) gibi diğer etnik gruplara mensup kişiler İran’da Fars milliyetçiliğinin öncülerinden olmuşlardır (Heyet, 2002: 20). Pehlevî rejiminin uygulamalarına dayanak yaptığı Azerî Yâ Zebân-e Bâstân-e Azerbaycan (Azeri veyahut Azerbaycan’ın Eski Dili) 1921 yılında Ahmet Kesrevî tarafından yazılmıştır. Kesrevî bu eserinde Türklerin Arî ırkından olduğunu ispatlamaya çalışmıştır. Azerbaycanlıların Türk olmadıkları Azerî adlı ayrı bir ulus oluşturduklarını ifade eden Kesrevi’ye göre Azeriler Selçukluların İran’a gelmesiyle özellikle de Safevîler zamanında Türkleşmişlerdir. Modern Fars milliyetçilerinin esas amacı diğer etnik grupların Farslaşmasına yöneliktir. Fars milliyetçilerine göre Azerbaycan Türkleri sonradan Türkleşmiş olan Türkçe konuşan bir halktır. Sovyetler Birliğinin “Türk Dilli Halklar” görüşü ile İran Pehlevî idaresinin bakışının benzerliği dikkat çekmektedir. Taki Arâni, Azerbaycan yâ Yek Mesele-ye Heyâti ve Memâti-ye İran (Azerbaycan yahut da İran’ın Ölüm ve Kalım Meselesi) adlı yazısında Azerbaycan halkının “doğu vahşileri” ve “kan içen Moğollar” tarafından Türkleştirildiklerini yazdıktan sonra Azerbaycan’da Türkçenin yok edilmesi ve Farsçanın yaygınlaşması için İran devletine şöyle bir teklifte bulunmaktadır: “...Özellikle Maarif Bakanlığı’nın o bölgeye çok sayıda Fars dili öğretmeni göndermesi ve ucuz fiyata hatta bedava olarak Farsça kitap, gazete ve makale yayması gerekmektedir. Azerbaycan gençlerinin de fedakarcasına Türkçe konuşmaktan vazgeçmeleri gerekiyor.” (Afşar 1989: 126-133). Mahmut Afşar, Yegânegi-ye İraniyan ve Zebân-e Farsî (İranlıların Birliği ve Fars Dili) yazısında Türkçenin İran’da yabancı bir dil olduğunu  söyleyerek onu çağrılmamış misafir ve rahatsız edici bir unsura benzetmekte ve Azerbaycan’ın herhangi bir okul veya üniversitesinde Türkçenin 5 dakika olsun bile okutulmasına karşı olduğunun altını çizmektedir (Afşar 1989: 288-289). Cevat Şeyhulislami ise Zebân-e Farsî Neşân-e Vâlâ-ye Melliyet-e İranî (Fars Dili İranlılığın Üstün Simgesi) adlı makalesinde şöyle yazıyor: “...Yerel diller içerisinde, Türkçenin Azerbaycan’da (Türkiye ile sınırı olan eyalette) haddinden fazla yayılması ve Arapçanın Hûzistan’da (Irak ile sınırı olan eyalette) çok fazla yaygınlaşması gözardı edilmeyecek iki büyük tehlikedir. Çünkü bu iki yerel dil, Kürtçenin aksine olarak, eskiden İran’ı parçalamak isteyen Panturanist ve Panarabistler tarafından suiistimal edilmiştir.” Müellif sonra Türkçe ve Arapçanın konuşulduğu bölgelerde Farsçanın yayılması için çok ilginç bir teklif ileri sürüyor: “Azerbaycan, Zencan ve Hûzistan’ın küçük yaşlı çocuklarını Avrupa’daki gençlerin mübadelesi sisteminde olduğu gibi, Farsça konuşan saygılı Fars ailelerinde bir iki yıl misafir olarak kabullenmekle, Farsçanın bu yaş grubu (12-16) içerisinde yayılmasına yardım edilmelidir (Afşar 1989: 441-467). Rıza Şah’ın başbakanı, öğretmeni ve İran’da modern Panfarsismin kurucularından olan M. Ali Furûgi, Ankara’da Büyükelçi olduğu dönemde Şah’a ve İran Dışişleri Bakanlığına gönderdiği mektupta İran’da alfabenin değişmemesi gerektiğini şu nedenlerle açıklamaya çalışıyordu: “Son zamanlarda Türkler alfabelerini değiştirip Latin alfabesine geçtiler. Dolayısıyla da onların İran Türkleriyle olan kültürel ilişkileri kesilmiş oldu. Eğer İran’da da Latin alfabesine geçersek onların ilişkileri yeniden kurulur ve bu da İran için büyük bir tehlike oluşturur.” Mektubunun diğer kısmında ise İran’daki azınlıkları tehlikeli  unsurlar olarak değerlendirmektedir: “İran’da Yahûdi, Ermeni ve Asuri gibi az nüfuslu ve tehlikesiz azınlıklar vardır. Ancak Türkler, Kürtler ve Araplar büyük nüfusa sahip tehlikeli azınlıklardırlar. En tehlikelisi ise Türklerdir ve devletin bunu her zaman göz önünde bulundurması gerekir.”(Heyet 2002: 16). 12 Şubat 1979’da kurulan İran İslam Cumhuriyeti geçmişte Şah yönetiminin etnik ve kültürel asimilasyonuna uğrayan başta Türkler olmak üzere, Fars olmayan halkların talepleriyle karşılaştı. İlk dönemlerde bu halklara bazı idarî ve kültürel hakların verileceği yönetim tarafından ifade edilmiştir. 1979’da Tahran Üniversitesi’nde İran Hukukçular Cemiyeti’nin davetiyle “İran kavimlerinin kültürel sorunları ve İran İslam Cumhuriyeti Anayasası” konusunda İran’ın çeşitli etnik ve siyasî gruplarının da katılımıyla gerçekleşen toplantıda, hazırlanmakta olan İran Anayasası’nın değişik ilkeleri ele alınmıştır.

                            Bu toplantıda Azerbaycan Cemiyeti tarafından Prof. Dr. Cevat Heyet, Prof. Dr. Hamit Nutki ve Dr. H. Katibi Anayasa’ya “okul eğitimi 4. sınıfa kadar ana dilinde ve ondan sonra ana dili ve Fars dillerinde olacaktır” ve “Radyo-televizyon ve bütün kitle iletişim araçları kavmî, yerel ve millî kültürün geliştirilmesine hizmet edecektir” maddelerinin eklenmesini istemişlerdir (Nutki 1979: 12-13). Buna benzer talepler İran’daki Arap, Kürt, Beluç, Türkmen ve Gilekler tarafından da ileri sürülmüş, özellikle Kürtlerin çıkışları bu dönemde bastırılmıştır. Muhtariyet talepleri rejime ve ülkeye yönelik bölücü bir hareket olarak nitelendirilmiştir. İran Anayasasının 19. maddesinde bütün kavimlerin eşit haklara sahip oldukları belirtilse de 15. maddede Farsça resmî ve zorunlu dil statüsüne sahip, Türkçe ve diğer dillerin okullarda öğretilmesi ise sanki devletin görevi değilmiş gibi serbest bırakılmıştır. İran Anayasasına göre, “İran’ın resmî ve ortak dili Farsçadır. Bütün resmî belgeler, yazışmalar, metinler ve ders kitapları bu dil ve bu alfabeyle olmalıdır. Fakat, yerel ve kavmî dillerin basında ve kitle iletişim araçlarında kullanılması ve onların edebiyatlarının Farsçanın yanında okullarda öğretilmesi serbesttir” (Kânûn-e Esâsî 1991: 26-27).  İran İslam Cumhuriyetinin kuruluş aşamasında Türkler etkin rol oynamışlardır. 1978 Şubatının 18-19’unda Tebriz’de meydana gelen ayaklanma Şah rejiminin yıkılmasına önemli darbe indirmiştir. İran İslam Cumhuriyeti’nin kurulduğu yıllarda Türklere nisbî özgürlük gözlenmektedir. Bu yıllarda Türklerin kurduğu bazı siyasî ve kültürel cemiyetler ortaya çıktı. Azerbaycan Demokrat Partisi ilk olarak faaliyete başlamış, Azerbaycan gazetesi ve dergisi yayın organı olarak hizmet vermiştir. Ancak bu kısa ömürlü olmuş, 1980 yazından itibaren faaliyetine son verilmiştir. 1979 Şubatında Ayetullah Şeriatmedâri taraftarlarının kurduğu Halk-i Müselman (Hezb-i Cumhuri-ye Helg-i Moselman-i İran) Partisi birçok şehirde teşkilatlanmıştır. Yayın organı Farsça yayın yapan Halk-i Müselman gazetesidir. 1979 Aralık ayında Tebriz isyanı bahane edilerek parti kapatılmış, Şeriatmedâri ev hapsinde gözetim altında kaldıktan bir süre sonra vefat etmiştir. İran İslam Cumhuriyeti’nin belli bir dönemlerinde liderlik, cumhurbaşkanlığı, başbakanlık ve ordu başkanlığı gibi önemli makamlar hep Türklerin elinde olmuştur (S. A. Hâmeneyi; Lider ve eski Cumhurbaşkanı, E. Benisadr; ilk Cumhurbaşkanı, M. H. Mûsevi; eski Başbakan, Mûsevi Erdebilî; Adliye Bakanı, Safevi Devlet Muhafızları Ordusu Başkanı vs.).      1979’da Şah rejiminin devrilmesi ve İran İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra Türklerin sahip olduğu nisbî bir hürriyet ortamında birden bire Türkçe matbuat ve kitapta bir patlama yaşanır. Onlarca gazete ve dergi ana dili ile yayın yapmanın heyecanı ile ilk yıllarda millî şuuru kuvvetlendirici yazılara ağırlık vermiştir. Devrimden hemen sonra kurulan Tebriz Şairler ve Yazarlar Cemiyeti 1980’li yılların başında yayın organı Ülker dergisinde devrimi öven yazılara Türk dilinde yer veriyordu. Yine bu yıllarda Tebriz’de Genç Şair ve Yazarlar Cemiyeti Genclik adlı yayın organı ile aynı doğrultuda yayın yapmaktaydı. 1979 Nisanında Tahran’da kurulan Azerbaycan Şairler ve Yazarlar Cemiyeti 1981 Şubatında Güneş mecmuasını çıkarmıştır.

                            1979 Martında Tahran’da faaliyete başlayan Azerbaycan Medeniyeti Cemiyeti ünlü şair Habib Sahir’in öncülüğünde kurulmuştur. Yoldaş, İnkılap Yolunda, Yeni Yol ve birçok dergi, İran Türklerinin sorunlarını ve taleplerini ele alan yazıların yanı sıra, Marksist görüşlere yer verdiğinden zaman zaman rejim tarafından kapatılmıştır. Adı geçen dergilerin çıkarılmasında Hüseyin Düzgün’ün hizmetleri büyüktür. Tahran’da Azerbaycan meselelerini araştıran bir grup Çenlibel gazetesini çıkarmıştır. Hiçbir grup ve partiyle ilgisi olmayan bazı dergiler de bu dönemde yayımlanmaya başlamıştır. Cevat Heyet’in öncülüğünde çıkan Varlık, Tebriz’de yayınlanan Dede Korkut dergileri ve Furûg-i Azadi gazetesinin ünlü şair Yahya Şeyda’nın denetimindeki Türkçe bölümü Türk kültürü yolunda önemli görevler görmüşlerdir. 50 yıllık Pehlevî idaresi yayın yapmanın açlığı içinde onlarca dergi, yüzlerce kitap neşrini devrimin ilk yıllarında gerçekleştirdiler. Yukarıda ismini saydığımız dergi ve gazetelerin dışında bir kısım Türkçe ve Farsça çıkan bazı dergi ve gazeteler ise Tebriz’de Odlar Yurdu, Ulduz, Araz gazetesi, Molla Nesreddin, Dede Korkut dergileri, Sarab’da Veten Uğrunda gazetesi, Tahran’da Azadlık, Koroğlu, Azerbaycan’ın Sesi dergileridir. Bu dergilerin tamamına yakını 1979-1980 yılları arasında neşredilmiş bir çoğu birkaç sayı ç ıkabilmiş, bazıları maddî sıkıntılardan dolayı, bir kısmı ise İran yönetimi tarafından çeşitli bahanelerle kapatma yoluna gitmiştir. Varlık dergisi zamanımıza kadar yayınını sürdürmüştür.  Devrime kadar İran Türkleri arasında ana dillerinin kullanımının yasak edilmesi neticesinde okuma yazma bilenlerin az olmasını dikkate alan bazı parti ve cemiyetler gazete ve dergi neşretmenin yanında Türkçenin öğretilmesine ve yazılmasına yönelik kurslar açtılar. Tebriz evlerinde Türkçe dilbilgisi kurslarının açılmasında M. T. Zehtabi’nin büyük rolü olmuştur. Tahran ve Kum üniversitelerinde ise C. Heyet Türk dili ve edebiyatı tarihi alanında, H. Nutki dilbilgisi, M.A. Ferzane Azerbaycan halk edebiyatı ve H. Sadik dilbilgisi sahasında, Azerbaycanlı öğrencilerin açtıkları özel kurslarda Türkçe ders veriyorlardı. Son yıllarda da İran’ın birçok üniversitesinde (Tahran üniversiteleri, Tebriz, Urmiye, Erdebil, Reşt, İsfahan, Şiraz, Zencan, Kerec vs.) öğrencilerin kişisel girişimiyle Türkçe kurslar açılarak A.Sarrafi halk edebiyatı ve folklor ağırlıklı dersler verirken, İ. Refref, İ. Hadi, Daşkın, İmami, T. Hudâyi, H. Gamberpur, H. Râşidi, M.R. Heyet vd. tarafından Türkçe öğretimi gerçekleştirilmiştir.  İran İslam Cumhuriyetinin kuruluş y ıllarında İran Türkleri Tebriz Tiyatro Cemiyetini kurmuş, Arşın Mal Alan, Meşedi İbad gibi meşhur eserler sahnelenmiştir. Tebriz’de her hafta sonu âşıkların saz çalıp şiir söylemeleri uzun sürmemiş 1980 yılının sonlarına doğru bu faaliyetler İslâma aykırı görülmüş ve yasaklanmıştır.1980 yılından itibaren Türk aydınları arasında kullanılan Arap alfabesi ıslah edilerek Türkçeye uygunluğunun sağlanması yolunda bazı adımlar atılmıştır. Bu konuda Hamit Nutki alfabe üzerinde çalışan diğer âlimlerin (K. Meşruteçi, H. M. Savalan, M. T. Zehtabi, B. Behzadi vs.) de görüşlerini dikkate alarak Arap alfabesini Türkçeye uygunlaştırmaya çalışmış, Farsça ve Arapçada olmayan ö, ı, ü gibi sesler için bazı harfler ve işaretler ekleyerek, tespit ettiği yazı kurallarını Varlık dergisinde uygulamıştır. Hamit Nutki’nin bu çalışmaları İmla Kılavuzu veya Yazı Kâideleri adıyla hem Varlık’ta hem de ayrıca kitap şeklinde yayımlanmıştır. 2000-2001 yıllarında Arap alfabesinin yeniden gözden geçirilmesi ihtiyacı duyulunca Tahran’da iki ayrı Ortografi Semineri gerçekleşmiştir. Dr. Cevat Heyet’in başkanlığında ve Varlık, Nevid-i Azerbaycan, Şems-i Tebriz, Erk, Çiçek, Mehd-i Azâdi, Avâyi Eredebil gibi birçok gazete ve dergi temsilcileri ile birlikte Çiçekler Kuruluşu, Mişov Kültür Derneği, Güney Medeniyet Ocağı, Endişe-yi No Yayınevi, Sâbir Derneği ve Azerbaycan Biliyurtlular Toplumu temsilcilerinin ve onlarca yazar ve şairin katılımıyla gerçekleşen bu toplantıda alfabenin adı, ünlü ve ünsüzlerin yazılışı, diftonglar, hemze, birleşik kelimeler ve bu gibi konular ele alınmış, ilmî heyet tarafından hazırlanan tasarı katılımcılara dağıtılmış ve alınan neticeler gizli oylama yoluyla seçilmiş olan 3 kişilik bir komisyon (Behzad Behzadi, A. Sarrafi, M. R. Heyet) tarafından değerlendirilmiştir (Türk Dili Yazı kuralları 2001). Seminerin sekreteri (kâtibi) İbrahım Refref’in her iki seminerin geçirilmesinde büyük hizmeti olmuştur. 1979’dan günümüze kadar İran devleti tarafından gerçekleşmiş olan tek Türkoloji semineri 1987’de Tebriz Üniversitesinde Azerbaycan Türkçesi ve Edebî Dil Üzerine Araştırmalar adı altında düzenlenmiştir. İran Kültür Bakanlığı’nın Doğu Azerbaycan Eyaletindeki Genel İdaresince düzenlenen bir günlük bu seminerde Tebriz Üniversitesi rektörü Dr. Seyflu, Türkçe Araştırma Merkezinin açılacağına karar verildiğini ve üniversitelerde Türkçe bölümlerin açılması gerektiği konusunda Radyo ve Televizyon Dairesi tarafından Yüksek Kültürel Devrim Konseyi’ne mektup gönderildiğini belirtmiştir. Seminer’de Dr. Yesrebi İslam’da ırk, soy ve dil ve Dr. C. Heyet Azerbaycan Türkçesinin Tarihi, Dr. Hamit Nutki Genel Azerbaycan Türkçesi,Yazı Dili-Bedii Türkçe konularında tebliğ sunmuş Şehriyar ise Türkçe şiir okumuştur (Varlık 1987: 3-5).   Onlarca Türkçe kitap ve derginin yayımlanması ve devlet tarafından bir Türkoloji seminerinin yapılması İran’da Panfarsistlerin sert tepkisine neden olmuştur. Dr. Cevat Heyet’in 1985 ve 1986 yıllarında yayınlattığı Tarih-e Zeban ve Lehcehâ-ye Torki (Türk Dili ve Lehçelerinin Tarihi) kitabı resmî teşekkür mektuplarıyla Cumhurbaşkanı S. A. Hâmeney ve Başbakan M. H. Mûsevi’nin beğenisini kazanıp Türk dili ve kültürüne büyük bir hizmet gibi değerlendirilse de Panfarsistler tarafından İran’ın parçalanması yolunda atılan tehlikeli bir adım olarak nitelendirilmiştir. İran Panfarsistlerinin önde gelen simalarından olan Nasrullah Purcevadi, 1987’de yayınlattığı İran-e Mazlum adlı makalesinde “...Konya’ya ilk yolculuğum olmasına rağmen her şey benim için tanıdıktı. Yalnız mezar sahibi değil, hatta oranın binası, oradaki bütün eşyalar özellikle de çiniler, tabelalar ve duvarları süslemiş olan kumaşlar benimle benim dilimde konuşuyorlardı. Fakat mezarlığın dışında her şey benim için yabancı gözüküyordu. Konya halkının dili ve yazısı 750 yıl önce yaşamış Mevlana’ya ne kadar yabancı idiyse benim için de bir o kadar yabancıydı. Türkler de benim gibi Mevlana’yı kendilerinden biliyorlardı, ama benim aksime onlar Mevlana’dan değillerdi...” diyerek Konya yolculuğunu bu şekilde anlattıktan sonra Cevat Heyet’in adı geçen kitabını sert bir dille eleştirmiştir. Ona göre C. Heyet’in amacı Azerbaycan okullarında Farsçanın yerine Türkçenin okutulması ve ders kitaplarının Türkçe yayınlanması gerektiğini İran İslam Devletine kabullendirmektir (N. Purcevadi 1987). N. Purcevadi,  Cevat Heyet’in kitapta yazdıklarını istediği gibi tahrif ederek onu ve onun gibi düşünenleri Pantürkist, bölücü ve Kuzey Azerbaycan ve Türkiye yanlısı olarak göstermeye çalışmıştır:   Büyük tepki ve teşviklere neden olan bu makale, İran’da Panfarsistlerle Türkçenin resmileşmesini isteyenler arasındaki çatışmaları şiddetlendirdi. N. Purcevadi, dergisinin bir sonraki sayısında Bâz Hem Derbâre-ye İran-e Mazlûm (Yine de Mazlum İran Hakkında) adlı bir makalede Cevat Heyet’i İran’ın bütünlüğüne karşı ç ıkmakta ve Anayasa’yı bozmakta suçlamış ve daha sonra hem C. Heyet’in cevabını hem de onun lehinde ve aleyhinde yazılmış mektupları nakletmiştir. Purcevadi ikinci yazısında, Heyet-i Türkçe’nin İran’da resmi bir dil olmasını suçlar (N. 1987).  Dr. Cevat Heyet İran-e Mazlum makalesine yazdığı sert cevapta, Purcevadi’nin cümleleri istediği gibi değiştirdiğini anlatıp onları düzelttikten sonra suçlamaları yanıtlamıştır;  “Batı hayranlığının moda olduğu Şah döneminde Tahran mağazalarının %50’den fazlasının adı yabancı kökenli olduğu hâlde Türkçe bir isim yasak olup bir kitapta Türkçe bir kelime görülseydi Şah memurları tarafından basılışı durdurulurdu ve o kelime çıkarılmayıncaya kadar yayınlanmasına izin verilmezdi. Pehlevi rejimi komünizm ve Sovyetlerden daha çok Türk ve Türkçe düşmanı idi. O yüzden de İran’a karşı içinde bir kelime bile bulunmayan Türkçe kitapların yakıldığı dönemde Tûde Partisi’nin komünizmle ilgili kitapları serbest bırakılmıştı... Yazar (Purcevadi), Türkçeyi komünizm ve pantürkizmin yayılma aracı gibi göstermeye çalışıyor ve çelişkili bir şekilde beni bir yerde Pantürkist, diğer yerde ise komünist adlandırıyor ve makalesinin 10. sayfasında da bana müslüman İranlı diye hitap ediyor. O ve onun fikirdaşları pantürkizmin anlamını bilmediklerinden dolayı Türkçeyi seven veya onun edebiyatını bilen herkese pantürkist diyorlar. Onlara göre pantürkistle türkolog aynı anlamı taşımaktadır.”  Cevat Heyet’in cevabının hemen ardından M. S. İmzalı bir Türk de, “Farslar Moğol Neslindendir” adlı bir yazıda Purcevadi’yi sert bir şekilde eleştirir.  İkinci mektup yine M. S. imzalı bir Türk tarafından yazılmıştır. Purcevadi’yi savunan yazısında müellif, kendisinin Türk olduğunu ve gençliğinde Azerbaycan Demokrat Hükümeti’nin taraftarlığını yaptığını fakat, bugün pişmanlık duyduğunu yazmaktadır. Ona göre Azerbaycan halkı bir kez bu sürece sokulmuştur ve bugün çok daha dikkatli olması gerekir. Kasım Türkan Çin ve güneş yurdundan Avrupa’nın kalbine dek başlıklı yazısında “Biz Türkler tarihler yaratan muhteşem bir milletiz. Güneş yurdu ve Çin’den Avrupa’nın merkezine kadar bir kemer gibi yer küresini çevrelemişiz. Bizim çok eski bir dilimiz ve zengin bir kültürümüz vardır” diye Cevat Heyet’in kitapta yazdıklarının tamamen gerçeklere dayandığını ve ona karşı düşüncelerin şovenizm ürünü olduğunu belirtmiştir. A. S. Avrin adlı başka bir yazar Azerbaycanlıların aslen Türk olmadıkları fikrini savunduğu mektubunda Cevat Heyet’i Türk-Fars savaşı başlatmakla suçlamaktadır. O şöyle yazıyor: “...İnkâr edilmez bir gerçek şu ki, kaç yüzyıl bundan önceden Azerbaycan’ın yerel dili Farsça ve Azerîceyle karışık bir Türkçeye çevrilmiştir. Fakat bu Türkçe, müellifin Varlık dergisinde yazdığı ve resmî yerlerde konuştuğu galiz Türkçe değildir”. Avrin, mektubunun devamında Panfarsismin hizmetinde olan A. Kesrevî, A. Kâreng, M. Edip Tûsi, N. Nâtik, M. Murtezevî, M. Nevvabî, Sadık Kiya, İ. Rıza, Y. Zuka ve Rahimzade Melek gibi Türk düşmanlarının eserlerinden faydalanmadığından dolayı Tarih-e Zeban ve Lehceha-ye Torki kitabını bilim dışı ve siyasi amaçlarla yazılmış bir eser olarak değerlendirmeye çalışıyor. O C. Heyet’in “Türk dilinin adının Azerbaycan kelimesiyle değiştirilip onun Azerbaycan’la sınırlandırılması hükümetin hilesi ve yaygın bir hatadır. Geçen 50 yılda hükümet adamları ve gerici alimler Azerbaycan’ı  tamamıyla farklı bir millet ve onun dilini de Türkçeyle hiçbir ilişkisi olmayan ayrı bir dil olarak göstermeye çalışmışlar” sözünü şiddetle eleştirerek böyle sözlerin bilimsel bir kitapta değil, siyasî partilerin beyanatında söylenmesi gerektiğini yazmıştır. Ona göre, Varlık dergisini okumayan hiçbir Azerbaycanlı “göçebe Oğuz kabilelerinin masalları arasındaki tanınmamış Dede Korkut adını tanımaz. Bu gibi yabancı adları Rüstem, Gûderz, Giv, Bijen vs. gibi tanınmış adlarla değiştirmek ayrılıkçılıktan başka bir şey değildir” (N. Purcevadi 1987). Dergide yer alan son mektup Azerbaycanlı olduğunu yazan Tahran’dan Z. Rahim tarafından gönderilmiştir. Azerbaycan Demokrat Hükümeti döneminde Pişeveri ve onun kurduğu devlete karşı mücadele ettiğini yazan Z. Rahim, kitabı okuduktan sonra Türkçeyi savunma adı altında siyasî amaçlar gütmekten ve dolayısıyla da tehlikeli oyunların bir daha tekrarlanmasından korktuğunu da gizlememektedir (N. Purcevadi 1987).  Güney Azerbaycan’da Türkçe yayın yapan radyo ve televizyon bulunmasına rağmen tüm okullarda eğitim Farsça yapılmaktadır ve tüm resmî işler resmî dilde gerçekleştirilmektedir. İran’ın içinde bulunan etnik grupların komşu devletlerdeki soydaşlarıyla yakın kan ve dil bağları bulunmaktadır. 1991’de bağımsızlığını kazanan Azerbaycan Cumhuriyeti ile İran arasında ilişkiler sorunludur. Güney ve Kuzey Azerbaycan arasındaki ilişkilerin genişlenmesi ve dolayısıyla da İran’da Türklük ve Azerbaycanlılık şuurunun artması iki devlet arasındaki münasebetleri etkileyen en önemli faktördür.   İran’ın bünyesinde yer alan ve özellikle Azerbaycan ve Türkmen Türklerinden oluşan Türk unsurları, bu ülkenin Türk Cumhuriyetlerine yönelik tutumunda sorunlar meydana getirmektedir (Erol 2002: 66-75). Kafkaslarda İran’ın politikasını belirleyen hususlar Türkiye ve Rusya’nın bölge politikalarıyla Azerbaycan’ın yönelimleri olagelmiştir. Kafkaslarda İran’ın Türkiye’nin lehine olacak gelişmelerden kaygılandığı, bunun aynı kaygıyı taşıyan Rusya ile konjonktürel bir uzlaşmaya yol açtığı ifade edilebilir. İran’da nüfusun büyük bir bölümünü (neredeyse yarısını) oluşturan Güney Azerbaycan’ı Kafkaslar konusunda belirleyici kılan, Güney Azerbaycan meselesinin gelecekte alacağı boyuttur (Sarıkaya 2002: 31). Bu gelişmeler başta Azerbaycan Cumhuriyeti olmak üzere İran, Türkiye ABD ve Rusya’nın bölgesel  politikalarını şekillendirmektedir.   İran Türk aydınlarını ilgilendiren siyasî olayların başında, Karabağ Meselesi gelir. Karabağ’daki kanlı olaylar ve Kuzey Azerbaycan topraklarının %20’sinin Ermeni güçleri tarafından işgali, İran Türklerini birleştiren, onlarda millî birlik hissi uyandıran en önemli faktörlerden biri olmuştur. Karabağ sorunu tamamıyla siyasî bir mesele olmasına rağmen, İran Türk aydınlarının her zaman açık şekilde  itirazıyla karşılaşmıştır. Karabağ şehitlerine yas törenleri düzenlenmiş, İran İslam Cumhuriyeti devletinden Karabağ müslümanları için yardım talep edilmiş ve hatta gönüllü asker olarak Ermeni işgalcilere karşı savaşa hazır oldukları İran devlet adamlarına yazılan mektuplarla bildirilmiştir. 1993 yılında Dr. Cevat Heyet ve Varlık dergisi yazarlarının teşebbüsü ve onlarca bilim adamı, iş adamı, hekim ve yazarın imzasıyla İran İslâm Cumhuriyeti lideri Ayetullah Hameney’e gönderilen açık mektupta, İran devletinin Karabağ sorununa gösterdiği ilgi ve kaçkınlara yaptığı yardımdan dolayı teşekkür edildikten sonra, dünya Müslümanlarına karşı başlatılan yeni Haçlı seferleri hatırlatılarak bölgede ikinci bir İsrail devletinin kurulmasına izin verilmemesi ve Bosna Müslümanlarına olduğu gibi Karabağ müslümanlarına da yardım amacıyla “Azerbaycan Haftası” ilan edilmesi istenmiştir.  Aynı yılda Dr. Cevat Heyet, talebelik zamanından tanıdığı Türkiye Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e Karabağ sorununun bir an evvel çözülmesi ve Azerbaycan topraklarının işgalci Ermeniler’den kurtarılmasına yardım etmesi için mektupla müracaat etmiştir. Varlık dergisinde de yayınlanan bu mektubun bir kopyasının İran Dışişleri Bakanı Dr. A. Vilayeti’ye gönderildiği de belirtilmiştir (Heyet. 1994). Bu mektup, İran basınında sert tepkilerle karşılaşmıştır. Dr. Cevat Heyet’in yürek ağrısıyla yazdığı mektup, İran’da bazılarını rahatsız etmiştir. Türkiyeli ve ana dilinin Türkiye Türkçesi olduğunu, İran’da mikrobiyoloji ve bakteriyoloji alanında çalıştığını yazan M. Süphandağlı Keyhan-i Havayi gazetesinde (31.08.1994) yayınlattığı cevapta C. Heyet’i laik bir devletten yardım ummakla suçlamaktadır. Bu yazı Azerbaycan Türkçesine de çevrilmiştir (Yol Dergisi, Temmuz-Ağustos 1994).  Mozaik bir etnik yapıya sahip olan İran, çağdaş tarihte sürekli etnik sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Etnik istekler ve hareketlilikler merkezî devletin zayıfladığı her zaman kendini göstermiştir. Güney Azerbaycan’da ve İran’ın birçok bölgesinde millî istekler dile getirilmiş ve Hâtemi’nin sivil toplum çerçevesi içinde etnik grupların sorunlarını çözme isteği her gün artmıştır. 1997’de cumhurbaşkanlığı seçimlerinde “İran bütün İranlıların” sloganıyla büyük oranda oy kazanan Hâtemi, verdiği sözleri tutamayınca ikinci seçimde birçok oyu kaybetmiştir.    8 Haziran 2001’de yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerine Türkler arasındaki katılımın oranı düşüktür. %60 oranındaki katılımda Hatemi’ye %80 civarında oy çıkmıştır (Bayır 2001: 5-19). 8 Haziran 2001 cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi Hatemi’ye bir dilekçe yazan bir grup Azerbaycan milletvekili, akademisyen ve entelektüel “İran’ın sadece belli bir gruba değil, tüm İranlılara

                            ait olduğunu hepimiz kabul etmek zorundayız” diyerek eğitim ve yayında ana dillerine daha fazla hak verilmesini talep ettiler. Güney Azerbaycan Türkleri kendilerini genellikle Türk diye adlandırırlar. Ana dilleri için önceleri Türkî kelimesi kullanılırken, Kuzey Azerbaycan’ın etkisiyle bazı şahısların “Azerbaycanca, Azerî, Azerbaycan dili” terimlerini kullandığını görmekteyiz. Varlık dergisinin sahibi Dr. Cevat Heyet dergide yayımladığı makalelerinde Azerbaycan dili, Azerbaycanca ve Azerî terimlerinin 1936’ya kadar kullanılmadığını ve o tarihten itibaren Stalin’in emriyle uydurulduğunu söylemektedir. M. R Heyet “Şairlerimiz bizi ve dilimizi néce adlandırırlar” adlı yazısında 12. yy. şairi Genceli Nizami’den 20. yy. şairi Şehriyar’a kadar onlarca şairin eserlerinden örnekler vererek ana dilinin hiçbir zaman Azerbaycan dili olarak adlandırılmadığı ve her zaman Türk dili veya Türkî teriminin kullanıldığını ispatlamaya çalışmıştır. Birinci Ortografi Seminerinde “dilimizin adı Türkçedir, fakat diğer Türk lehçeleriyle karşılaştırıldığında Azerbaycan Türkçesi de denilebilir” diye dilin adı ilmî heyet tarafından Türkçe olarak kabul edilmiştir.         1990’larda çok sayıda Türkçe dilbilgisi kitap ve sözlüğün yayınlandığına şahit olmaktayız. Kuzey Azerbaycan’da basılan bir kitabın Güney Azerbaycan’da yayınlanması bu dönemde artmıştır (Hasanov 1992, C. Heyet 1992). 1993’te Tahran’da yayınlanan Abdul Kerim Manzûri Hâmneyi’nin Mokâlimât-i Rûzmerre-yi Turki-Farsi (Türkçe-Farsça Günlük Konuşma Kitabı) adlı eseri Türkçe-Farsça konuşmaya yönelik deyim rehberidir. Kitapta Arapça karakterleri Lâtin ve Kiril alfabelerine dönüştürmek için bir tablo yer almaktadır. Kiril alfabesinin de tabloya dahil edilmesi Azerbaycan Cumhuriyetinden gelecek metinlerin okunmasını kolaylaştırma isteğine işaret etmektedir. İran Türklerinin folklor ve halk edebiyatı mahsulleri üzerine de birçok kitap neşredilmiştir. Sözlük alanında çıkan kitapların sayısı son yıllarda artmaktadır. Sözlüklerin tamamına yakını iki dilde özellikle de Türkçe-Farsça’dır. M. Pifun’un 1982’de yayınlattığı yaklaşık 30 bin kelimeyi içerdiği Ferheng-e Azerbaycani-Farsi (Azerbaycanca-Farsça Sözlük) adlı sözlüğünün ardından 1989’da Behzad Behzadi aynı adla yaklaşık 50 bin kelimelik yeni bir sözlük neşretti. Bundan iki yıl sonra İ. Olgun ve C. Direhşan’ın birlikte hazırladıkları Ferheng-e Torki-ye Estanbuli-Farsi ( İstanbul Türkçesi-Farsça Sözlük) kitabı yayımlandı. Kuzey Azerbaycan’da çıkan Azerbaycan Dilinin İzâhlı Lüğeti B. Behzadi tarafından Arap alfabesine aktarılarak 4 ciltte Tahran’da neşredildi. 1985’te Gazi Gonbed, Türkmen Türkçesinin Sözlikini (tek dilde) yayımlattı. Farsçadaki Türkçe kelimelerle ilgili çalışmalar da dikkat çekicidir. Cevat Heyet 1984’te yayımladığı Mükayeset’ül-Lugateyn ( İki Dilin Karşılaştırması) eserinde Türkçe ile Farsçayı karşılaştırdıktan sonra Farsçada olduğu gibi kullanılan veya o dilde karşılığı olmayan 1700 Türkçe kelime vermiştir. 2000 yılında da A. İrşadifer’in Ferheng-e Vâjegan-e Torki der Zeban ve Edebiyat-e Farsi (Fars dili ve edebiyatında Türkçe kelimeler sözlüğü) eseri ve onun devamında da İ. Hâdi’nin Ferheng-e Etimolojik-e Torki-ye Novin (Yeni Türkçenin Etimolojik Sözlüğü) kitabı yayınlanmıştır. Bu eser bütün kusurlu yönlerine rağmen İran’da Türkçenin etimolojisi üzerine yapılmış ilk çalışma olduğu bakımından dikkate değerdir. M. S. Nâibi’nin Vâjegân-e Zeban-e Torki Der Farsi (Farsçada Türkçe Kelimeler) eseri de son zamanlarda bu konuda yazılmış eserlerdendir. Bu dönemde Dede Korkut Destanları 5 defa yayımlanmıştır. İlk defa 1979’da M.A. Ferzane tarafından yayımlanan bu eser daha sonra 1999’da H. M. Güneyli tarafından da araştırılarak neşredilmiştir. 3. neşri çağdaş Azerbaycan Türkçesiyle olup M. R. İsmayılzade’ye aittir. Eserin bir kısmı 1976’da F. Azebdefteri ve M. H. Ekberi tarafından İngilizceden Farsçaya çevrilmiştir. Kitabın tam çevirisi ise 2002’de Behzad Behzadi tarafından Tahran’da yayımlanmıştır. İran Türkçesinin Sarfı, İnci Dilim-Edebî Azerbaycan Dilinin Kâideleri (M.T. Zehtabi), Mebani-ye Destûr-e Zebân-e Azerbaycani (M. A. Ferzane), Mukayeset’ül Lugateyn (C. Heyet), Torki Honer Est (Türkçe Hünerdir)(İ. Hadi), Ana Dil ve Türk Dili ( İ. Refref), Hodâmuz-e Torkemeni (Kendi kendine Türkmence Öğrenme Kılavuzu) (M. Durdi Gazi), Zebân-e Torki-ye Gaşgâi ve Şive-ye Negâreş-e An (Kaşkayi Türkçesi ve Onun İmla Kuralları)” (M. Merdâni) gibi eserler bu dönemde dilbilgisine ait yayınlar arasındadır. Edebiyatla ilgili çalışmalar arasında en önemlileri şunlardır: Cevat Heyet Azerbaycan Edebiyat Tarihine Bir Bakış I, II, Azerbaycan Şifâhi Halk Edebiyatı, Edebiyatşinaslık, Y. Şeyda Edebiyat Ocağı (Çağdaş Azerbaycan Şairlerinin Antolojisi), H. Rôşen Edebiyat-e Şifahi-ye Merdum-e Azerbaycan (Azerbaycan Halkının Şifahi Edebiyatı), S. Serdariniya Yaddaşti Ber Tarihçe-ye Teatr-e Azerbaycan (Azerbaycan Tiyatrosu Tarihi Üzerine Notlar), A. Tebrizli Dil ve Edebiyat. A. Sarrafi’ye göre 1979’dan günümüze kadar halk edebiyatıyla ilgili 115 kitap yayımlanmıştır ki, onlardan 90’ı Azerbaycan Türkçesi, 9’u Farsça, 10’u Türkmen Türkçesi ve 6’sı ad iki dilde (Türkçe-Farsça) olmuştur (A. Sarrafi 1999: 68). Tarihle ilgili çalışmalar oldukça kısıtlıdır. C. Heyet’in Türklerin Tarih ve Kültürüne Bir Bakış eseri ile M.T. Zehtabi’nin İran Türklerinin Eski Tarihi kitabı dışında yayınlanmış olan eserler daha çok Kuzey Azerbaycan ve Türkiye’de çıkan tarih kitaplarının çevrisidir. Faruk Sümer’in Oğuzlar ve Safevi Devletinin kurulmasında Anadolu Türklerinin Rolü adlı kitapları Farsçaya tercüme edilerek yayınlanmıştır. Refik Özdek’in Türkün Altın Kitabı adlı eserinin ilk iki cildi Azerbaycan Türkçesiyle neşredilmiştir. Günümüze kadar İran’da Türk dili tarihi üzerine yazılmış olan en önemli eser daha önce de bahsettiğimiz gibi Cevat Heyet’in Tarih-e Zeban ve Lehceha-ye Torki adlı eseridir. Bu eserin 3. baskısı 2001 yılında yayınlanmıştır. Hikâye ve roman kitapları olarak da Hayat Facıalarından (G. Sabahi), Gara Çuha, Son Nağıl Son Efsane (N. Menzûri), Göy Gurşağı (İ. Hadi), Şaman (Memizede) gibi eserlerden söz edilebilir. İran’da her yıl aşağı-yukarı 4000 kitap yayınlanır. Oysa, 1989 yılında Türkçe sadece 150 eser yayımlanmıştır (Cevadi, Bahaduri 1999). 1997’de Hâtemi döneminin başlamasıyla Türkçe dergi ve gazeteler bir birinin ardınca yayımlanmaya başlamıştır. İran Türkleri Farsça eğitim aldıklarından ve bazı konuların Türk olmayan İranlılar tarafından okunmasını istediklerinden dolayı gazete ve dergileri iki dilli Türkçe ve Farsça olarak yayımlamışlardır. Bazı dergilerin tamamen Farsça (örneğin Yaprak dergisi), bazılarının da tamamen Türkçe çıktığı (örneğin Yurt dergisi) görülmektedir. Bu tip yayın organlarının sayısı azdır. İran Türklerinin çıkardığı dergi ve gazeteler genellikle iki dillidir. Öyrenci adlı dergi Türkçe, Farsça ve İngilizce çıkarken Arap alfabesinin yanında bazen Lâtin alfabesini de kullanmaktadır. İran resmî dairelerinin denetimi altında Kuzey Azerbaycanlılar için yayımlanan Körpü adlı gazete Kuzey Azerbaycan yazı dilini ve Kiril (son zamanlarda Lâtin) alfabesini kullanır. Türkmen Türklerinin Yaprak adlı dergisi ve Türkmen Türkçesiyle çıkan Sahra gazetesi bulunmaktadır. Özellikle son beş yıldır İran’da üniversite öğrencilerinin çıkardığı dergiler dikkati çekmektedir. Tahran, Tebriz, Erdebil, Hoy, İsfahan, Zencan, Merend, Hemedan gibi şehirlerde bulunan üniversite öğrencileri millî şuuru yükseltmek, Türk kültürünü araştırmak ve yaşatmak amacıyla otuz civarında dergi çıkarmışlardır. Araz, Bakış, Baykuş, Birlik, Çağrı, Çiçek, Dan Ulduzu, Erdem, Heyder Baba, Kimlik, Kopuz, Koroğlu, Nesim, Öyrenci, Sav, Seher, Toprak, Ulduz, Yurt, Işık, Ildırım, Barış, Ulkam adlarını taşıyan dergilerin ad olarak seçtikleri kelimelerin Türkçe olması ve sembolik anlam taşımaları da dikkati çekmektedir. Öğrencilerin çıkardığı dergilerde kullanılan dilin Türkiye Türkçesinden bir hayli etkilendiği görülmektedir. Öğrenci, öğretmen, uçak, özel, olay gibi onlarca kelime Türkiye Türkçesinden geçmiştir. Bunda bölgede seyredilen Türkiye televizyonlarının ve Türkçe kitapların payı olduğu kadar, Türkiye üniversitelerinde okuyan İran Türklerine ait öğrencilerin de önemli katkısı olmuştur. Ayrıca Güney Azerbaycan öğrencilerinin yeni Türkçe kelime türetme eğilimlerinin güçlenmesi de dikkati çekmektedir.

                            Eskiden dârülfünun ve medrese-ye âli denilen kelimeye karşılık olarak İran’da Farsça dâneşgah ve Kuzey Azerbaycan ve Türkiye’de üniversite kelimesi kullanılmaktayken Güney Azerbaycan’da Özbek Türkçesinde enstitü anlamına gelen bilim yurti kelimesinden türeyen biliyurt terimini kullanmaya başlamışlardır.   Azerbaycanlı “biliyurtlular” toplumunun teşebbüsü ile hazırlanan öğrenci dergilerinin ortak sayısında Dr. M. A. Çehregani öğrencilere hitaben yazdığı “Yolunuz Milletçilik yoludur, tepeden tırnağa kadar milletçi olmalıyız” diyerek onların yayın politikalarını şekillendirmektedir. Aslında öğrenci dergilerinin hepsi Türk milletçiliği, Türkçenin İran’da hâkim kılınması, sözlü ve yazılı edebiyatın örneklerinin halka ulaştırılması, Azerbaycanlılık şuurunun uyandırılması gibi konulara yönelmişlerdir. Örneğin, Araz dergisi kendisine geçmişi tanıtmak ve anayasanın 15. ve 19. maddelerinin uygulanmasını sağlamayı en önemli hedef olarak seçmiştir. Barış dergisi “seninle barışmak, seninle sevişmek, seninle öpüşmek ebedî borcumdur menim, anayurdum: Azerbaycan” parolasıyla çıkmaktadır. Çağrı dergisinin ortak sayıda yer alan sayfalarında onun yayın politikası hakkında çok açık bir fikir edinmek mümkündür: “Çağrı’nın geniş kitleler tarafından alkışlanması tuttuğu siyasette, yani milletçilik ve milletleşme sürecimizi ele alan yazılara yer vermesindedir... Bugün hangi ideolojiye sahip olursak olalım siyasî çizgimizin esas istikameti Türkolog ağırlığı ile Azerbaycancılık olmalıdır”. Şehriyar dergisi çıkış gayesini “Biz yalnız öz dilimizi seviyoruz, onun yok olmaması için bir millî vazife olarak dilimizi hıfzetmek kararına vardık. Şehriyar dergisi bu yolda ilk adımdır” diyerek açıklamaktadırlar (Öğrencisel Dergilerin Özel sayısı, 7 Mart 1380).

                            Milli Kimliğin Şekillenmesinde Varlık Dergisinin Yeri

                            Varlık dergisinin ilk sayısı Nisan 1979’da Tahran’da yayımlanır. Derginin kurucusu ve başyazarı Dr. Cevat Heyet’tir. Yazı kurulunda ise Cevat Heyet, Hamit Nutki, M.A. Ferzane, G.H. Begdili, H. Memmedzade, T. Pirhâşimi, A. Menzûri Hâmneyi, H. M. Savalan, S. Serdâriniya, A. Muhsini, K. Meşrûteçi Sönmez, A. Kemâli, İ. Hâdi, M. T. Zehtâbi, M. Hesâri, B. Resulvend, M. Rıza Heyet, İ. Refref, A. Sarrafi, H. Râşidi, E. Azâd, H. M. Güneyli bulunmuşlardır. H. Nutki, 12 yıl derginin başyazarı olarak çalışmış, vefatından sonra bu görevi C. Heyet üstlenmiştir. Derginin yazı işleri müdürlüğünü 2001 yılına kadar  M. Rıza Heyet ve ondan sonra da İ. Refref  yapmıştır. M. H. Şehriyar ilk sayıdan itibaren derginin şeref üyesi seçilmiştir. D. İbrahimpur’un ve ondan sonraki yılda M. İskenderi’nin derginin hazırlanmasında büyük emeği geçmiştir. Yazıların yaklaşık %20’sinin Farsça yayınlandığı derginin ilk sayılarında “kültürel-sosyal dergi” ibaresi yer alır. İlk yıllarda ayda bir çıkan dergi, daha sonraları iki ayda bir ve üç ayda bir çıkmaya başlamıştır. Yazı kurulu ilk sayısında çıkış sebeplerini “Azerbaycan halkının millî ve kültürel varlığına, dil ve edebiyatına, folklor ve halk edebiyatına, iftihar edilecek geçmişine, tükenmez bedii ve hünerî kudretine yol açmak ve onu yeni tarîhî-sosyal şartlarda daha demokratik ve daha ileri ülküler etrafında birleştirmek arzusu ile ortaya çıkmıştır.” sözleriyle açıklamaktadır. Varlık dergisinin çıktığı yıllarda İran Türklerinin edebî dil üslûbu tam olarak inkişaf etmemişti. İmlâ ve noktalama işaretleri konusunda bir birlik bulunmuyordu. Devrimden sonra matbuatta dil problemi ortaya çıkmıştı. Kuzey Azerbaycan’ın edebî diline dayanan yazı dilinde bir yenileşme süreci başladı. Dergi ilk zamanlarda dil-üslûp problemini tedricen ortadan kaldırmış, Arap alfabesi ile sözlerin kolay okunmasını sağlamıştır. Türklerin kullandığı ortak kelimelere de sayfalarında yer veren dergi Gaspıralı’nın Tercüman gazetesinin yüz sene önceki misyonunu üstlenmiştir. Varlık dergisi Güney Azerbaycan Türkçe basınının atası olması itibarıyla Ekinçi’nin, yayım alanı genişliği, okuyucuda bıraktığı etki ve mektep hâline gelmesi itibarıyla Molla Nesreddin’in ve dil ve mefkûre itibarıyla da Tercüman’ın devamı olarak değerlendirilebilir.  Varlık dergisi 1979-1982 yılları arasında millî meselelerde daha ateşli ve yol gösterici yazılara yer verirken 1983-1990 yıllarında (daha çok İran-Irak savaşının etkisi altında) bir durgunluk döneminin içine girmiştir. 1991’den günümüze ise yine İran Türkleri’nin kültürel ve sosyal durumlarının iyileştirilmesi için ilk yıllarda olduğu gibi yayın faaliyetine devam etmektedir.  Derginin ilk çıktığı dönemlerde daha çok folklor ve halk edebiyatı ile ilgili yazılara, malzemelere yer verilirken, okuyucuların durumu da göz önüne alınarak sade ve anlaşılır bir dil kullanıldı. Türkçenin dilbilgisi ve üslûbu hakkında bilgi verilirken meşhur şair ve yazarların eserlerinden ve halk edebiyatı mahsullerinden örnekler verilmiştir. Okuyuculara kolaylık olsun diye derginin sonunda açıklamalı bir sözlük yer almaktaydı. Derginin dille ilgili bu politikası netice vermeye başlamış, önceleri genellikle Farsça olan okuyucu mektupları daha sonraları Türkçeye dönüşmüştür. Son dönemlerde Varlık dergisinin öncülüğünde dil ve imlâ kurultayları yapılmakta, sonuçlar dergide yayımlanmaktadır. Bu çalışmaların ilerde oluşturulacak bir Türkçe dil enstitüsünün dönüşme, onun altyapısını hazırlama yönünde olduğu ifade edilmektedir.

                            Varlık dergisinde edebî dil problemi çok geniş olarak ele alınmıştır. Millî birlik ve millî şuurun oluşturulmasında millî dil ve onun şekillenmesi önemli bir yer tutmaktadır. Dergide Güney Azerbaycanlı aydınların bu konu ile ilgili makaleleri yayınlanırken millî dilin yaşatılması ve devlet dili olarak kullanılması hedeflenmiştir. Diğer taraftan İran’da kullanılan Türkçenin tarihi, Türk lehçe ve şiveleri arasındaki yeri hakkında bir çok kapsamlı yazılara yer verilmiştir. O dönemde Tebriz ağzının edebî dil olarak seçilmesi yönündeki bazı görüşler ileri sürülürken Varlık dergisi, bir halkın iki yazı dili olmaz diye Rusça kelimeleri değiştirerek Kuzey Azerbaycan’da kullanılmakta olan edebî dili uygulamaya çalışıyordu.  M. A. Yaşar “Konuşma dili-Yazı dili” adlı makalesinde şair ve yazarları ortak bir yazı dilinin oluşturulması için göreve çağırmaktadır (Yaşar 1979). Derginin yazarları özellikle de C. Heyet ve H. Nutki Azerbaycan Türkçesi edebî diline Türkiye Türkçesinden de bazı kelime ve terimler ekleyerek hem Azerbaycan’da (Güney ve Kuzey) hem de Türkiye’de anlaşılabilen bir Türk dili yaratmaya çalışmışlardır. Ana dili Azerbaycan Türkçesinin varlığının korunması, Varlık dergisinin sahibi ve baş yazarı Cevat Heyet’i düşündüren esas meselelerdendir. O, Paniranist politikalar sonucu İran’da konuşulan Türkçeye “Azerbaycan Dili” denmesini şiddetle tenkit eder. Cevat Heyet ana dilini “yabancı dil”, “mahallî dil” şeklinde isimlendirenlere cevap olarak yazdığı yazısında Azerbaycan Türklerinin bugünkü dili Türk dilidir. Her halkın dili, annesinin kucağında öğrendiği dildir. Ona göre Azerbaycan dili ifadesi dar anlamlıdır. Öyle ki Azerbaycan’da kullanılan Türk dili sadece burada değil, İran’ın Fars bölgelerinde de binlerce kişinin yüzyıllar boyu kullandığı dildir. Buna Azerbaycan dili dediğimizde onun işleklik sahası küçülür. Bu dil 1930’lu yıllara kadar Türk dili olarak adlandırılmıştır. Cevat Heyet söz konusu makalesinde “Bizim dilimize İran’da Türkî diyorlar. Eskiden beri dilimizi Türki adlandırıyorlar. Avrupa Türkologları da dilimize Azerbaycan Türkçesi veya Azerî Türkçesi diyorlar. Türkiye’nin Osmanlı veya Anadolu Türkçesinin Türkçe olarak adlandırılması bizim dilimizin de aynı adla adlandırılmasına engel olmamalıdır” (C. Heyet 1982 sy. 37-38: 13). Cevat Heyet derginin 19. yıl dönümü münasebetiyle yazdığı makalede, geçen 19 yıldaki durumu şöyle açıklamaktadır: “Uzun yıllar Pehlevi rejimi döneminde yasak olan ve kökten inkâr edilen bir dilde dergi çıkarmak ve o dili, edebiyatı ve kültürü yaymak kolay bir iş değildi, hatta bugün bile kolay değildir. İslam İnkılabının ve onun iş başına getirdiği hükümetin bize verdiği hakkı hayata geçirmek bizi birçok zorluklarla karşı karşıya koymuştur. Pehleviler zamanında hükümet stratejisi gibi propaganda yapılan Türk düşmanlığı zaman zaman kültür şeklini almıştır. Kökü ta Firdevsi ve onun zamanına kadar uzanan Türk düşmanlığı Pehlevilerin iş başına gelmesinden sonra en şiddetli şeklini almıştı. Hele Avrupa’dan gelen milliyetçilik, Meşrutiyet İnkılabı’ndan sonra Pehleviler zamanında Fars milliyetçiliği ve hatta şovenizminin doğmasına ve halk arasında özellikle de okumuşlar ve aydınlar arasında milli kültür ve vatanseverlik! gibi yayılmasına sebep olmuştur. Bu durum, Pehlevilerin devrilmesiyle ortadan kalkmamış ve maalesef hâlâ devam etmektedir.” (C. Heyet 1998). Cevat Heyet Varlık dergisinin 78. sayısında Farsça olarak yazdığı makalesinde İran yönetiminin ve İranlı şovenistlerin Türk diline yaklaşımını eleştirir. Güney Azerbaycan’ın İran’dan ayrılmasına karşı ç ıkan C. Heyet, Farsça ile birlikte Türkçenin de eğitimde kullanılmasını istemekte ve buna karşı ç ıkanlara ise, “İranlıyız, resmî ve millî hem de ırkçı vatandaşlarımızın ana dili olan Farsçayı seviyoruz. Biz onunla birlikte kendi ana dilimizi de okuyup yazmak istiyoruz. Irkçılar bize, siz bunu yaptığınızda Pantürkist olursunuz, Azerbaycan’ı İran’dan ayırırsınız diyorlar. Aslında onlar bize İran Anayasası’nda korunmasına rağmen diyorlar ki, siz kendi ana dilinizi unutun, Farsça yazın ve varlığınızı inkar edin”, cevabını vermektedir (C. Heyet 1990: 25-38). “Azerbaycan Türk Dili’nin Adı ve Mövgeyi Bârede” adlı makalede Cevat Heyet Türk dilinin tarihi, Türk kavimleri, Azerbaycan Türkçesinin yeri, Azerbaycan Türklerinin etnik dağılımı ve halk edebiyatından yola çıkarak şu neticeye varmaktadır ki, şu anda İran’da Türkçe konuşan ahali Türk dilli değil, her bakımdan Türktür (C. Heyet 1993: 87). Varlık dergisinde daha çok halk edebiyatıyla ilgili yazılar yazan M. A. Ferzane “Ana Dilimiz ve Millî Varlığımız Uğrunda Mübarize Defterinden” başlıklı yazılarında (sayı 91-93, 1994) “Türklerin dil ve kültürünün yasak edildiği yıllarda onun korunup yaşatılmasında halkın, özellikle annelerin önemli rolü olmuştur. Baskı ne kadar şiddetli olursa olsun, halk her yerde bayatı, koşma, yetim segahı, terâne ve tiringe okuyarak, anneler evde çocuklarına ninniler söyleyerek bu millî varlığı koruyup yaşatmışlardır” demektedir (Ferzane 1994: 78-79). H. Nutki derginin ilk sayısında yazdığı Ağaran Fecri selamlarken başlıklı yazısında

                            “... Uydurma tarihler ve masalları bize mutlak gerçekler gibi damla damla içirttiler. Bizi kendimize yabancı ve hatta düşman yaptılar. Bizde, bizden olan, doğma olan her şeyi bizden ayırmak istediler. Çocuklarımızın adlarından tutun tâ mitolojimize kadar kimliğimizi hatırlatan en küçük belirtiye bile gözlerini kapatmadılar. Bize hakaret ettiler! Tiyatromuz son nefeslerini verdi. Biz ikinci derece vatandaşlığı kabul ettik. Geçmişimizi silmek, uydurma tarihleri âyetler gibi ezberden tekrarlamak ve ancak kendimizi inkar etmek pahasına, elimizden aldıkları haklarımızın kırıntılarını yerden toplamak için izin alabildik. Kul ve köle olma karşılığında açık ve serili yağma sofrasının en aşağısında oturmaya izin alabildik. Ama sofranın başına geçmek için kat kat hıyanetlere gönüllü olarak katılmak ve hatta dirseklere kadar kardeş kanına bulaşmak şarttı.” (H. Nutki 1979: 17). M. H. Hesâri Folklor Yığmakta Gabagcıllar adlı makalesinde son dönemlerde İran’da Türk folkloruna ait malzemelerin Fars folkloruna mal edilmesine karşı çıkmaktadır. Hesâri özellikle A. E. Dehhuda’nın 4 ciltlik Emsal ve Hikem ve E. Emiri’nin Ferheng-i Avam kitaplarında Nizâmi, Katran Tebrizi, Hâkâni gibi Farsça yazan Türk şairlerinin ve Türk halk edebiyatı ve folklor numunelerinin Farsa mal edilmesini şiddetle tenkit etmektedir (Hesâri 1996: 49-56). İran Türklerinin ana dili problemi Varlık dergisinde yer alan şiirlerde de en çok işlenen konuların başında gelmektedir. Habip Sâhir’in “Terehhata Çok İnanma” adlı şiirinde: Gel ateşe kızım, yanma Terehhata çok inanma! Zenci danmaz öz dilini, Hindi sever öz elini Kimse yolun şaşıp azmaz, Türkî deyip, Farsî yazmaz! Şeklinde duygularını m ısralara dökerek halkını ana dilini korumaya çağırmaktaydı (1979:50). Ünlü şair Sehend’in Varlık dergisinde yayınlanan şiirleri Fars şovenistlerinin Türkçeye karşı amansızca yürüttüğü siyaseti tenkide ayrılmıştır. Derginin ilk sayısında yazdığı şiir yayımlanma tarihi itibarıyla da (1979) dikkati çekmektedir.

                            Tâleyime sen bak, Düşüncelerim yasak, Duygularım yasak, Geçmişimden söz açmağım yasak, Geleceğimden danışmağım yasak,  Anamdan ad aparmağım yasak... ...Bilirsen? Anadan doğulanda bile Özüm bilmeye bilmeye Dil açıp danışdığım dilde Danışmağım da yasak imiş, yasak! Hamit Nutki Ovsun başlıklı şiirinde İran’da Fars şovenistlerini cadıya benzetmiştir: Meni ovsunlayan cadı Meni ovladı Dilimden bağladı... O cadıya kandım batlağa yuvarlandım ...Açılmazsa dilim Kim bilecek men kimem? Men artık men değilem (1986: 5-6). A. Ağçaylı’nın “Söhbet” (sayı 86) ve “Başı Belâlı Dilimiz” adlı hikâyelerinde ana dili konusu işlenmektedir. Varlık dergisi, okuyucularından gelen mektuplar için ayrı bir bölüm oluşturmuştur. Okuyucu mektuplarının bir çoğu Türkçenin kullanımı ve geleceği hakkındadır. Dergide yayınlanan bir okuyucu mektubu İran Türklerinin nasıl bir kültürel soykırıma uğradığını çok açık aksettirmektedir. Tebriz’den Hüseyin Cemşidî tanık olduğu bir olayı mektubunda açıklar: “Evine gelen bir yakını kendi çocuğuna ana dilinde konuşmaya izin vermez. Başka bir çocukla oynarken çocuk yasağı unutup Türkçe konuşmaya başlar. Bunu duyan baba çocuğu şiddetli bir şekilde döver. Bu duruma üzüntüyle şahit olan ev sahibi, babaya davranışının sebebini sorar. Baba çocuğun Türkçe konuştuğunda terbiyesiz, şahsiyetsiz olacağını söyler. Mektubun yazarı bu babanın nankör ve şerefsizliğinden yandım, külüm çıktı diyerek üzüntüsünü dile getirir” (1994: 102-104). Varlık dergisi İran Türklerinin millî şuurunun uyanışında büyük rol oynamış, kimliğini tanıyan, Türklüğü ile övünen yeni bir kuşağın yetişmesine sebep olmuş ve Güney Azerbaycan tarihinde eşi görülmemiş bir dönem başlatmıştır. Varlık dergisi, Türklüğü ön plana çıkararak Türkçenin siyasî ideolojilerin etkisinden kurtarılıp halkın bütün kesimleri arasında yayılmasını sağlamayı başarmıştır. Derginin yazarları Hüseyin Cavid’in “Tûran’da kılıçtan daha keskin ulu kuvvet, yalnız medeniyet, medeniyet, medeniyet” şiirinden ilham alarak halka kültür hizmetleri vermeyi amaçlamışlardır.   Varlık dergisi bugüne dek birçok lisans, yüksek lisans ve doktora tezinin ve bilimsel makalenin konusu olmuştur: Pervane Memmedova Varlık Jurnalında Edebiyat Meseleleri (doktora tezi, Bakü 2000), Nezaket İsmayılova Varlık Jurnalında Şimali Azerbaycan Edebiyatının Neşri (doktora tezi, Nahçıvan 1997), Sonel Bosnalı İran’da Türk Olgusu ve Varlık Dergisi (yüksek lisans tezi, Paris), M. Rıza Heyet Varlık Dergisinde Dilcilikle İlgili Çalışmalar (lisans tezi Bakü 1998) vs. İsveç’te Güney Azerbaycanlılar tarafından yayımlanan Tribun dergisinde, Alirıza Erdebili’nin Varlık dergisinin 20 yaşı münasebetiyle yazdığı 20 Yaşında Bir Mektep-Varlık başlıklı yazıda Varlık dergisini bir mucize olarak değerlendirmiş ve onun milli düşüncenin oluşumunda, edebî dilin yayılmasında, iki Azerbaycan ve aynı zamanda iki kuşak arasında bir köprü rolü oynamasındaki önemini belirtmiştir. A. Erdebili diyor ki: “Rus yazarları arasında Nikolay Gogol’un “Şinel” adlı romanının kendisinden sonraki edebiyatçılar üzerindeki etkisine dair şöyle bir ifade varmış: “Hepimiz Gogol’un şinelinin altından çıkmışız.” Azerbaycan yazarları da M. Celil Mehmetguluzade’nin “Posta Kutusu” hikayesinin bıraktığı etkiye göre “Hepimiz Mirze Celil’in posta kutusundan çıkmışız” diyorlar. Bence İran’ın Azerbaycanlı ve gayriazerbaycanlı Türk aydınlarının son kuşağı da böyle bir ifade kullanmalıdır: “Hepimiz Varlık mektebinden çıkmışız” (A. Erdebili 2002). Varlık dergisi bir taraftan Aras’ın iki yanını birleştirirken bir taraftan da bütün Türk dünyasının geçmişi, hâli ve geleceği hakkında da yazılara yer vererek Türklerin kültürel birliğinin oluşturulmasında çok önemli bir görev üstlenmiştir. Varlık dergisi başta olmak üzere 1979’dan günümüze İran matbuatı çeşitli açılardan ele alınıp incelenmelidir. Özellikle Türkiye açısından bakıldığında bu konuda ciddi bir bilgi eksikliğinin olduğu görülmektedir. İran Türklüğünün gelecekteki yöneliminin nereye doğru olduğunu anlayabilmek için son 24 yıllık matbuat iyi tahlil edilmelidir. Geçen 25 yılda İran ve özellikle de Güney Azerbaycan Türkleri arasında millî şuurun hızlı şekilde gelişmesinde etkin rol oynayan hususları kısaca şöyle sıralayabiliriz:

                            1.İran’da Türklerin yaklaşık bin yıllık hâkimiyetinden kaynaklanan ve 1945-1946 yılları arasında kurulan Azerbaycan Demokrat Hükümeti’yle yeni boyutlar kazanan geleneksel millî şuur; 2.Pehlevî rejiminin devrilmesi ve İran İslam Cumhuriyetinin kurulmasından sonra elde edilen nisbî özgürlük ortamı; 3. Türkçe kitap, gazete ve dergilerin yayımlanması ve özellikle de Varlık dergisinin  24 yıl boyunca aralıksız neşredilmesi; 4. Sovyetler Birliği’nin çökmesi ve Kuzey Azerbaycan’ın bağımsızlığa kavuşması; Türkiye televizyonlarının uydu yoluyla İran’da seyredilmesi; 5. 1997 seçimlerinde Hâtemi’nin cumhurbaşkanlığına seçilmesi, dolayısıyla da Türkçe yayınların artması ve öğrenci hareketlerinin başlaması; 6. Çehregâni’nin Meclis adaylığının reddedilmesi ve Azerbaycan öğrenci hareketinin daha da aktifleşmesi.


                            • Topic 14

                              14.       Hafta                        Günümüz İran’da Türk/Azerbaycan Meselesi

                              Konular:  İran’da kültürel muhalifet, siyasal hareket; İran dışında muhalif faaliyetler.

                              Temel Okumalar:

                              -           Bilgehan A. Gökdağ, M. Rıza Heyet, “İran Türklerinde Kimlik Meselesi”, Bilig. Türk   Dünyası Sosyal Bilimler Dergisi, Yaz 2004, sayı 30, s.51-83;

                              -          Alireza Asgharzadeh, Iran and the Challenge of Diversity, New York: Palgrave Macmilla Press, 2007;

                              -          Saadettin Gömeç, Türk Cumhuriyetleri ve Toplulukları Tarihi, 7. bölüm;

                              -          Maşalla Rezmi, İran’da Türk Düşmanlığının Kökleri (elektron versyonu gönderile bilir);

                              -           Nəsib Nəsibli, Güneyli-Quzeyli Meselelerimiz, Bakı: Aypara3,  2013,

                                         degişik bölümler;

                              -          Arif Keskin, Azer milliyetçiliği ve Karikatür Krizi,    http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=189384

                              -          Wikipedia’dan uygun makaleler;

                              -           Youtube’dan değişik videolar.

                              Ders Notları:

                              Güney Azerbaycan’da milletleşme süreci Kuzey Azerbaycan’dan daha farklı şekilde ilerledi. Güney Azerbaycan Türklüğü, daha dramatik ve daha çetrefil yol katederek İran/Pers düşünce sisteminden kopup, doğal millî gelişme yoluna çıkabildi. Bu gelişme 20. yy İran’ındaki siyasi sarsıntılarda kendini açıkça gösterdi.

                               

                              Azerbaycan Türkü’nün Meşrutiyet devrimine (1906-1911) aktif katılımına rağmen, bu devrimi onlar için yitirilmiş fırsatlar olarak değerlendirmeliyiz. Meşrutiyet devriminden en kârlı çıkan Farslar oldu. Her şeyden önce Farsların on yıllar boyu kabullenemedikleri Kacar hâkimiyeti zayıfladı. Ülke yönetiminde zaten büyük ağırlığı olan Fars bürokrasisinin rolü daha da arttı. Farsça, resmî dil statüsü aldı. Sonraki dönemlerde Türklük ülke siyasetindeki ağırlığını adım adım yitirdi ve 1920-1930'lu yıllarda onlar mazlum  millet konumuna düştüler. Rıza Şah’ın dikta rejiminin (1925-1941) şahsında devlet, Türkler'in varlığını modernleşen İran’ın bütünlüğü için bir tehlike olarak gördü ve Türk kültürünü hedef alarak ciddi darbeler vurdu. Pan-İranizm ideolojisi, Fars ırkçılığı Rıza Şah hükümetinin resmî siyasetinin temelini oluşturdu. Farslar arasında etnik konsolidasyon süreci ise kıyaslanamayacak bir hızla ilerledi. Türk eğitimli kitle arasında İrancılığa bağlılığın artmasına rağmen, Türk halkının çoğunluğunda ‘İran devleti’ anlayışından kopuş süreci yaşandı.

                               

                              Bu kopuş 1941’den sonraki süreçte güçlendi. Türklük İrancılıktan/Farsçılıktan ayrılma ve ayrı bir millet olma azmini sergiledi. Yerel özerk yönetimlerini yaratması ve icraatları ile bu halk kendini yönetmeye layık ve hazır olduğunu gösterdi. 21 Azer Hareketi ve Millî Hükümet (1945-1946), daha önceki dönemlerdeki (Meşrutiyet, 1920 Tebriz ayaklanması) millî hareketlerin devamı oldu.

                               

                              Millî Hükümet tecrübesi, yerel özerkliklerin başarıları ülke çapında gayri-Farsların millî hareketleri, aynı zamanda İran’ın (en başta Tahran merkezî hükümetinin) demokratikleşmesi ile sıkı bağlantılı olduğunu gösterdi. Hareket liderlerinin konuşma ve yazılarında bu zarureti vurgulamalarına rağmen, bu alanda belirli girişimlerde bulunsalar da pratikte bu iki güç arasında ittifak kurulmasında başarılı olamadılar. 21 Azer’ın kazanımlarının yok oluşunun, Güney Azerbaycan ve Türk milletinin yeniden facia yaşamasının ilk nedeni, İran’da millî meselenin çözümünü istemeyen, ülkenin demokratikleşmesinden ürken İran irticası iken, ikinci neden Millî Hükümet liderlerinin, hareketi Sovyet siyasetine bağlaması idi. Bunun yanı sıra Millî Hükümet İran’da Azerbaycan/Türk meselesini uluslararası siyasi platforma taşıdı. Yeni kurulmuş olan Birleşmiş Milletler’in ilk ele aldığı ve büyük güçlerin çıkarlarının çatıştığı mesele Azerbaycan meselesi oldu.

                              Pehlevi rejimi İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ‘tek İran milleti’ teorisini geniş şekilde yaymış, nüfusun düşünce ve davranışını etkileyerek, Türkler arasında aşağılık kompleksi oluşturarak millî hareket ideolojisinin yayılması zeminini dağıtmaya çalışmıştır. ‘Beyin yıkama’nın ana yöntemi monarşizm, Pan-İranizm ve Fars ırkçılığı fikirlerinin yayılmasıydı. Pehlevi rejimine muhalif insanların ve grupların çok milletli İran'da Fars olmayanlar meselesine yaklaşımı bu rejimin tutumundan pek de farksızdı. Irkçı Pehlevi rejimi Türklüğün varlığını reddetti, onunla ilişkilerinde katı bir asimilasyon siyaseti yürüttü. Türklük, İran’ın bütünlüğü, Pehlevi hâkimiyeti için asıl tehlike sayıldı.

                              Ülke nüfusunun yaklaşık %40’ını oluşturan Türkleri Farslaştırma siyaseti ırkçıların arzu ettiği sonucu vermedi. Farslardan farklı bir etnik birlik oldukları, farklı dili, kültürü, örf âdetleri, tarihî geçmişi olan milyonlarla ifade edilen bir halkı asimile etmek mümkün olmadı. Pehlevi döneminde uygulanan Türklüğü inkâr, Azerbaycan’ı ezme siyaseti doğal olarak direnişle karşılaştı. Örnegin, bir zamanlar Farsların Türkler hakkındaki saldırgan etnik yaftalama ve mizahına, Farslar hakkında stereotipler [kalıp yargılar] ilave edildi. Bu gelişmenin yanı sıra Türkler arasında milletleşme sürecinin gecikmesi negatif durumunu, Türk millî hareketi ideolojisinin şekillenememesini, bu hareketin yeteri kadar teşkilatlanamaması tamamlamakta idi. Bu eksiklik de Azerbaycan’ın ve ülkedeki Türklüğün Pehlevi rejiminin buhranını (1978-1979) hazırlıksız karşılamasına sebep oldu. İslam devrimine özveriyle katılmasına, 1979’un sonu 1980’in başlarındaki Halk-ı Müslüman hareketinin coşkulu gücüne rağmen, devrimin yaratmış olduğu ümitler suya düştü. Türklük siyaseten yine mağlup oldu.

                               

                              İran İslam Cumhuriyeti devletinin ülkedeki Türklüğe yaklaşımı prensip olarak önceki Pehlevi rejiminin politikalarının devamı oldu. Teokratik rejim de Türklere olağan haklarını bile vermekten imtina etti. Bununla birlikte İslam Cumhuriyeti döneminde milletleşmenin en duyarlı iki etmeni – geçmiş hakkında inandırıcı, nesnel millî tarih anlayışının oluşması ve Türk etnosunun geleceği ile ilgili konseptlerin ortaya çıkması millî yaşamda önemli ve yeni bir olgu olarak yerleşti. Millî fikir hayatındaki bu yeni olay yeni neslin bir bölümünün resmî Pan-İranist ve ırkçı ideolojinin etkisinden çıkmasına, millî hareketin yeni aşamasının başlamasına ivme kazandırmıştır. Bu süreçte Aras Nehrinin kuzeyinde aynı isimli, aynı milletli Azerbaycanın/Türklüğün bağımsızlığına yeniden kavuşması hassas bir faktör oldu. Millî hareket dahilinde siyasi ideolojik akımların meydana çıkması da İran’da Türkler’in milletleşme seviyesinin yükselmesinin göstergesi olarak değerlendirilebilir.

                               

                              Güney Azerbaycan’da gecikmiş milletleşme sürecinin hızlanması için millî ve siyasi bilinç alanında önce başlamış  olan faaliyetlerin devam etmesi ve derinleşmesi gerektir. Millî kimlik sahasında görülmemiş gelişme kaydının yanı sıra kimlik bilincinin daha geniş kitlelere ulaşması sorununu da vurgulamalıyız. Tarih bilinci, kimlik sorununu çözme görevinin ötesine geçmeli, Türklüğün en az son 100 yıllık acı tarihî tecrübesinden ders almak misyonuna odaklanmalıdır. Kuzey Azerbaycan’ın kültürel gelişme tecrübesinden faydalanmanın yanı sıra, Güney Azerbaycan kendisi millî kültür sahasında bazı modeller üretebilir. Kuzey Azerbaycan’da olduğu gibi, Azerbaycan sınırları dışındaki soydaşlarla ilişkilerin genişletilmesi; Türk Dünyası birliği bilincinin geliştirilmesi önemli konulardandır. Kültürel haklar, özerklik veya özgürlük uğrunda mücadelenin Güney Azerbaycan Türkünü hakkettiği konuma ulaştırması zaman meselesidir. Bu millî irade uluslararası hukukla da bağdaşır. Örneğin, Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın 4 Aralık 1986 tarihli Gelişme Hakkına Dair Bildiri’sinde bu husus ‘Halkların kendi siyasal statülerini serbestçe belirleme ve ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmeleri sağlama hakkına sahip olmaları amacıyla halkların self-determinasyon hakkı’ şeklinde  bir daha vurgulanmaktadır.

                               

                              Ermenistan’ın Karabağ’ı işgali, Güney Azerbaycan’ın mazlum durumu ve Azerbaycan’ın bölünmüşlüğü dünya siyasetinin hassas sorunlarından biri olarak mevcudiyetini koruyor. Bu sorunların çözümü ise eninde sonunda her iki Azerbaycan’da milletleşme sürecinin ilerleme hızı ve derinliğine bağlıdır.