Bölüm anahatları

  • 13.      Konu             İslam İnkılabı ve Türklük

    Konular: İran İslam inkılabı’nın nedenleri; Gayri-Farsların istekleri; Halki-Müslüman hareketi;

    Temel Okumalar:

    -           Yeni Türkiye; Orta Doğu Özel Sayısı – IV, 2016, değişik bölümler;

    -           Saadettin Gömeç, Türk Cumhuriyetleri ve Toplulukları Tarihi, s. 241-255;

    -          Nesib Nesibli, ‘İran’da İslam Devrimi ve Türklük’, Denge, 2017, no 3, s.46-65;

    -           Wikipedia’dan uygun makaleler;

    -           Youtube’dan değişik videolar.

    Ders Notları:

    İran’da Ak Devrim (Şah ve Millet Devrimi, 1962-1978) reformları Pehlevi monarşisinin ömrünü uzatmasına rağmen sürekliliğini sağlayamadı.  Reformlar, İran’ın modernleşmesi bakımından önemli aşama oldu, fakat kendisiyle birlikte yeni çelişkiler getirdi.1973 yılından sonra İran’ın petrol ihracatından elde etmiş olduğu gelirlerin kat kat artmasına rağmen, bu gelirler siyasi ve ekonomik istikrara değil çelişkilerin derinleşmesine hizmet etmiştir.

     

    Petrol gelirlerinin artması iktidarın vaatlerinin birkaç kez artmasını sağlarken, monarşinin gerçeklik hissini kaybetmesine neden oldu,  diğer taraftan, üst ve alt sosyal kesimler arasındaki uçurumu derinleştirdi ve yıllar boyunca vaat edilen “parlak geleceğe”, halkın güveninin defalarca aşınmasına yol açtı.  İran’a petrolden elde edilen büyük ölçüde dolarların girmesi ile beraber, yolsuzluğun seviyesi de görülmemiş boyutlara ulaştı. İranda çelişkiler 1970lerin ortasından itibaren hızla derinleşti. Ancak, ülkeyi tehdit eden derin krizin belirtileri zor sezilmekteydi. İran çalkalanan Orta Doğu bölgesinin dev adımlarla ilerleyen ülkesi imajına sahipti. 1977 yılı sonunda resmi ziyaret için Tahran’da bulunan ABD Başkanı Jimmy Carter dostu Muhammet Rıza’yı ve ülkesini överek “İran, Şahın doğrudan yönetimi ile dünyanın en sıcak bölgelerinden birinde istikrar adasına dönüşmüştür… Dünyada minnet ve kişisel sempati duygusuyla yaklaştığım başka bir devlet adamı bulunmamaktadır” sözleriyle hitap etmişti.

     

    Kısa bir süre sonra 2500 yıllık geçmişe sahip olan monarşinin sonu gelecekti. Bozulan dengenin artmasında iki önemli etkenin olduğu belirtiliyor. Bunlardan birisi, enflasyon ve pahalılığın artmasını Şah rejiminin önleyememesiydi. Sadece 1977 yılında enflasyon %30-35 oranındaydı. Fiyatların yükselmesini önlemek amacıyla reformlar programına yeni bir madde -fiyatları sabitleme ve pahalılığa karşı mücadele- eklendi. Pahalılığa karşı mücadele kampanyasının başlarında bazı büyük sanayiciler cezalandırıldı ve akabinde orta ve küçük sanayicilere karşı toplu baskılar başlatıldı. On binlerce küçük işletme sahipleri para cezasına çarptırıldı, binlercesi hapsedildi. Bu kampanyanın sürdürülmesinde siyasi polis teşkilatı Savak dışında, hâkimiyetin çağrısı üzerine on binden fazla öğrenci katıldı. Küçük işletme sahipleri bunu Ak Devrimin, Kanlı Devrime dönüşmesi gibi değerlendirdi.

     

    Devrimin oluşumunu hızlandıran ikinci etken olarak, uzmanlar, Muhammet Rıza’nın kısa zaman zarfında siyasi hayatta yumuşamaya başlamasını belirtiyorlar. Henüz kendisine ve hükümetine sarsılmaz güvenle yaklaşan Şah, Batı müttefiklerinin, özellikle Washington’un ısrarı ile uluslararası teşkilatların taleplerine cevap olarak bazı konularda taviz vermeyi kabullendi.   1977 yılının Şubat ayında 357 siyasi tutuklu serbest bırakıldı; iktidardaki Rastahiz [Kalkınma] Partisi özgür tartışmalar ve yapıcı eleştirilerden memnuniyetini dile getirdi; yazar Cavadi Şah’a yazmış olduğu keskin eleştiri içerikli mektubundan dolayı  cezalandırılmadı; aydınların, ifşa edici açık mektupları peş peşe basında yer aldı; yazar, hukukçu ve doktorlardan oluşan aydın gruplar Şah’a gönderdikleri mektuplarında mevcut durumdan hoşnut olmadıklarını ifade ettiler; 13 yıl Şah’a canla başla hizmet eden Hüveyda’nın yerine iktidar partisinde “ilerici liberal” kimliği ile tanınan Cemşid Amuzegar Başbakanlığa getirildi; yeni Başbakan ekonominin “aşırı ısınmasına” neden olan pahalı projeleri derhal durdurdu ve hukuk-mahkeme sistemindeki kuralları yumuşattı; önceleri kapatılmış olan üretken aydınlar ( yazarlar, hukukçular gibi…) teşkilatlar tekrar faaliyete geçti ya da yenileri kuruldu. Muhammet Rıza ve yabancı müttefiklerin beklentilerinin aksine, diktatör rejimin kısa süre için liberalleşmesi mevcut hâkimiyete dışarıda ve içeride karşı tutumun değişmesine değil, eli kanlı rejime muhalif olan güçleri mücadeleyi genişletmeye heveslendirdi. On yıllar boyunca Pehlevi iktidarına karşı birikmiş öfke patlak verdi, ok yaydan çıktı.

     

    İran’da 1978-79 yıllarındaki devrim süreci ile ilgili olarak ülke içinde ve dışında araştırmalar yapılmış, devrimin her dönemi hakkında detaylı bilgi ve analizler sunulmuştur. İslam devriminde Türklüğün ve Azerbaycan’ın katılımı konusuna az da olsa açıklık getirilmiştir. Konumuz gereği burada bir kaç somut olaya, Türklüğün ve Azerbaycan’ın devrime katkısının özelliklerine kısaca değinmekte fayda görüyoruz.

     

    Kendi milli özelliklerine uygun olarak Türklük bu devrimde de aktif yer aldı. 1978 yılının 9 Ocak tarihinde Kum kentinde Şah rejiminin baskılarına, Anayasaya uyulmadığına itiraz eden protestocularla polis arasında çıkan çatışmalarda onlarca insan öldü, yüzlerce yaralananlar oldu. Bu olayda vefat edenlerin kırkıncı günü -18 Şubat’ta (Behmen ayının 29’nda) Tebriz halkı sokaklara çıkarak hâkimiyet aleyhine sloganlar atmaya başladılar. Protestoculara karşı yerel polis ateş etmekten imtina edince, kente askeri birlikler gönderildi. Bu duruma öfkelenen kent halkı Şah ve rejim taraftarlarına ait dükkânlara, bankalara, sinemalara ve devlet kurumlarına saldırdı.  Televizyon vericileri devre dışı bırakıldı. Ölenlerin sayısının fazla olmasına rağmen itirazlar ertesi gün de devam etti. Askeri birliklerle çatışmalar sonucunda binlerce protestocu hayatını kaybetti ya da yaralandı. Başlıca sloganlar “Biz bu Şah’ı istemirux, vesselâm!”, “El gücü, sel gücü!” idi. Tebriz’deki isyanlar sırasında ilk defa olarak “Şah’a ölüm!” sloganları atıldı. Devrim süresince Azerbaycan’ın diğer kentlerinde de defalarca itiraz yürüyüşleri ve polis güçleri ile çatışmalar yaşandı. Azerbaycan dışında, Türklerin toplu halde yaşadığı Tahran, Kum gibi kentlerde de onlar devrim sürecine aktif bir şekilde katılmaktaydı. Devrim yönetiminde çok sayıda Türk bulunmaktaydı: Büyük Ayetullah Kazım Şeriatmedari, geçici hükümet başkanı Mehdi Bazergan , Ayetullah Abdulkerim Musevi-Erdebili , Petrol Şirketinin yeni başkanı Hasan Nezih, Deniz Kuvvetleri  komutanı ve Huzistan valisi Amiral Ahmet Medeni , Ayetullah Hoyi, Ayetullah Halhalı, Ayetullah Meşkini vb. Solcu partilerin yönetiminde  de çok sayıda Türk bulunmaktaydı. Bazı kaynaklara göre, devrim süresince, 25 bini Türk olmakla, 50-60 bin kişi hayatını kaybetmişti.

     

    Sloganların ana dilde, Türkçe dile getirilmesine rağmen devrim süresince Türklük çok özel milli sloganlar öne sürmedi. Bu, öncelikle Şah rejimine karşı mücadelede zafer elde edilmesi için birliğin ön şart olduğu konusunda devrim yönetiminin başvurularına Türklüğün olumlu yaklaşımı gibi açıklanmalıdır. Ayrıca, devrim yöneticileri hakkı çiğnenmiş halkların Şah rejimi döneminde milli zulme maruz kaldıklarını tekrar tekrar hatırlatarak, onlara özgürlük vaat ediyordu. Daha Paris'te iken Ayetullah Humeyni, mazlum halkların İran toplumunda hakları konusuna değinerek, onlara kendi kaderini tayin hakkı verileceğini açıklamıştı.

     

    Devrim süresince yönetimi adım-adım ele geçirmekte olan ruhaniyet içinde milli meselenin çözümünün önemini algılayanlar hiç de az değildi. Örneğin, İslam Cumhuriyeti Partisi’nin kurucularından biri olan (sonrasında İran Yüksek Mahkeme Başkanı) Ayetullah Abdulkerim Musevi-Erdebili 1979 yılı Mart ayında basın mensupları ile yaptığı görüşmede mazlum halklara "kendi kültürlerini koruma ve geliştirme" imkânını sağlayabilecek özerkliğin verilmesinin zorunlu olduğunu bildirdi. Bunun yanı sıra, onun görüşüne göre, “ bölgelerde ordu oluşturulması ayrılıkçılığa neden olacak ve İran’ın bağımsızlığına zarar vere bilecekti.” Bu dönem basında milli meselenin nihayet çözüme kavuşacağı yönünde umut veren böylesi beyanlara,  ruhanilerin, ayrıca Geçici Devrim hükümetinin temsilcilerinin konuşmalarında da rastlamak mümkündü.

     

    1979 yılının Nisan ayında basın mensuplarının, devletin özerklik meselesi konusunda düşüncelerini resmi ve kesin bir şekilde açıklamamasının nedeninin ne olduğu sorusunu, geçici hükümetin Başkanı Mehdi Bazergan şöyle yanıtlamıştı: ‘Özerklik, bölücülük, İran'ın birlik ve bağımsızlığının ortadan kalkacağı anlamında kabul edilemez, ancak yerel işlerin yönetilmesi ve bu çalışmalardan sorumlu olmak anlamında yerel makamlara eski Anayasada öngörülen haklardan daha fazlası verilecektir’.  Daha sonra o, kısa zamanda bu sorunların geniş kitleler tarafından ele alınarak,  ilgili yasa tasarısının hazırlanacağını,  kurucu mecliste ele alındıktan sonra Anayasada yer alacağını belirtti.

     

    Tam da bu arada ulusal azınlıkların (siyasi statüsüne göre) haklarının sağlanması konusunda ruhani çevrelerde radikal görüşü ile seçilen, milli hareketlere sempatisini gizlemeyen Ayetullah Mahmud Talegani eyalet ve vilayet encümenleri meselesine kendisinin aktif yaklaşımını bildirdi. Talegani’nin atadığı altı kişilik heyet tarafından hazırlanan “Yerel şuralarla ilgili” yasa tasarısı İmam Humeyni’ye ve müzakere için basına sunuldu. 14 maddeden oluşan bu yasa tasarısına göre, mevcut arazi dağılımına dayanarak köy, kasaba, ilçe ve illerde iki yıl için seçilen kurumlar yüksek makamlar olmalıydı. Bölgelerde milli-kültürel özerkliği sağlaması, yerel yönetimlerin seçimle olması (İçişleri Bakanlığı onayı şartı ile) gibi olumlu taraflarına rağmen, bu projede şuraların yetki alanı ve genel-ülke merkezli devlet organlarına karşı onların tavrı net değildi.

     

    Bu belirsizliklere ve de yerel kurumlarla ilgili yasanın bu şekilde kabul görmemesine rağmen, 12 Ekım’de İran’ın 156 kentinde kurumlara seçim hakkı tanındı. Kürdistan’da sakinlik sağlanıncaya kadar, aynı zamanda ülkenin 6 büyük kentinde bu kurumlar için yapılacak seçimler ertelendi. Söz konusu seçimlere gerekli hazırlıkların yapılmadığı ve aceleye getirilmesi nedeniyle ahalinin katılımı çok düşük (bazı kentlerde toplamda %8) oldu.

     

    İran'ın demokratikleşmesini, yeniden yapılanmasını arzu eden ve bu yolda mücadele eden güçler milli zulmün ortadan kaldırılmadan demokratik yapının oluşturulamayacağını gösteriyorlardı. Aynı şekilde ezilen halkların milli hareket katılımcıları, İran'ın güçlü ülkeye dönüşmesi yolunda daima merkezden uzaklaşma ihtimali yaratan milli zulmün iptalini talep ederek, her türlü yollarla İran'ın toprak bütünlüğü ve egemenliği uğrunda mücadeleye hazır olduklarını açıklıyorlardı. Milli hareketlerle genel demokratik hareketin programları birbirini tamamlıyor ve tek cephede yer alma imkânı yaratıyordu.

     

    Ünlü Türk yazarı Rıza Beraheni Ayendegan gazetesinin 1979 yılı 7 Nisan sayısında Mazlum halklar için kendi kaderini tayin etme hakkı devrimsel haktır başlıklı büyük ölçekli program makalesini yayımladı. Yazar Belucistan, Kürdistan, Azerbaycan, Huzistan ve diğer bölgelerde Pehlevi rejiminin yanlış siyasetini ve onun dramatik sonuçlarını geniş çaplı araştırmalar sonucunda, İran’ın esas sorununun mazlum milletler (ülke ahalisinin %60 oranı) sorunu olduğunu vurgulamıştır. Yazar, “hiç bir rejimin ülkenin asıl sorunu olan milli sorunları ortadan kaldırmadan adaletli ve demokratik olamayacağına’ inanmaktadır.  Beraheni diğer bir önemli formülü de -Fars olmayan milletlerin İran’dan ayrılmalarını istemiyorsanız, onlara kendi kaderlerini tayin etme hakkı tanıyın- ileri sürmekte ve mantıklı şekilde savunmaktadır. Yazar, makalenin Azerbaycan’la ilgili bölümünde bu bölgenin İran’ın geçmiş devrim tarihindeki rolünden bahsetmekte ve şimdi ise onun kendi kaderini tayin etme hakkına sahip olması gerektiğinin altını çizmektedir. Daha sonra yazar, iki Azerbaycan arasındaki sorunları karşılaştırmaktadır. Kuzey (Sovyet) Azerbaycan’da “Stalin tarzı milli zulmün” olmasına rağmen, burasının daha gelişmiş olduğuna değindikten sonra şöyle devam etmektedir: ‘İran Azerbaycan’ının ekonomik, tarımsal, siyasi, kültürel, edebi ve güzel sanatlar açısından gelişimi bilinçli ve planlı olarak İran’ın merkezi hükümeti tarafından engellendi. Bu zulüm Rusya Azerbaycanlılarına reva görülen görece siyasi zulümle kıyaslanamaz. Bu çok derin, şiddetli ve hayvani bir zulümdür. İran devrimi Azerbaycanlıya o kadar özgürlük vermelidir ki, bu bölgenin halkı artık Sovyet Azerbaycan’ındaki göreceli zulme gıpta etmemiş olsun."

     

    Devrimin zaferinden sonra (Şubat 1979 ) az çok demokratikliği ile seçilen, burjuvacı, orta ve aşağı tabakaların menfaatlerini savunan, neredeyse bütün siyasi partiler ve teşkilatlar, sol radikal Fedai ve Mücahit teşkilatları, Milli Cephe, İran Yazarlar Birliği, Cumhuriyetciler Partisi, Combeş teşkilatı, İran Halk Partisi (Tude) ve diğerleri de milli zulmün ülkenin tarihi gelişimi karşısında engel oluşturduğuna, bu zulmün ortadan kaldırılmasının önemine değiniyorlardı. İran Halklarının Federal Cumhuriyet Partisi, İran Kürdistan Demokrat Partisi, Türk Federal Müsavat Partisi, Milli Demokratik Cephe gibi siyasi partiler, aynı zamanda ayrı-ayrı siyasetçiler daha radikal bir tutum sergiliyor, yukarıda adı geçen "yerli şuralar hakkında" yasa tasarısının milli meseleyi çözmeye muktedir olmadığını gösteriyor, milli zulmün ortadan kaldırılmasının yegâne yolunu sosyal hayatın gerçek federalizm temelinde yeniden kurulmasında görüyorlardı.

     

    İslam Cumhuriyeti anayasasının müzakere sürecinde (1979 Mayıs-Aralık) partiler milli sorunun da çözüme ulaşması konusunda taleplerini dile getirmekteydiler. Bu açıdan, Haziran ayında Tahran'da düzenlenen "İran nüfusunun Anayasadan istekleri" adlı seminer dikkat çekiyor. Seminere, etkinliği düzenlemiş olan İran Barosu’nun yanı sıra, 48 sivil toplum örgütü ve parti temsilcisi katılmaktaydı. Ülkenin geleceğine ilişkin bir kaç önemli konunun yanı sıra, milli sorunlar da tartışma konusu olmuştu.  Sonuncu konu üzerine seminer belgelerinde şu ifadeler yer almaktaydı: “Federasyon İran’ın özgürlüğü ve istiklalinin, birlik ve toprak bütünlüğünün korunması, ülke gelişiminin faktörüdür; ülkede diktatörlüğün oluşması karşısında engeldir; emperyal nüfuzu ve ayrılıkçılığa karşı uygun bir vasıtadır.”  Yerel meclis veya eyalet şurası bölgelerde esas yönetim organı olmalı, en önemlisi - dış politika, ulusal savunma, maliye, dış ticaret, yeraltı ve deniz kaynakları, genel ekonomik ve vergi politikasının belirlenmesi merkezi hükümetin yetkisinde olmalı, öteki tüm işleri yerel yönetimlerin icra etmesi gerekmekte idi. Ülkenin mevcut coğrafi idari yapısının değiştirilmesi özellikle vurgulanıyordu.

     

    Yaklaşık aynı zamanda, Tahran'da Milli Demokratik Cephenin girişimiyle düzenlenen İran Halklarının Dayanışma Konferansı, İran Halklarının Dayanışma Konseyi’nin kurulması, bir sonraki konferansın 25 Ağustos’ta Mahabad’da yapılmasına ilişkin karar kabul etti. Tahran konferansının önsöz ve 11 maddeden oluşan kararında (“Özerkliğin genel ilkeleri") şu noktalar vurgulanıyordu: "İran milletlerinden hiçbiri İran'dan ayrılmak istemiyor, biz İran'ın coğrafi sınırları içinde kendi kaderini tayin hakkının tanınmasını istiyoruz”.

     

    Ayetullah Humeyni (1902-1989) ve onun liderliğini kabul eden devrimin ireli gelenleri,  milli azınlıklar (siyasi statülerine göre) konusundaki vaatlerini yerine getirmedi. Milli meselenin demokratik yolla çözümü uğrunda harekâtın aktif olduğu bir ortamda, Şii yönetimin faaliyeti de keskinleşmekteydi. Devrim zamanı ve devrim zaferinin sonrasındaki ilk dönemlerde siyasetçilerin yaklaşık tamamı Şah rejiminden miras kalan milli ayrımcılığın ortadan kalkmasının öneminden bahsetseler de, Anayasanın görüşülmesi ve genel oylamaya sunulması sırasında ülkenin toprak bütünlüğü ve manevi birliği artık ön plana çıkmıştı. Yeniden milli hareketlere bölücü damgası vuruldu, mazlum halklara bazı özgürlüklerin verilmesi ile “İran’ın dağılacağı” hakkındaki beyanlar sıkça duyulmaya başladı.

     

    Toplumun tüm kesimlerinin temsil edilebileceği Kurucular Meclisinden vaz geçilerek 3 Ağustosta temsilcilerin çoğunluğunun ruhanilerin oluşturduğu Uzmanlar Konseyi (Şurayi Hobregan) seçimleri yapıldı. Bu Konseyin toplantılarında yeni Anayasa görüşüldü. Doğrudan İmam Humeyni'nin ısrarıyla özerklik ile ilgili olan bazı sınırlı haklar bile Anayasa tasarısından çıkarıldı. Kasım ayında İmam beğendikten hemen sonra, anayasa tasarısı 2-3 Aralık tarihlerinde referandumda onaylandı. İslam ilkeleri çerçevesinde bir takım özgürlüklerin (vicdan, basın, söz, siyasi kurumlar, gösteri, eğitim vb.) verilmesi ile birlikte, Anayasada İran'ın çok milletli ülke olması dolayısı ile kabul edildi. Konu, Anayasanın 19. maddesinde şöyle yer almaktadır: “İran halkı kavim ve taife mensubiyetine bakılmaksızın eşit haklara sahiptir, renk, ırk, dil ayrıcalık için esas olamaz”. Önceki anayasaya göre bu, onun bir artısı oldu. Fakat eski anayasada devlet dili kavramının olmamasına rağmen, İran İslam Cumhuriyeti'nin Anayasasında şu ifade yer almaktadır: "İran halkının resmi ortak dili ve alfabesi Farsçadır.” (15. madde). Tam da burada mazlum halklara ”sus payı” teklif edilmekteydi: “Basın, kitle iletişim araçları ve okullarda edebiyat derslerinin öğretiminde Farsça ile birlikte yerel [bumi] ve etnik [kavmi] dillerin kullanımı serbesttir”.

     

    Milli meselenin çözümünü "sağlayabilecek" şuralar meselesi Anayasanın 7. bölümünde (100-106. maddeler) yer aldı. Köy, bahş, şehir, şehristan ve ostanlardaki [eyaletlerdeki] şuralar “sosyal-ekonomik, imar, sağlık, kültür, öğretim ve sosyal güvenlik konularıyla ilgili programların hızla yerine getirilmesi aracı” sayılıyordu. Ayrımcılığı önlemek, eyaletlerde imar ve sosyal teminatları sağlayan programların uyumlu uygulanmasının denetimi amacıyla eyalet şuralarının temsilcilerinden oluşan Eyaletlerin Yüksek Şurası denilen organın düzenlenmesi öngörülüyordu (101. madde). Bu da "kendi yetkisi çerçevesinde kanun tasarısı hazırlayıp, doğrudan, ya da hükümet aracılığı ile Milli Şura Meclisi'ne [daha sonraları İslam Şura Meclisi, parlamento] sunabilir.” (102. madde) Anayasada ek olarak, şuraların ve eyalet yüksek şurasının seçilmesi ve oluşum şekli, aynı zamanda hukukları ve görevleri konularını ayrıca yasanın belirleyeceği ifadesi yer almaktaydı.

     

    Anayasanın referandumda onayından sonra “yasal zemin” elde eden rejim önderleri demokrasi ve milli hareketler üzerine saldırıyı daha da genişlettiler. Referandumdan kısa bir süre önce Anayasanın görüşülmesi sırasında kitlenin dikkatini iç çelişkilerden ve çözüm bekleyen sorunlardan uzaklaştırmak amacıyla Tahran'daki ABD Büyükelçiliği işgal edildi. Uluslararası hukuk pratiğinde olağanüstü olay olan bu eylemle demokratik hareket, aynı zamanda milli hareket tarafından sıkıştırılmış yeni teokratik yönetim çıkış yolu bulmak umudundaydı.

     

    20 Aralık tarihinde geçici hükümetin 14 bentten oluşan Bölgelerin kendisini yönetmesinin (hodgerdani) hak ve görevleri konulu yasa tasarısı basında yer aldı ve iki hafta boyunca halkın tartışmasına açıldı. Ana maddeler aşağıdakilerden oluşuyordu:

     

    -                     Milli savunma (ordu) ve sınır konuları, dış siyaset, devlet güvenliği, dış ticaret ve gümrük işleri, ülke çapında genel iktisadi programlar,  bütçenin tanzimi, bankacılık-finans işlerinin genel yönleri, iç ve dış borçlar, kredi meselesi, doğrudan ve dolaylı vergilerin oranının belirlenmesi, genel iletişim hatları (telefon, telgraf ve posta), yollar (karayolu, otoban, demir yolu, deniz ve hava donanması), ağır sanayi de dahil olmak üzere, petrol-gaz ve petrokimya, metalürji endüstrisi, aynı zamanda büyük kanalların kullanımı gibi konular merkezi hükümetin yetkisinde olmalıdır;

     

    -                     Bölgenin imar planları, bu bölge için belirlenen bütçenin harcanması, tarım ve köy endüstrisinin gelişimi, eğitim, öğretim ve kültür çalışmaları, sağlık, yerel yolların yapımı, şehir ve köylerin sosyal sorunları, basın ve yayın işi yerel yönetim organlarının uhdesinde olmalıdır;

     

    -                     Yerel işleri yöneten organlar bölge şuralarının teklifi ve ilgili bakanların onayı ile düzenlenir, onlara karşı sorumludur, bölgelerde devletin önemli işleriyle meşgul olan organlar ise bakanlıkların önerisi ve bölge şuralarının onayı ile düzenlenir;

     

    -                     Yerel yargı organları bölge şuraları tarafından organize edilip, hükümet tarafından kontrol edilmelidir, fakat onların kararları İran Yüksek Mahkemesi'nde yeniden ele alına bilir, kamu düzeni konularında İçişleri Bakanlığı tarafından önerilen ve bölge şuraları tarafından tasdik olunan mahkemeler yerel şehir ve köy yönetiminin yetkisine verilir;

     

    -                     Bölge şuraları İran İslam Cumhuriyeti Anayasası çerçevesinde yerel çalışmalar hakkında yasalar kabul edebilir, bu yasaların ülkenin yüksek yasama organı tarafından onaylanması gerekmektedir;

     

    -                     Bölge şuraları ülke bütçesinden kendine ayrılan paydan ek olarak yerel ihtiyaçlar gereğince ek vergiler uygulama hakkına sahiptir;

     

    -                     Merkezi hükümet genel bütçenin dağıtımından önce en çok geri kalmış bölgelerde durgunluğun ortadan kaldırılması görevini dikkate almalıdır;

     

    -                     Bütün kendini idare [hodgerdani] bölgelerinde yerel dillerin ve edebiyatın öğretimi serbesttir ve ilkokulun birinci sınıfından başlayarak Farsça ile birlikte eğitim verilecek, fakat dersler ( dil dersleri dışında) tüm İran halklarının milli ve ortak dili olan Farsça olacak, yerel eğitim sistemi Eğitim Bakanlığının denetiminde yapılacaktır;

     

    -                     Kendini idare [hodgerdani]  bölgelerinde yazı işleri Farsça ve yerel dillerde olacak, lakin yerel kurumlarla merkezi hükümet ve diğer bağımsız bölgeler ile yazışmalar Farsça yapılacaktır;

     

    -                     Tüm kendini idare [hodgerdani]  bölgelerinde üniversite veya enstitüler kurulacak, burada öğretim Farsça yapılacak, bu üniversite ve enstitülerde yerel halkın edebiyat ve kültürü bölümü olacak, ayrıca Tahran Üniversitesi'nde İran halklarının dil-edebiyat ve kültür bölümleri oluşturulacak;

     

    -                     Tüm kendini idare [hodgerdani] bölgelerinde İran İslam Cumhuriyeti radyo ve televizyon kurumuna bağlı yerel radyo-televizyon merkezi kurulacak, bu merkezlerde yerel programlara belirli bir süre tanınacaktır;

     

    -                     Basın ve kitap basımı yerel dillerde özgür olacak, merkezi hükümet bölgelerin talebi üzerine yerel kültürlerin gelişmesine kapsamlı yardımda bulunacaktır.

     

    Kendini idare [hodgerdani] bölgeleri organlarının görevlerine gelince; Onlar ülkenin bağımsızlığı, toprak bütünlüğü ve İran nüfusunun milli birliğini sağlamalı, Anayasa ve ilgili kanunlara riayet etmeli, merkezi hükümeti bölgelerdeki durumla ilgili bilgilendirmeli, hizmet çağına gelen gençleri İran İslam Cumhuriyeti ordusuna göndermeli, bölgelerde askeri birliklerin oluşturulması, ordu birliklerinin hareketi ve diğer ihtiyaçları için her türlü yardımda bulunmalıdır.

     

    Fars olmayan halkların çoğunluğunun özerklik konularına yaklaşımı somut ve açıktı. Sadece siyasi yolla milli meseleyi çözmenin mümkün olmadığını anlayan Kürt, Türkmen, Arap, Kaşkay hareketlerinin yönetimi milli görevlerin elde edilmesinde barışçıl yollarla (müzakerelerle) birlikte, silahlı mücadele yöntemlerini kullanmaya mecbur oldular. 1979 ve 1980 yılları tüm ülkede güçlenmekte olan milli hareketlerle, güçlenmekte olan yeni rejim arasında kanlı savaşlar yılı oldu.

     

    1980 yılı Şubat ayının sonlarında İran Kürdistanı Demokrat Partisi yeniden 6 maddelik özerklik tasarısıyla ilk Cumhurbaşkanı Beni Sadr’a başvurdu. Bu tasarı önceki 26 maddeli ortak tasarıdan prensipte farksızdı. Cumhurbaşkanı bir süre sonra bu tasarıyı beğendiğini ve yakında onun Devrim Konseyi'nde müzakere edileceğini açıkladı. Fakat ilk şart olarak Kürt hareketi katılımcılarından silah bırakmaları istendi. Bu talebi Kürt yöneticilerinin kabul etmek niyetinde olmadığını gerekçe göstererek, devlet özerklik konularıyla ilgili görüşmelerin kesildiğini beyan etti. Cumhurbaşkanı Beni Sadr bununla ilgili olarak  “biz özerkliğe karşı değiliz, ancak özerklik bizden olmayanlara verilmeyecek” görüşünü sergilemekteydi.

     

    1980 yılının Eylül ayında Irak'ın, İran'a müdahalesini Humeyni rejimi Allah'ın Lütfü olarak karşıladı. Hâkim rejim, tahmil edilmiş savaşta zaferin kazanılmasının sadece birlikten ibaret olması hakkında propagandayı güçlendirerek, onun fevkinde yer alan demokratik ve milli güçleri ezmek için uygun koşullar elde etti.

     

    Devrim sırasında ve sonraki yıllarda Azerbaycan'daki hareket, genel olarak İran'daki Türklerin hareketi Fars olmayan diğer halkların hareketlerinden farklı yol izledi. Devrimde aktif yer alan milyonlarca Türk’ü peşinden götürebilecek tek dini ya da dünyevi merkez ortaya çıkmadı. Hatta oluşmakta olan yeni rejimin yönetiminde temsil edilen Türk din görevlileri bile ortak platformda birleşemediler. Sonuçta bu dönemde milli sloganlar kararlılıkla ve açıkça öne sürülmedi, Türk milli hareketi ortaya net bir milli-siyasi program koyamadı.

     

    Monarşi rejiminin dağılmasının yarattığı bu eşsiz şans da yitirilmiş oldu. Bu şansın kaybedilmesinin temel nedeni olarak Türk elit kesiminde karmaşık, bazen de birbirine ters olan kimliklerin varlığını vurgulamak gerekir. Öyle ki, Türk ruhanilerin çoğunluğunun bilincinde İslamcılık (daha doğrusu, Şiilik), İrancılık ağır basmış, sol güçler arasında ise İranlı kimliği ile birlikte sınıfsal kimlik Türkçü ve Azerbaycancı kimlikten önemli olmuştur. Kaydedilen görüşler Türklüğün o dönemde birleştiği temel siyasi örgüt olan Müslüman Halkın Cumhuriyet Partisi'nin etkinliğinde kendini açık gösterdi.

     

    Müslüman Halkın Cumhuriyet Partisi (daha fazla Halkı Müslüman olarak tanınmıştır) devrimden iki hafta, Humeynici güçlerin İslam Cumhuriyeti Partisi'ni kurmasından ise toplam bir hafta sonra, 1979 Şubat ayının 25’inde kuruldu. Halkı Müslüman İran’ın genel partisi olup, ülke çapında sorunların çözümünü program amacı edindi. Martın 13’de ilan edilen, önsöz ve 10 maddeden oluşan programında özel sosyal ve milli-etnik talepler yer almamıştır. Farsça Halkı Müslüman gazetesi Tahran'da basılmıştır. Partinin merkezi de Tahran'da bulunuyordu. Yerel teşkilatların çoğu Türk bölgelerinde kuruldu. Ana teşkilatlar Azerbaycan kentlerinde, Tahran'da ve Kum'da idi. Teşkilatlar faaliyetlerinde büyük ölçüde özgürlükçü idiler. Adında hizb (“parti”) sözü olmasına, kendisini tam olarak hizb adlandırmasına rağmen, aslında Halkı Müslüman siyasi hareket biçiminde bir teşkilat idi. Halkı Müslüman’ın faaliyetlerinde, kurucuları Hüccetü-l-İslam Sadrettin Bulaği, Hüccetü-l-İslam Seyyid Hadi Hosrovşahi (partinin sözcüsü), Dr. Ahmet Alizade (partinin Genel Sekreteri) önemli rol oynadılar. 1979 yılının Şubat-Mayıs aylarında Doğu Azerbaycan valisi Rahmetullah Mükaddem-Marağayi partide söz sahibi olan kişilerden idi. Partiyi finans yönünden destekleyen başlıca güç Tahran ve Tebriz’in pazar halkı (bazariler) idi.

     

    Halkı Müslüman’ın fikir babası Ayetüllahül-üzma Seyid Muhammet Kazım Şeriatmedari (1905-1986) sayılırdı. Parti üyelerinin geneli de İran’ın en nüfuslu bir kaç merci-i taklitlerinden biri olan Şeriatmedari’nin taklitçileriydi. İran'da bu taklitçilerin, aynı zamanda parti üyelerinin sayısı 2-3 milyon kadar tahmin ediliyordu. Şeriatmedari’nin oğlu Hasan, parti yönetimindeydi, ancak parti yönetimi Şeriatmedari’den doğrudan talimat almamaktaydı.

     

    Halkı Müslüman, kurulduğu günden itibaren Ayetullah Şeriatmedari’nin İran’ın geleceğine ilişkin fikirlerini savunuyordu. Şeriatmedari, ülkenin geleceğini anayasal monarşide görmekte,1906-07 yılları anayasasına uyulması fikrini savunmaktaydı. O, aynı zamanda da Ayettullah Humeyni’nin dini lider (vilayete-fegih) doktrininin de aleyhine idi. Şeriatmedari’ye göre, bu doktrin önceki Şah rejiminin diğer bir yüzü idi, otoriter rejim ya da diktatörlük için temel oluşturmaktaydı, halkın egemenlik prensiplerine tersti. Şeriatmedari kısa bir süre sonra görüşlerini şu sözlerle ifade ediyordu: “Görünen o ki, biz bir monarşiden bir diğerine doğru gitmekteyiz.” Ayrıca o, Şii geleneğine dayanarak, ruhanilerin doğrudan siyasete karışmaması, devlet yönetiminde, özellikle iktidarda yer almamaları gerektiğini ifade ediyordu. Ayetullah Şeriatmedari için İran’ın bütünlüğü üstün değerdi. Bunun yanı sıra Pehlevi yönetiminin Fars olmayanların varlıklarını inkâr ederek, onlara karşı ayrımcılık siyaseti yürüttüğünün farkındaydı. Ayetullah, devletin Fars olmayan milletler konusundaki politikasının değişmesi, onlara bazı kültürel hakların verilmesi gerektiğini ileri sürüyordu. O, asla “özerklik” terimini diline getirmemiştir. Bunun nedeni, belki de, onun halen de 21 Azer travması’nı yaşaması ile ilgiliydi.

     

    Ülkenin geleceği ile ilgili özlü meselelerde fikir ayrılığının olması, aynı zamanda en etkili din adamlarından biri olan Şeriatmedari’yi devrimden sonraki süreçlerden uzak tutma çabası kaçınılmaz olarak bu iki şahsı (Humeyni ve Şeriatmedari’yi) karşı karşıya getirecekti. Bu karşı durma kısa süre sonra gerçekleşti.

     

    Henüz Şubat ayında Humeyni geçici İslam hükümeti fikrine muhalif olmayı döneklik olarak gördüğünü belirttiği zaman Şeriatmedari buna itiraz etti.  O, barışçı eleştiriler ya da muhalifliğin asla cezalandırılmaması gerektiğini açıkladı. Humeyni’nin Mart ayında Şeriatmedari’yi evinde ziyaretinden sonra da fikir ayrılıkları devam etmekteydi. Nisan ayında Ayetullah Sadık Halhali Halkı Müslüman Partisi’nin kurulmasını ruhaniyetin birliğini yok eden bir olay gibi değerlendiren bir makale yayınladı. Bu makalesinde Halhali, Ayetullah Şeriatmedari’yi bölücülükle suçladı. Bu makale özellikle Azerbaycan’da Şeriatmedari taraftarlarını öfkelendirdi. Yeni anayasanın hazırlanması ve kabulü konusunda da Humeyni ile Şeriatmedari arasında görüş ayrılığı ortaya çıktı. Humeyni yeni anayasanın din adamlarından oluşan özel kurumda (Meclis-e Hobregan) hazırlanması ve referandumda kabulünü yeni rejimin hızla oluşumu için en uygun yol gördüğü için, Ağustos ayında bu kurum için seçimler yapılacağını açıkladı. Şerietmedari ülke için büyük öneme sahip Anayasanın özel kurumda hazırlanmasının yanlış fikir olduğunu söyleyerek, onun doğrudan seçimlerle toplanacak kurucu meclisin işi olduğunu beyan etti ve taraftarlarına Meclis-e Hobregan seçimlerini boykot çağrısında bulundu. Ancak Halkı Müslüman’ın Azerbaycan teşkilatı seçime katılma kararı alarak, adayı Mukaddem Merağayi’nin Meclis-e Hobregan’a seçilmesini başardı.

     

    İmam Humeyni ile Ayetullah Şeriatmedari’nin arası, Meclis-e Hobregan’ın alelacele hazırladığı yeni anayasa tasarısının 2-3 Aralık günlerinde yapılacak referandum konusunda tamamen açıldı.

     

    Bu arada Şeriatmedari anayasa tasarısının İslam'a genellikle uyduğunu, onun onaylanmasının mümkün olduğunu bildirdi. Aynı zamanda o, tasarıdaki 56. (Allah tarafından halka verilen haklar) ve 110. (Liderin yetki ve görevleri) maddelerinin birbiri ile çeliştiği ve Vilayeti-fegih (lider) kavramının tasarıya dâhil edilmesinin kabul edilemez olduğunu açıkladı. Devlet televizyonu Şeriatmedari’nin görüşlerinin birinci (takdir) bölümünü tekrar tekrar yayınladı, ancak ikinci bölümdeki (eleştiri) fikirlerini gizledi. Bu, Şeriatmedari taraftarlarının öfkesine neden oldu.

     

    5 Aralık tarihinde Humeyni ve Şeriatmedari taraftarları Kum’da karşı karşıya geldiler. Şeriatmedari’nin korumalarından biri bu çatışmada hayatını kaybetti. Bu olay,  Şeriatmedari taraftarlarını çileden çıkardı. Bu durumun dramatikliğinin farkında olan Humeyni oğlu ile birlikte Şeriftmedari’yi evinde ziyaret ederek, ona başsağlığı diledi.  İmam Humeyni’nin bu davranışı görülmemiş bir olay idi. Ancak bu, Azerbaycan’ı sakinleştiremedi. Şeriatmedari’nin öfkeli taraftarları Tebriz’deki devlet radyo-televizyon merkezini, eyalet valisinin evini ve diğer devlet kurumlarını bastılar. Tebriz’deki askeri mühimmat deposunun asker ve subayları eylemcilere katıldı. Azerbaycan’ın birçok kentlerinde de protesto eylemleri gerçekleştirildi. Radyo-televizyon merkezini ele geçirenler Bağımsız Azerbaycan İslam Cumhuriyeti hakkında konuşmalara varacak kadar ileri gittiler. Bu artık bir başkaldırı idi,  Tebriz bir kez daha merkezi hükümete karşı isyana başlamıştı.

     

    1979 yılının Aralık - 1980 yılının Ocak ayındaki Tebriz isyanının ayrıntılarına girmeden, konumuz için önemli bir kaç noktaya dikkat çekmek gerekiyor.  Bu dönemde her iki taraftan onlarca ölen ve yaralananın olmasına, çatışan taraflara on binlerce insanın katılmasına, Tebriz'deki aynı devlet dairesinin birkaç kez elden ele geçmesine, kısaca, Tebriz ve Azerbaycan'ın merkeze karşı yeterince keskin tutum sergilemesine rağmen, isyan sırasında ileri sürülen taleplerin yetersizliği dikkati çekiyor. Nitekim Aralık ayının 13’de Tebriz’de yarım milyon insanın katıldığı mitingin en "radikal" talebi, iki Azerbaycan eyaletinde idari ve dini atamaların Şeriatmedari’nin onayından sonra yapılması talebi vardı. Anlaşmazlıklar konusunda engin tecrübeye sahip olan Humeyni, tabii, bu gibi taleplerin kabulü hakkında vaat vermeyi uygun görmüş, hatta yeni anayasada düzenlemeler konusunda Şeriatmedari’ye danışacağını bildirmişti.  Kendisine sadık güçlerin toplanması ile ve karşı taraftaki Halkı Müslüman’ın yönetiminden Hüccetü’l-İslam Hosrovşahi gibilerini kendi tarafına çekmek için zaman kazanan Humeyni, adım adım Şeriatmedari’yi köşeye sıkıştırabildi. Şeriatmedari’nin hareketi, onun “kötü taktik” olduğunu göstermekteydi. Kendi nüfuzunun ve aynı zamanda da milli hareketin gücünün zirvede olduğu dönemde bile Şeriatmedari, kendisini ve hareketi düşman kabul edenlere karşı yumuşak davranış sergiledi. Şerietmadari’nin başka bir anlaşılmaz hareketi, daha doğrusu hareketsizliği ayaklanmanın merkezine (Tebriz) gitmemesi idi. Tebriz halkı yüz binlerin katıldığı eylemlerde “Can sana feda Şeriatmedar, Kum sana zindan Şeriatmedar!” sloganları ile onu Tebriz’e çağırıyordu. Şeriatmedari ve Halkı Müslüman yöneticilerinin bir diğer yanlışı ise Fars olmayanların milli hareketi ile Türk milli hareketi arasındaki işbirliği konusuna yeterince önem vermemesi oldu. Tebriz isyanında Kürt hareketinin lideri Şeyh İzzettin Hüseyni Tebriz’e tebrikle birlikte silahlı gruplar göndermiş, fakat Şeriatmedari buna gereken karşılığı vermemiştir. Bu kez de Azerbaycan kendi milli meselelerinde değil, daha çok İran’ın genel sorunu - Vilayeti-fegih’in yetkileri (110. madde) - üzerine ısrar etmekteydi. Genel olarak, Şerietmedari’nin milli meselenin ortaya çıkmasında ve hareketin gidişatı boyunca kayıtsız kalması, fikrimizce, onun İranlı ve Müslüman kimliğine aşırı bağlılığı ile izah edilebilir. “İran’ın dağılacağı”  korkusu onu Kürt güçleri ile sıkı birlik içerisinde olmaktan uzak tuttu. Bu psikolojik durumun oluşmasında Sovyetler Birliği'nin 1979 yılı Aralık ayında Afganistan'ı işgali ve bir sonraki hedefin İran olacağına dair söylentilerin yapay şekilde körüklenmesi de etkili oldu. Tahran basını sürekli olarak Tebriz’deki isyanda yabancıların parmağı olduğu hakkında topluma psikolojik baskı yapmaktaydı.

     

    Ayetullah Şeriatmedari’nin kararsızlığından, ayrıca Türk milli hareketinin aydın stratejik ve taktik hattının olmamasından faydalanan İmam Humeyni, Tebriz’deki isyanı bastıra bildi ve kısa bir süre sonra rakibi Şeriatmedari’yi siyaset meydanından uzaklaştırmayı başardı, hatta onun Ayetullah dini payesini iptal ettirerek, ömrünün sonuna kadar (1986) ev hapsine çarptırdı. 1979 Aralık ayında "İslam Anayasası' referandumda onaylandıktan sonra, yeni yılın Ocak ayında başkanlık seçimleri yapıldı, Mart-Mayıs'ta parlamento seçildi, Ağustos-Eylül'de yeni, kalıcı hükümet görevine başladı.1980 Eylül ayında başlamış olan İran-Irak savaşı, İran’da “milli birliğin” yeni faktörüne, halkın devrim heyecanının tükenmesine sebep oldu. 1980 yılı İran tarihinde yeni, teokratik sistemin şekillenmesi yılı oldu.

     

    Kaderini Türklerin tanınmış dini liderine (Ayetullah Şeriatmedari’ye) bağladığı, siyasi süreçlerin hazırlıksız yakalandığı milli hareket, bu aşamada da başarısız oldu. Devrimin yaratmış olduğu ümitler suya düştü. Türklük siyaseten mağlup oldu. Devrimin zaferinden bir yıl sonra Türkçe basında yeni rejimin milli sorunlarda eski rejimden yalnızca sarıklarıyla farklılık gösterdiğini içeren görüşler yer almağa başladı. İran'daki Türklerin milli enerjisinin büyük bir kısmı kültür alanındaki faaliyetlere yöneldi. Milli güçler,  on yıllar boyunca Türk kültürü önündeki sorunların nihayet çözüleceği, milletleşme sürecinin hızlanacağı yönünde umutlandılar.

     

     İslam Cumhuriyeti devletinin ülkedeki Türklüğe yaklaşımını prensip olarak önceki Pehlevi rejiminin politikalarının devamı olduğunu göstermeliyiz. Teokratik iktidar da Türklere olağan haklarını bile vermekten imtina etti. Yeni İran anayasasının ülkedeki kavimlerin ve taifelerin birliği konusundaki ihtişamlı vaadine rağmen, İslam Cumhuriyeti döneminde Pehlevi döneminin Türk düşmanlığı daima gündemde olmuş, Türklüğün varlığı İran’ın bütünlüğü için tehlike olarak görülmüş, devlet aygıtı, ülkenin ırkçı aydın kesimi ve ayrıca Türk dönekleri Türk nüfusu arasında milli kimliğin oluşmasına engel olmuş, Türk milli hareketini acımasızca takip etmişlerdir. Anayasanın 15. maddesinde, aynı zamanda da “Kendini idare [hodgerdani]  bölgelerinin hak ve görevleri” adlı yasada öngörülen “yerel dillerin” kullanımı, bu dillerin yerel yönetim kurumlarında kullanılması, yerel kültürlerin araştırılması ve tanıtımı alanında öngörülen vaatler kâğıt üzerinde kaldı. İran devleti son on yıllar içinde Türklüğün milli yönden bilinçlenmesi ve örgütlenmesini önlemeye çalıştı.