Bölüm anahatları

  • 7.         Konu          Safevilerin ve Şiiliğin İran Tarihinde Rolü

    Konular:  Safevi ocağı; Karakoyunlu devletinde siyasal kriz; İsmayıl Safevi’nin Şah Oluşu; Şiiliğin resmi mezhep oluşu; İdeolojik degişiklik.

    Temel Okumalar:

    -           John Andrew Boyle, “Iran’ın Milli Bir Devlet Olarak Gelişmesi”, Belleten,

                cilt XXXIX, no 156, 1975, s.645-657;

    -           Nesib Nesibli, “Osmanlı-Safevi  Savaşları, Mezhep Meselesi ve Azerbaycan”, Türkler, Ed. Hasan Celal Güzel, Kemal Çiçek,Salim Koca, İstanbul: Yeni Türkiye, 2002, s.893-898;

    -           Saadettin Gömeç, Türk Cumhuriyetleri ve Toplulukları Tarihi, 1. bölüm.

    -          Nihat Çetinkaya, Kızılbaş Türkler (Tarihi Oluşumu ve Gelişimi), İstanbul: Kum Saati yayınları, 2004;

    -           Tufan Gündüz, Son Kızılbaş, İstanbul: Yeditepe, 2015;

    -           Wikipedia’dan uygun makaleler;

    -           Youtube’dan değişik videolar.

    Ders Notları:

    Mehmet Emin Resulzade, 105 yıl önce Türk Yurdu dergisinde yayımladığı ünlü İran Türkleri dizi makalelerinde İran Türklerinin Farslaşmasından bahsederek, bu süreçte iki faktörün - Fars Dili ve Şiiliğin - özel rol oynadığını belirtmiştir. O, ikinci faktör hakkında şu ifadeleri kaydetmiştir: "Şiilik İran Türklerini o kadar Farslaştırmıştır ki, şimdi onlar kendilerini Türkleşmiş Fars, yani aslen İranlı telakki ederler!" Bu konu bir diğer düşünce önderimiz Ahmet Ağaoğlu'nun da dikkatini çekmiştir. Ağaoğlu 1900 yılında Kaspi gazetesinde yazdığı makalede görüşlerini şu sözlerle ifade ediyordu. Farslar İslam dünyasını bölmüşlerdir; "en yıkıcı sosyal-dini eğilimlere sahip tarikatlar oluşturarak İslam'ı içinden kazdılar". Ahmet Ağaoğlu daha sonra yazdığı İran ve İnkılabı eserinde bu meselelere daha geniş açıklamalar getirmiştir. Azerbaycan’ın milli şairi Mirza Elekber Sabir de şiirlerinde Şii-Sünni zıddiyetlerinden kavrulup-yanmış, Safevi-Osmanlı savaşlarını lanetlemiş, Nadir Şah'ın barıştırıcı hareketini takdir etmiştir.

     

    Azerbaycan’da milletleşme sürecinin hızlanamaması ve güçlenememesinin önünde hassas sorunların hala var olması mezhep meselesi ile doğrudan ilişkilidir. Bu meseleyi (aynı zamanda ana dilin rolünü) dikkate almadan özellikle Güney Azerbaycan’da (Güney’de) milli bilinç sürecinin ilerlemesi imkânsız görünüyor. Bu bilimsel meseleyi mezhepsel kaygılarla ele alırsak, doğru analiz edemeyiz ve doğru sonuç da alamayız. Bunun için bu riskli konu soğukkanlılıkla ele alınmalı, tartışmalarda ciddiyeti ve tarafsızlığı korumalıyız. Bu makalede esasen meselenin Güney’deki tarihi köklerine değineceğiz.

     

    Karakoyunlu (1410-68) ve Akkoyunlu (1468-1501) devletlerinde Türk töresi ile birlikte İslamiyet, iktidarın meşru kaynağı idi. Buna uygun olarak da devlet kurumları şekillenmiştir. Devletin dini politikasının uygulayıcıları başta sadr (ya Sadri-ali, Gazi-ul-gudat) olmak üzere ulema (ruhani) sınıfı vardı. Etki ve yetki bakımından sadr [başkan], Emir-i Azam ile eşit devlet adamı sayılırdı. Yargı başkanı [kadı], güvenlik, eğitim ve cami-mescit işlerine bakıyordu. Sadr ve yüksek rütbeli din adamları (gaziler, muhtesipler, müftüler, imamlar, müezzinler, öğretmenler ve müderrisler) devletten aylık maaş alıyor, ayrıca onlara bağışlardan ve vakıf gelirlerinden pay ayrılıyordu. Düşük rütbeli din adamları ise geçimlerini halkın verdiği zekât, fitre, bağış vs. ile temin ediyorlardı. Seyfeddin Erşahin’e göre, ulema, bugünkü anlamda medya görevi üstlendiği zaman, iktidarın halkla doğrudan bağlantısı sağlanmış oluyordu. Bunun için hâkimiyetin meşruluğu, daha çok sultanın belirlediği ve maaş verdiği ruhanilerin faaliyetine bağlıydı. Genellikle yönetim değişikliğinin yaşandığı XV. yüzyılın sonlarında, halkı itaate çağırmaları gerektiği için, ruhanilerin mevcut iktidara sadık yaklaşımı büyük önem taşıyordu.

     

    Sadr ve diğer yüksek rütbeli ulema, genelde Farslardan oluşuyordu. Onların Türkçe bilmemeleri hoşnutsuzluk, hatta bazen sorun yaratıyordu. Tarihi kaynakların birinde Sultan Yakup'un eski hocası, Fars kökenli Gazi İsa Sacevi’nin "Türki bilmez" olduğu için sadr görevini taşıyamaz olduğu kaydedilmiştir. Burada gösterilen "Terakime ülemasından otuz-kırk kişi" Sacevi’den "Türki bilür" bir kişiyi sekreter olarak tayin etmesini ve mührü ona teslim etmesini talep etmiştir.

     

    Devlete doğrudan bağlı olan dini kurumların yanı sıra ocakların (tarikatların) da siyasi güce sahip olduğu bilinmektedir. Bir şeyhin tasavvuf öğretileri temelinde oluşan ocaklar siyasi örgütler olmasalar da, çok kısa zamanda siyasileşe bilir, ülkede siyasi durumu belirleyen temel faktörlerden birine dönüşe biliyordu. Mevcut iktidara karşı hareketin belli bir ocak şeklinde kendini göstermesi, orta çağlar için normal bir durum gibi karşılanıyordu. Dolayısıyla Karakoyunlu ve Akkoyunlu hükümdarları şeyh ve evliyalara özel saygıyla yaklaşmış, ocaklarla sıcak ilişki kurmaya çalışmıştır. Uzun Hasan döneminde bu ilişki daha da düzenli bir şekil almış, Sultan'ın emriyle 4000 tekke ve zaviye oluşturulmuştur.

     

    Akkoyunlu İmparatorluğunda halk arasında yaygınlaşmış olan tarikatlar şunlar idi: Sünni mezhebinden Halvetiye (خلوتیه), Nurbahşiye, Nakşibendiye, Bayramiye ve Şii mezhebinden Safeviye.

     

    İslam dünyasında yaygın ve Türkler arasında en çok taraftarı olan tarikatlardan biri Halvetiye idi. Bu tarikat adını "kimsenin olmadığı bir durumda ve yerde Allah ile manen konuşmak" anlamına gelen "halvet" kelimesinden almıştır. Halvetiyenin başlıca ilkeleri şunlardır: “La ilahe illallah” diye zikir etme, Allah'ın yedi ismi (La ilahe illallah, Allah, Hu, Hak, Hayy, Kayyum, Kahhar), iç dünyayı temizleme ve bu sırada görülecek rüyaların yorumlanması ile manevi açıdan gelişmek. Halvetiye’nin düşünce kaynağı X. yüzyılda yaşamış olan filozof Abdulgahir Sühreverdi'nin dini-tasavvufi görüşleridir. Tarikatın kurucusu Harezmli Ahi Muhammed Halveti’dir  (ölümü 1378/79). O, ünlü Şeyh İbrahim Zahid Gilani’nin (ölm. 1397) yanına gelerek onun görüşlerini yaymıştır. İşte bu kişinin adı ile bağlı olan Zahidilik tarikatından Halvetilik ve Safeviye ocakları oluşmuştur. Halvetiye ocağının başında daha sonralar Seyit Yahya Şirvani (ölm. 1463) ve Dede Ömer Rövşeni (ölm. 1534), onlardan sonra ise Muhammed Demirtaş (ölm. 1524) ve İbrahim Gülşenî (ölm.1534) vardır. Seyfettin Erşahin'e göre, Şirvani’den itibaren bu ocağın tüm kollarının şeyhleri ​​Türk'tür. Şeyh Gülşenî kendi kökenini Oğuz Han'a bağlamış ve Akkoyunlu sarayında büyük nüfuz sahibi olmuştur. O, Uzun Hasan'dan sonraki siyasi süreçlerde, yönetim değişikliğinde aktif yer almıştır. Halvetiye’nin çeşitli kollarını temsil eden şeyhler, Osmanlı sarayında da büyük nüfuz sahibi olmuşlardır.

     

    Akkoyunlu sarayının destek verdiği diğer bir ocak (tarikat), Nurbahşiye ocağıydı. Bu ocak Kübreviye tarikatının bir kolu olarak da bilinmektedir. Bu tarikatı Seyyid Muhammed Nurbahş (ölm. 1465) kurmuştur. Diğer bir tarikat ise Hacı Bayram Veli (ölm. 1430) tarafından Ankara'da kurulmuştur. Uzun Hasan, bu tarikata özenle yaklaşmıştır. Kurucusunun vefatından sonra birkaç kola ayrılan bu tarikatın uzun zaman yaşadığı bilinmektedir.

     

    Çeşitli tarikatlar/ocaklar arasında en başarılısı Safeviye oldu. Bu ocağın kurucusu Şeyh Seyit Abulfeth İshak Safiyeddin el-Erdebili el-Hüseyni (ölm. 1334) Sünni Zahidiye (bazı kaynaklarda Halvetiye) tarikatı şeyhi İbrahim Zahid Gilani’ye biat etmiş, onun kızı olan Bibi Fatma ile evlenmiştir ve şeyhin vefatından sonra yerine geçmiştir. Safiyeddin, Halvetiye kavramına Kalenderiye’yi de katarak Safeviye ocağının temelini atmıştır.

     

    Safeviliğin en önemli vasıflarından biri, halvetiliği (soyutlanmayı-yalnızlığı) terk ederek celvetiliği (ortaya çıkma, açığa çıkma) kabul etmesidir; yani halkla birlikte olmayı tercih etmek. Bu, Safevi ailesinin nüfuzunun yayılmasında ve daha sonralar siyasi iktidara sahip olmasında önemli rol oynamıştır. Safeviler, ailenin kökeni meselesini aktif propaganda faktörüne çevirmişlerdir. Halvetiye’nin ünlü temsilcisi Şeyh Gülşenî, kendi aslını Oğuz Han'a bağlıyordu. Sünni Safevi ailesi Şiiliği kabul ettikten sonra, aile kökenlerinin 21. kuşaktan yedinci Şii imamı Musa Kazıma, 26. kuşaktan ise İmam Ali'ye ulaştığını iddia etmeye başladı. Bu konuyu özel olarak incelemiş olan araştırmacılara göre, Safevi ailesinin seyitlikle, Hz. Peygamber sülalesi ile hiçbir bağlantısı yoktur. Ailenin tarihsel olarak bilinen ilk şahsiyeti Firuzşah Zerrinkülah (Kırmızı Başlıklı Firuzşah) adlı birisidir. O, XII. yüzyılın ikinci yarısında Erdebil çevresine yerleşmiş, oradaki İsferencan ve Kelhoran köylerine sahip olmuş ve geçim kaynağı olarak çiftçilikle uğraşmıştır. Bu şahsın ve ondan sonra gelenlerin etnik mensubiyeti hakkında farklı görüşler öne sürülmektedir. Önemli olan Safevilerin kendi etnik kimliklerini ne saydıklarıdır. Bunun için etnik kimlikten daha önemlisi, Safevi hükümdarlarının kültür politikasının etnik yönüdür. Safevi ocağının kurumsal özelliklerini araştırmak doğru yol alsa gerek.

     

    Safeviye ocağı sadece dini bir kurum değildi. Ocağın liderleri güçlendikçe büyük siyasi iddialar ortaya koymaya başladılar. Özellikle Şeyh Cüneyd (1447-1456) ve Şeyh Haydar (1456-1488) döneminde ocak, ülkenin ve bölgenin siyasi hayatının önemli etmenlerinden birine dönüştü. 1449 yılında, Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah’ın yanı sıra amcası Şeyh Cafer'in baskıları sonucu Erdebil’i terk eden Şeyh Cüneyd, Anadolu'ya yönelmiş, buradaki Türk boyları arasında çok taraftar toplamıştır. Şeyh Cüneyd, nüfuzunun artmasından rahatsızlık duyan Osmanlı Padişahının baskısı ile Mısır Sultanının kontrolündeki Suriye'ye geçmiş ve aynı şekilde Türk boyları arasında tebliğde bulunmuştur. Karakoyunlu Padişahına karşı mücadele konusunda destek kazanmak için Akkoyunlu boylarının yürüttüğü çalışmalar sonrası Akkoyunlu Padişahı olan Uzun Hasan'ın kız kardeşi ile evlenmiştir. Şirvanşah Halilullah ile savaşta yenilen Cüneyd’in yolunu oğlu Şeyh Haydar (1456-1488) devam ettirmiştir. O, dayısı Uzun Hasan'ın kızı ile evlenmiştir;  Şirvanşahla savaşta mağlup olunca geçici olarak geri çekilmiştir. Ancak Şeyh Haydar'ın ocağın nüfuzunu ve gücünü artırmak için inatla yürüttüğü çalışmalar sonucu Safevi ailesi ile Akkoyunlu sarayı arasındaki ilişkiler bozulmuştur; Akkoyunlu sarayının Safevi ailesini kendi nüfuzu için düşman görmesi, onun Akkoyunlu ve Şirvanşahların ortak askeri gücü karşısında şehit düşmesine neden oldu. Buna rağmen Safevi ocağı Akkoyunlulara karşı mücadeleyi sürdürdü. Haydar'ın büyük oğlu Sultan Ali'nin (1488-1494) öldürülmesi ile ocak değişmiş, şehitlerin sayısının artması ise Safevi ocağının müritlerinin sayısını ve siyasi iktidar mücadelesi azmini daha da artırmıştır.

     

    Safevi ocağı gücünü özellikle göçebe ve yarı-göçebe Türk boylarından alıyordu. Onların da çoğunluğu Anadolu'da bulunuyordu; aslında Safevi ocağını iktidara getirenler de sadece bu boylardı. Dolayısıyla bu ilginç konu üzerinde biraz ayrıntılı durmamız gerekmektedir.

     

    Anadolu boyları ile Safevi ailesi arasında doğrudan ilişkinin kökeni Timur dönemine kadar uzanmaktadır. Tarihi kaynaklara göre, Emir Timur, Erdebil'de Şeyh Hoca Ali'yi (1392-1427) ziyaret etmiş, onun talebine cevap olarak Rumlu esirlerini serbest bırakarak Şeyhin emrine vermiştir. Ayrıca Erdebil çevresindeki köyler parayla alınarak Şeyh Safi türbesine vakfedilmiş,  bu vakfa dokunulmazlık hakkı tanınmıştır. İşte bu Rumlu esirlerin bir bölümü Erdebil'de (Rum ya da Anadolu Mahallesinde) yerleştirilmiş, geri dönenlerin çoğu ise Şeyhin temsilcisi olmuşlardır.

     

    Şeyh Cüneyd’in 1449 yılında başlayan, maceralarla dolu yedi yıllık Anadolu ve Suriye yolculuğu Safevi ocağı ile Türkmen boyları arasındaki ilişkileri yeni bir seviyeye yükseltmiştir. Boy beylerinin birçoğu ile mürit-mürşit ilişkileri kurulmuştur. Cüneyd, Orta ve Doğu Anadolu'da yetkili temsilcilerini belirlemiştir. Rumlu (Sivas, Tokat, Amasya yöreleri), Ustaclı (Ustacalu, Sivas, Amasya, Tokat), Tekeli (Tekelü, Antalya bölgesi), Şamlı (Şamlu, Sivas, Halep, Gaziantep), Dulkadir (Zülkadir, Maraş, Yozgat) gibi büyük oymaklar, Varsak (Tarsus, Adana), Çepni (Halep, Sivas, Tokat, Amasya, Trabzon, Bayburt, Gümüşhane, Giresun, Canik), Arapgirli (Malatya), Turgutlu (Erzincan), Bozçalı (Borçalı), Acırlı (Halep), Hınıslı (Kürt boyudur), Çemişkezek (Tunceli, Kürt boyudur) gibi nispeten küçük boylar, bütün olarak ya da kısmen Safevi ocağının/tarikatının müridine dönüştü. Cüneyd siyasi mücadelesinde artık onlara güvenebilirdi. Bu boylardan toplanan 5-10 binlik müritle Şeyh Cüneyd Trabzon kalesini ele geçirmeye kalkıştı.

     

    Anadolu'daki Türkmen boylarının da Safevi ocağı gibi güven duyacakları bir ocağa ve mürşide ihtiyacı vardı. Osmanlı Devleti, Anadolu'nun birleştirilmesi çalışmasını tamamlayıp Türkmen boylarının kanaat önderlerinin haklarını kısıtlıyor, karşı çıkanları ise merkezi iktidara ve onu temsil edenlere tabi olmaya zorluyordu. Genişleyen ve merkezîleşen Osmanlı hâkimiyeti karşısında rövanş kazanmak ve eski beyliklerini kurtarmak arzusu ile eski Anadolu beyliklerinin aristokrasisi ve kanaat önderleri umut kaynağı olarak doğuya bakıyordu. Buna karşılık Akkoyunlu Padişahı Uzun Hasan (1453-1478) İslam dünyasının lideri olma hayaline düşmüş, hatta İstanbul'u ele geçirme planları bile hazırlıyordu. Bu amaçla O, Müslüman ve Hıristiyan devletlerinden oluşan anti-Osmanlı bloğunun kurulması fikrini savunuyor, bu yönde aktif diplomatik faaliyet gösteriyordu. Derinleşen çelişkiler 1473 yılında Osmanlı ve Akkoyunlu ordularının Otlukbeli ovasında savaşmalarına neden oldu. Uzun Hasan'ın tarafında Anadolu’daki eski beyliklerden Karaman beyleri Pir Ahmet ve Kasım, İsfendiyaroğulları beyi Kızıl Ahmet ve diğerleri yer alıyordu. Otlukbeli’ndeki galibiyetten sonra Fatih Sultan Mehmet, Küçük Asya'da Osmanlı hâkimiyetini sağladı. Anadolu'nun merkezi bölgelerindeki beylikleri de ortadan kaldırdı. Buna rağmen merkezi Osmanlı hâkimiyetinin gözünden düşmekte olan Anadolu'nun eski kalıtsal aristokrasisi sonucu kabullenmiyor, doğuda devam eden süreci izliyor, oradan medet umuyordu. Zayıflayan Akkoyunlu hâkimiyetinin yerine güçlenmekte olan Safevi ocağı zamanla bu boşluğu doldurmakta idi.

     

    Öte yandan, merkezi yönetimi temsil eden devşirme Osmanlılar yerel nüfusu küçümsüyorlar, adım başı onları tahkir etmekten çekinmiyorlardı. Osmanlı memuru ile Türk/Türkmen köylüleri ve yarı-göçebe ahali arasında oluşan sorunlar ahaliyi çıkış yolu aramaya mecbur ediyordu. Ziya Gökalp çok sonralar Osmanlı-Türk ayrımını şu ifadelerle anlatmıştır: “Osmanlı tipi Türk'ün kültürüne ve hayatına zararlı olan emperyalizm alanına atıldı, kozmopolit oldu, sınıf çıkarını imparatorluğu genişledikçe, yüzlerce milleti egemenliği altına aldıkça, yönetenlerle yönetilenler ayrı iki sınıf haline giriyordu. Yöneten bütün kozmopolitler Osmanlı Sınıfı’nı, yönetilen Türkler de Türk Sınıfı’nı oluşturuyorlardı. Bu iki sınıf, birbirini sevmezdi. Osmanlı sınıfı, kendini hâkim millet biçiminde görür, yönettiği Türklere mahkûm millet gözüyle bakardı. Osmanlı, sürekli Türk'e (eşek Türk) derdi. Türk köylerine resmî bir kişi geldiği zaman, Osmanlı geliyor diye herkes koşardı. Türkler arasında kızılbaşlığın ortaya çıkışı bile, bu ayrılıkla açıklanabilir.”

     

    Böyle bir sosyo-politik ortamda farklı, hatta muhalif ideolojinin ve faaliyetlerin oluşması doğaldı. Kızılbaşlık, böyle bir ortamda Anadolu'da yayılmaktaydı. Faruk Sümer yazıyor ki: "Anadolu'ya gelen Şeyh Cüneyd bu ülkede kendi amacı için belki de umulmadık derecede elverişli bir zemin bulmuştur. Dolaştığı köylüler ve göçebeler arasında Şii ve Şiiliye meyilli ve müsait (eğilimli) pek çok zümreler ile karşılaştı." Önemli nokta şudur ki, Şeyh Cüneyd açık bir şekilde kendisini Peygamber nesli, seyit gibi sunuyordu. Bu da Anadolu'da Şiiliğin pratikte temsili gibi şekillenen Kızılbaşlığa tam uyumluydu ve Şeyhin taraftar toplaması ve örgüt kurması için işine yarıyordu. Şiilikte tarihi kişilere, öncelikle Ehl-i Beyt'e bağlılık, Türkmen köylüleri ve göçebeler arasında yine de çok yaygın olan “dede” anlayışını hatırlatıyor, Safevi Şeyhine olan aşırı saygıda kendini gösteriyordu. Cüneyd’in siyasi amacını açıkça ortaya koyması Kızılbaşların Mehdi anlayışına uyumluydu ve insanlarda geleceğe yönelik umutlar uyandırıyordu.

     

    Şeyh Cüneyd’in faaliyetleri kısa sürede meyvesini vermeye başladı. Faruk Sümer’e göre, artık "tarikatın başı Azerbaycan'ın Erdebil şehrinde, gövdesi ise Anadolu'da idi. İran'da tarikatın pek az mensubu vardı ki, bunlar Erdebilliler’den, Karaca Dağ Türklerinden, Talışlerden, Erran’deki Karamanlı ve Kaçar boylarından idiler. İran'ın diğer yerlerinde ise tarikat hiçbir varlık gösterememişti.” Cüneyt’in oğlu Şeyh Haydar'ın döneminde ise Anadolu'dan Kızılbaş gruplarının Erdebil’i ziyaretleri başlamıştır. Safevi ocağının maddi ve insani potansiyeli ise sürekli artıyordu; işte bu artış Şeyh Haydar’ı hareket etmeye yöneltmiştir. Yukarıda da belirtildiği gibi, Şeyh Haydar babasının yolunu izleyerek ganimet amaçlı yaptığı iki seferinden sonra Şirvanşah ve Akkoyunlu hâkimiyeti ile çatışmada hayatını kaybetmiştir (1488). Şeyh Haydar, Safevi ocağı ile Akkoyunlu sarayı arasındaki ilişkileri düşmanlık düzeyine çıkarmıştır. Haydar'ın küçük oğlu Sultan Ali'nin öldürülmesi (1493) ile sıra onun ikinci oğlu İsmail'e geldi. Ancak Kızılbaşlar agoniya [geçici canlanma] dönemini yaşayan Akkoyunluların İsmail'i ele geçirmelerine imkân vermediler. Safevi ocağının benzersiz yapısı, Erdebil şeyhlerinin on yıllarca süren amaçlı faaliyetleri, hatta bazen fedakârlığı, ideolojik propaganda alanında onların zamanında atılan adımları, Akkoyunlu hâkimiyetinin çürümesi, Anadolu'nun Kızılbaş boyları ile Safevilerin çıkarlarının örtüşmesi 16. yüzyılın başında Safevi ailesinin 13 yaşındaki temsilcisi İsmail'i siyasi olayların merkezine taşıdı.

     

    Şeyh Sultan Ali ölüm döşeğinde iken küçük kardeşi İsmail'i kendisinin varisi göstererek onu Türkmen boy beyleri Şamlı Lala Hüseyin Bey, Kacar Siyah Piri Bey, Abdal Bey, Talış Dede Bey gibi Safevi müritlerine emanet etti. Safevi ocağının amaçlarını gerçekleştirmek için İsmail henüz çok gençti (doğum tarihi 17 Temmuz 1487). Onu büyütüp, Akkoyunlu tehlikesinden korumak ve işlerin başına getirmek gerekiyordu. Bu işi Türkmen boylarından olan müritler, özellikle Erdebil’e Anadolu ve Kuzey Suriye'den göç etmiş boyların ileri gelenleri yaptılar. Onlar küçük İsmail'i tehlikeli takiplerden kurtarıp, eğitim almasını, ilk askeri eğitim görmesini sağladılar. Daha çocukken İsmail, birçok tehlikeyi atlatmayı başardı ve çok hızlı büyüdü.

     

    İsmail'in çevresi, 1499 yılının Ağustos ayında şöyle bir karar aldı. Ülkede oluşan siyasi durumlarda son sığınılacak yer olan Lahican’dan çıkmanın zamanı gelmişti. Akkoyunlu şehzadeleri arasında taht mücadelesi kriz dönemine girmişti. Rüstem Padişah öldürülmüş ve Akkoyunlu boy beylerinin daveti üzerine İstanbul'dan çağrılan Gödek Ahmet'in de padişahlığı 6 ay sürmüş ve nihayetinde ülke çocuk yaşındaki evladı ile Murat isimli şehzade arasında bölünmüştür. Bir zamanların güçlü Akkoyunlu Devleti yıkılacak hale gelmiştir. Lahican’dan çıkarken İsmail'in yanında 1000-2000 müritle birlikte Şamlı Lala Hüseyin Bey, Dulkadirli Türkmenlerinden Dede Abdal Bey (Abdüleli Bey Dede), Hadim Bey Hülafe, Karamanlı Rüstem Bey, Karamanlı Bayram Bey, Hınıslı İlyas Bey, Aykutoğlu ve Kacar Siyah Piri Bey vardı.

     

    İsmail'in birliği Lahican’dan çıkarak Kızılüzen Nehri havzasında yerleşen Şamlı boylarından yardım alıp güçlenerek ocağın merkezi Erdebil’e yöneldi. Erdebil valisinin baskısı ile Safevi ocağında ziyaret törenini kesen Safevi heyeti, Astara yakınlarındaki Ercuvan’da kışlamağa mecbur oldu. 1500 yılının yazında Göycegöl- Erzurum-Tercan yolu ile Erzincan'a hareket başlatıldı. Yol boyu Türkmen boylarından onlara yüzlerce mürit katıldı. Akkoyunlu Devletinin yönetenleri iç mücadelelerle meşgul olduğu için Safevilerin hareketini önemseyen olmadı. Erzincan'a gitmekteki amaç burayı merkez yaparak, çevredeki Türkmen boylarının katılımıyla güçlenmek idi. Birkaç aylık aktif faaliyet sonucunda Safevi ordusuna katılan müritlerin sayısı 7 bini geçti. Artık kesin harekete geçmek mümkündü. Ünlü Sarıkaya toplantısıyla çeşitli seçenekler ele alındı. İstişare katılımcıları aşağı-yukarı aynı Türkmen boylarının ileri gelenlerinden oluşuyordu. Seçenekler arasında Şirvanşah Ferruh Yassar’a karşı yürüyüş teklifi üstünlük kazandı. Şirvan yönünün tercih edilmesinin bir nedeni Safevi müritlerinin kutsadıkları Şeyh Cüneyd ve Şeyh Haydar'ın öcünü almaktır. Diğer sebebi ise zengin Şirvan’dan elde edileceklerle güçlenmekti. Ferruh Yassar’ın 20 bin atlı ve 6 bin piyadesinden oluşan ordusu Cebani savaşında püskürtüldü, Şirvanşah kendisi de savaş meydanında öldü. İsmail'in kurmayı Bakü'yü almak için bölük gönderdi ve şehir güçlükle de olsa fethedildi. Bu arada uzun süre Akkoyunlulara vezirlik eden Keçeci ailesinden Emir Zekeriya Tebriz’i terk ederek Safevilere katıldı. Bundan çok memnun olan İsmail, Emir Zekeriya'yı "Kilit-i Azerbaycan" ("Azerbaycan’ın anahtarı") olarak tanıtmış, vezir tayin etmiştir. 30 bin kişilik Elvend Mirza’nın Akkoyunlu ordusu ile 7 bin kişilik Safevi ordusu arasındaki savaş galibiyetle neticelendikten sonra devletin başkentine, Tebriz’e yol açıldı. Safevi ordusu kolaylıkla Tebriz'e girdi, Safevi Şeyhi İsmail, Şah ilan edildi, 12 imam adına hutbe okundu, para kesildi, yüksek devlet makamlarına atamalar oldu. Safevi veya Kızılbaş Devletinin böylece temeli atıldı.

     

    Tebriz'in fethinden sonra Safevi hâkimiyetini genişletmek amacı güçlendi. Akkoyunlu hâkimiyetinin meşru varisleri Elvend Mirza ile Murat Mirza hala hayatta idiler ve rövanş kazanmak için hazırlanmaktaydılar. Elvend Mirza karargâhını Erzincan'da kurarak, hâkimiyetini sürdürmek için asker topluyordu. Ayrıca Safevilerin her zaman bir güç kaynağı olan Anadolu'dan Tebriz'e müritlerin göçünün önüne geçilmiştir. 1502 yazında Şah İsmail başta olmak üzere Safevi ordusu Elvend Mirzanın üstüne yürüdü. Elvend’in ordusu bozguna uğrayıp dağıldı; Elvend kendisi ise Hemedan yolu ile Bağdat'a kaçtı ve bundan sonra Safevi hâkimiyeti için büyük tehlike olmaktan çıktı (1505-de öldü). 1503’de, Murat Mirza’ya karşı askeri hareket başlatıldı. Savaş sonucunda onun çok sayıda askeri yok edildi, kendisi kaçmak zorundan kaldı. Kirman, Şiraz, İsfahan, Kum ele geçirildi. Sonraki yıllarda Dulkadirli boy beyi Elauddevle’nin güney-doğu Anadolu'daki Akkoyunlu topraklarını kendi topraklarına katmasının önü alındı. Elauddevle’nin askeri gücü parçalanıp dağıtıldı. Sivas’a kadar topraklar Safevi Devletinin bünyesine katıldı. Şah İsmail 1510 yılında doğuya yöneldi. Şeybani Han'ı, İsmail'in kızıl börkünden farklı olarak ve Kızılbaşlığa alternatif bir siyasi-dini hareket oluşturmak amacıyla başına yeşil börk koyuyor, kendisine ise Yeşilbaş lakabı almıştı. Yeşilbaşlarla savaş Safevilerin parlak zaferi ile sona erdi, Horasan Safevilerin hâkimiyetine geçti. Devletin arazisi artık Fırat nehrinden Ceyhun’a kadar genişlemiş, Safevi Devleti büyük imparatorluğa dönüşmüştü.

     

    Olayların gidişi son derece süratle gelişmiş, dönemin koşulları Safevi Devletini, dönemin en güçlü devleti olan Osmanlı İmparatorluğu ile karşı karşıya getirecektir. Anadolu Türkmen boyları ile ilişkileri genişletmek geleneği devam etmekteydi. Öncelikli olarak Anadolu’nun içlerine elçiler (halifeler) gönderiliyor, onlara gereken maddi ve manevi yardımlar sağlanıyordu. Vergi veren aktif nüfusun Anadolu'dan Safevi Devletine sığınması ve şaha gidenlerin ardı kesilmiyordu. Şah İsmail bu çalışmaları mümkün olduğunca üstü örtülü bir şekilde yürütüyor, Osmanlı hâkimiyetinin tepkisinden çekiniyordu. Şah İsmail'in mektuplarında Osmanlı padişahı Sultan II. Bayezid'e "Ata" hitabı da tarihi bir gerçektir. Ama Osmanlı sınırları içinde yürütülen çalışmaları ve Safevi ocağının tarikat propagandası, onların "ideolojik" etkinliğinden köklü biçimde farklıydı. Sultan Bayezid'in Şah İsmail'le iyi ilişkisi ve Anadolu’daki Kızılbaşlara karşı yumuşak siyaseti, Osmanlı sarayında bir takım endişelerin ortaya çıkmasını önlüyordu. Bu endişeler 1510 yılında Anadolu'da patlak veren Şahkulu isyanı ile son noktaya ulaştı. Şahkulu’nun etrafına toplanan birkaç bin kişilik isyancı güçler eski tımar sahibi sipahilerin de onlara katılması ile daha da güçleniyordu. Sultan Bayezid'in Karaman valisi olan oğlu Şahinşah’ın da bir zamanlar Kızılbaş olduğu söylenmektedir. Şahkulu güçleri Osmanlı ordu birliklerini bozguna uğrattı. En son Vezir-i azamın komutasındaki büyük Osmanlı ordusu Kayseri-Sivas arasında püskürtüldü. Vezir-i azam da savaş meydanında öldü. Savaşta ağır yaralanan Şahkulu da kısa süre sonra öldü. 15 bin kişiden oluşan isyancı güçler sağ salim Safevilerin sınırını geçti. Faruk Sümer yazıyor ki: "Kuvvetle tahmin etmek mümkündür ki, Şahkulu'nun asıl gayesi Şah İsmail adına sadece bir isyan çıkarmak veya İran'a gitmek değildi. Onun amacının çok büyük olup Osmanlı hâkimiyetine son vermek olduğu görülüyor."

     

    1512 yılında Şehzade Selim'in Osmanlı tahtına geçmesi durumu değiştirdi. Sultan Selim, iktidar iddiası olan diğer kardeşlerini yenerek, çok yumuşak ve beceriksiz saydığı babası Sultan Bayezid'i tahttan indirdikten sonra aktif olarak "Doğu meselesi" ile ilgilenmeye başladı. Sultan Selim'in doğuya yönelmesinin en az iki önemli sebebi vardı.

     

    Dünya ticaret yollarının karadan denize geçmesi, diğer kara ticaret yollarının da Osmanlı sınırlarının dışında kalması Osmanlı'nın ekonomisini olumsuz yönde etkiliyordu. Hindistan-Avrupa ticaret yolu (kara yolu) Safevilerin elinde olan Basra’dan başlayarak, Fırat üzerinden ve oradan kervanlarla Kuzey Suriye'den (Memlük Devleti) Akdeniz'e ulaşıyor, oradan gemilerle Avrupa limanlarına uzanıyordu. Diğer ticaret yolu da Osmanlı sınırları dışında bulunuyordu, Hindistan'dan gelen gemiler Kızıldeniz'i geçip kervanlarla yükleri İskenderun kentine taşıyordu. Sultan Selim'in doğu politikasında bu stratejik nokta büyük önem taşımaktaydı. O, hâkimiyetinin (1512-1520) büyük bölümünü bu sorunun çözülmesine sarf etmiştir. Bu bağlamda diğer amacın hükümranlığın güvenliği ile ilgili olduğunu söyleyebiliriz.  Bu durum da ülkenin doğusunda yaşanan süreçlerle ilgili idi.

     

    Safevi hükümdarı, Trabzon valisi olan Şehzade Selim'in hareketlerini izliyor, onun Kızılbaşlar konusundaki düşüncelerini biliyordu. Şah İsmail, Selim'in Osmanlı Padişahı olduğu haberini alır almaz çok güvendiği Rumlu Nur Ali Halife’yi Anadolu'ya göndererek, buradaki Kızılbaşları toplamasını emretti. Nur Ali Halife çok kısa sürede Sivas, Amasya, Tokat bölgelerinde üç-dört bin hanelik bir Kızılbaş grubunu bir araya toplayabildi. Bununla birlikte, Selim'in padişahlığını kabul etmeyen kardeşi Sultan Ahmet, Nur Ali Halife ile yakın temas kurdu; hatta oğlu Kızılbaşlara katıldı. Onların oluşturduğu birleşik güç defalarca Osmanlı güçlerini yenilgiye uğrattı. Sultan Selim büyük ordu toplayıp, 1512 yılının Mart ayında doğuya doğru harekete geçti. Yol boyunca binlerce Kızılbaş katledildi. Olayların gelişimi Osmanlı ile Safevileri karşı karşıya getiriyordu.

     

    23 Ağustos 1514’te Çaldıran savaşı yaşandı. Osmanlı ve Safevi ordu saflarında savaşan binlerce Türk asker ve kumandan hayatını kaybetti. Çaldıran mağlubiyeti, Safevi İmparatorluğu'na, özellikle bu zamana kadar hep zafer sevinci yaşayan Şah İsmail'e ağır darbe vurdu. Çaldıran savaşından sonra, İsmail, bir hükümdar ve insan olarak değişti. Aslında Çaldıran savaşından sonra ülkenin tarihinde de yeni bir dönem başlıyordu. Çaldırandan sonra meydana gelen daha da önemli olay -ülke hayatında dinin rolünün aşırı şekilde artması, resmi devlet ideolojisinin- Kızılbaşlığın On İki İmam (İmamiyye) Şiiliğine dönüşmesidir. Sünni-Şii çatışması da bu tarihten itibaren farklı boyutta derinleşti.

    Safevi Devletinin ilan edildiği 1501 yılının yazından günümüze kadar gelen süreç, mezhepsel hoşgörüden yoksundur. Yeni Safevi hâkimiyeti Şii olmayanların varlığını kabul etmemek kadar saldırgan siyaset yürütmeye başladı. Tarihi kaynakların verdiği bilgiye göre, Tebriz'in cuma camisinde On iki İmama ilk defa hutbe okutmak için özel Şii müçtehit getirildi. Bunlar yaşanırken İsmail, kendisi de yalın kılıç elinde, savaş kıyafetiyle mescitte idi. İlk halifeler Ebu Bekir, Osman ve Ömer'e küfretme geleneği bu dönemde başladı.

     

    Kızılbaş ordusu geçtiği şehir ve köylerde elini kana bulaştırdı. Nüfusun büyük çoğunluğunun Sünnilerden ibaret olması katliamların boyutunu artırdı. İlk fethedilen şehirlerden biri olan Bakü'de büyük katliam yaşandı. Devletin başkenti Tebriz'de 20 binden fazla insanın öldürüldüğü konusunda dönemin kaynaklarında bazı bilgiler yer alır.  Hatta annesi, Uzun Hasan'ın kızı Alemşah’ın, söz konusu katliamlara itiraz ettiği için İsmail tarafından katledilmesi bazı tarihi kaynaklara da yansıdı. Akkoyunlu hâkimiyetinin temel dayanaklarından olan Bayındır boyundan kimseye acınmadı. Çoğunluğu Sünni olan Farslar da toplu katliamlara maruz kaldılar. İsfahan, Fars, Yezd, Kirman, Rüstemdar gibi bölgelerin nüfusu direnç gösterdikleri için öldürüldüler. Kısacası, kitlesel imha ve takiplerle Şiilik tek resmi mezhep ilan edilerek Sünniler düşman sayıldı; teokratik devletin temelleri kuruluyordu.

     

    Ruhanilerin (mollaların) çoğunluğunun Farslardan ibaret olmasına rağmen, onların arasında Şii fıkıh, kelam ve hadis ilimlerinde bilginler yok gibiydi. On İki İmam (İmamiyye) Şiiliğinin esasları hakkında kitaplar da son derece azdı. Dolayısıyla Lübnan ve Güney Irak'tan birçok ulema getirildi. Kısa sürede ülkede Şii medreseleri açıldı. İsfahan medresesinden sonra, Kum, Necef ve Meşhed’de de medreseler açıldı.

     

    Safevi İmparatorluğu'nun toprakları genişledikçe ideolojik propaganda alanında da uygun değişikliğin yapılması gerekiyordu. Kızılbaşlık artık yeni koşullara cevap vermek için yeterli değildi. Bu ideolojik-siyasi akım mürşide (Mürşidi kâmile) tam itaat gerektiriyordu. Kızılbaşlar haksızlığa itiraz ediyordu. Yeni model devletin (Askeri-Terekeme devletinden farklı) kurulması daha derin ideolojik-dini yapılanmayı gerektiriyordu; yeni oluşturulan Şii fıkhı ve Şii hukuk sistemi bu görevi üstleniyordu.

     

    İmamiyye Şii teorisyenlerinin en çok önem verdiği ve üzerinde durduğu mesele imam meselesidir. Şiilik diğer mezheplerden en çok bu konuda farklıdır.

     

    Şiiliğin, Hz. Peygamberin varisi konusunda fikir ayrılığı sonucu siyasi akım olarak ortaya çıktığı tarihi bir olgudur. Hz. Peygamberden sonra Müslüman topluluğu tarafından seçilen Hz. Ebu Bekir, Hz. Osman, Hz. Ömer'in (Hz. Peygamber'in sahabesi) halifeliğini kabul etmeyen Hz. Peygamber'in damadı, sonraki halife Hz. Ali'nin taraftarları varis olarak Peygamberin soyundan olanların (Ehli-beyt) bu göreve layık olduğunu iddia ettiler. Bilinen ve meşum siyasi süreçler sonucunda Emeviler hâkimiyetinin muhalifleri, Şiiliği ideolojik-dini sistem haline getirdiler.

     

    Şii inancına göre, yalnız Hz. Peygamberin ve Hz. Ali'nin soyundan gelenler halife veya imam olabilirler. Kutsanan bu imamlar Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Hz. Ali Zeynelabidin, Hz. Muhammed Bağır, Hz. Cafer Sadık, Hz. Musa Kazım (Safevilerin ecdad saydığı imam), Hz. Ali Rıza, Hz. Muhammed Tağı, Hz. Ali Nağı, Hz. Hasan Asğar ve Hz. Muhammed Mehdi'dir. Sonuncu, 12. İmam Mehdi, onların iddialarına göre ölmemiştir, yeniden gerektiğinde Allah'ın emri ile dünyaya dönecek, insanlara doğru yolu gösterecek.

     

    Sünnilere göre, Hz. Peygamber halef tayin etmemiştir. Halife, imam ya da devlet başkanının nasıl seçileceğini Müslüman toplumunun takdirine bırakmıştır. Hz. Peygamber’den sonra bilinen üç halife seçilmiştir. Şiilere göre, Hz. Peygamber kendisinden sonra Hz. Ali’yi halef göstermiş ve ondan sonra Hz. Ali soyundan gelenler imam sayılmalıdırlar. Hz. Ali’den önceki halifeler iktidarı gasp etmişlerdir. İranlı araştırmacı Moojan Momen yazıyor ki: "Şiilere göre, Hz. Peygamber'in halefinin belirlenmesi özellikle Peygamber’in kendisinden birisini - yani Ali’yi- imam tayin etmesiyle olabilir. Her imam kendisinden önceki imam hayattayken onun tarafından halef olarak tayin edilmek suretiyle belirlenir. İmamın hâkimiyeti, önceki imam tarafından ruhani makama atanmış olmasından kaynaklanıyor ve geçici-dünyevi konumundan bağımsız değildir. Yani imamın Müslüman çoğunluk tarafından tanınıp-tanınmamasının önemi yoktur.” İki mezhep arasındaki temel anlaşmazlıklardan birisi de budur. 12 İmam doktrinindeki bu özelliğin Safevi Devletinin sonraki kaderinde büyük rolü olmuştur.

     

    İşte bu doktrine göre, 12 İmamın sözleri ve yaptıkları Hz. Peygamberinki gibi değerlidir. Üstelik İmamın şahsında dini ve siyasi hâkimiyet birbirinden ayrı değildir. Araştırmacı Taha Akyol yazıyor ki: “Dini ve siyasi hâkimiyet ayrılmaz kabul edilince, tarihsel olarak, On İki İmamın ve Mehdi'nin yeryüzündeki "temsilcilerinin" üst düzey Şii uleması olduğuna inanılmış, dini ve siyasi iktidarın "müçtehit", "Ayetullah" gibi unvanlar verilen Şii din âlimlerinin denetiminde olması yönünde bir siyasi kültür ortaya çıkmıştır.” İşte din adamları bu "siyasi kültüre" istinaden Safevi Devletinde ve ondan sonra büyük güce sahip olmuş ve siyasi iktidarı geçici, "iktidarı gasp etmiş" unsur saymıştır.

     

    Şii ve Sünni siyasi doktrinlerinde güç kaynağı konusundaki fark da dikkati çekiyor. Kuran'ın Nisa suresinin 59. ayetinde deniliyor ki; "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan ülül-emre itaat edin." Uzmanlar bu "ülül-emr" anlayışı hakkındaki farkın büyük önemi olduğunu vurguluyorlar. Sünni siyaset doktrininde bu "ülül-emr" halife, hükümdar, hükümet ve idarecilerdir. Şiilere göre ise, "ülül-emr" imamlardır. Böylece, iktidarın meşruluğu konusunda oluşmuş/oluşturulmuş bu fark Safevi Devletinin teokratik karakterini belirleyen faktörlerden biri olmuştur.

     

    Şii ve Sünni siyaset doktrinlerindeki bu fark, Farslardan oluşan ruhani sınıfa özel ayrıcalıklar sağlamış, özellikle siyasi iktidarın zayıf olduğu dönemlerde ruhaniyet ülkenin siyasi hayatında özerk, hatta bazen temel faktöre dönüşmüştür. Zekât, şeriat mahkemeleri ve vakıflar bu sınıfın ekonomik gücünü sağlamıştır. Bu ulema, Safevilerin, Sünnileri ve daha sonralar Kızılbaşları ve çeşitli tasavvuf tarikatlarını ezmesini desteklemiştir. Uzmanlar, Şiiliğin Fars tarihine ve siyasi kültürüne uygunluğunu da vurguluyorlar.

     

    Şiiliğin, Farslar için çekici olması konusu, birbirini tamamlayan faktörlerle anlatılabilir. Her şeyden önce, Hilafet, Sasani İmparatorluğu'nu savaş sonucu mağlup etmiştir; Emevi iktidarı (661-750) Arap olmayanlara karşı katı ayrımcı politikalar izlemiştir. Arap siyasi ortamında ortaya çıkan bu muhalif siyasi akım (Şiilik) Sasani devletinin varisi bilincini ve gururunu taşıyan Fars siyasi elitinin işine yaramıştır. Şiiliğin özünde haksızlığa karşı mücadeleye çağırışların güçlü olması onun sonraki dönemlerde Arap hâkimiyeti ve egemen kültürüne direniş hareketlerinin fikir kaynağına dönüşmesini sağlamıştır.

     

    Farsların dikkatini çeken özelliklerden birisi Şiiliğin çoğunluktan farklılığı (heteredoks olması) idi, diğer özelliği ise Mehdi (Messi) doktrinidir. Fars aristokrasisinin Şiiliye yönelmesinin diğer bir nedeni, Hz. Ali'nin oğlu Hz. Hüseyin'in Sasani şahı III. Yezdigerd’in kızı ile evlenmesidir. Farslar, Hz. Ali (dolayısıyla Peygamber) neslinin takipçilerinin Pers kanı taşıdıkları konusuyla hep gurur duymuşlardır. Şiilerin kabul etmedikleri üç halifeden en çok Hz. Ömer'e karşı nefretlerinin sebebi, Sasani Devletinin Hz. Ömer tarafından yıkılması ile izah edilebilir. İngiliz bilim adamı Edward Browne yazıyor ki, "Perslerin Ömer b. el-Hattab'a düşman kesilmelerinin temel nedeni onun Ali ve Fatıma'nın haklarını gasp etmesi değil, aksine, İran'ı işgal etmesi ve Sasani hâkimiyetine son vermesidir.” Şiilikteki soyculuk (ırsilik), Sasani devletçiliğindeki soyculuk prensibi ile örtüşmektedir. Fars devletçilik tarihinde karizmatik ve güçlü lidere sözsüz itaat geleneği, Şiilikteki imama sözsüz itaat prensibi ile aynıdır. Dolayısıyla Fars aristokrasisinin kendini koruma içgüdüsü, Arap egemenliği devam ederken Şiiliğe sahip çıkarak tezahür etmiştir; hatta teorik olarak Şiiliği daha da geliştirmeye çalışmıştır. İran âlimi Said Nefisi’ye göre, "İranlıların [Farsların] Araplara karşı direniş tarihine dikkatle ve tarafsız bir şekilde bakacak olursak, Suriye'den Kaşgar’a kadar uzayan geniş bölgelere yayılmış olan İranlılar sonunda şu karara geldiler ki; yazısız ve ilimsiz, kertenkele ile beslenen Araplar artık onların kalbine girmemelidirler, onların dilini, tefekkürünü, ırkını ve kültürünü yok edememelidirler; [İranlılar] yapabildikleri kadar savaş meydanlarında kendilerini feda ettiler. Onlar, keskin kılıcın ve okun etkisiz olduğunu görünce başka yolları denemeye karar verdiler ve Hilafetin temellerini çürütmeye çalıştılar. Onların [Farsların] bir kısmı Abbasi hâkimiyetini kuşatıp Sasani sarayının debdebesini ve geleneğini oraya taşıdılar. İran yörüngesine aldıkları Bağdat'ı, Medine ve Mekke'ye karşı koydular. Onların diğer bir bölümü ise merkeze uzak bölgelerdeki halkı isyana çağırdı; Mu'tezile, Hariciler, Şüubiler, Sufiler, İsmaililer, Kermatiler, Zeydiler ve Caferîler her biri sırayla Arapların etrafını sarıp, Ömer bin Hattab’ın ülkesi ve halkı etrafında ördüğü ve sarsılmaz saydığı duvarı yıktılar.”

     

    Selçuklulardan sonraki Türk hâkimiyetleri döneminde Fars aristokrasisi yaklaşık aynı taktiği yürüttü. O, Şiiliyi milli varlığının koruyucusu gibi değerlendirdi. Türk okyanusunda erimemek için Farslar Şiiliye sarılmışlardır. Ünlü oryantalist Vladimir Minorski yazıyor ki, Şiilik olmasaydı Farslar “Türk saldırılarının dalgaları altında boğulup giderdi. Vecd (coşku) karakteri taşıyan bu yeni din (Şiilik), merkezi devletin güçlendirilmesine yardım etmiştir. Diğer yandan, aslında İran [Fars] milliyetçiliği ile hiçbir ilişkisi olmayan bu yeni doktrin İranlıların [Farsların] soyut İslamiyet içinde, daha doğrusu, gerçekler bakımından Türk okyanusu içinde erimesine karşı koyma hakkını sağlayan bir ada görevini taşımıştır.” Tarihin paradoksu şudur ki, Farsları bu okyanusta erimekten kurtaranlar da Türklerin kendisi oldu.

     

    Makalenin başında vurguladığımız gibi, Ahmet Ağaoğlu'nun çeşitli eserlerinde üzerinde özel olarak durduğu konulardan biri de Şiiliğin İslam dünyasında, özellikle İran coğrafyasında oynadığı roldür. Safeviler döneminde Şiiliğin zorla tek mezhep ilan edilmesi büyük bir coğrafyada etnik-kültürel sürecin yönünü değiştirdi. Ahmet Ağaoğlu’na göre, bu durum "Doğu ve özellikle Türk tarihi üzerinde derin etkiler bırakmıştır.” Şiiliğin zorla devlet mezhebine dönüşümü "İran'ın fikri ve hissi kaynağını kuruttu. Zira bundan sonra artık tüm fikri ve hissi güçler bu mezhebi doğrulamağa, onun temellerini ve teorik altyapısını güçlendirmeye çalışacaklardır; bunun için de skolastik mantık ve safsata yoğun olarak kullanılacaktır."

     

    Bize göre, Ahmet Ağaoğlu'nun bu tezleri Azerbaycan Türklerinin tarihini idrak etmek açısından çok önemlidir. Ahmet Bey'in savunduğu "derin ve felaketli etki" Safeviler döneminde devletin Farslaşmasında ve sonraki dönemlerde Türklerin Şiiliye odaklanmasında kendini gösterdi.

     

    Çaldıran şokunu yaşayan Şah İsmail, ömrünün sonuna kadar içine kapandı ve aktif devlet yapılanması işinden vaz geçti. Kızılbaşlar arasında onun hükümdar olarak nüfuzu ve etkisi devam etmekteydi. Siyasi istikrar ise onun kişisel nüfuzu sayesinde korunmakta idi. Ancak İngiliz bilim adamı Roger Savory'nin kaydettiği gibi, “Çaldıran mağlubiyeti Şah İsmail'in yenilmezliğine dair inancını yok etti. Venedikli tüccarların döneme ait raporları Kızılbaşların ölümsüz olduğuna inandıkları liderlerine (Şaha) körü-körüne bağlandıklarına tanıklık etmektedir. Bu inanç, Çaldıranda büyük darbe aldı... Kızılbaşlar bu inançlarının zayıflamasıyla eski kabile bağlılıklarına döndüler… Kabileler arasında iç savaş başladı.” Bu "iç savaş" Şah İsmail'in vefatının (1524) ardından kendini gösterdi. İsmail, ölüm yatağındayken vekili (devlette ikinci şahıs) Rumlu Dev Sultan’a tabi olmalarını vasiyet etti. Henüz 10 yaşında olan Tahmasp’ın iktidarda güçlenmesi için zaman gerekliydi. Kızılbaş beyleri bu zaman zarfında ve ondan sonra siyasi iradelerini ve iddialarını ortaya koymaktan çekinmediler. Rumlu Dev Sultan, “Şah Tahmasp’ın yetişkin çağa gelinceye kadar tayfa emirleri arasında ortaya çıkan çekişmeye son veremedi. Bu arada merkezi idare sarsıldı; Mürşit sayılan ve şaha bağlı olan aşiret reislerinin servet ve şöhret eğilimi arttı. Her biri kendi bölgesinde ferdi hareket ediyor ve yenildiğinde ise bazısı Osmanlı ülkesine gidiyordu. Onlar, Osmanlı'da Kızılbaşları yeniden ayaklandırarak iki ülke arasındaki ilişkileri bozmaya çalışıyorlardı.”

     

    Şah Tahmasp, iktidarı güçlendiğinde bile siyasi istikrarı sağlamakta zorlanıyordu. Devletin çeşitli bölgelerinde ayaklanmalar meydana geldiğinde ise Kızılbaş beylerinin birbirleriyle, hatta Şah sarayı ile çıkarları çelişiyor ve kanlı savaşlara neden oluyordu. Kızılbaş emirlerinin Tahmasp’tan sonra (1576) iktidara getirdikleri II. Şah İsmail'in öldürülmesi,  Kızılbaşların şah tahtına yerleştirdikleri Muhammed Hudabende’nin başarısız yönetimi (1577-1587) iç çekişmelere son veremedi. Olaylar öyle bir düzeye tırmandı ki, bir grup Kızılbaş emiri, Şah Hudabende’nin yanında eşi Mehdi Ülya’yı katlettiler. Kısacası, geleneksel aşiret devleti derin kriz içindeydi ve devlet hayatında köklü reformların gerçekleştirilmemesi halinde Safevi İmparatorluğu'nun kaderi de kendinden önceki devletlerin kaderini tekrar edecekti.

     

    Durumu karmaşıklaştıran ikinci faktör ise komşu Osmanlı İmparatorluğu ve doğuda Şeybaniler Devleti ile devam eden başarısız savaşlar oldu. Bu savaşların Azerbaycan için sonuçları daha ağır oldu. Safeviler saldıran Osmanlı ordusunun hareketini zorlaştırmak için onun geçeceği yolları tahrip ediyor, erzak topluyor, su kaynaklarını zehirliyor, hatta yerli halkı imparatorluğun içine itiyordu. Safeviler, Tebriz’i yarım-harabe duruma getirdiklerinde Osmanlı ordusunun böyle büyük bir şehri fethettikten sonra kış mevsimini burada geçirmesi imkânsız görünüyordu. Bu yanlış savaş taktiğinin sonucunda Azerbaycan büyük zararlara maruz kaldı. Devletin başkentinin Tebriz'den Kazvin’e (1548), daha sonra (1598) İsfahan'a taşınması bu savaşın diğer olumsuz sonuçlarından idi.

     

    Safevi Devleti kaydedilen ağır şartlar karşısında iken, Kızılbaş emirlerinden bir grubu isyan ederek 1587 yılında genç veliaht Abbas Mirza’yı iktidara getirdiler. Abbas çok doğru olarak Kızılbaş emirleri arasında başıbozukluğun devam ettiği sürece hâkimiyetini güçlendirmenin mümkün olmayacağını anladı. Şah Abbas'ın onlara karşı kısa sürede düşman pozisyona geçmesinin diğer nedeni de Kızılbaş emirlerinin, Şahın annesi Mehdi Ülya’yı ve kardeşi Hamza Mirza’yı katletmeleridir. Merkezde ve uzak bölgelerde yüksek rütbeli memurların toplu değiştirilmesi sırasında Kızılbaş emirleri sadece görevlerini değil, canlarını da kaybettiler. Nüfuzlu emirlerden Ustaclı boyundan Pir Geyb Han, kardeşi Emir Aslan Han, Şiraz valisi Dülkadir Mehdikulu Han, mühürdar, yine Dülkadir boyundan Alikulu Han, gorçubaşı Afşar Yusuf Han, Hilafetül-Hülafe Rumlu Deli Budağın oğlu Korkmaz Han, Türkmen Masum Sultan öldürüldü. Genç Abbas'ın iktidara getirilmesinde en büyük rolü oynayan Mürşitkulu Han da aynı kaderi yaşadı. Yeni atanan genç emirler küçük bir itaatsizlik gösterdiğinde, ya da onların sadakati konusunda az şüphe duyulduğunda yok ediliyorlardı. Boy beyi itaatsizlik gösterdiğinde, ya da isyan çıkardığında tüm boy ahalisi en acımasız şekilde cezalandırılıyordu. Tahmasp döneminde Tekeli ve Şamlı boylarının tamamının fiziksel olarak yok edilmesi yönündeki çalışmalar bunun bariz bir örneğidir. Kızılbaş emirlerinden oluşan askeri şuranın lağvine itiraz edenlere karşı, Şah Abbas şu ifadeleri kullandı: "Önemli devlet görevlerini yerine getirme hakkı sadece padişaha aittir.” Soyculuk prensibini bir kenara bırakarak boyların başına (boy beyliği'ne) dışarıdan getirilen kişilerin atanması sıradan uygulama haline geldi.

     

    Bu, yaşlı, nüfuzlu hâkim kesimin (emirlerin) sadece değiştirilmesi, gençleşmesi demek değildi. Şah Abbas iktidarın dayanağı olan egemen elitin etnik bünyesinde de büyük değişiklik yaptı. İran uzmanı Alessandro Bausani'nin yüksek görev sahibi emirlerin etnik-boy içeriği hakkında analizleri ilginçtir. Yazara göre, Şah Abbas'ın iktidara gelişinden önceki dönemde (1576) "han" ve "sultan" unvanı taşıyan askeri vali ve ordudaki emirlerin toplam sayısı 114 kişi idi ve bunların tamamı Kızılbaş boylarından idi. Şah Abbas'ın köklü merkezleşme politikasının sonucunda, 1628 yılında bu emirlerin sayısı 90'a düşmüştür; en önemlisi ise onların etnik bünyesinde artık büyük değişiklik yaşandı. Bu 90 emirden toplam 35'i Kızılbaş, diğer 34’ü ise İranlı (Fars), Kürt, Lor boylarının temsilcileri, diğer 21’i ise "köle" idi.

     

    Safevi hâkimiyetinin karakterinin değişmesindeki diğer bir faktör, boyların geleneksel yapısının yıkılması, özellikle onların yerleşim merkezinin değiştirilmesi idi. Araştırmacı John Perry'nin tahminlerine göre, Şah Abbas döneminde gerçekleştirilen sürgün ve zorunlu göçle yaklaşık 100 bin aile yerinden edilmiştir. Her ailenin ortalama 5-6 kişiden oluştuğunu var sayarsak, bu toplu göçler konusundaki tartışmayı ileri götürebiliriz. Göç ve sürgünlerle Şah Abbas bir yandan doğuda (Horasan'da) sınırları koruma, diğer taraftan imparatorluğun çeşitli bölgelerine dağıtarak bu boyları askeri-siyasi açıdan zayıflatmayı, böylece merkezileşme siyaseti karşısında onları etkisiz hale getirmeyi düşünüyordu. Afşar, Dülkadir, Bayat ve diğer boyları birlikte yaşadıkları yurtlarından koparılarak Farsların yaşadığı bölgelere gönderildi. Örneğin, Kacar boyunun bir bölümü Karabağ-Gence bölgesinden Astrabad ile Merv’e aktarıldı. Abbaskulu Ağa Bakıhanov’un yazdığına göre, gönderilen Kacar ailelerinin sayısı 30 bin idi. Şah Abbas, yurtlarından ayrılmayan ve Osmanlı idaresi altında kalan Otuziki, Kazaklar, Şemseddinli boylarını dönek ilan etti; boy beylerini katletti, büyük bir kısmını Mazandaran’dakı Ferehabad’a yerleştirdi. Otuzikilerden Ahmedler oymağı ise göçe direndiği için cezalandırıldı. Kazaklar oymağı da Fars bölgesine göç ettirildi. Bu zorunlu göçler, genel olarak Azerbaycan'da nüfusun seyrekleşmesi ve bölgede (Azerbaycan) Türk unsurunun  zayıflaması ile sonuçlandı. Bu zayıflama o kadar açıktır ki, Zeki Velidi Togan, Safeviler dönemini, özellikle Şah Abbas'ın hâkimiyet yıllarını "Türk topluluğu için bir felaket" dönemi ifadesiyle tanımlamıştır.

     

    Şah Abbas'ın merkezileştirme, boy beylerinin merkezden uzaklaştırılması suretiyle güçlerini azaltma politikasının diğer yönü, yeni model ordunun kurulmasıydı. Askeri reformlar, Kızılbaşların silah taşıma konusundaki inhisarına son verdi, böylece Farslar ve diğerleri de ilk kez orduya alındı. Bu politika ile geleneksel Kızılbaş askerlerinin yapısı değiştirildi. Askeri birliklerin aynı boydan oluşturulması ilkesi, karışık boy prensibi ile değiştirildi. Kürt, Lor, Çağatay ve diğer aşiretlerden oluşan yeni askeri birlikler oluşturuldu. Osmanlı örneğinde ise dönme unsurlarından oluşan, sadece padişaha sınırsız sadakat duygusuyla bağlı olan gulam [köle] birlikleri düzenlendi. Bu köleler çocukken saraya alınmış, İslam'ı kabul etmiş ve özel olarak yetiştirilmiş Ermeni, Gürcü ve Çerkez gençlerinden oluşuyordu. Köle birliklerinde 4-15 bin kişi vardı ve aralarından onurlu kumandanlar ortaya çıktı. Ek olarak esasen Farsların yaşadığı bölgelerden toplanan askerlerden özel Tüfekçi birimleri oluşturuldu. Şah Abbas döneminde tüfekçilerin sayısı 12 bin idi. Askeri reformlar kapsamında özel topçu birlikleri kuruldu. Bu reformlar Safevi ordusunun teknik teminatını yükseltti, ordu daha organize oldu ve güçlendi. Ordu alanında reformların diğer sonucu ise kaydedildiği gibi Kızılbaşların askeri alandaki inhisarına son vermek oldu.

     

    Safevi Devletinin etnik kimliğinin değiştirilmesinde özellikle Şah Abbas döneminde sivil bürokrasinin yapısının daha da homojenleşmesinin (Farslaşmasının) önemli rolü oldu. Şah İsmail eski Fars bürokrasisi geleneğine müdahale etmedi, özellikle orta ve alt düzey memurlar Farslardan oluşuyordu. Genç İsmail'i tahta çıkaran Kızılbaş boy beyleri önemli devlet görevlerini, özellikle askeri alandaki görevleri üstlendiler. "Ehl-i kalem"in (aydınlar) en yüksek görevleri zamanla Farsların eline geçti. Birinci vekil olarak devlette ikinci makam sahibi Şah İsmail'in hocası Şamlı boyundan Hüseyin Bey seçildi. Ancak 1508 yılında görevinden alındıktan sonra ve İsmail'in ölümüne kadar sık sık değişen vekillerin tamamı Farslar idi. Sivil bürokrasinin en yüksek makamı sayılan vezir görevine de Farslar tayin edilmiştir.

     

    Safevilerin devlet yönetimine getirdiği yenilikler sadece bürokrasinin etnik yapısının zamanla değişmesi ile sınırlandırılmadı. William Cleveland şöyle yazar; “İsmail yeni idari kurumlar yarattı ve bu kurumlar Safevi devletine daha önceki kısa ömürlü sülalelerden daha uzun bir süre hayatta kalma gücünü kazandırdı. Hükümet kapsamında yeni oluşturulan bürokratik makamlara kentli İranlıları belirleyerek bir yönetim mekanizması oluşturdu. Sivil kontrolden uzaklaştırılan Kızılbaş boy beyleri ile yükselen İranlı [Fars] bürokrat sınıf arasında çelişkiler artsa da 1524’te Şah İsmail öldüğünde Safevi imparatorluğu askeri-aşiret sisteminden mutlakiyetçi bürokratik imparatorluğa geçiş aşamasında idi.” Bu misyonu Şah Tahmasp sürdürdü, Şah Abbas ise tamamladı.

     

    "Osmanlı'da ve İran'da Mezhep ve Devlet" adlı karşılaştırmalı araştırmanın yazarı Taha Akyol son derece önemli bir soru ortaya koyuyor; "Osmanlı devleti Türkmen aşiret geleneklerinden uzaklaştıktan sonra da Türk kültürünü yeni formlarla sürdürdüğü halde, neden Safevi devleti Farslaştı?" Yazar, bu soruyu İran'da Fars dili ve Fars bürokrasisi geleneğinin yaşaya bilirliği ile cevaplandırıyor ki, bizce, doğrudur. En azından memur kesimini yetiştiren eğitim sisteminde 16 -17. yüzyıllarda herhangi bir yenilik yaşanmadı. Türk dili bu iki yüzyılda eğitim sistemine giremedi. Sarayda ve orduda Türkçenin konuşma dili olarak geniş kullanılmasına rağmen, resmi yazı dili (idari yazışmalarda ve diplomaside) Farsça ile devam etti.

     

    Safevi İmparatorluğunun Farslaşmasında rol oynayan önemli bir faktör de On İki İmam Şiiliğinin tek resmi devlet mezhebi olarak ortaya çıkmasıdır. Yukarıda da değinildiği üzere, Türk dünyası mezhep yönüyle iki büyük kitleye ayrıldı. Bu ayrışmanın tam ortasında da Azerbaycan kendini buldu. Azerbaycan’da milletleşme süreci ve milli kimliğin belirlenmesinde mezhep önemli bir konuma taşındı. Osmanlı ile devam eden savaşlar bu eğilimi güçlendirdi. Devletle kurucuları arasında uçurum zamanla büyüdü.

     

    Şah Abbas döneminde sivil ve askeri bürokrasinin oluşturulması alanında önemli reformların yapılmasına rağmen, Osmanlı'dan farklı olarak Safevi İran’ında bu sosyal-siyasi kurumlar tam yerleşmedi. Bürokrasiden farklı olarak ruhani sınıfı güçlenmekte idi. Merkezi yönetim zayıflamaya meyilli olduğu zaman, müçtehitler başta olmak üzere ruhani sınıf siyasi ve sosyal gücünü ortaya koyuyor, böylece şah sarayı karşısında etkili bir rakibe dönüşebiliyordu. Şiiliğin İmamet doktrini, bazen dinin, devletin siyasi yetkisinin üstüne çıkmasına imkân yaratıyordu. Bu durum kendisini II. Şah İsmail (1576-78) döneminde açıkça gösterdi. II. İsmail’in kısa süreli iktidarı döneminde çok kanlar dökülmüştür; bu dönem, gaddarlığı ve ahlaka uygun olmayan hareketleri ile tarihte kaydedilmiştir. II. İsmail hem de Şii ruhanilerin siyasi hayata etkisini azaltmak, "teberra" denilen dini ceza destelerini cezalandırma, camilerden Şii konulu levhaların silinmesi emrinin verilmesi, Sünni-Şii ihtilaflarını yumuşatma girişimi ile araştırmacıların dikkatini çekmiştir. Özellikle Sünni-Şii ihtilaflarının yumuşatılması girişimi başarısız kalmış ve Şii ulemanın fetvası ile Şaha suikast düzenlenmiştir. Mezhep konusunda daha ciddi girişim Nadir Şah Afşar’a aittir.

     

    Muğan ovasında, Sukavuşan diye bilinen yerde 1736 yılının Şubat ayında toplanan ünlü kurultayın kabul ettiği iki önemli karar tarihte kaydedilmiştir. Burada toplanan ruhaniyet, üst düzey devlet memurları, bölgelerden ve aşiretlerden temsilciler uzun süredir çürümüş ve biçimsel olarak mevcut olan Safevi hâkimiyetinin sonuna karar verdiler. Nadir Han'ın talebi ile yeni şah seçimi gerçekleştirildi; nihayet, hizmetlerinden dolayı Nadir Han şah seçildi. 

     

    Muğan kurultayının ikinci kararı ise, İslam dünyasında ve aynı zamanda İran'da mezhep farklılıklarından kaynaklanan ihtilafların yumuşatılmasıydı. Nadir Şah'ın baskısı ile kabul edilen karara göre, İmam Cafer Sadık mezhebi (Caferi mezhebi) Sünni mezhepleriyle birlikte tanınmalıdır. Hz. Peygamber'den sonraki üç halifeye (Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman) İran camilerinde küfür edilmesine son verilmelidir. Bu kurultayda Nadir Şah'ın bir fermanı açıklanmıştır. "Ferman-i Şahi" olarak bilinen bu ferman şöyledir: "Biliniz ki, Şah İsmail Safevi, 906 yılında zuhur etti. Cahil halktan bir kısmını yanına topladı. Bu alçak dünyayı ve nefsinin isteklerini ele geçirmek için, Müslümanlar arasına fitne ve fesat soktu. Eshabi-giramı sövmeyi, Şiiliği ortaya çıkardı. Böylece Müslümanlar arasına büyük bir düşmanlık soktu. Münafıklık ve saldırı bayraklarının açılmasına sebep oldu. Öyle oldu ki, kâfirler rahat ve korkusuz yaşıyor, Müslümanlar ise birbirlerini yiyor.”

     

    Nadir Şah, kurultayın bu kararını ve kendisinin cülusunu (tahta oturmasını) Osmanlı sarayına bildirmek için İstanbul'a bir heyet göndermiştir. Sultan sarayı din konusundaki teklifi (Şiiliğin mevcut mezheplerle birlikte kabul edilmesi) Nadir Şah’ı güçlendire bilir ihtimali ile reddetmiştir; bunu da Osmanlı Sünni ulemasının eliyle yapmıştır. Bir süre bekledikten sonra Sultan sarayı Nadir Şah’a cevaben bildirmiştir ki; şeriat kurallarına göre Caferi mezhebinin kabulü din adamları tarafından uygun görülmemiştir. Ret cevabı alan Nadir Şah, teklifini başka bir şekilde kabul ettirmeye karar verdi. İlk önce Kars ve Bağdat üzerine yürüdü ve Necef'te çeşitli ülkelerin ulemasını toplayıp yeniden İslam âlemindeki mezhep ayrılıkları meselesini müzakere ettirdi. Necef kurultayında, Osmanlı ulemasının İran halkının Caferi mezhebini Sünni mezhepleriyle birlikte kabul etmesi; Caferilerin Kâbe’de kendi yöntemlerine uygun namaz kılması; Osmanlı devletinin İranlıların hac ziyaretine engel olmaması; esirlerin serbest bırakılması, onların alınıp satılmasının yasaklanması; şehirlerin birinde konsolosluğun, başkentlerde ise büyükelçiliklerin açılması konusunda kararlar kabul edildi.

     

    Nadir Şah bu maddeleri içeren müracaatla Sultan sarayına yeniden bir heyet gönderdi. Caferiliğin Sünni mezheplerle birlikte kabul edilmesi konusuna ilişkin teklifine ret cevabı alan Nadir Şah, kinini Osmanlı'ya savaş açarak soğutmak istemiş, kendisi ordunun başında Kars üzerine yürümüştür. Savaşta başarılı olmasına rağmen, ülke genelinde kargaşa çıktığı haberini alan Nadir Şah, Osmanlı ordusunu takip etmekten ve mezhep konusundaki ısrarından vaz geçerek barış istemiştir. Esasen 1639 yılı Kasr-i Şirin sözleşmesini tekrarlayan, ama bazı yeni maddeleri (hacılar, esirler, büyükelçilikler, üç halifeye hakaret edilmemesi vb.) içeren yeni anlaşma imzalandı.

     

    Daha sonralar Nadir Şah Afşar’ın faaliyetleri Ağaoğlu'nun dikkatini çekmiş, onu Türklük tarihinde takdir ettiği olumlu gelişmelerden biri olarak görmüştür. Ağaoğlu, Nadir Şah hakkında şu ifadeleri kaydetmiştir: "Eğitimsiz ve cahil bir Türk, Türk birliğine engel oluşturan bir sorunu [ortadan] kaldırmak istediği halde, İstanbul gibi nispeten aydın bir ortam bu teklifi reddederek ağır bir tarihi sorumluluğu üzerine alır."

     

    Ağaoğlu, Nadir Şah'ın teşebbüsü üzerinden kolayca geçmiyor. Tekraren bu konuya dönerek şöyle yazıyor: "Halkın bir çocuğu olarak bu Türk, cahil ve eğitimsizliğine rağmen, Türk birliği ve Türk barışının değeri ve önemini idrak etmişti. Bu birliği bozan Şiiliğe karşı kin beslemişti. O, Osmanlı Türkleri ile daima barış içinde olmanın gerekli olduğunu anlamıştı. O, Türklüğün egemen olduğu diğer yerlerde Türk sülalelerine dokunmadı; tersine, onları yerlerinde tutmakla beraber onlarla akrabalık kurmaya çalıştı. Kendi sülalesinin kaderini onların kaderine bağlamağa çalıştı.  Fakat ne çare ki, ne İstanbul, ne de Türkistan'daki kabile reisleri onu anlamadılar!"

     

    Nadir Şahtan sonraki dönemde Fars-Şii ruhanilerin İran'ın siyasi hayatındaki rolünün artması, kimlik meselelerinde Şiiliğin Türklüğe karşı daha da üst konuma gelmesi ve Türk kültürünü etkisi altına alması ile karakterize olduğunu söyleyebiliriz.

     

    Kacar İran'ın (1795-1925) sosyo-politik hayatında ruhani kesimin oynadığı role de kısaca değinmek gerekir. Ruhanilerin yüksek kesimi ve büyük bir kısmı geleneksel olarak Farslardan oluşuyordu. Ruhanilerin etnik köken meselesine de dönemin araştırmacıları dikkat çekmişlerdir. Örneğin, Rus yazarlarından A. Medvedev biraz da abartarak şu ifadeleri kaydetmiştir: “İran'da din adamlarının tamamı Farslardan oluşuyor."

     

    Ağa Muhammed Şah gerçek güç sandığı ruhanilerle ilişki kurmaya, onlarla işbirliği yapmaya çalışmıştır. Yeni yönetim Şii ruhanilerinin beğenisini kazanmak için nüfuzlu din adamlarına sürekli hediyeler gönderiyordu. Aynı zamanda ilk Kacarlar, ruhaniyeti devlet yönetiminden uzak tutmaya çalışmış, hatta onların ana gelir kaynağı olan vakıfların bir kısmını ele geçirmeye muvaffak olmuştur. Tahran Sarayı tüm büyük şehirlere hükümetten yüksek maaşlar alan şeyhülislam ve Cuma imamları belirler ve onları bölgelerde kendi politikalarının savunucusu olarak çalıştırırdı. Ancak ruhani kesimi kendisinin ekonomik gücünü ve nüfuzunu da korumayı başardı. Genel olarak ruhaniler, Kacarların hareketlerini endişeyle izliyor, halk ile iktidar arasında orta yolu bulmaya çalışıyor, hatta Kacar hâkimiyetini ara sıra eleştirmekten bile çekinmiyordu. Bu da ruhanilerin nüfuzunu daha da artırıyor, Şiiliğin güçlenmesine ortam sağlıyordu. 19. yüzyılda ruhanilerin üst makamları birkaç kez Şah hakimiyyetinin çıkarları ile bağdaşmayan teşebbüslerde bulunmuş, hatta Şahla zaman zaman karşı karşıya gelmişti. Öyle ki, 1826 yılında müçtehitler Rusya'ya karşı cihat ilan etmiş, hükümeti hazırlıksız savaşa tahrik etmişlerdir. 1851 yılında Tahran Cuma imamının doğrudan katılımıyla baş vezir Emir Kebir görevinden azlettirilmiştir. 1855-57 yıllarında ruhaniler Tebrizlilerin kaymakama karşı hareketini organize etmişlerdir vb. 19. yüzyılda Şii ulemasının en yüksek siyasi etkinliği 1890-91 yıllarındaki tütün inhisarına karşı harekette kendini göstermiştir. Baş müçtehit (mercii taklit) Molla Mirza Hasan Şirazi’nin fetvası ile halk tütünü boykot etmiş ve Şah büyük tazminat ödeyerek İngilizlere verdiği inhisarı iptal etmek zorunda kalmıştır. Amerikalı araştırmacı Hamid Algar yazıyor ki: "19. yüzyıl boyunca İran'da ruhanilerin nüfuzu ve topluma etkisi daha da güçlendi. Öyle ki, 19. yüzyılın sonuna doğru tek taklit mercii haline gelen Şeyh Murtaza Ensari ülkenin gerçek hükümdarı idi."

     

    Kacar devletinin sınırları içinde çeşitli halkları ve boyları bir arada tutabilen iki önemli faktörden (Şah hâkimiyeti ve Şiilik) biri zayıfladıkça, diğeri güçleniyordu. Bazen sürtüşmelerin olmasına rağmen, siyaset kurumu ile din kurumu genelde birbirini tamamlıyordu; bu çelişkiler genellikle sınırları aşmıyordu. Bazen ortak tehlikeye karşı Şah rejimi ile ruhaniler ortak cephede görev alıyorlardı. Bu ittifak, kendini Babiler hareketine (1848-52) karşı ortak mücadelede gösterdi. Her iki taraf (Şah hâkimiyeti ve ruhban sınıfı) da Babileri kendi çıkarlarına ters bir güç olarak görüyorlardı. A. Medvedev 20. yüzyılın başlarında şu ifadeleri kaydetmiştir; "İran'ın son dönemleri hükümetle ruhaniyet arasında sürekli, ama belli çerçevelerle sınırlı mücadelenin tarihidir; yani Şah şunu iyi anlıyordu ki, O, Şiilik olmadan hayatta kalamaz; aynı zamanda ruhaniyet de biliyordu ki, Şah olmadığı takdirde Şiilik dağılacaktır." A. Medvedev Arilerle Türklerin "birbirine karşı nefret duydukları" hakkında bazı iddialar ileri sürüyordu. Yazarın, İran'ın bu iki ana etnik grup arasında iktidar uğrunda etnik temelli mücadelenin yaşandığı konusundaki görüşünü kabul etmeliyiz. Özellikle yazarın "elverişli koşullara rağmen, Türk-Tatarlar adeta yönetimin kontrolünden uzaklaştırılırlar ve kendileri de farkında olmadan yerlerini Farslara verirler" fikri dikkate alınmalıdır; bu fikir sonraki siyasi süreçlerde kendini doğrulamıştır.

     

    20. yüzyılın başlarında Resulzade yazıyor ki, Güney Azerbaycan'da yazılı edebiyat tamamen Fars şiirinin etkisi altındadır: "Yazılı Türk edebiyatının kendine özel bir şekli yoktur. Bu edebiyat, Farisi edebiyattan kesb-i feyz eder. Türkçe şiirlerde kullanılan kavaid-i aruziye [aruz kuralları], tarz-i ifade [ifade tarzları], hissiyat ve me’anı [anlamı] tamamen Farsiceden alınıyor. Türk şiirleri adeten Fars eşarının [şiirinin] birer tercümesidir." Mezhebe aşırı bağlılık bu yazılı edebiyatın mahiyetini belirlemekteydi. Yani edebi eserlerin çoğu mersiye edebiyatı olarak değerlendirilebilirdi. "Azerbaycan Türk şairleri ya kör oluncaya kadar ağlar ve ağlatırlar ve yahut bayılıncaya kadar güler ve güldürürler. İran Türklerinin dindar, hatta mutaassıp olduklarını zikretmiştik. Bu dindar halk, senenin kısm-ı mühimini [yılın önemli bölümünü], hususiyle Muharrem'in ilk günlerini nevha (ağıt) ve matemler içinde geçirir. Her sene bir vazife-i dindarane [dindarlık görevi] olmak üzere şüheda, evliya şerefine ve Kerbela faciası mağdurları yâdına garra (parlak, güzel) meclisler kurarlar. Bu meclislerin nevhagerliğini (ağıtlar söylemeği)  Türk şüarası ifa ederler ve bununçün divanlar dolusu mersiyye yazarlar. Bu mersiyyeleri ahali ezberler, okur, ağlar ve şairlerine rahmet gönderir. Mersiyye edebiyatı Farslarda da vardır; fakat Türk mersiyyeleri kadar mebzul [bol] değildir.”

     

    İran'da Türklüğün Şiiliye aşırı bağımlılığı, böylece milli meselelere ilgisizliği meşrutiyet devriminde (1905-11) Farsların çıkarlarına hizmet etmiştir. Kacarlar hâkimiyetinin sarsılması, Farsçaya dolaylı devlet dili statüsü verilmesi (meclis ve encümen üyelerinin Farsça bilmek mecburiyeti), Farsların yoğun olarak yaşadığı Tahran'a mecliste çok fazla yer ayrılması, Farsların milli mücadelesinin ilk ciddi başarısı sayılmalıdır. Bunun yanı sıra ülkenin ilk anayasasında Şiiliğin tek devlet mezhebi ilan edilmesi de meşrutiyet hareketinin Fars ruhani liderlerinin (Behbehani, Tabatabai vb.) ısrarı ile gerçekleşmişti. Aynı zamanda ruhanilere kanunların İslam'ın esaslarına uygun olup olmadığını belirlemek yetkisinin verilmesi (Anayasaya Eklentilerin 2. maddesi) bu kesimin ciddi kazancı olmuştur. Bununla birlikte İran İslam Cumhuriyeti'nin temelinin atıldığı 1978-79 devriminde de eski senaryo tekrarlanmıştır. Yürürlükteki Anayasanın tüm ruhu Şii hükümleri ile doludur. Anayasanın 5. maddesinde şu ifadeler yer alıyor; "Kayıp imam, zuhur edinceye kadar ülkenin rehberi ve milletin (ümmetin) imamı adil, temiz, gündemden haberdar, becerikli ve müdrik fakih olmalıdır." 12. maddede ise Şiilik devletin tek resmi mezhebi ilan ediliyor: "İran'ın resmi dini İslam, mezhebi ise Caferi Esna-aşari’dir. Bu madde ebedi ve değişmezdir."

     

    Yukarıda gözden geçirilen tarihi gerçeklere istinaden iddia edebiliriz ki, XVI. yüzyılda Hıristiyan Avrupa’da ve Müslüman Doğu’da sonraki dini-toplumsal gelişmenin temeli atıldı. Avrupa Roma Kilisesinin kontrolünden ve skolastik Hıristiyan ahkâmlarından kurtulurken, Doğu tam tersine dini/mezhepsel ahkâmların sıkı etkisi altına girdi.

     

    Avrupa'da olduğu gibi şimdiki İran coğrafyasında da mezhep ayrışmaları milletleşme sürecinde teşvik edici rol oynadı. Ancak bu süreç Türklüğün aleyhine işledi. Heteredoks Şiiliğin İslam’ın gövdesinden kopması ve ayrı mezhep olarak yayılması Farsların, Arap ve Türk siyasi coğrafyasında kendini muhafaza mekanizmasına dönüştü. Sonraki yüzyıllarda da Farslar bu mezhep ayrılığını sürekli körüklediler. Şii ulema, Fars kökenli ve Şii Büveyhiler devleti döneminden (945-1055) itibaren dünyevi otoritelerde temsil olundu; Sünni Selçuklular ve sonraki hanedanlar döneminde de siyasi otorite ile ortak hale geldi; hatta yüksek vezir görevlerine geldi. Mezhep alanında toleranslı yaklaşım Safevi Devleti’nin kurulması ile sona erdi.

     

    Ayrıca tarihin bir paradoksudur ki, Farsların Türk denizinde erimesine engel olan da Türklerin kendisi oldu. Safevilik, Azerbaycan'ı Selçuklulardan sonraki 500 yıllık Türk-İslam devletçiliğinden ayırdı. Azerbaycan Türkü kendisine, Türklüğüne sarılmak yerine, mezhebe bağlandı; bunun için Şiilik yüz yıllar boyu temel tapınak oldu. Daha net bir ifadeyle, Güney Azerbaycan'da milletleşme sürecini mezhep farklılığı belirledi. Böylece Azerbaycan Türkleriyle Türk dünyası arasındaki ilişkiler koptu; Şiilik, Türkleri Farslarla kardeşleştirdi; günümüzde de bu "mezhep kardeşinden" kopamıyor.

     

    İran ve Batı yazarları haklı olarak Safevi devletinin oluşumunu İran İmparatorluğunun restorasyon dönemi olarak görüyorlar. Resmi İran tarihciliğinde, Safevilerden önceki Akkoyunlu, Karakoyunlu ve diğer devletler genellikle İran devletçiliğine yabancı olaylar gibi anımsanıyor. İran tarihçiliğinin Safevilere yönelik sevgisi, sadece Sasani devlet kurumlarının tekrar kurulmasıyla  alakalı değildir; aynı zamanda bugünkü teokratik rejim için devlet modeli olması ile izah edilmelidir.

     

    Bu yazıdan çıkan sonuç mezhep değişikliğine çağrı olarak kabul edilmemelidir. Mezhep, Safevilerden önce olduğu gibi her bir Müslümanın kişisel tercihi olmalıdır. Mantığın yolu: Din gibi mezhep ayrılığı da siyasileştirilmemeli, siyasete alet edilmemeli, din-siyaset ilişkileri laiklik ilkesi üzerine kurulmalıdır. Mezhebin siyasete alet edilmesi geçmişte de, şimdi de Fars ırkçılığının çıkarlarına hizmet etmiş, Azerbaycan Türklüğünün kendini tanımasına, milletleşme sürecinde doğru bir yol seçmesine engel olmuştur.