Felsefenin dizgesel bir yapı kazandığı Antik Yunan’dan bu yana, epistemoloji, ontoloji ve etik, zaman zaman biri diğerlerinin önüne geçse de hep bir arada var oldular. Buna bağlı olarak bilginin niteliği, nesnesi ile olan ilişkisinde ya da ilişkisizliğinde şekillenirken, doğru bilgiye göre eylemenin araştırılması ve sorgulanması olarak etik, doğrudan ya da dolaylı bir ilişki ile “doğruluk” kavramı çevresinde şekillenmiştir. Daha genel anlamıyla, dünyanın kavramsal resmi olarak ifade edilebilecek ve birer anlama ve bilme modeli olan söylemlerin dayandıkları temel kavram doğruluktur. Diğer taraftan toplumu bir arada tutan ve onu bütünleştiren bir düşünce sistemi olarak ya da insana, içinde yaşadığı evren ve toplum hakkında derli toplu bir anlayış getiren her tür söylemin ve özellikle de bilimsel kuramların ‘bilimselliklerinin’ gücü, büyük oranda onların argümantatif temellerine ait doğruluk iddialarının gücü tarafından kurulmaktadır. Bu güç ise daha temel olarak doğruluk ve gerçeklik terimlerinin anlam kazandığı epistemolojik ve onunla doğrudan ya da dolaylı ilişkisi içerisinde ontolojik söylemler ile sağlanır. Bu nedenle de doğruluk terimine yönelik anlam incelemesi tüm söylemsel yapılar için kökensel bir araştırma niteliğindedir. Bu dersin amacı, kökenleri M.Ö. 500’lü yıllarda Sofist Düşünce’de açığa çıkmış ve bilginin belirleyici niteliği olan ‘doğruluk’un ölçütüne bağlı olarak savunulan (epistemolojik) görelilik kuramını incelemek ve nihilizmden temel farklarını belirginleştirebilmektir.