Bölüm anahatları
-
10. Konu 1920. Yıl Tebriz Ayaklanması
Konular: Şeyh Muhammed Hiyabani; 1919. Yıl İngiliz-İran mukavelesi; Tebriz’de ayaklanma; Milli Hükûmetin icraatlari; Ayaklanmanın sonlandırılması.
Temel Okumalar:
- “İran”, İslam Ansiklopedisi, 1. Cilt, İstanbul, 1961;
- Saadettin Gömeç, Türk Cumhuriyetleri ve Toplulukları Tarihi, 3. Bölüm;
- Yeni Türkiye; Orta Doğu Özel Sayısı – IV, 2016, degişik bölümler;
- Wikipedia’dan uygun makaleler;
- Youtube’dan değişik videolar.
Ders Notları:
Güney Azerbaycan 1909 yılının Nisan ayında Rus ordusu tarafından işgal edilmişti. 1911 yılının sonunda Marağa ayanı Samed Han Şücaüddevle eyalet valisi olarak atandı. O, meşrutiyetçi güçlere karşı acımasız davranıyor, yerel irticayı güçlendiriyordu. Şücaüddevle, eyalette tam bir baskı rejimi kurmuştu. Rusya’nın ısrarı ile bu vazifeye getirilen ve Rusya temsilcilerinin talimatıyla hareket eden Şücaüddevle, merkezî Tahran yönetimini dinlemiyor, hatta yabancı protektorlarının yardımı ile eyaletin arazisini Gilan ve Zencan aleyhine genişletmeye çalışıyordu. Tebriz’deki Rusya başkonsolosluğu, Urmiye ve Erdebil’deki konsolosluklar eyaletin iç işlerine karışıyor, Rus vatandaşlarının haklarını koruma bahanesiyle bölgeyi ekonomik yönden Rusya’ya bağlamaya çalışıyordu. Bundan yararlanan Kafkasyalı iş adamları eyaletin iktisadî hayatını ele geçirmeye çalıştılar. Öte yandan, yerel zengin kitlenin Rusya vatandaşlığına geçmesi sürat kazanmıştı. 1909 yılının Mart ayından 1910 Mart’ına kadar geçen dönemde Azerbaycan eyaletine getirilen ürünlerin %90’ı Rusya’dan alınmış, bölgeden ihraç edilen ürünlerin %93’ü de Rusya’ya götürülmüştü. Rusya’nın Tebriz’e tayin ettiği yeni başkonsolos, Vali Şücaüddevle hakkında merkeze şu bilgiyi veriyordu: “Üç aylık pratik deneyimim gösteriyor ki, Şücaüddevle gibi kukla bir vali bulmak zordur. En doğrusu onun görevde kalmasıdır.”
Tebriz’de Farsça yayınlanan Fikir ve Tofik gazeteleri Şücaüddevle’yi ve Rusya’yı övmekle meşguldü. Üçüncü Meclis seçimleri dönemi (Aralık 1914) Tofik gazetesinin sayfalarında Meşrutiyeti gözden düşüren, hatta onu lağvetmeye yönelik makaleler yayınlanıyordu. Gazete, eğer merkezî yönetim Azerbaycan’da seçimlerin yapılmasında ısrar ederse, Azerbaycan, İran’dan ayrılmak zorunda kalır yönünde fikirler ileri sürüyordu. Merkezî yönetimden ve İran’ın diğer bölgelerinden soyutlanan Azerbaycan’daki feodal ayrılıkçılığı, yalnız yerel öncü güçlerini değil, aynı zamanda ülkede etkili merkezî yönetim isteyen güçleri de korkutuyordu. Bu durum Anayasanın talebi olan eyalet ve vilayetlerde yerel yönetimler, başka deyişle, yerel özerklik ilkesini de itibarsız kılıyordu.
Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Tahran’daki ‘meşrutiyetçi yönetim’ (Kacar sarayının ülkenin idaresindeki rolü azdı) daha da etkisizleşti. Tahran hükümetinin savaşta tarafsız olacağını ilan etmesine rağmen, İran arazisi savaşan tarafların askeri operasyon alanı oldu. İran’ın dış güçlere (Rusya ve Britanya) bağımlılığı daha da arttı. İran’ın nüfuz alanlarına bölünmesini içeren 1907 tarihli Rusya-Britanya anlaşması 1915 yılında tekrar ele alındı, ‘Tarafsız bölge’ Britanya’nın nüfuz dairesine dahil edildi. Öte yandan, Almanya da İran üzerinde nüfuz sahibi olmaya çalışıyor, Tahran’daki siyasî güçlerin bir bölümünü (ilk olarak İran Demokrat Partisi’ni) kendi tarafına çekmeye çalışıyordu. Sık sık değişen merkezî hükümetler ülkede istikrarı sağlayamıyordu. Tarihî kaynaklarda ayrıntıları ile yer alan bu hâkimiyet krizi konusundan önce ülkede ve Azerbaycan’da ideolojik-siyasî düşünce meseleleri üzerinde durmak araştırmamız için daha yararlı olabilir.
Bağımsız ve tek parça bir İran devletinin varlığı meselesi Birinci Dünya Savaşı döneminde gündemdeydi. Kamuoyunu ilgilendiren esas mesele bu krizden çıkış yolunun bulunmasıydı. Ülkenin geleceğiyle bağlı çeşitli düşünceler ortaya atılıyordu. 20. yy’ın başlarından itibaren gelişmekte olan Pan-İranizm’in – İran’ın bütünlüğünü, yabancı devletlerin baskılarından kurtarılmasını ve modernleşmesini isteyen ideolojik-siyasî akımın - taraftarları faaliyetlerini güçlendiriyorlardı.
Meşrutiyet devriminin yenilgiye uğramasından sonra ülke dışındaki basın İran milleti olarak tanımladığı toplumu ‘tek İran etnik birliği’ne dönüştürmek için somut düşünceler ileri sürmeye, Fars olmayanlar meselesinde daha saldırgan bir tutum sergilemeye başladı. Türklerin Farslaştırılması fikri daha açık şekilde talep edildi. Olayın dramatik ve düşündürücü tarafı daha önemlidir. Bu basın organlarının çoğunun kurucu ve yazarları Azerbaycan Türklerinden nüfuzlu insanlardı. Seyid Hasan Takizade Kave gezetesini Berlin’de tesis etmiş (1916), bu gazete 1924 yılına kadar Fars şovenizmi ve ırkçılığı düşüncelerini yaymıştır. Hüseyin Kazımzade-İranşehr’in kurduğu diğer bir organ – İranşehr dergisi de aynı düşünceleri yaymaktaydı. Mahmud Afşar Yezdi’nin kısa bir süre sonra kurduğu Ayende dergisi de Pan-İranizm’in ideolojik yapılanmasında önemli rol oynadı. Mahmud Afşar’a göre, vatandaşlar kendilerini ilk önce İranlı değil, Türk, Arap, Kürt, Bahtiyari veya Türkmen olarak ifade ettikleri sürece İran devleti dağılır. Bunun için de ‘azınlıkların dillerini, bölgecilik duygularını, boy-soy bağlarını ortadan kaldırmalı, Fars dili ve İran tarihini eyaletlere götürmeliyiz.’ İşte bu dönemde Arif Kazvini adlı tanınmış şair şöyle diyordu: “Türkün dilini çekip çıkarmak gerek; bu dilin ayağını ülkeden kesmek ve Fars diliyle dört nala Aras’ı geçmek uygundur; ey seher nesimi, kalk ve Tebrizlilere de ki, Zerdüşt’ün ana yurdu Cengiz’in yurdu değildir.”
Ülke dahilindeki, özellikle dışındaki İran muhalefeti ilk defa olarak hâkim monarşi ile İran devleti anlayışlarını ayırdı, hatta onları birbirine karşı getirdi. Kacarları İran milletine yabancı olan, dış devletlerin çıkarlarını koruyan bir yönetim olarak takdim etmeye başladılar. Muhalif grupların devlet anlayışı daha çok eski İran’ın Ahameni, Part ve Sasani devletleriyle özdeşleştirildi. Yüzyıllar önce kurulan bu devletler Arî ırkının gurur kaynağı olarak idealleştirildi.
Diğer taraftan, muhalefetin propagandasında Kacarlarla Türklük aynılaştırıldı, Kacar yönetimine olan nefret ülke ahalisinin büyük kısmını oluşturan Türklere karşı yöneltildi. Ülkenin çok milletli yapısı gerilik belirtisi sayıldı. İran’ın güçlenmesi ve gelişmesi için modernist merkezlerde Batı Avrupa’nın homojen (tek milletli) toplumları model alındı. Çeşitli milletlerden, dillerden, kültürlerden oluşan İran Devleti muhalefetin propagandasında tek merkezî hâkimiyete sahip, tek dilli, tek kültürlü, tek milletli üniter devlete dönüştürülmeliydi. Bu amaca ulaşmak için iki görüş savunuluyordu: yönetimin merkezileştirilmesi ve Fars olmayanların Farslaştırılması.
İran’ın fikir hayatında Pan-İranizm’in hâkim olduğu bu dönemde bu ideolojiyi etkisizleştirebilecek veya onun Fars olmayanlara karşı baskılarını azaltacak düşünce akımının oluş(turul)ması konusunda elimizde yeterince malzeme yoktur. Fakat Türklerin İran’daki durumu hakkında yurtdışında yayınlanan çeşitli yazılar, aynı zamanda Azerbaycan’da yaşanan siyasî süreçler Güney Azerbaycan’daki ayrı ayrı aydın gruplarında Türkçülük (milliyetçilik) fikirlerinin de ortaya çıkmasını sağladı.
Ahmet Ağaoğlu (Ağayev) 1911 yılında Türk Yurdu dergisinde yayınladığı Türk Alemi genel başlıklı makale serisinde İran’daki Türkler hakkında da bilgi vermiştir. Bu makalelerde Ağaoğlu İran’da Türklerin millî bilinç bakımından geri kaldığını belirterek şunları yazmıştır: “Türk kadar temessüle (assimilation), şerait-i mühitiyyeye tabıyyat etmeğe meyyal bir kavim yoktur. Türk mühitinin esiridir; o kadar ki kendini, kendi şerefe-i kavmiyyesini, haysiyyet-i tarihiyyesini, edebiyyat, lisan ve hatta an’anat-i milliyyesini bile unutu vermeye hazırdır; şu hakikati bütün tarihimiz bütün safahatı ile ispat ediyor: Türkler İran medeniyyetinin amil ve sani’i oldukları halde adat-i kavmiyye ve lisan-i millilerini unutarak bütün kalpleri ile Fars adat ve lisanına kapıldılar.”
M. Emin Resulzade’nin 1912 yılının başlarında İstanbul’da yayınladığı İran Türkleri dizi makaleleri İran’daki Türklerin durumu hakkında ilk genel kapsamlı araştırmadır. İlk iki makale İran’ın, özellikle Güney Azerbaycan’ın coğrafi, etno-demografik tasnifatına ayrılmıştır. Sonra Resulzade İran’ın devlet hayatında iki esas kavmin – Türkler ve Farsların rolü konusuna değinir. Bu konuyla ilgili olarak, son beş yüz yılda İran devletçiliği iki unsura - Türklerin ‘kuvvetli bazularına, cengaverlik seciyelerine’ ve ‘Fars medeniyetinin maneviyatına’ dayandığını kaydediyor. Farslar yalnız maneviyat sahasında kalmamış, mülkî idarecilik işlerinde nüfuzlarını korumuşlardır. Bir kural olarak devlette ikinci şahıs – sadrazam vazifesine Farslardan tayin edilmiştir. Kacarlar döneminde yalnız ikisi - Muhammed Şah zamanında Hacı Mirza Ağa ve Muzaffereddin Şah döneminde Eynüddevle Fars değildi, onlar Türktüler.
Askerî-siyasî açıdan yenilen Fars unsuru, İran hükümdarlarının yüzyıllarca Türk olduğu gerçeğini kabul etmeye mecbur olmuş, onları millî çıkarlarına uygun saymışlardır. Resulzade ‘Farslar, Türk hükümdarları kendi milliyetlerine mu’arız [karşı] bulmadıklarından onları millî İran padişahları gibi takdis etmişler [kutsamışlar]’ demektedir. Önce Araplara, sonra Türklere askerî-siyasî açıdan yenilen Farslar, çeşitli biçimlerde direniş göstermeye başladılar. Fars direniş hareketi Selçuklular döneminde esasen siyasî teröre (İsmailîler hareketi) el attı. Bu çaba da sonuç vermeyince - Moğolların Alamut’u dağıtmalarından sonra – Fars unsuru, kültürü ile varlığını korumaya karar verdi, etnik enerji daha çok kültürün yayılması ve geliştirilmesine yöneldi. Şüubiye hareketi bunun en somut örneğidir. Sonraları Batılı araştırmacılar bunu mevcut şartlarda en etkili davranış tarzı saymıştılar.
Resulzade’nin İran’ın ikinci etnik unsuru - Türklerin statüsü konusundaki fikri de çok ilginçtir: “İran’da Türkler, ne Rusya’da olduğu gibi mahkum ve ne de Türkiye`de olduğu gibi hâkim bir millet değildirler. İran Türkleri, asıl İranlı olan Farslarla hukukta müsavi [eşit] vatandaş halinde bulunuyorlar: Aynı hakları, aynı imtiyazları haizdirler; üveylik çekmezler.” Burada yazar, Kacar hâkimiyetinin ‘Türk ırkından gelmelerine’ rağmen, millî-etnik süreçlerden uzak kalmalarına dikkat çekiyor: “Fakat İran hükümdarlarının Türk olması Türklere hususî bir imtiyaz bahşetmediği gibi, Fars milletinin tazyikine de sebep olmamıştır.” Aksine, “bu suretle beş yüz seneden beri şahlık tahtında Türk hanı oturuyorsa da, gerek bu hanlar, gerekse Türk ahali İranlılaşmış, yani Farslar tarafından temsil [asimile] olunmuşlar.”
Resulzade bu asimile sürecinde iki etkenin – Şiilik ve Fars dilinin – önemli rolünün olduğunu kaydeder: “Şiilik İran Türklerini o kadar Farslaştırmıştır ki, şimdi onlar kendilerini Türkleşmiş Fars, yani aslen İranlı telakki ederler.” Elbette bu sonuncu fikir – Farslaşmak - Türk elit tabakasına (‘havass’a) aittir, çünkü onun aşağıda belirttiği gibi ‘İran’da bir kelime Farsî bilmeyen külliyyetli Türkler vardır.’ Türk elitinin Farslaşması olayında Fars dilinin önemli rolüne dikkat çeken Resulzade, şöyle diyor: “Hükümdarların Türklüğüne rağmen memleketin lisan-i resmîsi Farisi kalmış ve merasim ve teşrifatta hep Farisi an’anatı [geleneği] muhafaza olunmuştur.” Eğitim tamamile Farsça olduğundan okumuş kesim Türkçe zorlukla yazıp okuyabilir. Resulzade şöyle devam etmektedir: “Hülasa Arapça nasıl bir lisan-i dinî ise Farisice de o derece bir selahiyet ve nüfuzu ha’iz lisan-i tahrirdir [yazı dilidir]. Türkçe konuşulur, Türkçe nutuk edilir, Türkçe va’azlar söylenir. Fakat yazıya gelince hep Farisi kesilir.” Böyle bir uygunsuz ortamda yerli Türk edebiyatı kendine yol bulmalı gelişmeliydi. Makalelerin beşincisinde Türk edebiyatının önde gelen temsilcilerinin eserlerinden getirilen örnekler esasında tahlil edilir. Makalenin devamında Türkçe basının izahı verilir, Söhbet ve Feryad gazeteleri açıklanır.
İran Türkleri yazı dizisinin önemli bölümü Türklerin Meşrutiyet devrimindeki (1905-1911) rolüne ayrılmıştır. Resulzade Fransız devriminde Marsilya, Osmanlı devriminde Selanik ne ise, Meşrutiyet devriminde de Tebriz aynı konumdadır, demektedir. Yazar, görkemli Türk aydınlarının (Şeyh Cemaleddin, Muhammed Tahir, Abdürrahim Talıbzade, Zeynelabidin Maragayî) devrimin düşünce bakımından hazırlanmasındaki rolünü, onların siyasî olaylarda aktif katılımının sebeplerini genişçe tahlil etmekte, devrimin Azerbaycan’daki sürecinin özetini vermektedir. Türklerin bu devrime aktif katılımına rağmen, Farsların daha kârlı çıkmaları da Resulzade’nin dikkatini çeken meselelerdendir. Hatta bu eserin en kıymetli özelliklerinden birisidir. İran Türkleri dizi yazısının son makalesi Kaşkaylara ayrılmıştır. Resulzade, Kaşkaylar hakkında da değerli etnografik bilgiler vermiştir.
Osmanlı ordusunun savaş yıllarında iki kez (Aralık 1914 – Ocak 1915, Nisan-Kasım 1918) Azerbaycan’a girmesi ve halk arasında propaganda işlerinin yürütülmesi burada Türklük düşüncesinin gelişmesinde etkili oldu. Osmanlılara karşı savaşmak için yerel ahaliden toplanan İzaki, Sili, Emriye ve diğer alaylar Osmanlı güçlerine karşı savaşmaktan imtina ettiler. Türklük düşmanı Ahmed Kesrevi’nin itiraf ettiği gibi, Osmanlı ordusunun Tebriz’e girmesini ahali büyük sevinçle karşıladı. Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa’nın komutasındaki Osmanlı ordusunun ikinci kez Azerbaycan’da bulunması millî düşünceli insanları bilinçlendirdi. Osmanlı komutanlığı Urmulu [Urmiyeli] toprak sahibi Cemşid Erdeşir Afşar Mecidüsseltene’yi eyaletin valisi tayin etti. Burada İttihad-i İslam Cemiyeti’nin bölge teşkilatı kuruldu (başkanı Yusuf Ziya), birçok tanınmış din alimleri bu kuruluşla işbirliği yaptılar. Osmanlı ordusu Tebriz’de Türkçe Azerbaycan gazetesinin yayınına ortam hazırladı. Gazetenin başına genç öğretmen, şair Mirza Tağı Rüfet getirildi. Toplumda Azerbaycan ahalisinin Türklüğü, İran-Turan mücadelesi vs. konular müzakere edilmeye başlandı. Osmanlı ordusunun yardımı ile Urmiye’de eğitimin Türkçe olduğu bir okul açıldı. Urmiye’nin ünlü müçtehidi (din alimi) Fazlullah bu okula müdür tayin edildi, ‘kısa süre zarfında okulun sınıfları çocuklar ve şehrin gençleriyle dolup taştı.’ Fars dili burada yabancı dil olarak okutuluyordu. Öğretmenler, şehrin eğitimli insanları ve Osmanlı ordusunun genç subaylarıydı.
Bölge insanının moralini etkileyen diğer etkenler arasında savaş dönemi ve sonrasında Azerbaycan’da yaşanan olaylar, ilk olarak da Şubat-Nisan 1918’de Türklerin katliama maruz kalması idi. Bu katliamların esas sebebi Urmiye çevresindeki Hıristiyan ahaliyi tahrik ve teşkil eden Rusya, Fransa, İngiltere ve ABD’nin yerel diplomatik temsilcilikleriydi. İtilaf devletleri temsilcileri, özellikle Rusya ajanları savaş döneminde Osmanlı dahilindeki Ermenileri ve Asurileri (Nasturi, Cilo) silahlandırıp cephe gerisinde Osmanlı ordusuna karşı tahribatlara yönelttiler. Osmanlı ordusu bu çeteleri mağlup ederek silahlı birliklerini dağıttıktan sonra yüz binlerce göçmen sınırı geçip Hoy, Urmiye ve Salmas etrafına yerleştiler. Sadece göçmen Asurilerin sayısı 200 binin üzerindeydi. Tebriz’deki Rus başkonsolosu Nikitin raporunda şunları kaydediyordu: “Bu vahşi dağlıları [Asurileri] sivil ve çiftçi Müslüman ahalinin komşusu olarak tutmak mümkün değildir.” Yalnız Urmiye çevresindeki 10-15 bin Asurinin ihtiyacını Rus temsilciliği bir şekilde karşılamayı başardı. Çırılçıplak, aç, öfkeli Asuri göçmenler bölge ahalisine saldırıyor, Müslüman köylerini işgal ediyordu. Öte yandan, bu bölgedeki 80 bin askerden oluşan Rus ordusu katliam ve soygun işinde Asurilerden geri kalmıyordu. Nikitin Rus askerleri ‘yiyerek-içerek dinleniyorlardı; onların işi günde üç kere bu şehrin [Urmiye’nin] pazarlarını talan etmekten, talan ettiklerini, askeri giysilerini, savaş araçlarını, hatta silah ve mermilerini satmaktan ibaretti’ diye yazmaktaydı. Rus konsolosu ayrıca, ‘Urmiye’de Hıristiyan ordusunun oluşturulması kararı verildiğini’ belirtmekteydi. Bu ordunun şahsi heyeti Asuriler ve Ermenilerden ibaret olmalı, onlara Rus, Ermeni, Fransız, İngiliz subayları eğitim vermeliydi. Raporda Ermeni-Asuri birleşik ordusunun 1918 yılı Şubat’ın 9’unda Urmiye şehrine saldırısı ve üç günlük savaş ‘Hıristiyanların lehine sonuçlandı, bu savaşın devamı çok etkili oldu, çünkü Asuri-Nasturilerdeki gibi etnik vahşet galip durumunda sınır tanımıyor’ demekteydi.
Sonraki süreci Azerbaycan’ın Genel Tarihi’nin yazarı Sarvan (Yüzbaşı) Kaviyanpur anlatıyor. Kaviyanpur, Rusya’ya dönen Rus askerlerinin bütün silahı Hıristiyanların eline geçti, diye yazmaktadır. Onlar Urmiye ve etrafında bağımsız devlet kurma iddiasındaydılar. Asurilerin dinî lideri Mar-Şimon’un komutasında kısa sürede 30 bin askerden oluşacak ordu kurulması düşünülüyordu. Oysa Müslümanların elinde toplam 400 ateşli silah vardı. Yalnız Urmiye şehrinde 10 bin Türk ahaliyi öldürdükten sonra Ermeni-Asuri güçleri Salmas, Dilman ve Hoy’u da ele geçirmeye çalıştılar. Yeterli silahlı gücü bulunmayan bu şehirlerin ve çevre köylerinin ahalisi binlerce kurban verdi. Kaviyanpur’a göre, çoğunluğu Müslümanlardan olmak üzere bu çatışmalarda 130 bin kişi öldürüldü.
Müslüman Türk ahalinin taleplerine cevap olarak Osmanlı ordusu yeniden cephe hattını geçerek toplu katliamları durdurdu. Yine Kaviyanpur’un verdiği bilgiye göre, asayişi sağladıktan sonra Azerbaycan’dan çekilen Osmanlı ordusunun komutanlığı Urmiye ahalisini toplayıp Ermeniler ve Asurilerden savaş ganimeti olarak aldıkları silahları ahalinin almasını, Osmanlılar gittikten sonra kendilerini savunmasını teklif etti. Şehrin önde gelenlerinden biri kalkıp İran devletinin savaşta tarafsız olduğunu, bu yüzden de silah almaya ihtiyaçları olmadığını ifade etti. Bu tür esassız ‘pasifist’ tutum kısa bir süre sonra Urmiye ahalisi ve etrafının yeniden kıyımlara naruz kalmasına neden oldu.
Urmiye çevresindeki Kürt Şakkak çetesi de fırsat gözlüyordu. Ermeni ve Asurilerin silahlı çeteleri dağıtıldıktan sonra onların yerini bu Kürt çetesi aldı. Mar-Şimon’u katleden İsmail Ağa Smitko (Simko) nüfuz alanını genişletmiş, eyalet hükümeti ve Tahran’dan gönderilen silahlı grupları yok ederek, Maku’dan Serdeşt’e kadar uzanan bölgede eşkiyalık yapmaktaydı. Smitko’nun ‘bağımsız Kürdistan’ına’ Azerbaycan eyaletinin Urmiye gölünden batı ve güney toprakları da dahil idi. Bölgenin Türk ahalisi bu defa Smitko’nun zulmüne maruz kalmıştı (1925 yılına kadar bu araziler Smitko’nun denetiminde kaldı.)
Azerbaycan’da elit kesimin siyasî davranışına tesir eden veya edebilecek diğer bir olay ise Kafkaslarda yaşanıyordu. Şubat devriminden sonra Çarlık Rusya İmparatorluğu’nun çökmesi sürecinde Kafkaslarda merkezden ayrılma eğilimleri hızla artıyor, millî güçler bu bölgenin bağımsızlığı için faaliyet gösteriyorlardı. 22 Nisan 1918’de Güney Kafkasya, Rusya’dan ayrıldığını ilan etti, Güney Kafkasya federasyonunun dağılmasından sonra Kuzey Azerbaycan 28 Mayıs’ta bağımsızlığını ilan etti, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nde millet-devlet inşası süreci başladı.
Siyasî süreç gösterdi ki, bu olaylar Güney Azerbaycan’da siyasî elitin davranışını etkilemedi, ya da çok az etkiledi. Bu dönemde mevcut olan İrşad, İttihad ve Terakki-yi İslam, İraniyan-i Müterakki, Demokratha-yi Müterakki, Nusret, Ahrar, Sosyal-Demokrat Adalet Partisi, Ekseriyyun, Biçizan, İstiklâl-i İran ve Fırka-yi İslamî gibi küçük siyasî partiler ve ülke çapındaki partilerin bölge teşkilatları Azerbaycan’da siyasî faaliyetle meşguldü. Bu partilerin programlarında ülkede millî meselenin varlığı yer almamıştı. Yalnız İrşad Partisi’nin programında Kafkasya’nın doğusu ile Güney Azerbaycan’a kendi geleceğini belirleme hakkının verilmesi zarureti, İraniyan-i Müterakki ise İran’da Fars olmayanların ilk okullarda ana dillerinde eğitim almasından yana olduğunu açıklıyordu. Haziran 1920’de Enzeli’de ilk kurultayını düzenleyen İran Komünist Partisi ülkede 15 milliyet ve dinî grubun olduğunu, İran’daki milletlerin federatif esaslarda ittifakının sağlanması zaruretini kaydediyordu. Kurultay temsilcilerinin çoğunun Türklerden oluşmasına rağmen, bu partinin bütün belgeleri Farsçaydı. Vidadi Mustafayev’e göre, ‘bu durum Azerbaycan’da demokratik hareketin ayrılıkçılık ve Pan-Türkizmle suçlanmaması zarureti’ ile izah edilebilir. Bakü’de yayınlanan Seda-yi İran ve Azerbaycan gazeteleri Pan-İranist düşünceleri yayıyorlardı. Sonuncu gazetenin tam adı Azerbaycan cozv-e layenfek-e İran est (‘Azerbaycan İran’ın ayrılmaz parçasıdır’) olup, gazeteyi Seyid Cafer Cevadzade - Pişeveri yayınlıyordu.
Dönemin en önemli partisi, İran Demokrat Partisi (İDP, kuruluşu 1910) idi. Bu partinin de programında millî mesele hakkında hiçbir şey yoktu, programın ‘Siyasî kuruluş’ bölümünde eyalet ve vilayet encümenleri bile söz konusu değildi. İDP’nin siyasî faaliyeti sakin, gelişme yolu ile mücadele ilkesine dayanıyordu. Bu ilke dahilinde konuşmalar, istekler, talepler yoluyla merkezî yönetime tesir etmek, bölge vali ve yöneticilerin istifasını talep etmek esas mücadele biçimiydi. Bu partide Azerbaycan eyalet komitesinden çok sayıda üyenin bulunması ve aktifliği onu farklı kılıyordu. Eyalet komitesinin Tebriz dışında Erdebil, Kazvin, Zencan, Urmiye ve diğer şehirlerde teşkilatları vardı. Tebriz’de eyalet komitesi Farsça Teceddüd (Yenileşme) adlı bir gazete çıkarıyordu. Ağustos 1917’de İDP Eyalet Komitesinin konferansı düzenlendi. Bu konferansta mevcut siyasî durumla ilgili önemli kararlar alındı. Bu konferanstan sonra birçok belgede Azerbaycan Demokrat Partisi (ADP, Firqe-yi Demokrat-i Azerbaycan) adı görüldü ve parti artık bağımsız faaliyet göstermeye başladı. Halbuki bu konferansta ve sonraki toplantılarda İDP’ye münasebet ayrıca görüşülmemiş ve ayrı bir parti programı kabul edilmemiştir. Konferans ADP Merkezî Komitesinin üyelerini belirledi, başkanlığa Şeyh Muhammed Hiyabanî seçildi.
İDP Eyalet Komitesi Şubat Devrimi’nden sonra bölgedeki Rus askerlerinin oluşturdukları Sovyetlerle [askeri komitelerle] işbirliğine başladı, bazı yerlerde kendi temsilcilerini üye olarak bu Sovyetlere gönderdi. 1918 yılının başlarında Sovyet hükümeti, İran arazisinden Rus ordularını çekti. Rusların erzakları ve fazla silahları görüşmeler sonunda ADP’nin temsilcilerine teslim edildi. ADP bu yıllarda Sovyetlerle birlikte siyasî eylemler de düzenliyordu. Ağustos konferansında Partinin Rusya’daki Devrime Bakışı başlıklı bildiri kabul edilmiş, Bolşevikleri kastederek ‘biz programında kendi ülkesinin ve diğer ülkelerin halklarının özgürlüğünü savunan partiyle dost olmalıyız’ ilkesi açıklanmıştı. ADP’nin lideri Hiyabanî de konuşmalarında Bolşeviklere eğilimini gizlemiyor, onlarla sıkı işbirliği yapılmasını öneriyordu.
ADP Rus ordusundan farklı olarak Osmanlı ordusu ile normal ilişki kuramadı. Toplumun büyük kısmı Osmanlı ordusunu Ermeni-Asuri ve Kürt saldırılarından ve katliam-talanlardan kurtaran güç olarak görürken, diğer bir kısmı başta ADP yönetimi olmak üzere onu işgalci güç sayıyordu. Bu nedenle ADP üyelerini takip eden Osmanlı ordusu 13 Ağustos’ta parti yönetimini (Hiyabanî, Noberi ve Badamçı) hapsedip, Urmiye’ye götürdü, Kasım ayında ise Azerbaycan arazisini terk ederken onları birkaç hafta Kars’ta göz altında tuttuktan sonra serbest bıraktı. Bazı bilgilere göre, onların hapsi İran hükümetinin, özellikle Veliaht Muhammed Hasan Mirza’nın isteğiyle gerçekleşmişti.
Osmanlı ordusu Azerbaycan’dan ayrıldıktan sonra İngiliz ordusunun işgali başladı. Dünya savaşının bitmesine rağmen Britanya İran’dan çekilmek istemiyor, aksine Osmanlı’nın ve Rusya’nın buradan gitmesinden yararlanarak, İran’daki konumunu daha da pekiştirmek istiyordu. 1919 yılının Ağustos ayında Vüsuküddevle hükümeti ile imzalanan anlaşmayla İran’ı siyasî ve ekonomik açıdan Britanya’ya tam bağımlı duruma düşürüyordu. Bu anlaşmaya İran toplumu itiraz etti. Ülke çapında anlaşmanın iptal edilmesini talep eden toplantılar, mitingler düzenlendi. En ciddî hareket Gilan, Horasan ve Azerbaycan’da yaşandı. Ülkeyi bürümüş hareketin esas talebi Britanya-İran anlaşmasının iptali idi.
Meşrutiyet hareketinde olduğu gibi bu defa da Azerbaycan hareketin merkezini oluşturuyordu. Ülkenin başbakanı Vüsuküddevle Azerbaycan’ı İran devlet yapısı içerisindeki ‘kara leke’ olarak niteliyor, buradaki durum düzelmedikçe İran’da ‘asayiş’in sağlanamayacağını iddia ediyordu. Azerbaycan Cumhuriyeti’nin İran’daki ilk büyükelçisi Adil Han Ziyadhan 1920 yılının Mart ayı başlarında Güney Azerbaycan’daki siyasî durum hakkında şöyle yazıyordu: “İran Azerbaycanı’nda İran’dan ayrılmak ve Azerbaycan Cumhuriyeti ile birleşmek yönünde şu anda zayıf da olsa, propaganda devam ediyor. Azerbaycan Cumhuriyeti yakın gelecekte İran’da meydana gelecek olaylara hazır olmalıdır.” Nisan ayının 11’inde ise büyükelçi İran’daki durumu şöyle karakterize ediyordu: “İran’da yaygın yolsuzluk ve görevlere atamada aleni rüşvet var; neticede halk insafsızca soyuluyor; mahkeme ve adalet denen bir şey yok; eski ihtişamdan iz kalmamış; yeni medeniyet ve bayındırlık görünmüyor; her yanda yoksulluk ve pislik... Farsların bizim cumhuriyete münasebeti o kadar da iyi değil, ancak, İran Azerbaycanı Türklerinin münasebeti kardeşcesine, dostanedir. İran Azerbaycanı özerkliğe, bağımsızlığa ve Farsistan’dan ayrılmaya can atıyor.” Büyükelçi Adil Han Ziyadhan’ın 12 Nisan’da Dışişleri Bakanına yazdığı mektup Tebriz’de yaşanan olaylara ilgisini gösteriyordu: “İran Azerbaycanlıları alenen diyorlar ki, Azerbaycan Azerbaycanlılar içindir ve ne zamana kadar Tahran’dan gönderilen Fars yöneticilerini doyuracağız. Onların tek amacı zavallı Azerbaycan halkını sömürmek, halkın elinden zorla alınan paralarıyla Tahran’da saraylar dikip bahçeler yapmaktan ibarettir.”
Azerbaycan Cumhuriyeti büyükelçisinin son mektubunu gönderdiği tarihte Tebriz artık ADP’nin kontrolündeydi. Azerbaycan’da huzur ve istikrar sağlamak için Vüsuküddevle eyalet yönetimine zalimliği ile bilinen Şehzade Aynüddevle’yi vali, Eminülmülk’ü ise vali yardımcısı tayin etmiş, Tebriz’e çok sayıda kolluk gücü göndermişti. Mart ayında devam eden baskılar, aynı zamanda Nisan’ın başlarında bölgedeki demokratların hapsedilmesi, ADP yönetimini ılımlı mücadele yollarından (rica, talep, itiraz mitingi, memurun istifası talebi vs.) vazgeçip daha radikal adımlar atmaya mecbur etti. Tebriz’deki çeşitli silahlı gruplar tarafsız kaldıkları ve hatta bazı grupların liderleri ADP tarafına geçtikleri için iki gün gibi kısa bir süre içerisinde devlet kurumlarını ele geçirmek zor olmadı. Geçici yönetim organı olarak kurulan İçtimai İdare Heyeti’nin (İİH) başkanı Şeyh Muhammed Hiyabanî Nisan’ın 7’sinde Tebriz ahalisine hitaben yaptığı konuşmasında, ‘bugün biz Vüsuküddevle ve İngilizlerle talancı anlaşmayı yapan hükümet aleyhine isyan ettik... Azerbaycan’ın adını Azadistan olarak değiştirerek bugünden itibaren Azadistan’ı ilan ediyoruz.’ diyordu. 9 Nisan’da İİH’nin Fars ve Fransız dillerinde yazılan bildirisinde ayaklanmanın amacı Azerbaycan eyaletinde asayişi sağlamak, hükümet temsilcilerinin Anayasaya aykırı siyasetine son vermek ve Anayasayı sözden eyleme geçirmek olarak değerlendirildi. Hâkimiyeti ele geçirdikten sonraki beş ay müddetinde İİH’nin faaliyeti ve Azerbaycan’daki durum hakkında Ali Azeri, Ahmed Kesrevi, Mihail İvanov, Şövket Tağıyeva ve diğerlerinin ayrıntılı araştırmaları olduğundan ayaklanmanın özellikleri üzerinde durmaya çalışacağız.
Yukarıdaki alıntılarda da görüldüğü üzere, ayaklanmanın asıl amacı 1919 yılı Britanya-İran anlaşmasının ve ülkedeki İngiliz nüfuzunun ortadan kaldırılmasıydı.
ADP yönetiminin eyaletin adını Azadistan olarak değiştirmesi yalnız propaganda maksadı taşımamıştır. Bu meseleye açıklık getirmek Tebriz ayaklanmasının karakterine açıklık getirir. Hiyabanî ve silahdaşları aynı zamanda 1920 Nisan ayının 7’sinde, Aras Nehri’nin kuzeyinde Azerbaycan adlı devletin (Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin) varlığını yeterince değerlendiremediler. ADP yönetimi bu millî ve bağımsız devletle ilişki kurmaya çalışmadı. Bunda Bolşevizme temayül ve Sovyet Rusyası’nın vaatlerine güven önemli bir rol oynamış olabilir. Onlar Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Denikin, daha sonra Sovyet Rusyası tehlikesi karşısında siyasî varlığını korumak için İngiliz kayyumluğundan yararlanma isteğinin yeterince farkına varmamış, bu devletin Güney Azerbaycan’a karşı iddialı olduğunu zannetmişlerdir. Bazı yazarlar bu isim değiştirmeyi Aras’ın kuzeyinde Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla izah etmeye çalışıyorlar. Mesela 1960’lı yılların tanınmış solcu muhalif liderlerinden olan Ali Rıza Nabdil (Oktay) bu konudaki görüşlerini şöyle ifade ediyor: “Hiyabanî’nin demokratları Büyük Ekim Sosyalist Devrimine olumlu yaklaşmalarına rağmen, sosyalist devrimin güneye doğru ilerlemesi ve Kafkasya’da Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin kurulmasına karşı savunma pozisyonu aldılar. İran Azerbaycanı eyaletinin isminin değiştirilmesi bu tutumu gösteren bariz örnektir.” Ali Rıza Nabdil’in ikinci iddiası doğru değildir. Çünkü isim değiştirme kararının beyan edildiği 7 Nisan’da Sovyet Azerbaycanı henüz kurulmamıştı, Sovyet Azerbaycan’ı 28 Nisan’da ilan edildi. Fakat Nabdil’in, Hiyabanî’nin ‘sosyalist devrimin güneye doğru ilerlemesine karşı savunma pozisyonu alması’ konusundaki tezi tarihî olaylara uygundur.
Hiyabanî 1920 yılının yazında Sovyet ordusunun Gilan’a müdahalesini, ayrıca 7. Şirvan alayının Erdebil’i işgalini, Cengelîler hareketini dikkatle izlemiş, Sovyetlerin sözü ile eylemi arasında büyük fark olduğunu görebilmişti. Gilan Sovyet Cumhuriyeti ordusu adı altında Sovyet ordusunun Zencan’a doğru ilerleyip işbirliği teklifinde bulunduğunda Hiyabanî, bu teklifi geri çevirmiş, ordunun Azerbaycan’ın içlerine doğru ilerlemesine şiddetle itiraz etmişti. Ayrıca Aras’ın güneyinde bulunan Abbaskulu Bey Şadlinski’nin atlı süvarilerinin, aynı zamanda Mustafa Kemal Paşa’nın yardım teklifini reddetmiş, ‘İran’ı İranlılar kurtarmalıdırlar’ demiştir. Hiyabanî, 7 Ağustos 1920’de Yuq Rossii (Rusya’nın güneyi) isimli gazetenin muhabiriyle söyleşisinde Gilan olaylarında halk adına halka zulmedenlerin (Bolşevik liderlerinin) hareketlerini ciddî bir şekilde kınamıştır. Hiyabanî önceleri, hatta ayaklanmanın ilk aylarında Rusya’da devam eden süreci önemli bulduğunu ifade ediyor, Bolşeviklerle işbirliğinden çekinmiyor, ancak Gilan’da Bolşeviklerin terör ve talanlarından sonra bu söyleşisinde Bolşevizmi ‘Çarizmin diğer yüzü’ olarak nitelendiriyordu.
Konumuz için önemli olan sorulardan bir diğeri ise 1917-1920 yıllarında Demokrat Partinin Azerbaycan’da mücadele ettiği dönemde, özellikle Tebriz ayaklanması döneminde burada millî özerklik bağlamında bir hareketin olup olmadığıdır. Yukarıda da kaydedildiği üzere, İDP, aynı zamanda ADP’nin program belgelerinde İran’ın federalleşmesi zarureti, Azerbaycan’a millî özerkliğin verilmesi talebi ileri sürülmemiştir. Fakat ADP uygulamalarında, özellikle Tebriz’de yönetimi kontrol ettiği beş aylık sürede Azerbaycan’ın özerkliği düşüncesini gerçekleştirdi. İlk olarak Tahran’dan gönderilmiş olan devlet memurları ve askerî personeli görevlerinden uzaklaştırarak bu görevlere ADP’nin tanınan üyeleri tayin edildiler. Hiyabanî defalarca konuşmalarında ‘bizim Tahran’dan gönderilen valiye ihtiyacımız yoktur’ demiş, Tahran’dan tayin edilen vali ve vali yardımcısının faaliyet alanını mümkün olduğu kadar sınırlandırmaya çalışmıştır. İran’ın geçerli olan Anayasasına uygun olarak Azerbaycan’da eyalet ve vilayet encümenlerinin kurulması talebine Tahran’dan cevap alamayan hareketin yönetimi, Anayasayı da aşarak Hiyabanî’nin başkanlığında 24 Haziran 1920’de Millî Hükümet’in kurulduğunu ilan etti. Millî Hükümet aynı gün veliahdın ikametgahı olan Alakapı’ya aktarıldı (ertesi gün Vüsuküddevle hükümeti istifa etti).
Tebriz’de Millî Hükümet döneminde Tahran basını, Azerbaycan’daki hareketi ayrılıkçı, İran’dan ayrılma hareketi gibi değerlendiriyor, Hiyabanî ve hareketin liderleri hakkında iftiralar yayıyordu. Halbuki ADP yönetimi Azerbaycan özerkliğini İran’ın demokratikleşmesi için bir araç sayıyordu. İran’a demokrasi, Azerbaycan’a özerklik sloganlaşmasa da, hareketin önderleri bu çizgiden ayrılmadılar. Hiyabanî görüşünü şu sözlerle ifade ediyordu: “Tebriz İran’ı kurtaracaktır... Bugün Tebriz’de hükümet demokratların elindedir. Bu demokratik hükümet Tebriz’den başlayacak ve İran’ın en uzak şehirlerini de kapsayacak. Biz yavaş yavaş bu yüce amacımıza ulaşacağız. Bütün yönetim ve makamlar kontrolümüz altında olacak.” Hiyabanî’nin konuşma ve makalelerinde kullanılan ‘vatan’ anlayışı İran’ı, ‘millet’, ‘hem-vatanlar’ anlayışları ise bütün İran ahalisini ifade ediyordu. 1917’den sonraki tüm hareket dönemlerinde, özellikle Tebriz’de hâkimiyete sahip olduğu zaman bile ADP yönetiminin Türk kültürü ile ilgili özel faaliyetinin olmaması dikkat çekici bir husustur. Bürokratik işler yine de Farsça yapılıyor, ADP’nin gazeteleri Farsça yayınlanıyor, ‘Memleket-i Azadistan’ın resmî belgelerinin üstünde eski İran’ın simgesi olan ‘şir-hurşit’ (aslan-güneş) yer alıyor, İran parası kullanılıyordu. Aslında özerklik alanındaki taleplerle kıyasla 1919 anlaşmasının ve Britanya’nın merkezî hükümet üzerinde hükümranlığının kaldırılmasına, merkezî hâkimiyetin demokratikleşmesi taleplerine daha çok önem veriliyordu. “Demokratlar için spesifik millî menfaat bağımsız öneme sahip değildi, onların çabası İran’ın bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünün savunulmasına, vilayette [eyalette] anayasal yönetim şeklinin kurulmasına, Azerbaycan’da istikrarın hâkim olmasına, tarafsız İran’da (özellikle Azerbaycan’da) düşman tarafların askerî faaliyetlerinin, Azerbaycan’ın batısında Türklerle Asuriler arasında yaşanan çatışmaların tahribatının ortadan kaldırılmasına yönelmişti.”
Şeyh Muhammed Hiyabanî ve Azerbaycan Demokrat Partisi beyan ettikleri teceddüt siyasî felsefesine uygun olarak İran’ın modernleştirilmesi, İran siyasî sisteminin demokratikleştirilmesi, İran’ın Britanya İmparatorluğu’nun sömürgesi haline gelmemesi, ana yurdu Azerbaycan’ın özerklik haklarına sahip olması istekleri ve bu doğrultuda görülen olağanüstü önemli işler, Tahran hükümetinin ve İngiliz diplomatik temsilciliğinin güçlerini birleştirip, bu ‘kara leke’yi temizlemeye sevk etti. Tebriz’deki demokratik hâkimiyete karşı gereken hazırlık işlerini tamamladıktan sonra merkezî hükümet güçleri 11 Eylül 1920’de saldırıya başladı ve üç gün içinde Tebriz’de Tahran’ın hâkimiyetini yeniden kurdu. Şeyh Muhammed Hiyabanî ve onlarca hareket lideri öldürüldü. Azerbaycan’dan sonra Gilan ve Horasan’daki bölgesel demokratik yönetimler de ortadan kaldırıldı. 1919 yılı anlaşmasının iptal edilmesine rağmen, İran’ın demokratikleşmesi, hatta federalleşmesi uğruna eyaletlerde başlayan hareket başarısızlıkla sonuçlandı. Böylece, yönetimin merkezleşmesi için yol açılmış oldu.
