Bölüm anahatları

  • 11.       Konu        Pehlevi Rejimi ve Türklük

    Konular:  Kacarlar otoritesinin iflası; Rıza Han’ın hâkimiyete getirilmesi; İngilizlerin rolü; Eğitim, kültür vd. sahalarda ayrımcılık; Türkçenin yasaklanması.

    Temel Okumalar:

    -           Yeni Türkiye; Orta Doğu Özel Sayısı – IV, 2016, değişik bölümler;

    -           Saadettin Gömeç, Türk Cumhuriyetleri ve Toplulukları Tarihi, 5. bölüm;

    -          Nəsib Nəsibli, Güneyli-Quzeyli Meselelerimiz, Bakı: Aypara3,  2013,

               değişik bölümler;

    -          Ervand Abrahamian, İran: Between Two Revolutions, Princeton: Princeton University Press, 1982, p. 102-280;

    -          Wikipedia’dan uygun makaleler;

    -           Youtube’dan değişik videolar.

    Ders Notları:

    Eyaletlerde millî-demokratik hareketlerin ortadan kaldırılması, İran’ın eski ‘memalik-i mahruse’den çağdaş federal devlete dönüşmesi şansının azalmasından sonra ülke içinde ve dışında Pan-İranist propaganda oldukça güçlendi. Yukarıda da kaydedildiği üzere, ülkeyi bölünmekten kurtarmak için reformcu-modernist çevreler yönetimin Tahran’da merkezleştirilmesini ve Fars olmayan halkların zorla Farslaştırılmasını talep ediyorlardı.

     

    Ülke içinde ‘Azerbaycan meselesi’ne Pan-İranizm açısından açıklık getiren en hassas olay Seyid Ahmed Kesrevi Tebrizi’nin ilk defa 1921 yılında yayınlattığı Azeri, ya Zeban-e Bastan-e Azerbaygan (Azeri veya Azerbaycan’ın Eski Dili) isimli kitabı idi. Pan-İranizm’in Azerbaycan’a bakışının şekillenmesinde bu kitapçığın önemli rolü oldu. Kesrevi bu kitabında Fars şovenizmini içeren düşüncelerini ispatlamak için keyfî olarak seçtiği bazı Arap kaynaklarını referans göstermiş, yanlış sonuçlar çıkarmıştır. Bu kitabın ana düşüncesi şöyledir: İran’ın diğer eyaletleri gibi Azerbaycan’ın da eski yerel ahalisi Arilerdir; Azerbaycan ahalisi İranî dillerden biri olan Azerice konuşmuştur; takip eden yıllarda Türk boylarının İran’ın bu bölgesine yerleşmeleri sonucunda Türk dili zorla bölge ahalisine kabul ettirilmiştir. Bu tezin amacı Azerbaycan Türklerinde kökleri ile ilgili kuşku, aşağılık kompleksi yaratmak, Azerbaycan ahalisini Farslaştırmaktır.

     

    Bu yıllarda Güney Azerbaycan ahalisinin Türklüğü fikrini savunan yazarlara (M. Emin Resulzade, Ahmed Ağaoğlu, Giritli Hasan Ruşeni Barkın vb.) cevap verenlerin de çoğunluğu Azerbaycan kökenli şahıslardı. Bu bakımdan Ruşeni Barkın’ın yazdığı kitap ve makalelere, ayrıca İstanbul’daki konuşmalarına Berlin’deki Azerbaycan kökenli şahısların tepkisi ilginçtir. Ruşeni Bey Türkiye’de Türk Ocakları’nda verdiği konferanslarda ve Vatan gazetesinde yayınlattığı makalelerde Türkiye’de İran’ın yeterince tanınmadığına, özellikle buradaki yerli Türklerin durumuyla ilgilenilmediğine  dikkat çekmektedir. Ruşeni Barkın ‘İran’ı hâlâ millet-i vâhide zanneden mütefekkirlerimiz pek çoktur’ diye yazmıştır. Ruşeni Bey Türklerin hızla mazlum duruma düşmekte olduğunu vurgulayarak Farslarla Türklerin münasebetlerinin gerginleştiğini de kaydetmiştir: “Orada Farslar, yani hâkiki Acemler İran Türklerini Türk oldukları için, hâkir görürler. İran’da bir Acem bir Türk’e kızdığı vakit ona Türk-e har, yani eşek Türk diye hitap eder.”

     

    Feryad gazetesinin eski redaktörü, şair ve yazar Mahmud Ganizade Ruşeni Beye Cevap adlı risalesinde şiddetle ‘dört milyon Türkün esaret altında inlediğini’ yazan Ruşeni Beyin tezine karşı çıkar, İran’da ayrımcılık olmadığını iddia eder. Azerbaycan ahalisinin çoğunluğunun Oğuz olduğunu vurgulayan Ruşeni Beye itiraz ederek, Ganizade Azerbaycanlıların Ari ırkına mensup olduğunu iddia eder. Ganizade öfkeyle şöyle devam eder: “Eski Med eyaleti, Zerdüşt’ün vatanı, ta Arap istilasına kadar yedi yüz sene sönmeden yanan ateşkede-yi azime-’Azergeşnesb’ ile daha yüzlerce ateşkedelerin beşiği, Babek-i Hürremi’nin mesgetorreası [doğum yeri] ve İran’ın temel taşı olan Azerbaycan’ın ahalisine nasıl olur da Türk diyorsunuz? Giyafe, seciyye, melameh-i vechiye ‘fizyoloji’ veelhasıl her nokta-yi nazardan tam bir İranlı bulunan Azerbaycanlının neresinde Türklükten cüz’i bir eser bulabiliyorsunuz? Milletler daima lisanları ile yek-diğerinden tefriğ olunmaz [ayrılmaz]. Etvar [tavırlar], ahlak ve temayülattır ki, medar-i hükm [hüküm kaynağı] olabilir.” Ganizade’den sonra R.Ş.Tebrizi [Rızazade Şafak] da Ruşeni Beye cevap verme ihtiyacı hissederek yeni kitabçık yazıp yayınlattı. Tebrizi de milliyeti oluşturan unsurlar arasında dilin öneminin olmadığını ifade ediyor ve ‘İran milleti’ anlayışına kendi tanımını veriyordu: “Milliyet onu oluşturan fertlerin arasında ortak olan tarih, gelenek ve görenekler, din, edebiyat, vatan gibi toplumsal etkenlerin ürünü olarak var olan özel bir ruh hali, bir iç duygudur.”

     

    Reformcu-modernist çevrelerin propagandasının esas yönlerinden birisi de ülkenin ekonomik ve siyasî hayatını, ayrıca silahlı güçleri Büyük Britanya’nın kontrolüne bırakan 1919 yılı anlaşmasının iptali idi. Bu anlaşmanın iptal talebini kamuoyunun geniş kesimleri savunuyordu. Hatta iş o kadar ileriye vardı ki, Sultan Ahmed Şah da anlaşmanın onaylanmasına karşı olduğunu açıkladı. Buna rağmen Britanya, konumunu  değiştirmek ve İran’ı terk etmek düşüncesinde değildi. Britanya İmparatorluğu yeni değişen şartlarda İran’da konumunu korumak ve güçlendirmek için siyasetini daha kapalı, fakat daha radikal şekilde yürütmeye başladı. 29 Ocak 1920’de Büyük Britanya’nın Mezopotamya’daki yüksek komiseri Sir Persy Cox Tahran’daki İngiliz büyükelçisine yazdığı uzun telgrafda askerî güçlerinin İran’dan çıkartılması ihtimaline dikkat çekiyor, 1919 yılı anlaşmasının mevcut şartları üzerinde ısrar etmenin mümkün olmadığını dile getiriyordu. İran Meclisi’ni ikna edebilecek yeni bir anlaşma konusundaki görüşlerini ifade ettikten sonra şöyle yazıyordu: “Yeni anlaşma imzalanırken öyle bir ortam oluşabilir ki, mevcut Şahın [Ahmed Şah Kacar’ın] sülalenin diğer bir ferdi ile değiştirilmesi ya da bu sülalenin diğer bir sülale ile değiştirilmesini kabul etmek durumunda kalalım.” Bir yıl sonra İngiliz büyükelçisinin Bakan Curson’a yazdığı gizli telgrafta İran’ın kuzey bölgesinde demokratik hareketlerin başarısı karşılığında ülkenin güneyinde İngiltere’nin nüfuzu altında ayrıca bağımsız bir devletin kurulmasını öneriyordu. İngiliz büyükelçiliğinin 1919 yılı anlaşmasını onaylatmak yönündeki çabası İran hükümetinin istifasına sebep oldu, Başbakan Sepehdar’ın 16 Şubat 1921’de yeni hükümet kurma çabası da siyasî krizi ortadan kaldıramadı. Britanya’nın bir grup temsilcisi çözümü İran subaylarının eliyle devlet darbesinde görüyordu. Bu doğrultuda ciddi hazırlıklar yapılıyordu. 1920 Şubat ayının 21’inde Kazak divizyonunun [tümeninin] Kazvin bölüğü Rıza Hanın öncülüğünde Tahran’da önemli devlet dairelerini ele geçirdi, yüksek düzeyli onlarca devlet memuru hapsedildi. Ülkede İngiliz çıkarlarının savunucusu Seyid Ziya (Seyid Ziyaaddin Tabatebai) başbakan tayin edildi. Seyid Ziya kısa bir süre sonra yaptığı açıklamada bir sıra reformların yapılacağını, ‘milleti kurtaracağını’ savunuyordu. 26 Şubat’ta çok önce  hazırlanmış olan Sovyet-İran anlaşması imzalandı. İngilizlerin onayı ile 24 Mart 1919 tarihli Britanya-İran anlaşmasının iptal olduğu ilan edildi. Nisan’ın 17’sinde ise başbakan İngiliz ordusunun İran’ı terk etmesini içeren bir açıklamada bulundu. Gerçekte bu anlaşma iptal edilmişti, İngiliz askerlerinin İran’ı terk etmesi ise devlet darbesinden önce başlamıştı. Yeni başbakanın bu hareketleri ilk olarak halk arasında şaşkınlık yarattı. Bu süreçte Britanya maliye müşavirinin yardımcısı H.J.M. Balfour, Tebriz’de İran milliyetçiliği konumundan çıkış edenler ‘zor duruma düşmüştüler, çünkü yeni rejim onların programına tam uygun ruhta faaliyet gösteriyorsa da, O’nun [Seyid Ziya’nın] İngilizlerle yakın dostluğu Tebrizlilerin gözünde en büyük engel idi’ diye yazmaktaydı.

     

    Ülkede demokratik hareketin bastırılıp düzenin sağlanamamasından kısa süre sonra büyük mülk sahipleri-burjuva çevreleri Seyid Ziya’ya karşı itiraz etmeye başladılar. Eski aristokrasi onun ‘ifşa edici’ açıklamalarından, ayrıca Kacar şehzadelerinden bazılarının hapsedilmesinden rahatsızdı. Artan genel memnuniyetsizlikten devlet darbesinin asıl figürü, Kazak divizyonunun yeni komutanı Rıza Han Savadkuhi yararlandı, eski müttefiki Seyid Ziya’ya karşı başlatılan kampanyaya katıldı. Yeni Kavamüsseltene hükümetinde savunma bakanı olan Rıza Han yönetim basamaklarında hızla ilerlemeye başladı. Bu alanda ona İngilizler önemli yardımlar sağladılar. Ülkenin askeri güçlerini eline geçiren savunma bakanı 1923 yılında artık  siyasî hâkimiyet iddia ediyordu. Ekim 1923’te yurtdışından ülkeye dönen Sultan Ahmed Şah, Rıza Hanı başbakan tayin etmeye mecbur oldu. Yeni başbakanın baskısıyla yeniden yurtdışına giden Sultan Ahmed Şah kardeşini kendisinin naibi ilan etti, ancak o gittikten sonra Rıza Han, Şah naibinden siyasete karışmayacağı konusunda yazılı taahhüt aldı. Rıza Han, 1923 yılının son aylarından Kacar sülalesinin devrilmesi, genellikle monarşinin kaldırılması ve ülkede cumhuriyet rejiminin kurulması doğrultusunda kampanya başlattı. Rıza Han hükümetinin gizli yönetimi altında Kacarların devrilmesi ve ‘cumhuriyet uğruna hareket’ sürecinde miting ve gösteriler düzenleniyor, gazetelerde Kacarların İran’ın gelişimine engel olduğu, cumhuriyet yönetim şeklinin üstünlükleri anlatılıyor, Meclis’te bu meselerle ilgili Rıza Han’ın taraftarları çok yönlü bir kampanya yürütüyorlardı. Kacarların İran tarihindeki rolü, onlara karşı propaganda birçok hallerde basında Fars ırkçılığı şekli alıyordu. Propagandanın bu tarafı o kadar açık tezahür ediliyordu ki, Sovyet Azerbaycanı’nda bile bunun farkında olanlar vardı. Komünist yazar Mehmet Said Ordubadî 2 Nisan 1924’te Kommunist gazetesinde bu propagandaya itiraz ederek, bazı İran gazeteleri, ‘Farslara yabancı olduğu (Türk oldukları) için Kacarların iş başından çekilmesini gerekli biliyorlar’ diye yazıyordu.

     

    Rıza Han’ın taraftarları Kacarların eski dayanağı Azerbaycan’da faaliyette bulunulmasına büyük önem veriyorlardı. Kacarlara karşı yürütülen kampanyada Rıza Han Azerbaycan’ın mülk sahibi-burjuva çevrelerini kendi tarafına çekebildi. Mart 1924’te insan tasvirini yasaklayan İslam kurallarını bozarak, Tebriz’deki şehir garnizonunda Rıza Han’ın heykelinin dikilmesi ihtişamla kutlandı. Yukarıda bahsedilen Ruşeni Barkın ile Mahmud Ganizade ve Rızazade Şafak arasındaki polemikte Rıza Han’ın şahsiyeti meselesi de söz konusu olmuştur. Ruşeni Barkın’ın İran’da Türklerin ‘asılsız efsanelere kapıldıklarını’, Türklere ‘uçurumlar kazılan bir muhitin’ oluşturulduğunu, Rıza Han’ı dahi saymanın yanlış olduğunu içeren fikirlerine karşı Mahmud Ganizade şöyle yazıyordu: “Serdar Sepeh hazretleri [Rıza Han] hiçbir zaman dahi olmak iddiasına düşmemiş, o gayet sade, gayet mütavazı bulunmakla beraber, demir pençe, metin bir azim ve iradeye sahiptir ki, o sayede sizin efsane addetdiğiniz o muntazam orduyu kurarak... güvenlik ve asayişi İran’a getirmiştir. Siz ona ister ‘İngiliz kölesi’, ister ne diyorsanız deyiniz, biz İranîler Rıza Han hazretlerine tapıyor ve o zattan geleceğe ait daha büyük şeyler bekliyoruz.” 1925 yılının yazında Rıza Han, Tebriz, Hoy, Salmas ve Azerbaycan’ın diğer şehirlerine seyahat etti. O, Tahran’dan yola çıkmadan önce yaptığı açıklamada bu eyalete gitme davetini Azerbaycan’ın İran karşısındaki özel hizmetleri karşılığında kabul ettiğini söylüyordu. Aslında ise bu, Kacarları devirmeye hazırlık konusunda şahsen talimatlar verdiği ‘gözlem seyahatiydi.’ İki ay sonra Azerbaycan’da Kacarların devrilmesi için açık ve çok yönlü kampanya başlatıldı. Tüccarlar, mülk sahipleri ve sanatkarlar şehirlerin çoğunda, özellikle Tebriz’de askeri komutanlığın talimatıyla gösteri ve mitingler düzenliyor, halkı genel greve çağırıyorlardı. Mitinge katılanlar Meclis temsilcilerini ‘vatan hainleri’ olarak niteliyor, kesin önlemlerin alınmasını talep ediyorlardı. Azerbaycan’ın mülk sahipleri-burjuva çevreleri Rıza Han’a yardım amacı ile Tebriz’de Azerbaycan Millî Hareketi Birleşik Komisyonu  ismiyle teşkilat kurdular. Gazete yazarları, bakanlıklar, siyasî aktivistler ve Meclis üyeleri bu teşkilat için telgraflar alıyorlardı. Bu teşkilatın telgraflarının İran milliyetçiliği ve Fars ırkçılığı ruhunda kaleme alındığı dikkat çekicidir. Bunlar ‘Moğol evlatları Kacarların Azerbaycan sayesinde var oldukları’ ve ‘Keyan tahtını gaspettikleri’ gibi sözlerle doluydu. Tebriz’deki bu teşkilat İran’ın çeşitli şehirlerindeki yakın teşkilatların koordinasyon merkezî rolünü oynuyordu. Tebriz’den onlara gönderilen telgraflarda talimatlar veriliyor, ancak Tebriz’e gelen telgraflar hesap sorma karakteri taşıyordu. Tebriz’deki bu teşkilata tabi olan ve onun yerel teşkilatı olarak Tahran’da Yaşayan Azerbaycan Müttehitleri teşkilatı kurulmuştu. Doğrudan bu teşkilatın katılımıyle Kacarların devrilmesi kampanyasında faaliyet göstermeyen Meclis’in Azerbaycan temsilcileri tutuklandı ve bu temsilcilerin Meclis’e girmesi yasaklandı.

     

    Tebrizlilerin taleplerini Meclis’in önemsemediğine itiraz mahiyetinde Ekim’in başlarında Tebriz çarşısı kapandı, daha sonra Rıza Han taraftarları şehirdeki devlet kurumlarını işgal etmeye başladılar. Ekim’in 29’unda onlar bildiri yayınlayarak, Tebriz’in Tahran’la ilişkisini kestiğini açıkladılar. Kentte başkent üzerine yürüyüş için ‘gönüllü gruplar’ oluşturulmaya başlandı.

     

    Bu arada cumhuriyet düşüncesi, yeni devrimci hareket dalgasının oluşmasından çekinen feodal aristokrasi ve ruhani kesimin direnişiyle karşılaştı. Kendi hâkimiyetini pekiştirerek ‘cumhuriyet planı’ndan imtina eden Rıza Han, Kacarların nüfuzunun azaltılması yönünde faaliyetini derinleştirdi. 1925 yılı Şubat ayında Rıza Han, Kacarlarla her tür işbirliğinin kesilmesi meselesini Meclis’e sundu. Meclis Rıza Han’a Başkomutan yetkileri verdi. 29 Ekim’de İran Meclisi’nde Kacar sülalesinin devrilmesini talep eden Azerbaycan’dan gelen telgrafların görüşülmesine başlandı. 31 Ekim’de Meclis Kacar sülalesinin yönetiminin iptali, geçici yönetimin Rıza Han’a verilmesi, ayrıca yönetimin geleceği ile ilgili kurucu meclisin kurulması konusunda karar aldı. Polis ve askeri baskı ortamında geçirilen yeni Meclis seçimlerinde çoğunlukla Rıza Han’ın taraftarları ‘seçildiler.’ Bu yeni Meclis 12 Aralık 1925’te Rıza Han’ı, Rıza Şah Pehlevî adı ile İran’ın şahı ilan etti. Mevcut Anayasanın monarşi ailesi ile ilgili dört maddesi değiştirildi, İran’ın devlet kuruluşu ise değiştirilemez olarak kaldı.

     

    Bununla da Kacarların mutlak hâkimiyetinin anayasal monarşiyle değiştirilmesi, daha sonra anayasal monarşi yönetim şeklinin krizle sonuçlanan dönemi sona ermiş oldu. ‘Soyundan uzaklaşmış ve manen, cismen yıpranmış Kacar sülalesi’ (Ahmed Ağaoğlu) tarihin tozlu sayfalarında yerini aldı.

     

    Bu dönem (1905-1925) millî münasebetlerde yeni bir durum yarattı. Milletleşme ve millî bilinç bakımından diğerlerini çok geride bırakmış olan Farslar, siyasî süreci millî çıkarları doğrultusunda yönetmeyi başardılar. 1925 yılında Farslar hâkim millet statüsüne sahip oldular.

     

    İran Türklüğü bu 20 yıl içinde İran’ın bağımsızlığı ve modernleşmesi yönünde özveri ile çalıştı, kendisinin bir parçası olan Kacarların hâkimiyetinin zayıflaması, daha sonra tamamiyle yönetimi bırakması için çaba gösterdi. Tüm bunlar gelecek millî sorunlarının ortaya çıkmasının sebeplerinden biri oldu.

     

    Yıllarca İran’ın dağılmasını önlemeye, onu merkezileştirmeye ve çağdaş bir devlete dönüştürmeye çağıran milliyetçi-modernist çevreler artık geleceğe ümitle bakabilirlerdi. Onların amaçlarını ve heyecanlarını destekleyen Rıza Şah, yönetim gücünü elinde toplamış ve İran’da modern bir millet-devlet kuracağını vaat etmekteydi. Rıza’nın şah ilan edildiği 1925 yılında yukarıda adı geçen Ayende dergisinin sahibi Mahmud Afşar Yezdi, ‘İran tarihine, Fars dili ve Şiiliğe’ değer verenleri şuna ikna etmek istiyordu: vatandaşlar kendilerini önce Türk, Arap, Kürt, Bahtiyar ya da Türkmen olarak bilirlerse İran devleti dağılacak. Ondan ötürü, bu ‘azınlıkların’ dilini, bölgeciliği, kavimlerine sadakat hislerini yok etmek, ‘modern İran’ın farklı sakinlerini bir millete dönüştürmek lazım.’ Mahmud Afşar diğer bir makalesinde İran’ın bütün, müteşşekil bir devlete dönüştürülmesinde Şiiliğin yeterli olmadığı, ülkenin Türk ‘sarı tehlikesi’ ve Arap ‘yeşil tehlikesi’ karşısında kaldığını savunuyordu. Hükümeti ayrı ayrı toplumlar arasında medeni, ekonomik ve coğrafi ilişkileri artırmaya davet ediyordu. Bunun için Fars dili ve İran tarih bilincini ülkenin bütün bölgelerine yayma, ülke çapında demiryolu şebekesini geliştirme, Farsça dışındaki coğrafi adları değiştirme, Türk ve Arap aşiretlerini sınır bölgelerinden ülkenin merkezine taşıma, merkezî hâkimiyetin verimliliğini artırma tekliflerini getiriyordu.

     

    Tahran’da hâkimiyetin merkezileştirilmesi süreci 1920’li yıllarda eyaletlerdeki millî-demokratik hareketlerin bastırılması ile başlamıştı. Azerbaycan, Gilan ve Horasan’daki hareketlerin dağıtılmasını, ülkenin çeşitli yerlerinde merkezî hâkimiyeti formal olarak tanıyan aşiretlerin silahlı gücünün yok edilmesi takip etti. Azerbaycan’da Şahseven aşiretinin bazı liderleri katledildi, topraklarının bir bölümü devlet mülkiyetine geçirildi. Ülkenin çeşitli yerlerine göç ettirilmiş Şahsevenlerin bazı arazilerine göçebe Kürt aşiretleri (Celaliler) yerleştirildi. 1924 yılında uzun yıllar ayakta kalmayı başarabilmiş olan yarı bağımsız Makı Hanlığı yok edildi.

       

    Ülkenin merkezileştirilmesi ayrı ayrı silahlı kuvvetlerin birleştirilmesi ile başladı. (Bu, 1919 yılı Britanya-İran anlaşmasında da tasarlanmıştı.) Kazak tümeni ile jandarma kuvvetlerini birleştirdikten sonra Savunma Bakanı Rıza Han, emrinde 40 bin kişiden oluşan bir ordu kurdu. Devlet topraklarının ve dolaylı vergilerin gelirlerini denetimi altına alan Rıza Han, ordunun sayısının hızlı bir şekilde arttırılmasını sağladı. 1926-1941 yılları arasında savaş bütçesi 5 kat arttı, 1941 yılında ordunun büyüklüğü 127 bin askere ulaştı. Rıza Şah’a yakın askerler devlet kurumlarına yerleştirildi, bu zümrenin devlet yönetimindeki ağırlıkları sürekli arttı. Sivil bürokrasi de yeniden kuruldu. 90 bin sivil devlet memuru aracılığıyla merkezî hükümet ülkeyi ilk kez sınırlara kadar kontrol etme imkânını elde ediyordu. Şah sarayının ülkenin yönetimindeki yeri görülmemiş bir şekilde arttı. Rıza Han’ın merkezileştirme siyaseti 30’lu yıllarda onun şahsi hâkimiyetinin pekiştirilmesi, diktatörlüğünün şekillenmesi, Pehlevilerin İran’ın en varlıklı ailesine dönüşmesi ile sonuçlandı. Safeviler’den sonra ilk defa devlet sıkı idarecilik, güç mekanizmalarıyla toplumu tam anlamıyla kontrol altına alabildi.

     

    1920 ile 1930’lu yıllarda sosyal alanda yürütülen reformlar arasında eğitim sisteminin çağdaşlaştırılması dikkati çekmektedir. Bu doğrultuda büyük adımlar atıldı. Ruhanilerin denetimi altında olan okullardan bağımsız, Eğitim Bakanlığı’na bağlı dünyevi (modern sistemli) okullar ağı oluşturuldu. 1922 yılında bu ilk okulların sayısı 440 iken, 1942 yılında artık 2401 okul vardı. Dolayısıyla öğrencilerin sayısı da 43 binden 244 bine ulaştı. Tahran’da üniversite, diğer şehirlerde de yüksek öğrenim kurumları kuruldu, onların da öğrenci sayıları hızlıca artmaktaydı. 1929 yılından itibaren hükümet her yıl Avrupa’da öğrenim görmek isteyen 100 öğrencinin eğitim harcını ödemeye başladı.

     

    1920 ve 1930’lu yıllar İran tarihinde aktif millet inşası dönemidir. Rıza Pehlevi yönetiminin siyaseti çok milletli, çok kültürlü imparatorluğu bir millet, bir dil, bir kültür, bir siyasi hâkimiyetten ibaret üniter devlete dönüştürmek gibi iddialı bir amaç taşıyordu. Fars milliyetçiliği, resmî devlet siyasetinin temelini oluşturuyordu. 1930 yılında Fars dili tek resmî devlet dili ilan edildi, diğer dillerin eğitim sisteminde, basın-yayında ve devlet yönetim sisteminde  kullanılması yasaklandı. 1933 yılında reklam levhalarının diğer dillerden Farsça’ya tercüme edilmesi hakkında bütün işyeri ve mağaza sahiplerine talimat verildi. Farsça dışındaki diğer dillerde olan özel isimler küçük harflerle yazılmalıydı. Arap dilinin öğretimi eski okulların ders programlarından çıkartıldı. Ders kitaplarının tamamı Farsça idi ve Tahran’da basılıyordu. Fars dilinin diğer dillerden aldığı alıntı sözlerden temizlenmesi ve genel olarak dil sahasındaki reformlar için dil cemiyeti (Ferhengistan) kuruldu. Bu meseleyi araştırmış olan R. Galunov, 1936 yılında yazıyordu ki; nispeten az miktarda Türkçe ve Avrupa sözcüklerinden şimdiki Farsçayı temizleme görevini yerine getirmek mümkün görünüyor. Fakat Fars dilinin söz varlığının %50’sini oluşturan Arapça sözcüklerden onu arındırmak pek mümkün değil. Savunma bakanlığında ise askeri terminolojinin Türkçe sözcüklerden temizlenmesi için özel bir komisyon kuruldu. Polisin sansür dairesine yazılı materyallerde Fars dilinin ‘temizliğini’ denetleme görevi verildi. Peyman (editörü Ahmed Kesrevi) ve Şefege Sorh gazetesi ‘temiz Farsça’ hareketinin öncüleriydiler. Resmî yerlerde ve etkinliklerde geleneksel giyimlerin kullanılması yasaklandı, tüm erkeklerin ‘Pehlevi Papağı’ takmaları emredildi. Kadınların halka açık yerlerde geleneksel baş örtüsü takmaları yasaklandı. 1938’de yeni neslin ‘vatana hizmet’ için eğitilmesi görevini taşıyan Sazemane Pervereşe Efkar (Fikirlerin Yayılması Teşkilatı) adlı devlet kurumu kuruldu.

     

    Meşrutiyet döneminden kalma ‘İran milleti’ anlayışına yeni renkler katıldı. Eski İran tarihinin, özellikle Sasani döneminin idealleştirilmesi resmî tarihçiliğin özünü oluşturdu. Okullarda tedris edilen ve basın yayın organlarında savunulan ‘Ariya İrsi’, insanlığın en kıymetli tarihî değeri olarak takdim ediliyordu. 1933’te Ahameni/Hehameneş padişahı Daryuş’un büyüklüğü ve Tahtı-Cemşid sarayının önemi hakkında yazılacak en güzel şiir için bir yarışma düzenlendi. Mümkün olduğu surette Arap terimleri ve sözcükleri eski İran/Fars terimleri ile değiştirildi. Arapça vatan sözcüğü  mihen ile değiştirildi. Silahlı kuvvetlerin başkomutanı artık Sasani döneminin arteşbod terimi ile tanımlanıyor, eyaletler ostanlara, vilayetler şehristanlara, bölükler behşlere dönüşüyordu. Eski Ariya mirasının propagandası Faşist Almanyası ile 1930’lu yılların ikinci yarısında yakınlaşma sonrasında daha da güçlendi. ‘Kuzey Aryalılar’ ile ‘Zerdüştün halkı’ arasında manevi birlik her vasıtayla övülüyordu. 1936’da Hitler Reich’ının özel kararıyla İranlılar ‘temiz Ariyalılar’ ilan edildiler.

     

    Resmî ‘İran milleti’ anlayışı bu ülkede Farsça konuşan İranlıların dışında bir milletin varlığını inkâr ediyordu. (Müslüman olmayan azınlıklar istisnadır). Hükümet farklı bir bakışın olmasına bile tahammül edemiyordu. Milletler Cemiyeti araştırma komisyonunun 1933’te İran halkının etnik yapısı hakkındaki raporuna İran basınının bakışı acı gerçeği ortaya koymaktadır. Setare gazetesi 28 Mayıs 1933 tarihli sayısında şöyle yazıyordu: “Öyle görünüyor ki rapor yazarının etnografiden haberi yoktur, Kürtler ve Lurlar’ın en temiz  İranlı olduklarını bilmiyor. İran Türklerine gelince, onların ırk bakımından Faslardan hiçbir farkları yoktur.”

     

    Yeni Pehlevi hanedanı hâkimiyetinin güçlenmesi milliyetçi-modernistler tarafından İran’ın yabancıların hâkimiyetinden (Kacar hanedanından) kurtulması, hâkimiyetin ‘doğal sahibine’ geçmesi olarak kabul ediliyordu. Buna mukabil, Türk asıllı, fakat bir hayli derecede Farslaşmış Kacarların hâkimiyetten gitmesi özellikle Türklük üzerine saldırıların meşrulaşmasına dayanak oluşturdu.

     

    Rıza Şah hükümetinin ırkçı siyasetinin asıl hedeflerinden biri İran’da Türk dilinin kullanım alanını sınırlamak ve eğer mümkünse bu dili unutturmaktı. Azerbaycan’da yeni açılan devlet okullarında Türkçe derslerin konulmasının yasaklanması bir yana, okullarda sözlü sohbetlerde Türkçeden yararlanma, ana dili Türkçeden diğer dil bilmeyen çocuklara derslerin Türkçe anlatılması bile yasaklandı. Tahran’dan gönderilen maarif müdürleri bu alanda özellikle aktif faaliyet gösterdiler. Onların arasında A. Mövsümi ve G. Zövki ayrıca anılmalıdır. Mövsümi’nin ‘Türkçe konuşanların boynuna boyunduruk geçirip ahıra bağlayın’ önerisi, Zövki’nin ise Azerbaycan’daki eski okullarda teneffüs zamanı Türkçe konuşanları cezalandırmak için ‘ceza sandıkları’ konulması yönündeki önerisi uzun yıllar yerli halkın hafızasından silinmedi.

     

    1920-1930’lu yıllarda Güney Azerbaycan’daki eğitimin durumunu gösteren en inandırıcı kaynaklardan biri, görkemli medeniyet adamı Muhammed Ali Ferzane’nin hatıralarıdır. Dr. Ferzane, okuduğu eski okullardan birinde Türk diline karşı devletin yaklaşımını şöyle anlatmıştır; Bu okulun müdürü eski özel okulun sahibiydi, bu okulun devlet okuluna dönüşmesinden sonra o, okula müdür olarak atanmış, öğretmenlik de yapıyordu. ‘Cenap müdür çocukların dini ve akidevi terbiyelerine çok önem verir, Kur’an’ı doğru okutmakta ve ahkami-şeriyeyi doğru anlatmakta çok çabalardı.’ Ayrıca bu müdür-öğretmen ‘Fars edebiyatına da çok vakıfmış.’ Sadi’nin Gülistan’ını, Hafız’ı, Rumi’nin Mesnevi’sini ezberden okur, öğrencilerine bunları güzelce anlatırmış. ‘Fakat onun izahı her zaman Türkçe olurdu. Kağıttan bakmazsa Farsça konuşamazdı. İki kelime konuşacak olsa dili dolaşır, sözleri karıştırırdı.’ Farsçayı iyi konuşamayan bu müdür-öğretmenin problemi okula müfettişin gelmesinden sonra başlar. Derste sınıfa giren heyet üyelerinden biri müdürün karışık dille ‘Hoş geldiniz’ demesinden bu öğretmenin Farsçayı iyi konuşamadığını anlar ve şöyle der: “Bu nasıl müdür ki kendisi Farsça konuşamıyor, çocuklara nasıl ders verebilir? Niye eğitimli bir müdür seçmediniz?” Müfettişler gittikten sonra müdürün ve sınıftaki öğrencilerin durumunu Dr. Ferzane şöyle anlatıyor: “Biçare müdürün rengi sararmış, destek vermeseler yıkılacaktı. Heyettekiler geldikleri gibi çıkıp gittiler. Çocuklardan biri gidip su getirdi. Müdür bir yudum içip sandalyeye oturdu. Çocuklar üzülmüşlerdi, içlerinde  ağlayanlar da vardı.”

     

    Anadilleri sosyal-kültürel hayatın diğer alanlarından da çıkartıldı. Anadilde kitap ve gazete basımı, gösteriler düzenlemek, hatta yas ve taziye meclislerinde Türk dilinde konuşmanın önüne geçilmeye çalışılıyordu. Bir zamanlar Tebriz’de tiyatrolar insanların ilgisini çekerken, daha sonra tiyatro eserlerinin Farsçaya çevrilmesi tiyatro salonlarının boş kalmasına neden olmuştu.

     

    Azerbaycan’da Türklüğün izlerini silmek için buradaki Türkçe eski yer adlarının değiştirilmesiyle işe başlandı. Urmiye [Urmu] şehrinin adı Rezaiye olarak değiştirildi. Acı Çay tercüme edilerek Telhrud, Karaçimen-Siyahçimen oldu. Karacadağ resmî olarak Arasbaran adlandırıldı.

     

    1937-1938’li yıllarda ülkenin arazi-idari yapısında değişiklik yapıldı. Bu değişikliğin amaçlarından biri Fars olmayanların birliğini mümkün olduğu kadar bozmaktı. Bu değişiklikle aynı zamanda eski yer adlarını da hafızalardan silmek amaçlanıyordu. Yeni arazi bölümlemesine göre, Azerbaycan eyaleti iki parçaya ayrıldı. Bununla birlikte eyaletin tarihî-coğrafi adı yok edildi ve isimlerin yerini sadece numaralar aldı. Eyaletin esas kısmı üçüncü (merkezi Tebriz şehri) ve dördüncü (merkezi Rezaiye, önceki Urmu) onların bünyesine katıldı. Zencan vilayeti ve Türklerin yaşadığı diğer bölgeler bunların bünyesine dahil edilmedi, onlara bağımsız idari statü de verilmedi. Daha sonraları 3. ostan Doğu Azerbaycan, 4. ostan ise Batı Azerbaycan olarak adlandırıldı.

     

    1920-1930’lu yıllar, Azerbaycan’daki kurumlara merkezden gönderilen memurların sayısının artmasıyla da dikkati çekmektedir. Pek çok kurumun memurları daha önce de Tahran’dan gönderiliyordu. Rıza Şah döneminde bu, kitlesel bir hâl almaya başladı. Bu memurların yerel halkın dilini bilmeleri zorunlu sayılmıyordu. Aksine, onlara Türk dilinin ve medeniyetinin aşağılanması, böylelikle Azerbaycan Türklerinde aşağılık kompleksi oluşturarak asimilasyona yönlendirme görevi veriliyordu. Azerbaycan’a vali olarak gönderilmiş olan Abdulla Mustofi sonraları baskı altında tuttuğu Azerbaycan halkı hakkında şöyle yazıyordu: “Azerbaycan halkının Türkçe kırıldatmasına [bolgur kerden] rağmen, onlarda olan İranlılık ruhu ülkemizin hiçbir yerinde yoktur.” Bu ostanda Türk dilinin matem yerlerinde konuşulması bile yasaklanmıştı, çünkü ‘Daryuş ve Kambiz’in halefleri Efrasiyab ve Cengiz’in dilinde konuşamazlardı.’

     

    Türkçenin yazı dili olarak yasaklandığı, konuşma dilinin kullanıldığı alanın sınırlandığı bir ortamda millî edebiyatın gelişmesini beklemek doğru değildir. Devlet mekanizmasının eğitimli kesim arasında aşağılık kompleksini yaydığı bir muhitte anadilde yeni edebi eser örneklerinin ortaya çıkması mümkün değildi. Böyle bir ortamda Mirza Ali Möcüz (1873-1934) yaratıcılığının ortaya çıkması olağanüstü bir olaydı. Şebüster’de doğmuş olan Möcüz’ün şahsiyetinin şekillenmesinde genç yaşlarında 16 yıl İstanbul’da yaşaması son derece etkili olmuştur. Çeşitli konularda anadilinde esasen satirik şiirler yazan Möcüz, millî şair Sabir’in güneydeki devamı sayılmaktadır. Möcüz, elyazısıyla kaleme aldığı özgeçmişinde şunları aktarmıştır: “Atam Şebüster’in tüccarlarındandı. Ben onaltı yaşındayken babam vefat etti. Böylece İstanbul’a gittim, orada on altı yıl kaldıktan sonra ayrıldım ve vatanımın ağlar halini görüp, vaizliğe başladım. Bu növhehanlığım bazı din bilginlerinin hoşuna gitmedi, bana savaş ilan ettiler. 26 yıl birbirimizle çatıştık. Hayrat verdiler, çağırmadılar. Düğün oldu, ben katılmadım. Bununla bile sonuna kadar mücadele ettim, ben yazdım, hem de kendi anadilimde yazdım... Fars dilini çok da iyi bilmiyorum ve bu dilde de çok az yazmışımdır. Hem de öyle sanıyorum ki, Azerbaycanlılar Fars dilinden o kadar da hoşlanmazlar.”

     

    Devletin iktisadi alandaki siyaseti de ayrımcılığa dayalıydı. 1930’lu yıllarda hükümet altyapı ve üretim alanlarına büyük harcamalar yaptı. Trans-İran demiryolu ve şose yollar yapıldı.  Yiyecek mahsulleri, dokuma-tekstil, kimya, madencilik, inşaat ve diğer alanlarda devlet 83 büyük fabrika kurdu. Bunlardan yalnızca biri, Miyandab'taki (İkiçayarası) şeker fabrikası Azerbaycan’ın payına düştü. Yeni açılan bu devlet işletmelerinin çoğu İsfahan, Tahran ve Mazenderan’da bulunuyordu. İşte bu 1930’lu yıllarda özel sermayenin Azerbaycan’dan İsfahan, Tahran ve İran’ın diğer Fars bölgelerine geçişi gerçekleşti.

       

    Yukarıdakileri özetleyecek olursak şunları söyleyebiliriz: 19. yy. sonlarından itibaren Azerbaycan Türkleri’nin ülke siyasetindeki güçlerini adım adım yitirmeleri, onları 1920-1930'lu yıllarda mazlum bir millet konumuna düşürmüştür. Rıza Şah’ın diktatörlük rejiminin timsalinde devlet, Türkler'in varlığını modernleşen İran’ın bütünlüğü için bir tehlike olarak görmüş ve Türk kültürünü hedef alarak ciddi darbeler vurmuştur. Pan-İranizm ideolojisi, Rıza Şah hükümetinin resmî siyasetinin temelini oluşturmuştur. Farslar arasında etnik konsolidasyon süreci ise kıyaslanamayacak bir hızla ilerledi. Türkler arasında eğitimli kitle, özellikle memur kesimi arasında İrancılığa bağlılığın artmasına rağmen, Türk halkının çoğunluğu arasında İran devleti- Türk milleti münasebetlerine açıklık geldi. Türk halkının bir bölümünde ‘İran devleti’ anlayışından kopuş süreci yaşandı.