Bölüm anahatları

  • 2.        Konu            Nadir Şah Avşar İmparatorluğunun Çöküşü                    

    Konular:  Nadir Şah’ın savaşları ve icraatları; 1736. Yıl Muğan kurultayı; Nadir’in öldürülmesinden sonraki siyasi sürec.

     Temel Okumalar:

    -           Nesib Nesibli, Azerbaycan Tarihi. Millet, Devlet ve Siyaset, 8. Bölüm;

    -           Süleyman Əliyarlı (red.), Azərbaycan tarixi, s. 487-507;

    -           Wikipedia’dan uygun makaleler;

    -           Youtube’dan değişik videolar ( https://youtu.be/04uAS637KAY);               (https://youtu.be/Hxn1DFg1Jg8)

    Ödev:

    Ders Notları:

    Nadir Şah Afşar Fenomeni

     

    Şah Abbas’ın reformları Safevi hâkimiyetinin ömrünü bir yüzyıl daha uzatabildi. William Cleveland, Şah Abbas’ın “hükümet yönetimini merkezileştirerek, kendinden sonraki beceriksiz şahlar döneminde de imparatorluğun yaşamasını sağladığını, İran’a bir yüzyıl daha siyasi istikrar kazandırdığını” yazıyor.[1] Ancak Osmanlı İmparatorluğu’ndaki reformlara oranla bu reformların yarım kalması Safevi hâkimiyetinin bundan fazla yaşamasını imkânsız kıldı. 18. yy’ın başlarında Safevi Devleti derin bir gerileme dönemine girmiş oldu.

     

    Safevi şahları döneminde, özellikle Şah Abbas döneminde, yukarıda da kaydedildiği gibi, Kızılbaş boylarının askerî ve siyasi gücüne etkili bir darbe vuruldu, bu boyların merkez-kaç eğilimlerinin önlenmesi için tedbirler alındı. Bazı boylar parçalanarak devletin çeşitli bölgelerine dağılmış, bazıları (Tekeler gibi) hatta acımasız baskılara maruz kalmıştı. Bununla birlikte, yarı göçebe ve göçebe kabileler askeri ve siyasi yönden halen de yeterince etkili sosyal birimler olarak kabul edilmekteydi. Onların tam yerleşik hayat tarzına geçişi yavaşladı. Merkezî hâkimiyet zayıfladıkça, bu kabile liderlerinin merkez-kaç eğilimleri güçleniyor, Safevi İranı ile ilgili özel çıkarları bulunan bazı komşu devletlerin (özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun) ayartıcı tekliflerine ilgisiz kalamıyorlardı.

     

    Sivil ve askeri bürokrasi alanındaki reformlara rağmen, Osmanlı’nın aksine Safevi İran’ında bu sosyal ve siyasi kurum tam olarak yerleşmemişti. 18. yy’da “İran ordusu kâğıt üzerinde mevcuttu. Savaş alanında, birkaç bin kişilik, disiplini bozulmuş, zayıf donanımlı ve fakir bir orduyla karşılaşılıyordu… İran ordusundaki itaatsizlik, düzensizlik, teknik konularda bilgisizlik, genel perişanlık her türlü sivil ve askeri fantezilerin üzerindeydi.”[2] Bürokrasiden farklı olarak, dini kesim güçlenmekteydi. Merkezî hâkimiyetin zayıflamaya eğilimli olduğu zaman diliminde, başta müçtehitler (içtihat edenler) olmak üzere, dini kesim siyasi ve toplumsal gücünü ortaya koyarak Şah sarayına etkili bir rakip haline gelebiliyordu. Şiiliğin İmamet doktrini, bazen dini hâkimiyetin siyasi hâkimiyetten üstün konuma gelmesine olanak sağlıyordu.

     

    Başkent İsfahan’daki Şah sarayı, yönetim merkezinden daha çok tam marjinalleşmiş egemen sülalenin entrika, ahlaksızlık ve maneviyatsızlık yuvasına dönüşmüştü. Son Safevi şahları, devlet ve imparatorluk kuran dedelerinin tam aksi idi. Veliaht kurumunda kesin belirlenmiş katı normların oluşturulmaması hâkimiyetin devredilmesi sürecinde sorunlar, hatta siyasi krizler yaratmaktaydı.

     

    Hazinenin gelirlerini artırmak amacıyla 1699-1702 yıllarında nüfus sayımı yapıldı. Bundan sonra mevcut vergilerin hacmi artırıldı, yeni vergiler uygulandı. Vergi memurlarının gerektiğinden fazla zoraki olarak halktan vergi toplaması, devlet görevlerinin satılması, memurların rüşvet alması sıradan bir durumdu.[3] Ekonomik gerileme döneminde ağır vergiler, çeşitli biçimlerde kendini gösteren kanunsuzluklar nedeniyle merkezî hâkimiyete itaat etmeyi reddeden kabile liderinin veya herhangi bir feodalin Şah sarayına karşı çıkması, çok kısa bir zamanda ayaklanmaların sosyal tabanının genişlemesi için uygun ortamı yaratmaktaydı.

     

    18. yy’ın başlarında Safevi İmparatorluğu’nun bu veya diğer bölgelerinde yaşanan ayaklanmaların ana merkezi, nüfusunun çoğunluğu Sünnilerden oluşan Kuzey Azerbaycan’ın Dağıstan’la sınır bölgeleri ve Sünni nüfusu ile Afganistan’dı. 1709 yılında Tebriz’de ayaklanma başladı. Muğan’daki Şahseven boyları da İsfahan’daki Safevi sarayının hâkimiyetini kabul etmeyi reddetti. Daha sonra Car vilayeti ayaklandı. Araş vilayetinin hâkimi Ali Sultan da vergi ödemeyi reddetti. Guba vilayetinden Hacı Davud ve Kazıkumuklu Surhay Han, Şirvan ve Dağıstan’da Safevi hükümranlığına son vermek için stratejik noktaları birbiri ardına ele geçirmeye başladı. Padişah sarayı isyancılarla temas kurarak çeşitli yollarla onları desteklediğini bildirdi. Ancak Prof. Süleyman Aliyarlı’nın belirttiği gibi, “Kuzey bölgelerde güçlenmekte olan halk ayaklanmaları resmî olarak Sünnilik bayrağı altında gerçekleşmesine rağmen, bu hareket “dışarıdan” getirilen bir kurgu – Osmanlı İmparatorluğu’nun bir “fitnesi” değildi. Bu ayaklanmaları doğuran, onları kesinlikle “Safeviliğe”, “Kızılbaşlığa” karşı kışkırtan geçerli, objektif, gerçek iç nedenler vardı.”[4]

     

    Kandahar vilayetine yerleşen Gilzay aşiretinin Safevi hâkimiyetine karşı başlattığı isyan daha başarılı oldu. Safevi sarayının, Sünni nüfus arasında katı Şii propagandası yapıyor olması sürekli hoşnutsuzluk yaratmaktaydı. Yerel yönetici Gürcü asıllı Gurgen Han’ın acımasız davranışlarından bıkmış olan Gilzaylar’ın önde gelenleri, 1709’da onu ve yakınlarını öldürerek bölgede hâkimiyeti ele geçirdi. Safevi hâkimiyetinin çöküşünden destek bulan Gilzaylar, Mir Mahmud’un önderliğinde Şah birliklerini birkaç kez yendikten sonra, doğrudan başkent İsfahan’a yürüdü. Mart 1722’de Gilzaylar, Safevilerin başkentini kuşattı. İradesiz ve sorumsuz olan Şah Sultan Hüseyin’in oğlu Tahmasb, 500 Kacar süvarisi ile kuşatmayı yararak Kazvin’e sığındı. Onun ve çevresinin amacı, resmî sayısı kâğıt üzerinde 300 bin kişi olan İran ordusunu toplayarak devletin başkentini ve Şahı kurtarmaktı.[5] İlk aşamada bu girişimler başarısız oldu.1722 yılının Kasım ayında Safevi Şahı teslim olarak, Gilzay aşiretinin lideri Mir Mahmud’un lehinde tahtından feragat etti. Bu, iki yüzyıldan fazla bir süre hüküm sürmüş olan Safevi hâkimiyetinin fiilen sonu idi.

     

    Bu arada, Safevi İran’ın kuzey komşusu Rusya da Hazar çevresindeki bölgelere büyük ilgi göstermeye başlamıştı. Zayıflayan Safevi İmparatorluğu’nun yerli Hıristiyan nüfusu, özellikle Ermeniler, Rusya’nın güneye yayılma siyasetinin girişimcileri gücünde olmasa da, bunlar Safevi İran’ının güvenlik konularında yeni negatif faktörü olarak ortaya çıkmış oldu. Bundan sonra da devamlı kendisini gösterdiği için, bu faktör üzerinde biraz durmak yararlı olacaktır.

     

    İslam dünyasında Avrupa ticaret sermayesinin artan faaliyeti ve yeni haçlı seferleri ile ilgili yayılan söylentiler, Ermeni liderlerini “Ermenileri Müslüman zulmünden kurtarmak için” Avrupa krallarına çağrıda bulunmaya teşvik etti. 1678’de Eçmiadzin Kilisesi’nde altı sivil ve altı din adamının katılımıyla gizli bir toplantı yapıldı. Bu gizli toplantıda, Katolikos Akop’un (Hakop’un) önderliğinde Avrupa’ya bir heyet gönderilmesi kararı alındı. Heyet, Tiflis’e uğrayarak Gürcü Çarı XI. Georgi ile işbirliği konularını görüştü, ancak İstanbul’dayken heyetin başkanı aniden öldü. Heyetin genç üyelerinden biri – İsrael Ori bu görevi üstlendi.[6]

     

    Ori, Venedik’e, oradan da Fransa’ya gitti. Burada 12 yıl askerlik yaptı, ancak Katolik Fransa kralı ile görüşemediği için, bölünmüşlük dönemi yaşayan Almanya’daki Palatina prensi Johan Wilhelm’e gitti. Wilhelm’den Ermenilerin kurtarılmasını rica ederek, karşılığında Ermenistan tacını vaat etti. Prens, Ori’nin önerisini anlayışla karşılayarak, Ermeni melikleri ve Gürcü çarına yazdığı mektuplarla birlikte onu tekrar geri gönderdi. Ori, “Ermeni sorunu” fikrini yaymak ve Hıristiyan kralların desteğini kazanmak için birkaç başkentte daha bulunmak istedi. Viyana’da Avusturya kralının yakınlarından, kralın bu fikri desteklemediğini duydu. Yoluna devam eden Ori, Polonya üzerinden Rusya’ya geçti. Kış yaklaştığı için yolunu değiştirerek Moldova’ya, oradan da İstanbul üzerinden 1699 yılında İİrevan ’a geldi.[7]

     

    Eçmiadzin ve Karabağ’daki Gandzasar kiliselerinin Roma kilisesine tabi olması ve sonuncunun desteğini almak konusunda İsrael Ori’nin önerileri kabul edilmediği için, bu şahıs Karabağ ve Sünik meliklerinin desteğini kazanmaya çalıştı. Bunu başarmış olan Ori, Vardapet Minas adında biriyle 1700 yılında tekrar Avrupa’ya gitti. Burada, 36 maddelik projesiyle Avrupa hükümdarlarının dikkatini çekmeye çalıştı. Ori’nin projesinin içeriği, Avrupalılardan oluşan Haçlı ordusunun Ermenileri İran zulmünden kurtarmasından ibaretti. Bu ordunun, Bakü, Şamahı, Nahçıvan, İİrevan  ve Tebriz’i işgal etmesi gerekiyordu, böylece “İran Ermenistanı”nda Hıristiyan hâkimiyet kurulacaktı. Bu proje, daha çok Rus Çarı Petro’nun (Osmanlı’da “Deli Petro”) dikkatini çekti. Ancak İsveç’le ağır savaş durumunda olduğu için, Petro güneye sefer etmeye zamanının olmadığını bildirdi. Bununla birlikte, Rus Çarı, Ori’ye albay rütbesi vererek, onu bir heyetin başında İran’a gönderdi. Heyetin amacı, İran’daki durumu daha derinden incelemek, gelecekteki çalışmalar için burada aktif hazırlıklar yapmaktı. Şah sarayı bu heyeti soğuk karşıladı ve en kısa zamanda ülkeyi terk etmesini istedi. İsrael Ori’nin heyeti, altı ay tekrar Şamahı’da bulunduktan sonra Astrahan’a geri dönmek zorunda kaldı. 1711 yılında Ori, burada aniden öldü.[8]

               

    Rus Çarı Petro, İran’daki siyasi ve askeri durumu derinden incelemek için 1715 yılında Artemy Volinsky başkanlığında bir diğer heyeti bu ülkeye gönderdi. Volinsky’e, “Ermeniler hakkında istihbarat toplamak, onların [gerçekten mi] çok olduğunu, nerede yaşadıklarını öğrenmek, ... onlara iyi davranmak, onları dost edinmek” talimatı verildi. Petro daha sonra, Ori’nin yardımcısı ve halefi olan Vardapet Minas’ı Ermenistan’a görevli olarak gönderdi. Eçmiadzin Katolikosu tarafından soğuk karşılanan bu kişi, Alban Katolikosu Yesai Asan-Calalyan’la yakın ilişki kurmayı başardı. Alban Katolikos, Petro’ya yaptığı çağrıda şunu belirtiyordu: “Tüm halkımız, bu toprağın melikleri ve ayanlarıyla birlikte, senin kudretli ve devasa devletinin gerekli gördüğü zaman buralara geldiğinde, gücümüzün yettiği kadar sizleri dostane bir şekilde karşılayacağız.”[9] İsveç’le yapılan savaşı kazanan (1721) Petro, aktif olarak İran seferine hazırlıklara başladı. Aynı dönemde uzun süre İsfahan’da rehin tutulan ve Safevi devletinin gerilemesine tanıklık etmiş olan Kahet hâkimi Vakhtang da kesin bir hamle hazırlığı içinde Ermeni liderleriyle ittifak kurmaya çalışıyordu. Merkezî hâkimiyete karşı ayaklanmaya hazırlanan Vakhtang, aynı zamanda ona yardım vaadinde bulunan Petro’yla da aktif bir şekilde görüşmeler yapmaktaydı.

     

    Çar Petro,  Temmuz 1722’de büyük bir filo ve kara birlikleriyle askeri bir yürüyüş başlattı. Ağustos’ta Derbent’i çatışma olmaksızın ele geçiren Ruslar, Bakü’yü kuşattı. Askeri operasyonlar başlamadan önce Petro adına yerel halka yönelik bir manifesto dağıtıldı. Bu belge Türkçeydi. Askeri yürüyüşün resmî nedeni, bir yıl önce Şamahı’da Rus tüccarların öldürülmesi, mülklerinin yağmalanması ve bu saldırılardan sorumlu olanların cezalandırılması gerekliliği olarak gösterilmekteydi.[10] Osmanlı İmparatorluğu, Hazar Denizi bölgesinin Ruslar tarafından işgalini kolayca sindiremedi. Derbent’in işgalinden hemen sonra, Osmanlı sadrazamı Rus elçisine “Rus birlikleri İran’a bağlı topraklarda bulunduğu sürece Türk halkının rahatlık bulamayacağını” beyan ederek birliklerini Güney Kafkasya’ya yürüttü. Aslında Osmanlı ve Rusya arasındaki kavganın nedeni Azerbaycan topraklarıydı. İki devletin mücadelesi 1724 İstanbul Antlaşması’yla sonuçlandı. Bu Antlaşmaya göre, Derbent’ten Kür [Kura] Nehri’nin yatağına kadar Hazar’ın batı şeridi Rusya’ya bırakıldı, Güney Kafkasya’nın geri kalanı Osmanlı’ya bağımlı hale getirildi. Bu Antlaşmayla Osmanlı İmparatorluğu’nun himayesi altında Şamahı Hanlığı yaratılmaktaydı.[11]  Kısacası, Safevi Devleti’nin 18. yy’ın başlarından itibaren gerilemesi, onun fiilen dağılmasıyla sonuçlanmış, devletin toprakları da iç ve dış güçlerin işgaline uğramıştı. Bu, siyasi bir kriz değil, artık bir devlet kriziydi. İran coğrafyasında tek bir devletin varlığı bir soru işaretiydi. Ancak örneği dünya tarihinde çok az görülen bir olay yaşandı. Bu devlet tek bir kişi – Afşar boyundan Nadir tarafından kurtarıldı.

     

    Oğuz grubu içerisinde yer alan Afşar boyu, Ortadoğu’nun çeşitli bölgelerine dağılmış, eski Safevi Devleti’nin kurulmasında en önemli rollerden birini oynamış olan Türk boylarındandır. Safeviler’in son dönemlerinde onların bir kısmı – Kırklı obası Horasan’ın Abıverd sınır bölgesine yerleşmişti. Sınırları güçlendirmek için onları ilk Safevi şahları Urmiye yörelerinden Horasan’a göç ettirmişti.[12]

     

    Nadir, İran’ın önemli dini merkezlerinden biri olan İmam Rıza türbesine (Meşhed) 22-27 kilometre uzaklıkta bir köyde, orta düzeydeki bir ailede doğmuştur (1689). Fransız bir yazarın ifadesine göre, “babası bir çobandı. Nadir de aynı işi yapmış, ancak çok yetenekli ve aşırı şöhret düşkünü olduğu için kısa bir zaman içinde bu iş onu bıktırmış, soy kökünün ona vermiş olduğu imkândan yararlanarak daha yüksek mevkilere yükselmeyi düşünmüştür.”[13] Yazarın iddiasına göre, genç Nadir babasının 700 koyununu çalarak, Meşhed pazarında satmış, kazandığı parayla etrafına bir grup toplamıştır. İsfahan kuşatmasından kurtulan şehzade Tahmasb ordu toplamak için Horasan’a geldiğinde Nadir ona “kararlı, iyi silahlanmış, savaşlarda güçlenmiş ve deneyimli” 6 bin kişilik grubunun hizmetini önermiştir.[14] Tahmasb bu teklife sevinmiş, Nadir’e “Tahmasbkulu Han” adını vererek, önce onu korçibaşı, daha sonra askeri birlik komutanı olarak atamıştır.

     

    Nadir/Tahmasbkulu Han kısa bir zaman içerisinde olağanüstü yetenekli bir asker ve kumandan olduğunu ispatladı. İlk başta, Tahmasb’a tabi olmayı reddeden Astrabad ve Mazenderan’daki Türkmenleri ezdi. Sonraki yıllarda Afganların askeri gücünü yok ederek İsfahan’a girdi. Nadir iç siyasette de yeteneğini gösterdi: beceriksiz, zevk ve eğlence düşkünü Tahmasb’ı tahta oturttu, ancak ülke yönetimini eline aldı. 1729’da Afganların ülkeden kovulmasından sonra, Osmanlı’ya doğru yöneldi. Hemedan, Tebriz, Kirmanşah kurtarıldı. Nadir’in askeri yürüyüşleri ve başarıları o kadar etkiliydi ki, İstanbul’da padişah değişti. Herat’ta Afganların isyanını bastırmak için doğuya hareket eden Nadir, burada istikrarı sağlayabildi. Bu arada, Tahmasb tek başına (Nadir olmadan) askeri işlerle meşguldü. Nadir, Osmanlı’yı yenememesi bahanesiyle Şah Tahmasb’ı tahttan indirdi, yerine 8 aylık oğlunu III. Abbas adıyla şah ilan ederek kendisi resmen şah vekili unvanı ile tüm yetkileri elinde topladı. Bundan sonra daha büyük bir azimle Osmanlılara karşı savaşı devam ettirdi. Nadir’in herkesi şaşırtan askeri dehası sonucu, ünlü Muğan kurultayı öncesinde Safevi Devleti’nin sınırları eski haline gelmiş, Osmanlı İmparatorluğu ve Rusya’nın işgal ettiği topraklar artık tamamen kurtarılmıştı.[15]

     

    Muğan ovasında, Sugovuşan olarak adlandırılan bölgede Şubat 1736’da düzenlenen kurultay, aldığı iki önemli kararla tarihe geçti. Burada toplanan din adamları, üst düzey devlet memurları, bölgelerin ve kabilelerin temsilcileri, uzun zaman önce gücünü kaybeden ve formalite olarak var olan Safevi hâkimiyetine son vermeyi kararlaştırdı. Nadir Han’ın talebi üzerine yeni şah seçimi yapıldı ve hizmetlerinden dolayı Nadir, Şah olarak “seçildi”.

     

    Muğan kurultayının ikinci kararı, İslam dünyasında, aynı zamanda İran’da mezhep farklılıkları nedeniyle ortaya çıkan çekişmeleri yumuşatmaya yönelikti. Nadir Şah’ın baskısıyla kabul edilen kurultay kararı gereğince, İmam Cafer Sadık mezhebi (Caferi mezhebi) dört Sünni mezhepleriyle birlikte tanınmalı, Hz. Peygamber’den sonraki üç halifeye (Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman) İran camilerinde küfredilmesine son verilmeliydi.[16] Kurultayın bu kararını, aynı zamanda kendi cülusunu Osmanlı sarayına bildirmek amacıyla Nadir Şah İstanbul’a bir heyet gönderdi. Padişah sarayı, dini alandaki önerinin kabul edilmesinin büyük bir olasılıkla Nadir Şah’ı güçlendireceğini düşünerek, bu önemli teklifi Osmanlı Sünni uleması aracılığıyla reddetti. Bir süre bekledikten sonra, padişah sarayı Nadir Şah’a, şeriat kurallarına göre Caferi mezhebinin kabul edilmesini, din adamlarının imkânsız olarak gördüğünü bildirdi. Teklifine ret cevabı alan Nadir Şah, bu teklifi başka bir yolla kabul ettirmeye karar verdi. Önce Kars ve Bağdat üzerine yürüdü ve çeşitli ülkelerin ulemalarını Necef’te toplayarak İslam dünyasındaki mezhep ayrılıkları konusunu tekrar müzakere ettirdi. Necef kurultayında, Osmanlı ulemasının İran halkının Caferi mezhebini kabul etmesi; Caferilerin Kâbe’de kendi usulleri gereğince namaz kılması; Osmanlı Devleti’nin İranlıların hac ziyaretini engellememesi; esirlerin serbest bırakılması, esirlerin alım satımının yasaklanması; şehirlerin birinde konsolosluk, başkentlerde sefaretlerin oluşturulması konularında kararlar alındı.[17]

     

    Nadir Şah, bu maddeleri içeren çağrıyla Padişah sarayına tekrar bir heyet gönderdi. Caferiliğin ayrıca mezhep olarak tanınması konusunda yine ret yanıtı alan Nadir Şah, sinirini Osmanlı İmparatorluğu’na yeniden savaş açarak çıkarmak isteyerek ordunun başında Kars üzerine yürümüştür. Savaş sırasında başarılı olmasına rağmen, ülke içinde kargaşa yaşandığı haberini alan Nadir, Osmanlı ordusunu takip etmekten vazgeçerek mezhep konusunda ısrar etmeksizin barış istemiştir. Genel olarak 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması’nı tekrarlayan, ancak bazı yeni maddeler (hac ziyareti yapanlar, esirler, sefaretler, üç halifenin kötülenmemesi vs.) içeren yeni bir antlaşma imzalandı.

     

    Osmanlı İmparatorluğu ile ilişkileri yoluna koyan (mezhep konusu hariç) Nadir Şah, yeniden yüzünü doğuya çevirdi. İki yüzyıl boyunca Safeviler ve Babürler arasındaki çatışmaların kaynağı olan Kandahar’ı ele geçirdi, Belucistan’ı İran’a kattı. Daha sonra Nadir, Hindistan’a sefer düzenleyerek buradaki Babürleri kendine bağımlı duruma getirdi. Babürlerin hazinesini ele geçirdi, yağmaladığı servet yüzlerce deve ve katırla ülkesine taşındı. Daha sonra Buhara ve Hive’yi egemenliği altına aldı. Bir sonraki askeri yürüyüş Dağıstan’a yapıldı. Seferden dönerken, devamlı at sırtında, savaşta olan bu büyük kumandanın, aynı zamanda acımasız hükümdarın yaşamına son verildi. Temmuz 1747’de, Nadir’in onları öldüreceğinden korkan Kızılbaş emirleri suikast düzenleyerek Şahı öldürdü. Naaşı Meşhed’e getirilerek, burada önceden kendisi için yaptırdığı türbeye gömüldü.

     

    Nadir Şah’ın askerî dehası, yerli ayaklanmaların bastırılması, iç istikrarın sağlanması, Rusya ve Osmanlı İmparatorluğu’nun işgal ettiği toprakların geri alınması, devletin siyasi otoritesinin Hindistan ve Osmanlı yönünde yayılması için yeterli oldu. Nadir Şah, hayatının en riskli, aynı zamanda çok önemli dini reformlarını başlattı, Sünni-Şii çekişmeleri onun döneminde büyük ölçüde zayıfladı. Ancak Şii Caferi mezhebinin Osmanlı devleti tarafından resmen kabul edilmesini başaramadı. Nadir, iç siyasette radikal reformlar yapmadı ya da bunu gerekli görmedi. Nadir’in yenilediği devlet nitelik olarak bir öncekinden farklı değildi. Aynı aşiret devletinin sosyal ve siyasi kurumu varlığını korudu. Ülke yönetiminde değişen sadece üst yönetici zümrede Afşar boyundan olanlar, özellikle yeni şahın yakın akrabaları ve Kırklı oymağını temsil edenlerdi. Bu nedenle, kılıç zoruyla geri kazandığı İran’ın toprak bütünlüğü ve buradaki siyasi istikrar, ölümünün hemen ardından sarsıldı. İran tekrar bölündü ve bir devlet olarak var olma meselesi bir kez daha gündeme geldi.

     

     

    Hanlıklar Döneminin Bölünmüşlüğü

               

    Nadir Şah’ın öldürülmesinden hemen sonra, ordu komutanları ve üst düzey yetkililer, onun halefini belirleme sorununu çözmek için toplandı. Nadir Şah sağlığında bu hassas konuyu netleştirmemişti. Siyasi elit, Nadir’in yeğeni Ali Kulu Han’ın üzerinde yoğunlaştı. O zaman kırk bin kişilik ordunun başında Herat’ta suikastın sonucunu beklemekte olan Ali Kulu Han şah ilan edildi ve Nadir’in naaşı da gömülmek üzere kendisine gönderildi.  Ali Kulu Han, kendisine gösterilen “güven” duygusu için teşekkür etti ve Adil Şah unvanıyla tahta oturdu.

     

    Nadir Şah’ın zengin servetinin oğulları ve yakın akrabalarının kontrolünden çıkarılmadan iktidarının güçlenemeyeceğini anlayan Adil Şah, ilk iş olarak bu hazineyi ele geçirmeye çalıştı. Kelat kalesindeki hazine iki hafta içinde yeni şahın emrine geçti. Daha sonra, Nadir Şah’ın hâkimiyetinde payı olduğunu düşünen oğulları ve yakın akrabalarını ortadan kaldırmak gerekirdi. Yeni şah bu işi, amcası ve dönemine has olan acımasızlıkla çözdü. Nadir Şah’ın oğulları öldürüldü. 19. yy. Fransız tarihçi Ch. Picault’a göre, “o, merhum Şah’ın ve oğullarının, hamile olduklarından kuşkulandığı hanımlarının hepsinin karnının deşilmesini emretti. Bu kadınların şah ailesine veliaht vermesinden ve onların kendisinin veliahtlarından iktidarı alma iddiasında olabileceklerinden korkuyordu.”[18] Nadir Şah’ın doğrudan vârislerinden olan sadece 14-15 yaşlarındaki Şahruh Mirza kurtulabildi. Şahruh Mirza Tahmasb Şah’ın kızlarından birinden doğmuş ve Safevilerin mirasçısı idi.

     

    Adil Şah tahta oturduktan kısa bir süre sonra, Nadir’den miras kalan ağır durumun düzeltileceğini vaat ediyor, yıkım, baskı ve aşırı yoksulluğu ortadan kaldıracağını, adil bir yönetim yaratacağını iddia ediyordu. Yeni şah, iki yıl boyunca tüm vergi ve vergi borçlarının iptalini emretti. Ch. Picault şöyle yazmaktadır: “Nadir Şah’ın gaddarlığından yılan İran, ümitlerini onun yeğeninin yumuşaklığına bağlamıştı ve her şey bu genç hükümdara mutlu ve sakin bir hükümranlık vaat etmekteydi .”[19] Fakat kendi gücü ve zenginliğinden aklını yitiren genç hükümdar, aşırı derecede zevk ve eğlenceyle meşguldü. Durumu zorlaştıran sadece yeni şahın – Adil Şah’ın kişiliğindeki kusurlar değildi. İran devleti çok ciddi bir kriz dönemi yaşamaktaydı. Nadir’in kendisinin ihlal ettiği geleneksel meşruiyet ilkesi (hâkimiyetin irsen geçmesi), hükümdarın ve yönetici sınıfın ahlaksızlığının olağan hale gelmesi merkezî hâkimiyetin güçlenmesini engelliyor, yerel hâkimler, tam aksine, güçleniyordu. 18. yy’ın ikinci yarısı, hâkimiyet uğruna kanlı mücadele ve savaşlarla geçti ve merkezî hâkimiyeti tanımayan yerel feodallerin merkez-kaç eğilimleri ciddi siyasi sonuçlara yol açtı. Bu, merkezî hâkimiyet uğrunda verilen mücadelenin ve kanlı savaşların kısa bir özetidir.

               

    Adil Şah’ı tanımadığını bildiren Tebriz halkı, Safevi hanedanının mirasçısı olduğunu iddia eden Sam Mirza’yı savundu. Tebriz’e gönderilen Emir Aslan Han, isyanı bastırdıktan sonra şahın küçük kardeşi İbrahim Han’la birleşerek Adil Şah’ın üzerine yürüdü. İki kardeşin önderliğindeki birlikler Tahran’la Kazvin arasında karşılaştı. Adil Şah’ı yenerek onun gözlerini kör eden İbrahim Han İsfahan’a yerleşti. Bir süre kendisini şah ilan etmekten çekinen İbrahim Han, daha sonra Tebriz’de kendisini İran şahı ilan etti. Bu arada, Meşhed’in din adamları ve ileri gelenleri Şahruh Mirza’yı İran’ın şahı ilan ettiler. Haziran 1749’da İbrahim ve Şahruh’un birlikleri çarpıştı. Şahruh’un zaferinden sonra Meşhed İran’ın başkenti ilan edildi. Ancak Nadir ve Safevilerin doğrudan devamcısı olan Şahruh’un hâkimiyeti Horasan’ın ötesine geçemedi. İkinci kez Afganlar İsfahan’ı ele geçirdi ve Azad Han’ı şah ilan ettiler. Azad Han’ın da iktidarı uzun sürmedi. Bir taraftan Kacar hanı Muhammed Hasan Han, diğer taraftan, Lur (Kürt) kabilesinin lideri Kerim Han Zend onun hâkimiyetine kaşı çıktı. Yıllarca devam eden bu mücadele ve savaşlar Kerim Han’ın zaferiyle sonuçlandı. Ancak, İran’ın batı bölgelerini kontrolü altına alan Kerim Han, diğerlerinden farklı olarak kendisini şah ilan etmedi. O, Safeviler’in en küçük mirasçısı olan İsmail’in vekili olarak 1750-1779 yıllarında İran’ın büyük bir kısmını (Horasan, Azerbaycan’ın kuzey bölgeleri hariç) kontrolü altında tuttu. Kerim Han’ın iktidarı döneminde siyasi istikrar nispeten sağlanabildi, ekonominin canlanması yönünde girişimler yapıldı.[20]

     

    1779’da, Kerim Han Zend’in ani ölümünden sonra, hâkimiyet iddiasında olanlar arasında Kacarlar öne çıktı. Bu kez de, İran’ın siyasi bütünlüğünü yeniden sağlamak bir Türk boyunun sayesinde mümkün oldu. Kacarlar, Safevi İmparatorluğu’nun kurucu boylarından biriydi. Azerbaycan’a Halep ve Bozok (Anadolu) yörelerinden göç etmişlerdi. Şah Abbas onların bir kısmını Mazenderan ve Astrabad’a, Gorgan nehri vadisindeki Mübarekabad’a göç ettirdi. Bu bölgenin kuzeyi Yukarıbaş, güneyi ise Aşağıbaş olarak adlandırılırdı. Abbas, Sünni Türkmen boylarının Hazar’ın güneyine saldırılarını önlemek amacıyla savaşçı Kacarları siper olarak kullanmak niyetindeydi. Ancak mezhep ayrılığına rağmen, dil ve kültür açısından Türkmenlere yakın olan Kacarlar, onlarla âdeta ittifak halindeydi. Feth Ali Han Kacar’ın Astrabad’ın valisi olarak tayin edilmesinin ardından Yukarıbaş Kacarlar hızlı bir şekilde güçlendi. Afganların ilk seferi sırasında özellikle Feth Ali Han farklılık gösterdi. Kacarlar’ın temsilcileri, Nadir Şah döneminde çeşitli yüksek makamlarda bulunmalarına rağmen, bazen Nadir Şah’a karşı gelebilecek kadar cesaretli oluyorlardı. Nadir’in ölümünden sonra, Muhammed Hasan Han Kacar, Horasan’ın siyasi hayatında aktif rol oynamaya başladı. Hatta Adil Şah onu eşik ağası başı tayin etti. Ancak şahın yakınlarıyla arası açılan Muhammed Hasan Han, bir süre mevcut iktidara düşman oldu ve 1750’li yıllarda tekrar yükselmeye başladı. Artık bütün Mazenderan onun kontrolü altındaydı.[21]

     

    Muhammed Hasan Han’ın ölümünden sonra, büyük oğlu Ağa Muhammed Han Kacarlar’ın boy beyi olarak seçildi. Babasının Adil Şah’la savaşta yenilgisinden sonra hadım edilmiş, 13 yıl Kerim Han’ın sarayında rehin tutulmuştu. Kerim Han’ın ölümünden sonra Ağa Muhammed Han, Zendler’in hâkimiyetini tanımayı reddetti. Mazenderan’da büyük bir ordu toplayan Ağa Muhammed Han, Zend hâkimlerini birbiri ardına yenerek, önce İsfahan’ı, daha sonra Şiraz’ı ele geçirdi. Ch. Picault bu konuda şunları yazmaktadır: “onun, art arda hareket etmesi gerekiyordu: önce Kerim’in, daha sonra Şah Hüseyin’in imparatorluğunu, son olarak, mümkün olursa Nadir Şah’ın imparatorluğunu ele geçirmesi gerekiyordu.”[22]

     

    1795’de, Muğan ovasında kendisini İran’ın yeni şahı ilan ettiğinde, Ağa Muhammed Han, Nadir Şah dönemindeki İran sınırlarına geri dönmekten henüz çok uzaktı. Ancak o da Nadir’in kaderini yaşadı: Mayıs 1797’de yakın komutanları tarafından öldürüldü. Buna rağmen, Ağa Muhammed Şah Kacar, 130 yıldan fazla İran’da egemen olacak olan Kacar Hanedanı’nın temelini atmış oldu. Yerel feodal hâkimlerin merkez-kaç eğilimlerini ortadan kaldırmak ve İran devletini önceki sınırları içinde yeniden yapılandırmak amacıyla, Ağa Muhammed Şah, ondan sonra da Feth Ali Şah Kacar (1797-1834) akıl almaz girişimlerde bulunduğu sırada, İran artık ilkesel olarak yeni siyasi faktörlerle karşı karşıyaydı. Kacarlar’ın geri kalmış feodal devleti artık Avrupa’nın sömürgeci siyaset yörüngesindeydi. Bu faktör, İran’ın eski sınırlar içerisinde yeniden inşasını imkânsız kılacaktı. Dış faktörler konusunu bir sonraki bölüme bırakarak, doğrudan araştırma konumuza geri dönelim. Nadir Şah’ın ölümünden sonra Azerbaycan’da siyasi durum nasıldı?

     

    Yukarıda belirtildiği gibi, Nadir Şah’ın ölümünden sonra ortaya yasal varis sorunu çıktı. 18. yy’ın ikinci yarısında, İran’ın siyasi hayatındaki kriz büyük ölçüde meşruiyet konusuyla ilişkiliydi. Mücadele en azından, yüksek iktidarı kimin daha fazla hak ettiği propagandası altında verilmekteydi. Merkezî hâkimiyet için birkaç güçlü rakip çatıştığı sırada, bölgelerdeki hâkimler de ortaya çıkan durumu kullanarak kendi otoritesini güçlendirmeye çalıştı. Hem yerel hem de yüksek otoritede hak iddia edenler ve bu mücadeleden zaferle çıkanlar, âdeta yarı göçebe boyların liderleriydi. Etki alanlarını genişletmek için 50 yıl boyunca kanlı savaşlar verdiler.

     

    Afşarların bir kolu olan Cevanşir boyunun temsilcisi Penah Ali Han, Nadir’in ölümünden sonra Karabağ’da güçlendi. Cevanşirler’in bir diğer kolu –Mugeddem aşireti de Marağa yöresine yerleşmiş, bu aşiretin reisi Ali Kulu Han Mugeddem, Marağa ve çevresini bağımsız hanlık olarak ilan etmişti. Afşarlar’ın bir diğer grubu Urmiye çevresinin egemen unsuruydu ve onların temsilcisi Feth Ali Han Afşar otoritesini Azerbaycan’a komşu olan bölgelere yaymaya çalışıyordu. Tebriz ve Hoy,  Dünbülü kabilesinin elindeydi. Karadağ, aynı isimli boyun (Karadağlıların) kontrolü altındaydı. Erdebil ve çevresinde Şahseven boyları, Maku’da Bayatlar, Serab’da Şekkakiler egemen idi. Gence ve çevresi uzun süredir Kacarlar’ın merkezlerinden biriydi ve burada yerel hâkim genellikle Ziyadoğulları ailesinden tayin edilmekteydi. Kengerli boyu Nahçıvan’ı yönetiyordu.  Şeki, Guba, Bakü, Şamahı, Talış hanlıkları gibi nispeten küçük Kutkaşın, Areş, Kazah, Şemsedil, İlisu, Salyan sultanlıkları da merkezî otoriteye tabi olmayı reddetti. Car-Balaken halkı geleneksel bağımsızlığını korumaktaydı. Karabağ’ın dağlık kısmındaki Verende, Haçen, Gülistan, Dizak, Carabert melikliklerinin yerel Ermeni hâkimleri Karabağ hanına bağlı idi. Azerbaycan’ın hem kuzeyinde, hem de güneyinde ortaya çıkan yaklaşık 20 devlet biriminin oluşum tarihi, onların birbiriyle savaşları, İran merkezî yönetiminde hak iddia edenlerin bunları kendilerine tabi kılma çabaları tarih bilimince ayrıntılı biçimde incelenmiştir.[23] Bu ayrıntıya girmeden, konumuz için önemli gördüğümüz birkaç meseleye değinelim.

     

    Merkezî hâkimiyeti tanımayan yerel feodaller, komşularının da haklarını tanımıyor, devamlı onların aleyhine topraklarını genişletmeye çalışıyorlardı. Kimi zaman bir ya da iki hanlık üstün konuma sahip olmalarına rağmen, onların askeri gücünün yaklaşık birbirine eşit olması yüzünden, herhangi bir hanın üstünlüğü ele geçirerek “Azerbaycan’ı birleştirmesi”yle sonuçlanmadı. Azerbaycan’ın güneyinde önce Feth Ali Han Afşar başarılı oldu, rakiplerini ezerek onları egemenliği altına aldı. Ancak Kerim Han Zend onu yendikten sonra bu bölgede “birincilik” Hoy hanına geçti. O da İİrevan , Nahçıvan ve Karabağ hanlıklarını kendine bağımlı hale getirdi. Azerbaycan’ın kuzeyinde Hacı Çelebi Han döneminde Şeki Hanlığı güçlendi, Gabele ve Areş sultanlıklarını ele geçirdikten sonra Şamahı’ya doğru ilerledi. Hanlar arasında en başarılı savaşlar yapan Gubalı Feteli Han oldu. Onun döneminde Guba Hanlığı Kuzey Azerbaycan’ın kuzeydoğusunu kapsıyordu. Hayatının sonlarına doğru Aras Nehrini geçerek Erdebil ve Meşkin’i bile ele geçirebilmişti. Ancak onun varisi babasının genişleme çizgisini devam ettiremedi.

     

    Ülke dâhili savaşlar Azerbaycan’ın ekonomisini zora sokuyor, insan kaynaklarını hızla tüketiyordu. Muzaffer ordunun rakip tarafın şehir ve köylerini yağmalaması sıradan bir durumdu. Ahali bir yerden başka bir yere göç ettirilmekteydi.

     

    Yerel feodal hanların bağımsızlığa can atması, otoritesini kaybetmiş merkezî hâkimiyete vergi vermekten, onun emrine birlik göndermekten kurtulma çabasıydı. Bunu, İran hâkimiyetine karşı “millî bağımsızlık hareketi”, “Azerbaycan’ın bağımsızlık mücadelesi” olarak değerlendirmek doğru değildir.

     

    Hanlıkların yönetim usulleri ve iktidar yapıları merkezî İran hâkimiyetinin küçük bir modeliydi. Hanlar kendi hanlıkları içinde tam bir despottu. Mahkeme-adalet işlerini de bizzat kendileri yönetmekteydiler. Burada en büyük mülk sahipleri onlardı. Hanın bir meşveret divanı ya da bir han şurası vardı. Bu divan veya şura, yüksek rütbeli memurlardan oluşuyor ve devlet hayatının önemli alanlarında danışma nitelikli kararlar alabiliyordu. Vezirlerin dışında serkereli (mali işlerden sorumlu), eşik ağası (hanın şahsi ekonomisini yöneten),  emirahur (hanın atlarına bakmakla görevli), ambar ağası ve diğer memurlar hanlığın yönetiminde önemli figürlerdi.[24]

     

    Hanlardan ve onların çevresindeki üst düzey memurlardan oluşan siyasi elit, mevcut durumu doğru değerlendiremedi. Onların yanlış siyaseti Azerbaycan ve Türklük tarihinde facia ile sonuçlandı. İç hâkimiyeti ellerinde tutmak amacıyla dış güçlerle aktif ittifak kurmaya heveslendiler ve bir kısmı yabancıların işgaline ortam oluşturan unsur rolünü oynadı. Ancak bu, bir sonraki bölümün araştırma konusudur.

               

    Devlet olma alanında durumun bu kadar berbat olmasına rağmen, Azerbaycan’da Türklük, 18. yy’da “milletleşme” alanında ileriye doğru belirli bir adım atmış oldu.

     



    [1] William Cleveland, A History of Modern Middle East, p. 55.

    [2] M.E.Yapp, Making of the Middle East, London etc, Routledge, 2014, p. 162, 164.

    [3] А.А. Рахмани, Aзербайджан в конце XVI и в XVII  веке (1590-1700 годы), с. 220-221.

    [4] Süleyman Əliyarlı (red.), Azərbaycan tarixi, s. 466.

    [5] Новая история Ирана. Хрестоматия, Москва: Наука, 1988, с. 16-19.

    [6] История армянского народа, часть первая, Ереван: Айпетрат, 1951, с. 242.

    [7] Esat Uras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni meselesi, İstanbul: Bilge Yayınları, 1987, s. 743.

    [8] Ayrıntılı bilgi için bkz: История армянского народа, s. 242-245; Esat Uras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni meselesi,s.744-748.

    [9] История армянского народа, с. 246.

    [10] Ayrıntılı bilgi için, örneğin, bkz: Süleyman Əliyarlı (red.), Azərbaycan tarixi, s.474-482; John F. Baddeley, Rusyanın Kafkasyayı İstilası ve Şeyh Şamil, İstanbul: Kayıhan, 1989, s. 52-57.

    [11] Süleyman Əliyarlı (red.), Azərbaycan tarixi, s. 483-488.

    [12] Afşarlarla ilgili geniş bilgi almak için, örneğin, bkz: M. Fuad Köprülü, ‘Avşar’, İslam Ansiklopedisi, II cilt, İstanbul, 1961, ss.28-38; Faruk Sümer, Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, s. 98-100, 145-146, 188-192; Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler). Tarihleri, Boy Teşkilatı, Destanları, s. 280-294.

    [13] Новая история Ирана. Хрестоматия, с.30.

    [14] A.g.e.

    [15] Ayrıntılı bilgi için bkz: Süleyman Əliyarlı (red.), Azərbaycan tarixi, s. 489-493.

    [16]Bazı araştırmalarda, İran’ın mezhep değiştirdiğinden bahsedilir, Caferi mezhebinin Sünni mezhep olduğu belirtiliyor.Bu yanlışlık için bkz: Mehmet Saray, Türk-İran Münasibətlərində Şiiliğin Rolü, Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, 1990, s. 55; Süleyman Əliyarlı (red.), Azərbaycan tarixi, s.496.

    [17] Mehmet Saray, Türk-İran Münasibətlərində Şiiliğin Rolü, s. 56.

    [18] Новая история Ирана. Хрестоматия, с.47.

    [19] A.g.e, s. 48.

    [20] Ayrıntılı bilgi için bkz: Новая история Ирана. Хрестоматия, с.52-58.

    [21] Kacarlar hakkında bkz: Faruk Sümer, Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, s.96-98, 145, 183-188; Faruk Sümer,  Türk Devletleri Tarihinde Şahıs Adları, I cilt, s.281-288; С. М Алиев, ‘Междоусобные войны и борьба за верховную власть в Иране после распада империи Надир-шаха’, Иран: История и культура в средние века и в новое время, Москва: Наука, 1980, с.39-40.

    [22] Новая история Ирана. Хрестоматия, с. 64.

    [23]Örneğin, bkz: Аббас-Кули-Ага Бакиханов, Гулистан-и Ирам, с. 152-172; H. Ə. Dəlili, Azərbaycanın cənub xanlıqları (XVIII əsrin ikinci yarısında), Bakı: 1979; İqrar Əliyev (red.), Azərbaycan tarixi, s. 184-196; Süleyman Əliyarlı (red.), Azərbaycan tarixi, s. 508-532; Nisə Mustafayeva, Cənubi Azərbaycan xanlıqları, Bakı: Azərbaycan Dövlət Nəşriyyatı, 1995.

    [24] Süleyman Əliyarlı (red.), Azərbaycan tarixi, s.563-564.