Bölüm anahatları
-
1. Konu Derse GirişKonular: “Azerbaycan Tarihi” ve “Hanlıklar Dönemi’nin tanımı; Dersin özellikleri; Makale/essay nasıl yazılır?
Temel Okumalar:
- Nesib Nesibli, Azerbaycan Tarihi, Millet, Devlet ve Siyaset, Giriş bölümü;
- “Azerbaycan”, İslam Ansiklopedisi, 1. Cilt, İstanbul, 1961;
- Wikipedia’dan uygun makaleler;
- Youtube’dan değişik videolar.
Ödev: Azerbaycan Türklerinin eski ve orta yüzyıllar tarihinin özeti (Nadir Şah Avşar’ın ölümüne kadar, 5 sayfa).
Ders Notları:
Azerbaycan halen ülke içinde olduğu gibi dışında da terra incognita [bilinmeyen toprak] özelliğini korumaktadır. Sovyet ve Pehlevi rejimleri döneminde bu ülkenin geçmişi fazlasıyla tahrif edildi. Günümüz Azerbaycan’ı ve Azerbaycan’daki Türk milletinin kendisini doğru idrak etmesi engellenmiştir. Hâlihazırda eski Sovyet tarih yazılımı çökmüş yenisi ise kurulmamıştır. Son yıllardaki tarih kitapları patlaması da durumu düzeltmek gücünde değildir. Azerbaycan vatandaşlarının tarih bilinci ona olan talebe cevap verecek güçte değil. Milletleşme sürecinde ortaya çıkan temel soruya - Biz kimiz, nereden gelip, nereye gidiyoruz? – doğru cevap verebiliyor muyuz? Veya Neden bu haldeyiz? sorusuna tam gerçekliği ile cevap bulabiliyor muyuz?
Resmî veya gayri resmî İran tarihçiliğinin misyonu Türklüğün bilincini zehirlemek olmuştur kuşkusuz. Bu siyaset günümüzde Türklerin kendini idrak etmesine mani olmaktadır. Kaydettiğimiz bu durum hazırlıklı Türkiye okuyucusu için aşağı yukarı bilinen meseledir. Kuzey Azerbaycan’daki resmî tarihçilik nispeten karışıktır. Fakat ne kadar karışık olsa da aynı cevabı vurgulamak zorundayız: Kuzey Azerbaycan’daki tarihçilik, Şu Azerbaycanlılar kimlerdir, nereden gelip, nereye gidiyorlar? – temel sorusunu yanıtlamak gücünde değildir. Bu kitap işte bu alandaki boşluğu doldurmak amacıyla hazırlanmıştır.
Bugün Kuzey Azerbaycan resmî tarihçiliğinde en az yedi büyük sorundan söz etmek mümkündür. Azerbaycan’ın kuzey bölümü artık 27 yıldır siyasi bağımsızlığını yeniden kazanmasına rağmen, tarih bilinci alanında yeterli adım atılmamıştır. Sovyet döneminde şekillenmiş resmî tarihçiliğin zararlı tezleri bugün de devam ettiriliyor. Buradan da bu kitabın ilk tezi ortaya çıkıyor: Resmî tarihçilik genellikle sömürge döneminde biçimlenmiş, bu yüzden de uygun olarak dönemin özelliklerini halen içinde barındırmaktadır. Bir diğer ifadeyle, bu, sömürge hâkimiyetinin (Rus ve Sovyet) tarihçiliğidir ve tüm olumsuz özelliklerini koruyor.
Azerbaycan tarihçiliği resmen 19. yy’ın ilk yarısında, Abbaskulu Ağa Bakıhanov’un Gülüstan-i İrem eseri ile oluşmaya başlamıştır. Bu eser Ortaçağlar döneminin narratif yazılarından farklı, modern tipli ilk araştırmadır. Fakat eserde Azerbaycan, İran’ın bir parçası, bir eyaleti olarak sunuluyor. Bakıhanov kendisi eserinde yazdığı gibi, Gilan’dan Bakü’ye göç eden bir ailenin neslinden geliyor. Eserde, Azerbaycan ahalisinin Bakıhanov tarafından kaleme alınan tasnifatı dikkat çekiyor. Bakıhanov önce Farsları tasvir eder, sonra Araplara geçer. Türkler, Kuzey Azerbaycan’ın üçüncü etnosu olarak yer alır. Yazarın Türklere, özellikle Atilla ve diğer Türk kahramanlarına yaklaşımı oldukca aşağılayıcıdır. Bu kitap Biz kimiz? sorusuna cevap vermek bir yana, hatta onu daha da karmaşık hale getiriyor. Belki de bu sebepten dolayı Sovyet döneminde Azerbaycan Bilimler Akademisi’nin Tarih Enstitüsü’ne Bakıhanov’un adını verdiler, şimdi de bu adı taşımaktadır.
Aynı 19. yy’ın birinci yarısında Rus hâkimiyetinin direktifi ve siparişi ile bir kaç tarih kitabı yazıldı. Karabağname’ler adı ile meşhur olan bu eserlerde Çarlık hükümetine bu eyaletin tarihi hakkında bilgi veriliyordu. Bu bilgi de eyalette sömürge sisteminin efektif kurulması ve faaliyyeti için gerekliydi.
Mirza Feteli Ahundov tarihçi sayılmıyor. Fakat O’nun Kemalüddövle Mektupları, eğitimli kesim arasında fazlasıyla tanınıyordu ve toplumsal düşüncenin oluşmasında ilk kaynak rolünü oynamıştır. Bu kitap tamamıyla Pan-İranist ruhta yazılmıştır. Bu özelliğine göre İran’da Fars ırkçılığı için saygın bir kaynak sayılmaktadır. Bu nedenle de Ahundov/Ahundzade Pan-İranizmin kurucuları arasında ilk sırada yer alıyor. 1880’lerde halkın eğitimli kesimlerinde tarih bilinci bu tip eserlerin etkisi altındaydı. Bu süreç Şahname’nin ve gerçek tarihe aykırı rivayetlerin mollahanelerde [medreselerde] okutulduğu bir dönemdi. Bu da pek sembolik ve manidardır ki 1888’de Paris’e giden genç Ahmed bey Ağayev (daha sonralar Ağaoğlu) kendisini o dönemde İranlı ve Şii olarak tanımlıyordu.
Aynı İranlı ve Şii kimliği millî intibah dönemine dek aşağı yukarı devam etmiştir. Ali Bey Hüseyinzade-Turan, meşhur Türkler kimdir ve kimlerden ibarettir? başlıklı eserinde tarih bilincinin yokluğundan veya yetersizliğinden şikâyetleniyor. Millî düşüncenin en muhteşem simalarından biri olan Hüseyinzade, 1905’de Hayat gazetesinde şöyle yazıyordu: ‘Tarihî geçmişle ilgili meselelerle şimdi değil, bir kaç yüzyıl önceden’ meşgul olmak gerekti ve bu problemi geleceğe ertelemek doğru değildir. Bu da bir diğer gerçektir ki millî tarih meselesi ‘bir, ya iki ferdin işi değildir”, bu problemin çözümü için “darülfünunlar, meclisler, cemiyetler mevcut olmalı.” Bu büyük düşünce adamı neden tarih bilinci meselesinde bu kadar israrlıdır? Çünkü O, tarih bilincinin millet oluşumu sürecinde birinci dereceli öneme haiz olduğunu biliyor, bu fikri soydaşlarına da telkin ediyordu.
Muhammed Hasan Baharlı’ya kadar Azerbaycan Türk tarihi üzerine dikkati çeken kapsamlı bir eser mevcut değildir. Baharlı’nın eseri de 1920’de basıldı. Fikir önderleri - Füyuzatçılar, Resulzade, Çemenzeminli vb. tarih bilinci meselelerinin önemini makalelerinde defalarca vurgulamışlardır. Siyasi muhaceret, özellikle Resulzade millî tarihle ilgili nice değerli eserler ortaya koymuştur. İşte bu eserlerin temelinde yeni, millî tarihçilik oluşmaya başladı.
Sovyet rejimi efektif ve devamlı hâkimiyetin kurulmasında tarih bilincinin rolünü idrak etti. Bu yüzden de Serebrovsky başta olmak üzere onlarca petrol mühendisinin yanı sıra Bakü’ye tarihçi grubu da gönderildi. Ratgauzer, Rayevski, Dubner, Steklov, Sef, Anserov gibi tarihçiler Azerbaycan Türkleri için ‘millî tarih’ bilimi yaratmalıydılar. Onlar da hevesle bu işe başladılar. Bir müddet sonra ‘millî’ tarihçilik oluştu. Bu tarihçilik İran’daki Pan-İranist tarihçiliğe çok benzedi veya benzetildi. İran’da Azeri, Sovyet Azerbaycanı’nda Azerbaycanlı konsepti hâkim oldu. Tarih bilimi resmî ideolojinin hatta siyasetin önemli bileşeni sayıldı. Bu sebepten de siyasi hâkimiyetin tam kontrolü altındaydı. Daha doğrusu – Merkez’in (Moskova’nın) sert kontrolü altına girdi.
Şunu da kaydetmeliyiz ki; İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Azerbaycan tarih bilimi onlarca yetenekli ve emeksever yerel tarihçi kadrosu ile temsil olundu.Yüz ciltlerce eser yazıldı. 1960’larda 3 ciltlik Azerbaycan Tarihi, 1980’lerde ise 7 ciltlik versiyonu basıldı. Bunların sonucu olarak günümüzde normal millî tarihçiliğin oluşması için zengin ampirik materyal toplanmıştır. Bugün de durum yaklaşık aynıdır. Fakat aynı esas soru cevapsız kalmaktadır. Çözüm için en az aşağıdaki sorunların çözümü gerekiyor.
Birincisi; resmî Kuzey Azerbaycan tarihçiliği aşırı derecede ideolojileştirilmiştir. Tarihî sürecin izahı Marksist materyalist tarih tezleri çerçevesine sıkıştırılıp kalmıştır. Bu konsepte göre, tarihin gidişatı bir iktisadi mücadeleden ibarettir ve iktisadi temeller yegâne olmasa da her halde toplum tarihinin gelişmesinde son belirleyici faktördür. Tarihî araştırmalar, üretim araçları ve üretim münasebetlerinden ibaret olan bazisin [altkurumun] üstkurumu belirlemesi; bu güne kadarki tüm toplum tarihinin, sınıflar mücadelesi tarihinden ibaret olması; işçi sınıfının burjuvazi ile mücadelesinden yegâne ilerici yönetim şekli olan proletarya diktatoryasının doğması gibi tezlere dayandırılmalıydı. Marksizmin adı geçen tezlerine dayanarak Sovyet lideri Josef Stalin de tarihçiler karşısında meşhur olan bir vazife koydu: ‘Tarih biliminin en birinci görevi üretim kurallarını, üretim araçları ve üretim münasebetlerinin gelişim kurallarını tetkik etmek ve ortaya çıkarmaktır.’ Stalin’in ölümünden sonra (1953) komünist rejimde millî meseleler üzerine koyulan sansür biraz yumuşadı. Fakat yumuşamadan tarihçiler değil, yazarlar yararlanabildiler. 1960’larda Azerbaycan edebiyatı hâkim ideolojiden nispeten uzaklaşabildi ve edebi eserlerde yeni millî konular ortaya kondu.
İkincisi; Kuzey Azerbaycan’da tarihçilik aşırı derecede siyasileştirildi. Ve bu sebeple Çarlık Rusyası’nın Azerbaycan’ın geçmişindeki rolü tahrif edildi. Rusya’ya, Kuzey Azerbaycanı dış güçlerden ve feodal geriliğinden ‘kurtaran’ misyon yüklendi. Sovyet dönemi ve sonraki dönem tarihi, bilinen nedenlerden tamamiyle siyasileştirilip göklere yükseltildi. ‘Sovyet Azerbaycanı’ tarihi olgusuna yaklaşım halen objektif tanımlanmasını almamıştır. Rusya’da Türk-Tatarlara münasebette uygulanan zulmü gerekçelendirmek için Çarlık döneminde Tataro-mongolskoe igo [Tatar-Moğol zulmü] denilen yanlış ve zararlı kuram ileri sürüldü. Sovyet döneminde (günümüzde de) aynı kuram Azerbaycan tarihçiliğinde de yer aldı. Kitabın uygun bölümünde bu konuda özel açıklama yer almaktadır. Kaydetmeliyiz ki; Ortaçağlar Azerbaycanı’nda İlhanlılar dönemi, Uygur Türkçesinin yazı dili olarak yönetim işlerinde istifade edildiği yegâne dönem olmuştur. Diğer bir mesele gerçek millî kahramanlarla ilgilidir; Cavanşir, Babek, Gubalı Feteli Han gibiler millî kahraman olarak millete dayatıldı. Halbuki halk evlatlarına seve-seve Cengiz/Çingiz, Tuğrul/Toğrul, Timur/Teymur adları verdi, ama resmî tarihçilikde bu sahıslar işgalci olarak tanıtıldı. Sovyet döneminde Güney Azerbaycan’ın gerçek tarihinin tahrif edilmesi de diğer bir ilginç olgudur. Tarihçiler insanları ikna etmeliydiler ki; Güney Azerbaycan hatta yarın bağımsızlılğını kazanabilir; bağımsızlık mücadelesinde Güney Azerbaycan, Sovyet Azerbaycanı’nı geleceğin modeli olarak kabul etmeliydi.
Kuzey Azerbaycan tarihçiliğinin coğrafyaya bağlı oluşturulması ayrı bir sorundur. Azerbaycan’ın millî tarihi Zamua, Aratta’dan başlatılıyor. Onların etnik kökeni bilinmiyor, hakkında kaynaklarda birkaç cümle yer almıştır. Millî tarihin mantığına göre, Azerbaycan tarihi genel Türk tarihinin bir bölümü olarak kabul edilmelidir. Başka bir ifadeyle, Azerbaycan Türklerinin tarihi İran araştırmalarının (İranian Studies) değil, Türkolojinin bir bölümü sayılmalıdır. Burada mukayese için ilave edelim ki; Güney’de şekillenmekte olan tarihçilikte millî tarihimiz genel Türk tarihinin bir bölümü sayılıyor. Bu nedenden dolayı Tebrizli Ali’nin, Dr. Cevad Heyet’in, Hasan Raşidi’nin eserlerinde tarihimiz Türk tarihinin eski dönemiyle başlatılıyor.
Dördüncü sorun. Azerbaycan resmî tarihçiliğinin fokusu yok. Yukarıda vurgulanan ana soruya (Biz kimiz, nereden gelip, nereye gidiyoruz?) cevap yoktur. Yani tarihçiliğimiz halen meşhur etnogenez problemini çözememiştir. Bu bir tarihî olgudur: Josef Stalin 1937’de atalarınızı Midiya tarihinde arayın emrini vermiştir. 50 yıl sonra merhum Prof. Süleyman Aliyarlı bu olaya net tanımlama getirdi: ‘Ağzımızı dağa dirediler’ [Bizi çıkmaza soktular]. Dayatılmış Azerbaycanlı konsepti onyıllarla devam eden kimlik krizi oluşturdu. Bu konsepte göre, Kuzey’de Kafkasyadilli kavimler ‘Albaniya halkı’nı, Güney’de İrandilli/Farsdilli kavimler ‘Atropaten halkı’nı oluşturdular. XI. yüzyılda gelen Türklerle birlikte burada karışık, melez, devşirme bir halk oluştu – ismi de oldu Azerbaycanlı. Yani burada Türk halkı/milleti yok, Azerbaycan - Türk yurdu değil, Odlar yurduymuş. Bu konsepte göre, her Azerbaycanlı düşünmelidir ve onların çoğu düşünmeye devam ediyor: Onun ecdadı/atası Kafkasyadilli halkın (örnegin, Lezgilerin, Udinlerin vb.) temsilcisi midir?! Güney’deyse Kesrevizm iddia ediyor; onun dedesi Azeri imiş, o da Fars’ın amcaoğlu imiş. Sonralar bu coğrafyada peyda olmuş Türkler zorla onların dilini dönüştürmüşlerdir.
Primordializmi (ezelciliği) Azerbaycan tarihçiliğinin büyük sorunlarından biri olarak kabul etmeliyiz. Sovyet döneminde Azerbaycan’daki millîyetçi tarihçilerin enerjisi çoğunlukla Türk milletinin (‘Azerbaycanlıların’) burada ta ezelden meskûn olmasına, autohton halk olması iddiasının ispatına harcandı. Tarihçiler Kremlin’in tahrikiyle ispat etmeliydiler ki; Azerbaycanlılar buralara Ermenilerden de önce gelmişlerdi. Kuşkusuz, bu coğrafyada kadim izlerimizden imtina etmeli değiliz ve millî tarihçiliğin görevlerinden biri de eski tarihi ortaya koymaktır. Prof. Süleyman Aliyarlı bunu “doğal derinleştirme usulu” olarak tanımlıyordu. O’nun fikrine göre, bu derinleştirmenin/kadimleştirmenin objektif, iknaedici olması gerekmekteydi. Söz konusu akademik meseleyi siyasileştirmek yalnız Kremlin’in işine yaradı. Siyasi problemleri tarihilik prensibi ile çözmeğe kalkışmak uluslararası ilişkiler teorisinin alfabesine göre gülünçtür. Ayrıca, ciddi bilimsel teoriler iddia ediyor ki; günümüzde dünyada önceki yerleşim yerini değiştirmeyen halk yoktur. Autohton’luğu ile gurur duyan Ermeni ırkçısı da bilmelidir ki; şimdiki Ermeniler’in ataları bir zamanlar Balkanlar’dan şimdiki konumlandığı arazilere gelmişlerdir. Ermeni asıllı ABD tarihçisi Richard Hovanessian bir yazısında bu tür aşırı milliyetçi/ırkçı yaklaşımla alay ediyor. Türklere ‘gelme’ diyen Fars ırkçıları, Farsların burada autohton olduğu efsanesi hakkında hiç olmazsa Naser Purpirar’ın kitaplarını okumalıdırlar.
Ezelciliğe aşırı odaklanmak bilim olarak tarihi itibarsızlaştırır. Bugün Azerbaycan vatandaşlarının çoğunluğu tarihî araştırmalara ciddi yaklaşmıyor. Azerbaycanlılar kendi tarihiyle az ilgilenen toplumlardan, kendi tarihine bigane kalan halklardan biridir. Tarihinden ders çıkarmaya da eğilimli değildir. Bunun sonucu olarak, millî bilincin gelişmesinin temel faktörlerinden birisi gibi tarihçiliğin rolü de ikmal edilmiş oluyor.
Altıncı sorun; Kuzey Azerbaycan tarih kitapları sanki Azerbaycan vatandaşları için değil, yabancılar özellikle Ermeni, Rus veya Farslar için yazılıyor. Azerbaycan tarihçisi önce düşünüyor: Onlar ne derler? Tabii, dışa yönelik propaganda da ola bilir ve olmalıdır. Ama bu eserler genellikle Azerbaycan vatandaşları için yazılmalı. Bir daha tekrar vurgulamakta yarar var: Renan ve Hegel döneminden bu yana tarih bilinci, millet inşasının hassas komponenti sayılmaktadır. Günümüz Azerbaycan tarihçiliğinde belki en fazla ihtiyaç duyulan unsur objektifliktir.
Resmî Azerbaycan tarihçiliğinde karşılaştırmalı analiz yoktur. Horizontal analizin yokluğu, komşular veya medeniyet merkezleriyle karşılaştırmadan kaçış karakteristikdir. Halbuki 19. ve 20. yy Azerbaycan Türklerinin fikir önderleri komşularla karşılaştırmadan imtina etmemiş, belli alanlarda geriliğin varlığını gizlememişlerdir. Karşılaştırmalı analizin yokluğu vatandaşın Türk ve İslam aleminde, dünyada Azerbaycan’ın konumunu netleştirmesine mani oluyor. Sanki Azerbaycan dünyadan tecrit şeklinde mevcut olmuşdur.
Biz bu eserde iki Azerbaycan’ı (Kuzey ve Güney) birlikte ele almayı önemli gördük. Devlet sınırları ile ayrılmalarına, farklı siyasal-ideolojik sistemlerde yer almalarına bakmaksızın, bu ülkenin iki bölümü arasında manevi bağlar daima mevcut olmuş, bazen zayıflamış, bazı zamanlarda insanları heyecanlandırmıştır. Aras Nehri’nin her iki kıyısındaki farklı süreç akademik bakımdan da karşılaştırmalı analizi sürdürmek için ilginç materyal sunuyor.
Neden bu yapı? Eserde millet ve milliyetçilik, devlet ve millet-devlet kavramlarına sık sık müracaat edildiğinden, bu kavramlar hakkında çağdaş bilimde yer alan literatürün ve kuramların kısa özetine yer vermeğe ihtiyaç duyduk. Bu, birinci kısımın konusunu teşkil etti. Milletleşme sürecinin Azerbaycan’da 19. (Kuzey’de) ve 20. yy’larda (Güney’de) başlamasına bakılmaksızın, ikinci ve üçüncü kısımlar Azerbaycan Türklerinin önceki yüzyıllardaki kısa tarihine adanmıştır. Burada mümkün olduğu kadar ayrıntılara girmedik. Onu bu meselelere ait özel edebiyatın uhdesine bıraktık. 19. yüzyılda Azerbaycan’ın her iki tarafında önemli süreç başladı. Özellikle Kuzey’de milletleşme süreci ilk adımlarını attı. Takipeden beşinci ve altıncı kısımlarda Kuzey ve Güney’de milletleşme süreci, farklı devletlerin bu sürece etkisi izlenildi. Her iki Azerbaycan’da milletleşme sürecinin mümkün istikametleri mühim akademik problem olduğu, özellikle bölünmüş Azerbaycan’ın dünya siyasetinin önemli problemlerinden biri olduğu inancı ile Sonuç bölümünü araştırmaya ilave ettik. Bu araştırmanın ana fikrini şöyle özetleyebiliriz: Milletleşme sürecini tamamlamamış halkların çeşitli problemlerle yüz yüze gelmesi sıradan bir durumdur; Kuzey Azerbaycan’ın toprak bütünlüğü ve demokratikleşmesi işte milletleşmenin geç kalması ve halen tamamlanmaması ile izah edilmelidir; Güney Azerbaycan da milletleşme problemlerini çözdüğü taktirde millî problemlerini çözmeğe başlayacak.
Bu araştırmaya başladığımız 2006’dan bu tarihe kadar hayli zaman geçti. Millî tarih üzerinde Sovyet baskı rejimi ortadan kalktı, onlarla yeni eser yazıldı. Yeni detaylar ortaya çıktı. Ama metin hazırlandıktan sonra ortaya çıkan yeni eserleri gereğince araştırmamıza aktaramadık.
Azerbaycan hakkında özel isimler Türkiye’de değişik formlarda kullanılıyor. Biz genellikle Azerbaycan’da kullanılan orijinal forma öncelik verdik. Okuyucu Kaçar yerine Kacar, Urmiye/Urmiya yerine Urmu, Feth Ali/Fathali yerine Feteli adlarına rastladığında şaşırabilir. Ancak fikrimizce, özel isimlerin Azerbaycan sesleniş formunda verilmesi daha doğrudur.
Kitabın hazırlanmasında emeği geçen dostlara teşekkürlerimi bildiriyorum. Metni Türkiye Türkçesine titizlikle aktaran Zarife Hüseyinova, Merve Erşahin, Aydan Özdem’e ve Türkiye Türkçesinin editörlüğünü üstlenen sevgili öğrencim Dr. Mehmet Akkuş’a sonsuz minnettarlığımı ifade ediyorum. Son kitaplarımın tümünün baskısında emeğini esirgemeyen kadim dostum Selçuk Alkın’ın bu kitabın da ışık yüzü görmesinde hassas katkısı olduğunu belirtmeliyim. O’na şükran borcumuz vardır.
Dersin konusu çok geniş, bir o kadar da iddialıdır. Bir kaç konuya yaklaşım sorunun ortaya koyuluşu niteliğindedir. Amaç düşünen insanların dikkatini bu akademik problemlere çekmektir. Bu kapsamlı konu üzerinde işi sonsuzadek uzatmak, araştırmayı sınırsız olgunlaştırmak mümkündü. Bu aşamada birinci baskının bu şekilde gerçekleşmesini uygun gördük. Azerbaycan Türklerinin tarihini araştıran uzmanların veya bu tarihle ilgilenenlerin kitabın konseptine, burada yer alan tezlere önyargısız fakat eleştirel yaklaşmalarını temenni ederiz.
