Konu özeti

  • konu 1

    Cumhuriyet Dönemi Düşünce Tarihi I

     

    Osmanlılar, 18. yüzyılın son çeyreğinde Avrupa’nın bilim ve teknoloji alanlarında üstünlüğünü onaylayarak yönetsel ve toplumsal sorunların çözümünde sahip oldukları bilgi anlayışının, yani “Aristoteles-Platon-Tanrı Merkezcil Bilim-Felsefe-Din Birlikteliği”nin yetersiz kaldığını kabul etmek zorunda kalmışlardır. Üstelik o ana değin küçümsedikleri “Frenklerin” elindeki “Yeni Bilgi”nin şeran yasak olmayan kısımlarını kullanmaktan da geri kalmamışlardır.

    Aslında “Eski Bilgi”nin, birçok alanda, kendi çerçevesi içinde başarıyla yanıtlayamadığı ve dolayısıyla çözüm üretemediği konuların olduğu, daha önceki yüzyıllarda tespit edilmiş ve bunların giderilmesine yönelik eleştiriler de çeşitli ortamlarda, süreç içerisinde dile getirilmiştir. Bununla birlikte, bu düşünce yapısının biçimlendiği başlıca kurumlar olan medreseler ve dergâhlar ile bunların baş aktörleri müderrisler ve mutasavvıflar, devlet ve toplum üstündeki hâkimiyetlerini her şeye rağmen devam ettirmeyi başarmışlardır. Bu arada bu iki grup dışında kalan ve Avrupalılar ile temasta bulunmaları daha kolay olan asker ve sivil bürokratlar, sefirler, denizciler, tacirler ile eğitim için Avrupa’ya gönderilen Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler ülkelerine döndüklerinde, Avrupa’ya yönelik izlenimlerini ve karşılaştıkları “Yeni Bilgi”nin yararlarını çeşitli ortamlarda paylaşmışlardır. Bu sürece ilgileri düzeyinde dâhil olan Saray’a yakın Osmanlı Türkleri de, “Frenkler”in elindeki “Yeni Bilgi” ile bunun toplum yaşamını kolaylaştıran uygulamaları hakkında halkı haberdar etmeye başlamışlardır.

    Sonuçta “Yeni Bilgi” bütünüyle olmasa da elzem görülen bazı bölümleri Türkiye’ye aktarılmış ve matematik, astronomi, coğrafya, tababet ve askeriye alanlarından yapılan bilgi transferi aracılığıyla, yönetsel ve toplumsal sorunların üstesinden gelinebileceğine inanılmıştır. “Yeni Bilgi” ve “Yeni Teknik” aktarılırken bu beş alana öncelik tanınmasında, bu bilimlerin nitelikleri ve sağlayacakları faydalar da dikkate alınmıştır. Şöyle ki ortamsal bilgi olarak niteleyebileceğimiz astronomi evreni, coğrafya ise Dünya’yı betimlemektedir ve yaşanılan ve fethedilecek ortamı tanıtmaktadır. Yaşamsal bilgi olarak tanımlayabileceğimiz askeriye toplumu, tababet ise bireyi korumakta ve söz konusu ortamdaki yaşamı güvence altına almaktadır. Nihayet matematik ise “Ortamsal Bilgi” ile “Yaşamsal Bilgi”nin “alet”i olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Osmanlılar, öte yandan, toplumsal sorunların çözümünde pragmatik kaygıları temele aldıkları için, esasen kuramsal olan “Ortamsal Bilgi” yerine esasen kılgısal olan “Yaşamsal Bilgi”den daha fazla yararlanabilecekleri düşünmüşler ve askeriye ve tababet eğitimi için 18. yüzyılın son çeyreğinden itibaren bağımsız yüksek okullar kurmuşlardır. Bu arada matematik, astronomi ve coğrafya (hatta tıbbiyelerde biyoloji) bilgilerini de kılgısal eğitimin gereksinim duyduğu ölçüde işlemeye başlamışlardır.

    Yüksek okullarda eğitim bu minval üzerinde devam ederken, hem “Yaşamsal Bilgi”nin hem de “Ortamsal Bilgi”nin diğer bilgi dallarıyla çok yakın ilişki içinde olduklarını fark eden Osmanlılar, üstelik bu iki alanda yeterli bir birikime ulaşabilmek ve uygulamalarda başarılı olabilmek için başta fizik, kimya ve biyoloji olmak üzere doğa bilimlerinin öğrenilmesi ve öğretilmesinin zorunlu olduğunu anlamışlardır. Dolayısıyla mühendislik mekteplerinin müfredatında fizik ve kimyaya, hekim mekteplerinin müfredatında ise botanik ve zoolojiye de (ve bunlarla bağlantılı jeolojiye) yer vermeye başlamışlardır.

    Osmanlıların “Yeni Bilgi”yi tam anlamıyla benimsemelerinin uzun sürmesi ise, Dârü’l-Fünûn (Üniversite) kurma ile ilgili ilk girişimlerin ancak 19. yüzyılın ortalarında gündeme gelmesine yol açmış, bununla birlikte süreklilik gösteren ilk yükseköğretim kurumunun açılması ancak 20. yüzyılın başında mümkün olmuştur. Ayrıca bu “gecikme”, “Eski Bilgi” ile “Yeni Bilgi”nin birlikte var olmasını sağlamıştır. Bu ikili yapı, Atatürk’ün bir “Bilim Cumhuriyeti” olarak tasarladığı Türkiye Cumhuriyeti kurulana kadar, hatta bir süre daha, devam etmiş ve Üniversite Reformu ile “Yeni Bilgi” hâkimiyetini ilan etmiştir.

     



    • konu 2

      Cumhuriyet Dönemi Düşünce Tarihi II

      Araştırma, çağdaş üniversitenin temelidir. Araştırıcılık kavramı da çağdaş üniversitenin yapıtaşı olmuştur. Bilim her alanda sonsuzca ilerleme içinde olduğundan, yalnızca öğretim yapan üniversite yenilikleri izleyemez. Araştırıcı niteliği kazanamamış, öğrendiği ile yetinen öğretim üyesi de yenilikleri takip edemez. Araştırıcı olmayan öğretim üyesinin kendisi bu duruma düşünce, yetiştireceği öğrenciler de doğal olarak çağın gerisinde kalacaklardır. Araştırıcı niteliği olmayan öğretim üyelerinden kurulu bir üniversite de en kısa zamanda yozlaşır ve sonunda yıkılmaya mahkûm olur. Bu gerçeğin bilincinde olan Atatürk ve Cumhuriyet Hükümetleri, Darülfünûn’un memleketin bilim merkezi olmasını ve gençlerin Batı üniversiteleri ölçüsünde yetiştirilmesini temel hedeflerinden biri olarak seçmiş ve buna uygun tedbirler alarak Darülfünûn’a tüzel kişilik (21 Nisan 1924), bilimsel ve idari özerklik vermiş (7 Ekim 1925), bütçesini ayırmış ve ödeneğini de artırmışlardır. Ancak, Darülfünûn’un -aşağıda ayrıntılı olarak gösterileceği üzere- bir çağdaş üniversitenin iki temel görevi olan bilim ve teknoloji üretmek ile gençleri yetiştirmekte çağın gerisinde kaldığını zaman içerisinde fark etmişler ve 1933 Üniversite Devrimi’ni gerçekleştirmişlerdir.

      Albert Malche ve Raporu

      Darülfünûnda yeni bir düzenlemenin[1] gerekli olduğu kararına varan Atatürk ve dönemin hükümeti,  bunun nasıl yapılacağını belirlemek için yabancı bir uzmandan yararlanılmasının daha uygun olacağı düşünmüş, bu amaçla, Cenevre Üniversitesi Pedagoji Profesörü Albert Malche Türkiye’ye davet edilerek, kendisinden Darülfünûn’la ilgili bir rapor hazırlaması istenmiştir.

      Malche, davet üzerine 16 Ocak 1932’de İstanbul’a gelmiş ve derhal son derece nesnel olarak ve hiçbir önyargıya sahip olmadan ülkenin gerçekleri hakkında bilgi toplamaya başlamıştır. Fakülteleri, klinikleri ziyaret etmiş; laboratuarları, seminerleri ve kütüphaneleri görmüş; politikacılarla, profesörlerle, idari memurlarla ve öğrencilerle konuşmuştur. 18 Şubat 1932’de Rektöre, yetkili makamlara iletilmesi ricasıyla, ayrıntılı bir sorular listesi sunmuş; bu isteğine uyulmuştur. Malche, bu sorulara karşılık elde ettiği neticeleri değerlendirmiş, 29 Mayıs 1932’de tekrar raporunu bitirerek, 1 Haziran 1932’de Türk Hükümeti’ne sunmuştur.

      Bilimsel Gerekçeler

                  Malche’ın, Darülfünûn’a yönelik eleştirilerinin başlıcaları şunlardır:

      * Darülfünûn, kendisine tanınan bilimsel özerklik ve tüzelkişilik hakkındaki yasalara pek bağlı ve taraftar görünmemektedir.

      * Öğretim üyeleri bilimsel sayılabilecek nitelikte ciddi hiçbir araştırma yapmamaktadır. Seminer, laboratuar ve uygulama çalışmaları yetersizdir. Tıp öğretiminde klinik uygulamalara az yer verilmektedir. Öğretim üyeleri basit çevirileri bile tez olarak kabul edebilmektedir. Darülfünûn’un fakülteleri arasında bilimsel işbirliği bulunmamaktadır. Fakültelerin bir kısmı kendini yalnızca öğretimden sorumlu tutmaktadır. Batı dillerine yeterince önem verilmemekte, öğrenciler yabancı dil bilmemektedirler.

                  Yurdumuzda yetişmiş ilk kadın matematikçi Paris Pişmiş’in Darülfünûn ve daha sonra gelen yabancı profesörler üzerine düşünceleri bu hakikate dikkat çekmektedir:

      “Alman hocalar varken eğitim iyiydi, ancak onlar da fazla kalmadılar.Kontratları genellikle üç ya da dört yıllıktı. Bunun üç yılı mecburi idi, sürenin beş yıla uzatılabilmesi de mümkündü. Çoğu beş yıldan uzun kalmadı zaten. Onlardan ne kadar istifade edildi bilmiyorum, ama ben şahsen çok istifade ettim: önümde bir pencere açılmış gibiydi, bu pencereden yeni bir dünyaya bakıyordum sanki. Önceden de hocalarımız iyiydi. Fakat onlar sadece ders okutuyorlar, alıştırma veriyorlardı, hiç araştırma yapmıyorduk. Aslında hocalarımız da araştırma yapmıyorlardı. Alman hocalar geldiğinde bir de baktık ki, araştırma yapıyorlar, neşrediyorlar. ‘Biz de onlar kadar akıllıyız, onlar yapıyorsa biz de yapabiliriz!’ dedim kendi kendime. Hitler Almanya’sından kaçan bu profesörlerin her şeyden önce araştırmayı teşvik bakımından bize çok yararları oldu.”

      * Öğretim yöntemleri Ortaçağ’dan kalmadır. Darülfünûn’da çok sayıda ve geniş derslikler bulunmasına rağmen, bunlar yeterince kullanılmamaktadır. Laboratuar, seminer, klinik ve enstitülere ayrılan yerlerin bir kısmı eski ve ilkel kalmaktadır.

      Esas eleştirilerini öğre­tim programları ve yöntemleri üzerinde yoğunlaştıran Malche, ders programlarının hem fazla yüklü hem de ansiklopedik nitelikte oldukları­nı, ders notlarının hiç değiştirilmeden ve geliştirilmeden uzun yıllardan beri aynen okutulduklarını, kişisel çalışma ve araştırmalara, düşünme ve konuşmaya yer vermeyen, mevcudu tekrar etmekten ibaret olan ortaçağ yönteminin kullanıldığını ısrarla vurgulamıştır. Hocanın kürsüde oturarak önceden hazırladığı metni öğrencilere okuması veya hızlıca takrir etmesi, öğrencilere soru sorma fırsatı vermemesi ve hocanın da öğrencilere soru sormaması esaslarına dayanan bu yöntemin bir an önce terk edilmesini, buna karşılık öğrencilerin okumasını, düşünmesini, araştırmasını, konuş­masını ve dolayısıyla zihinsel gelişimini sağlayan ve bilimsel zih­niyeti yaratan aktif bir öğretim yönteminin kullanılmasını tavsiye etmiş­tir.

      * Eminin görevleri ağır ve çeşitlidir. Darülfünûn’un izlediği pedagojik programın üzerinde, yürütmeyi etkileyecek, bilinçli bir doğrultuda çalışma yoktur. Bazen kamuoyu, bazen bir profesör veya bir profesör grubu kendi fikirlerini kabul ettirmektedir. Öğretim üyesi kadrosu çok kalabalıktır. Profesörlerin birçoğu pek önemsiz bir maaş almakta ve Darülfünûn üzerinde gerçek bir etki oluşturamayacakları kesin bulunmaktadır. Öğretim üyeleri dışarıdaki işlerini birinci, esas görevlerini ikinci planda tutmaktadırlar. Aralarındaki gruplaşma nedeniyle akademik yönetim grupların elinde bulunmaktadır. Öğretim üyeleri arasında fikir ve ideal birliği yoktur.

      Batı örneğine uygun biçimde yeni kürsüler kurmanın yeterli olmadığını söyleyen Malche, esas olanın, yeni bir ruh yaratacak profesörler olduğunu her fırsatta vurgulamıştır!






      • konu 3

        Cumhuriyet Dönemi Düşünce Tarihi III

        * Profesörlerin seçilme şekilleri çok önemli bir meseledir. Hiçbir konu Darülfünûn’un geleceği için bu kadar önemli değildir. Halen uygulanmakta olan sisteme göre hocayı, alâkadar diğer hocalar bulmaktadırlar...Alâkadarlar fena hakimlerdir. Onların görüşleri alınmalı, fakat karar başka makamlarca verilmelidir.

        * Darülfünûn’da geleceğin profesörleri şimdiki yapıyla yetiştirilememektedir. Bunun için yurtdışına staj yapmaya gönderilmeleri gerekmektedir.

        * Türkçe kitaplar çok azdır. Darülfünûn genel kütüphanesinin saat 16.00’da kapanması ve dışarıya kitap verilmemesi, öğrencilerin kişisel çalışmalarını engellemektedir. Kütüphaneler çıkan önemli dergileri hemen hiç almamaktadırlar. Kütüphaneler yeterli kitaba sahip değildir.

        Darülfünûn üzerine görüşlerini yukarıda kısaca serimlediğimiz Malche bu saptamalarında yalnız değildir. Darülfünûn Edebiyat Medresesi’nde müderris olarak çalışan Fuat Köprülü, 9 Haziran 1927’de Hayat gazetesinde yayımlanan ‘Darülfünûn’un Vazifeleri’ başlıklı makalesinde şunları dile getirmiştir:

        “… Yirminci yüzyılın bilimi, çok ve zengin bir oranda maddi araçlara, mükemmel laboratuarlara, muazzam kütüphanelere, büyük müzelere, faal ‘seminer’lere dayanır. Dünyanın en büyük ve en etkin alimlerini bu araçlardan soyutlayınız: Atalete mahkum kaldıklarını göreceksiniz. Ancak şunu da itiraf etmeliyiz ki, bugünkü ‘bilimsel usulleri’ bilmeyen insanları dünyanın en zengin araç ve gereçleriyle donatsanız, yine hiçbir şey yapamazlar; ve başkalarının kitaplarında gördükleri şeyleri papağan gibi tekrar ederler. Şu halde, memlekette faal bir ilim hayatı yaratmak için, bir taraftan maddi destek yapmalı, diğer taraftan, bugünkü garp alimleri gibi bizzat gözlem ve araştırma yapabilen ve her suretle onlardan farksız yani aynı zihniyetle ve aynı usullerle donatılmış insanlar yetiştirmeğe de muhtacız. Avrupa ilmiyle uzun zamanlardan beri devam eden temasımıza rağmen garptaki ‘ilim zihniyeti’ni, ‘ilim telakkisi’ni ve oradaki feyiz usullerini temsil etmekten henüz çok uzak bulunuyoruz. Eğer bir temsil ameliyesi şimdiye kadar başarılı bir şekilde yapılabilseydi, o zaman ilim adamlarımızı ve Darülfünûn’umuzu uluslar arası normlar ile ölçebilirdik. Bu hakikati gören aziz Başbakanımızın bir nutuklarında söyledikleri gibi, bu gayeye erişmedikçe, ilim adamlarımızı ve ilim müesseselerimizi beynelmilel mikyaslarla ölçmedikçe, vazifemizi yapmış sayılamayız. Siyaset ve askerlik sahalarında bütün cihanın gıpta edeceği büyük ve asri başarılar gösteren Türk kabiliyeti, ilim vadisinde de bunu göstermekten aciz değildir, yeter ki bu lüzumu şiddetle hissederek, bu ihtiyacın tatmini için, icap eden ortam ve araçları hazırlayalım. Türkiye’de çağdaş ilimlerin gelişmesi için düşünülecek tedbirler, yarım ve geçici tedbirler olamaz. İlim sahasındaki hakiki vaziyetimizi bütün acılığı ve açıklığıyla gördükten sonra, ona göre genel ve kesin tedbirler almak zaruretindeyiz. Yoksa bugünkü zihniyet ve bugünkü usullerle yapacağımız şey, nihayet ‘tercüme ve nâkillik’ derecesini geçemeyecektir; ‘taklit’ten ‘tahkik ve ibda’a yükselebilmek çok zor bir meseledir…Binaenaleyh, tekrar ediyorum, Türkiye’de yeni bir ilim hayatı yaratmak sadece bir  Darülfünûn meselesi değil, onun çok fevkinde, bir memleket meselesidir. Bu hususta Darülfünûn müntesiblerine düşen vazife, hakikati, olduğu gibi, bütün acılığı ve açıklığı ile göstermektir.”

        Toplumsal Gerekçeler

        * Darülfünûn Grevi!

        Ulusal Kurtuluş Savaşı öncesi, işgal yıllarında Darülfünûn’dan İzmir’in işgaline karşı yapılan protesto toplantısı dışında etkili bir ses yükselmemiştir. Kurtuluş Savaşı’nın başlaması üzerine Darülfünûn’da bir parça hareketlilik yaşanmaya, Anadolu’da yürütülen mücadele lehinde gizli-açık duygular, düşünceler ifade edilmeye başlanmıştır. Darülfünûn’da ders veren bazı hocalar ise gerek Darülfünûn’daki derslerinde ve gerekse gazetelerde yazdıkları yazılarda bu mücadele aleyhinde görüşler ortaya koymuşlardır. Bunun üzerine bu öğretim üyelerine karşı Edebiyat Medresesi öğrencilerince bir kampanya başlatılmıştır. Aleyhlerine kampanya başlatılan beş öğretim üyesi şunlardır: Ali Kemal Bey, Cenap Şahabettin, Rıza Tevfik Bey, Hüseyin Daniş Bey, Barsamiyan Efendi. Bu tepkiler üzerine İstanbul hükümeti,  Darülfünûn’u geçici olarak tatil etmiştir (12 Nisan 1922). Üç gün sonra derslere başlamak istenmişse de öğrencilerin boykotta direnmeleri nedeniyle tatil kararı uzatılmış ve sorun ancak söz konusu öğretim üyelerinin kadro dışı bırakılmalarıyla çözülmüştür. 29 Temmuz’da da ayrılanların yerine atamalar yapılmıştır.

        * Fotoğraf çektiren öğrencilere ceza.

        1924’de Darülfünûn bahçesinde resim çektiren öğrenciler, Darülfünûn yönetimi tarafından cezalandırılmış, olayı öğrenen Atatürk,  Bursa’da bu cezayı kınayan bir konuşma yapmıştır.

        * Devrim hakkında yazılacak en iyi esere 2000 lira verilmesine rağmen katılım yok!

        O dönemde eli kalem tutan yetişkin insan sayısı yok denecek kadar az olduğundan Cumhuriyet’in önde gelenleri yazma işini doğal olarak Darülfünûn müderrislerinden beklemişlerdir. Paralı yarışma olduğu halde katılanın olmayışı düşündürücüdür. Devrimi tam anlamıyla değerlendirmekten bile uzak görünen müderrisler, genç kuşakların çağa uygun öğretim yöntemleriyle yetiştirilmesinde nasıl pay sahibi olacaklardır?

        * 1 Ağustos 1933’te Dr. Reşit Galip, Darülfünûn’un kaldırılması üzerine verdiği demecin bir bölümünde Darülfünûn’un yaşamla bağını koparmasına ilişkin şunları söylemiştir:

        “…Memlekette büyük politik ve toplumsal dalgalanmalar olmaktaydı. Dârü’l-Fünûn bunun karşısında tarafsız bir seyirci rolünü sürdürdü. İktisat alanında önemli değişimler olmaktaydı. Dârü’l-Fünûn, bunlara tamamen ilgisiz görünüyordu. Hukukta köktenci değişiklikler yapıldı. Dârü’l-Fünûn yalnızca yeni kanunları ders programına almakla yetindi. Yazı Reformu yapılmış, dilin özleştirilmesi hareketi başlamıştı. Dârü’l-Fünûn bununla hiçbir suretle ilgilenmiyordu. Yeni bir tarih değerlendirmesi ulusal bir hareket anlamında bütün ülkeyi sarmıştı. Dârü’l-Fünûn’un buna karşı ilgisini uyandırmak için 3 yıl beklemek ve çabalar sarf etmek gerekti.

        İstanbul Dârü’l-Fünûnu en sonunda sustu, kendi kabuğuna çekildi ve bir Ortaçağ izolasyonuyla, dış dünyadan tamamen koptu.

        Türk toplumunun yaşam akışı içinde bu kadar soyutlanmış halde kalabilen İstanbul Dârü’l-Fünûnu dünyanın başka yerlerindeki bilim hareketlerine karşı da, doğal olarak yakınlık ve ilgi gösteremezdi ve bunlardan da uzak kaldı. İstanbul Dârü’l-Fünûnu bilimsel araştırma ve incelemeler için bir faaliyet alanı olamadı; kişisel çalışma için fırsat ve imkanlar veren bir çalışma çevresi haline giremedi. Öğretimin şekil ve yönetimi, çağdaş Batı kurumlarındakine uygun bir hale getiremedi. Türkiye gibi köktenci bir devrim ülkesinde vatanın gelecekteki yöneticilerinin eğitimi, hayattan bu kadar uzak kalan, devrimin gidişinden bu kadar uzak duran bir kuruma artık daha uzun müddet bırakılamazdı...”




         


        • konu 4

          Cumhuriyet Dönemi Düşünce Tarihi IV

          Kadrolar

          “Batı’nın pisliğinin bulaşmadığı bir ülke keşfediyordum!”

          Philipp Schwartz

           

          Reşit Galip, yukarıda bir bölümü söz konusu edilen demecinin bir diğer bölümünde de “Üniversite”nin öğretim üyelerinin üç kaynaktan sağlanacağını söylemiştir:

          1 – Darülfünûn’dan alınan profesör, öğretmen ve profesör yardımcıları.

          2 – Darülfünûn’un dışından alınanlar. Bunların büyük bir kısmı, Cumhuriyet yıllarının içinde Avrupa’ya gitmiş ve öğrenimlerini başarıyla tamamladıktan sonra yurda dönmüş Türklerdir.

          3 – Yabancı profesörler.

           

          Yabancı profesörlerin çoğunluğunu Hitler Almanya’sından kaçan mülteci profesörler oluşturmuştur. Bu dönemde, Alman üniversitelerinin Dünya çapındaki yeri göz önünde bulundurulur ve İstanbul’a gelen mülteci profesörlerin daha sonra ağırlıklı olarak Amerika’nın çeşitli üniversitelerine öğretim üyesi olarak çağrılmaları dikkate alınırsa, yapılan seçim ve mülteci profesörlerin kalitesi hakkında yeterli bilgi edinilmiş olunur. Meselâ, doktorasını ünlü matematikçi Felix Klein’ın yanında yapan, Einstein’ın Özel Görelilik Teorisi’ni astronomiye uygulamak için  deneysel çalışmalara başlayan ve Einstein’ın teorisine göre, ışığın bir gravitasyon alanından geçerken sapmaya uğrayacağını deneysel olarak, 1914 Ağustos’undaki güneş tutulması sırasında belirlemeye çalışan ilk astronom olan Erwin Finlay Freundlich, Göttingen Üniversitesi Rasathanesi’nde çalışırken 1907-1909 yılları arasında kendi bulduğu bir yöntemle 70 parlak yıldızın spektrumunda 60 yerde spektral parlaklığı ölçerek ilk defa yıldızların sıcaklığını tayin eden ve böylece astronomi aleminde büyük bir şöhrete kavuşan Hans Rosenberg, Manchester Üniversitesi’nin fizik bölümünde dönemin ünlü fizikçilerinden Rutherford’un yanında asistanlık yapan ve onunla birlikte 1909 yılında He II parçacıklarının teşhisini gerçekleştiren ve bu bilimsel başarısı, Manchester Üniversitesi Fizik Bölümü’ne konulan bir plaket ile ödüllendirilen Thomas Royds, uluslararası üne sahip Romanist Leo Spitzer, İstanbul Üniversitesi’nde görev aldıktan sonra gittiği Amerika’da uçak statikçisi olarak ün yapan Willy Prager, bilimsel çalışmaları, gençleri yetiştirmesi ve Hidrobiyoloji Enstitüsü’nün kuruluşunda oynadığı büyük rol bakımından teşkilatçılığı ile de tanınan Curt Koswigg bunlar arasında bulunmaktadır.

          Kadroların Seçimi Üzerine

          Darülfünûn’dan tasfiye edilecek hocaların saptanması için bir Islahat Komitesi kurulmuştur. Bu komitede Darülfünûn’dan hiçbir üyenin olmaması eleştirilmiş ve Darülfünûn’la ilgili bir karar alınırken onun görüşüne başvurulmaması da bir eksiklik olarak görülmüştür. Islahat Komitesi’nde yer alanlar; Matematik Profesörü Kerim Erim; Bakanlıktan, çok sayıda hizmette bulunmuş bir eğitimci olan Avni Başman, Türkiye’de Teknik Okullar’ın (ayrıca İTÜ) kurucusu olarak tanınan Rüştü Uzel ve müsteşar Salih Zeki ile müfettiş Osman Pazarlı’dır.

          “İlim adamlarını değerlendirecek bir yapıda olmamakla suçlanan” bu komitenin üyelerinden biri; 1919’da ünlü matematikçi Hurwitz’in yönetiminde doktora yapan ve Cumhuriyet öncesi 8 doktoralı kişiden biri olarak  daha sonra Darülfünûn’da görev alan Kerim Erim’dir. Matematikçi Prof. Dr. Orhan Ş. İçen, Richard Edler von Mises ve Willy Prager gibi dünyaca tanınan iki bilim insanının Kerim Erim’in girişimleriyle İstanbul Üniversitesi’ne kazandırıldığını söylemektedir. 

                      ‘Ülkemizde sırfi ve tatbiki matematikte hakiki bir Türk ekolünün kurulmasını sağlayan’ Kerim Erim için İTÜ’nün eski rektörlerinden Ord. Prof. Dr. Tevfik Taylan ise, 1 Ocak 1953 tarihli Vatan gazetesinde, “Aramızdan Ayrılanlar: Ord. Prof. Dr. Kerim Erim” başlığı altında şunları yazmıştır:

          “Ord. Prof. Dr. Kerim Erim hayata gözlerini kapadı ve memleket onun ölümü ile dünya çapında büyük bir bilim adamını kaybetti. Eski devrin İshak Hoca’sı, bizden evvelki neslin Salih Zeki’si ne idiyse, bizim jenerasyonun Kerim Erim’i de o idi. Onun matematikteki behresi, zekasının yüksekliği ve öğretme aşk ve hevesinin derinliği ona neşriyatında ve tedrisatında büyük başarılar sağlamış ve yalnız matematikçiler arasında değil, bütün üniversiteler muhitinde de çok mümtaz bir mevki kazandırmıştı…”           

          Ayrıca, “yapılan değerlendirmelerin ilmi olmadığı” eleştirisinin isabetsizliğini, Prof. Sadi Irmak’ın anılarında yer alan şu bölüm göstermektedir:

          “Gel zaman git zaman İstanbul Üniversitesi’nde –Darülfünûn o zamanki adı- bir ıslahat yapmak lazım. Fakat bu ıslahat, daha evvel de denenmiş yarım yamalak tedbirler değil. Kabil olduğu kadar, Atatürk’ün her işinde yaptığı gibi kökten bir ıslahat. Bunun için de Prof. Malche getiriliyor. Ben de doçent’im, hocayım… Prof. Malche’ın sorduğu sualler arasında iki karakteristik soru var:

          1 – Dersinizin kitabını yazdınız mı?

          2 – Batı dillerinde yayınlanmış araştırmanız var mı?

          Gerçekçi sualler… Adam elli sene kürsü işgal etmiş, fakat kitabı yok! İşte buna göre… Ve o büyük kütle… O muhterem tanıdığımız ve kendi janrlarında (alanlarında) şöhret yapmış olan hocalarımızın pek büyük bir kısmı tasfiye edildi ve tasfiye işi şüphe yok ki Mustafa Kemal’in müsaadesiyle oldu. Ve bu tasfiye edilenler arasında huzuruna kabul ettiği, kendisiyle samimi görüştüğü arkadaşları da var… İnkılap ve memleket yararı söz konusu olduğu zaman şahsi dostluklar filan onun nazarında yok!”.

          Unutulmamalıdır ki Malche, raporunun bir bölümünde öğretim üyeleri arasında fikir ve ideal birliği olmadığını söylemektedir. Dönemin gazeteleri aracılığıyla şiddetli tartışmalara girişen ve birbirlerini bilimsel yetenekten yoksun olmakla suçlayan öğretim üyeleri ayrıca Eminlik, divan üyelikleri gibi makamları bir ihtiras ve çatışma unsuru olarak kullanmış, Darülfünûn özerkliğinin asıl anlamı adeta unutulmuş ve özerklik herkesin kendisine göre anladığı bir şekil almıştı.

          Dolayısıyla, Islahat Komitesi’nin, bilimsel yetkinliği tartışılmaz olan Kerim Erim’in de üyeleri arasında bulunacağı şekilde oluşturulması - günün koşulları da göz önünde bulundurulduğunda -  doğru bir tercih olarak gözükmektedir.





          • konu 8

            Astronomi I

            Osmanlı Türkleri’nin modern astronomi ile ilk temasları 17. yüzyıl ortalarında başlamıştır. Bu yüzyılda modern astronominin Osmanlılara girişini sağlayan ilk eserler, genellikle zîc ve coğrafya tercümeleridir. Yeni astronomiye ilişkin bu temaslar, 18. yüzyılda Batı coğrafya literatürünün, 18. yüzyılın ikinci yarısında ise Fransız zîclerinin çevrilmesiyle devam etmiştir.

            Kopernik sisteminden bahseden bugüne değin tesbit edilebilen ilk eser, Tezkireci Köse  İbrahimEfendi’nin, 1660-1664 yıllarında  Secencel el-Eflâk fî Gâyet el-İdrâk (Feleklerin Aynası ve  İdrâkin Gâyesi) adıyla çevirdiği Fransız astronom Noel Durret’nin zîcinin çevirisidir. Bu eser, astronomi cetvelleri konusunda Avrupa dillerinden nakledilen ilk eser olarak kabul edilmektedir. Tezkireci Köse İbrahim Efendi, Durret’nin zîcini ilk önce Arapça’ya çevirmiştir. Daha sonra Kazasker Ünsî Efendi’nin teşvikiyle eseri yeniden gözden geçirerek, birtakım düzeltmeler yapmış ve bazı dostlarının isteği üzerine eserin giriş kısmını Arapça’dan Türkçe’ye çevirmiştir.

            Modern astronomiden bahseden ikinci eser Ebû Bekr ibn Behrâm ibn Abdullah el-Hanefî elDimaşkî’nin Janszoon Blaeu’nun kısaca  Atlas Major olarak tanınan Latince eserinden  Nusret el İslâm ve’l-Sürûr fî Tahrîr Atlas Mayor adı ile hazırladığı eserdir.

            17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlılar, Batı’dan yapılan zîc ve coğrafya eserlerinin çevirileri ile Güneş Merkezli Sistem’i tanımaya başlamışlardır. Bildiğimiz kadarıyla, bu alanda ilk katkıları ise Kâtip Çelebi’nin Cihânnümâ adlı eserine yaptığı eklerle İbrahim Müteferrika yapmıştır. Bununla birlikte, Osmanlıların geleneksel astronomiyle bağlarını tam anlamıyla koparması ve Kopernik Sistemi’ni kabul edişi 19. yüzyılın ortalarını bulmuş, yeni astronomiye kuşkulu bakış açısı bu döneme kadar devam etmiştir. Kopernik Sistemi’nden ayrıntılı olarak ilk bahseden ve bu kuşkulu bakış açısını terk eden Hoca İshâk Efendi (1774?-1836) olmuştur. Kopernik Sistemi’nin derslerde okutulması da onun sayesinde mümkün olabilmiştir.

            Hoca İshâk Efendi, 1817 yılında Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyun’da matematik hocası olarak göreve başlamıştır. Bu görevini 1824’te bırakmış, Divân-ı Hümâyun tercümanlığına getirilmiş, ancak bu görevden 1828’de azledilmiştir. 1830 yılında Mühendishâne Başhocalığı’na getirilmiş ve kurumdaki ehliyetsiz hocaları uzaklaştırmıştır. Hoca İshâk Efendi, 1834’te Medine’deki bazı kutsal binaların tamiriyle görevlendirilmiş ve Başhocalığa yeniden Seyyid Ali Paşa atanmıştır.

            Modern Bilimler’in Osmanlılara aktarılmasında öncülük edenlerden biri olan Hoca İshâk Efendi’nin en önemli eseri Mecmûa-i ‘Ulûm-ı Riyâziyye’dir. Osmanlıca literatürde ilk defa modern matematik, fizik, astronomi, biyoloji, botanik, zooloji ve mineraloji gibi bilimlere ait bilgileri bir arada sunmasıyla ve modern kimya konusunda basılmış ilk Türkçe makaleyi içermesiyle dikkat çeken eser, 1831-1835 yıllarında İstanbul’da Matbaa-i Âmire’de ve 1835-1845 yıllarında da Bulak’ta basılmıştır. Hoca İshâk Efendi, bu eserinin dördüncü cildini astronomiye ayırarak ağırlığı Kopernik Kuramı’na vermiş ve bu sistemin o zamana kadar Osmanlılarda en uzun ve belki de en teknik izahına girişerek “hatalı olması muhtemel ise de” Güneş Merkezli Sistem’in “ilm-i hikmete” daha uygun olduğunu kesin bir şekilde belirtmiştir.

            Mecmûa-i ‘Ulûm-ı Riyâziyye’den sonra yeni astronomiden bahseden bu tür eserlerin sayısı artmıştır. Hoca Tahsin Efendi ise bu alanda önemli bir adımı temsil etmektedir. Çünkü hem kesin olarak Kopernik Sistemi’ni benimsemiş ve hem de yeni astronomi kavramlarını halka tanıtma çabası içerisine girmiştir.

            Hoca Tahsin’in konumuza ait en önemli eseri olan Esâs-ı ‘İlm-i Hey’et (Astronominin Esasları, 1880) kendinden önce yayımlanmış kozmografya kitaplarına göre yeni ve oldukça farklı bir özellik taşımakta ve teknik ayrıntıya girmeden konuyu kolayca kavranacak şekilde derli toplu anlatmaktadır. Buna ilaveten, Hoca İshâk Efendi’nin konuya biraz şüpheli yaklaşmasına ve Kepler’e de fazla yer vermemesine karşın, Hoca Tahsin bu eserde, tamamen Kopernik yanlısı yorumlarıyla hiçbir şüpheye mahal bırakmadan konuyu ele almakta ve Kepler’in Yasaları ile Newton’un Evrensel Çekim Yasası’nı da tanıtmaktadır.

            Modern astronomin halka ulaşmasında -dolaylı da olsa- eserlerinin Türkçe’ye çevrilmesiyle etkili olan diğer bir kişi de Camille Flammarion’undur (1842-1925). Şimdiye kadar yürütülen araştırmalar sonucu Flammarion’un sekiz eserinin Türkçe’ye çevrildiği tespit edilmiştir. Bu alanda yapılan diğer çevirilerle birlikte yeni kavramlar bu yolla da Osmanlıların gündemine girmiştir.

            Daha önce de değindiğimiz üzere, Hoca İshâk Efendi’nin en önemli eseri Mecmûa-i ‘Ulûm-i Riyâziyye’nin Dördüncü Cildi’ni astronomiye ayırarak ağırlığı Kopernik Kuramı’na vermesi ve “hatalı olması muhtemel ise de” Güneş Merkezli Kuram’ın ilm-i hikmete daha uygun olduğunu kesin bir şekilde belirtmesiyle derslerde Kopernik Kuramı okutulmaya başlanmış ve Tanzimat Dönemi’yle birlikte bu dönemde açılan idadiler ve rüştiyelere astronomi bağımsız bir ders olarak konulmuştur. Bu arada, Harbiye Mektebi’ne 1845 yılında İngiltere’den 100 cm çaplı, 5 m boyunda mercekli bir teleskop alınmıştır. Bu teleskopun sadece eğitim-öğretim amacıyla kullanıldığı sanılmaktadır. Çünkü bu teleskopla yapılan bilimsel çalışmalara ilişkin herhangi bir kayda, şimdiye dek rastlanmamıştır. Kırım Harbi sırasında Harbiye binasıyla beraber bu teleskop da tahrip olmuştur.

            Takîyüddîn’in İstanbul’da kurduğu İstanbul Gözlemevi’nden yaklaşık 300 yıl sonra, Fransa’dan demiryolu yapımı için gelen Fransız mühendis Aristide Coumbary’nin girişimleriyle, 1867 yılında İstanbul-Beyoğlu’nda Parmakkapı’daki bir handa bir gözlemevi daha kurulmuş ve müdürlü­ğüne Coumbary getirilmiştir. Bugünkü Kandilli Gözlemevi’nin temelini oluşturan ve Rasadhâne-i Âmire (Devlet Gözlemevi) adıyla tanınan bu gözlemevi, 1873’te Viyana’da toplanan uluslararası meteoroloji ve astronomi kongresine Osmanlı delegesi olarak Coumbary’yi göndermiş ve burada alınan kararlar uyarınca Avrupa gözlemevleri ile resmi bağlantılar kurulmuştur. Kurumda her yıl hava tahmin özetleri ile Osmanlı toprak­larındaki depremlere ve etkilerine ilişkin raporlar yayımlanmıştır. 1887 yılında ise 20 senelik meteorolojik gözlem sonuçlarını derleyen Dersaadet Rasadhâne-i Amire’sinin Cevv-i Havaya Dâir 20 Senelik Tarassudun Neticesi (1868-1887) adlı bir kitap çıkarılmıştır.

            Ayrıca bu gözlemevi, namaz vakitlerinin belirlenmesi ve duyu­rulması, Ay ve Güneş tutulması vakitlerinin saptanması, Tophane ve Dolmabahçe’deki kulelerin saatlerinin ayarlanması, her sabah, İstan­bul’un hava durumunun Paris, Roma, Petersburg, Viyana, Odesa, Atina, Sofya ve Belgrad gözlemevlerine duyurulması ve oralardan gönderilen bilgilerin işlenerek değerlendirilmesi görevlerini de yürütmüştür.

            Coumbary’den sonra gözlemevinin müdürlüğüne, tahminen 1896’da Sâlih Zeki Bey getirilmiştir. Yaklaşık 10 yıl sonra, yani 1906 yılı sonlarına doğru Sâlih Zeki Bey, bu görevi bırakarak Dârü’l-Fünûn müdürlüğüne geçmiştir.

            Rasadhâne-i Âmire, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra (1908) Maçka Kışlası’nın karşısına taşınmış ve 1909 yılına kadar aralıksız olarak özellikle meteorolojik gözlemlere yönelik etkinliklerini sürdürmüştür. Ancak bu tarihte patlak veren 31 Mart Olayları sırasında binası ve âletleri tahrip edildiği için çalışmalarını kısa bir süre durdurmak zorunda kalmıştır. 1910 yılında dönemin Maarif Müsteşarı Sâlih Zeki Bey’in önerisiyle Maarif Nâzırı Emrullah Efendi gözlemevinin yeniden kurulması ve işletilmesi görevini, dönemin önde gelen bilginlerinden Mehmed Fatin Gökmen’e (1877-1955) vermiştir.

            Rasadhâne-i Âmire’de Cumhuriyet Dönemi’ne dek önemli bir gelişme görülmemiştir. Ancak Cumhuriyet Hükümetleri’nin kültür sorunlarını ele almasıyla rasathane bir plan çerçevesinde yeniden şekillenmeye başlamıştır. Fatin Gökmen de Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından hükümete verdiği bir öneride, gözlemevinden ayrı bir meteoroloji teşkilâtı oluşturulmasının gerekli olduğuna değinmiş ve gözlemevinin Belçika’daki Uccle Kraliyet Gözlemevi gibi bir astronomi ve jeofizik gözlemevi olması için gerekli binaları yaptırmış ve aletleri satın aldırmıştır. 1935 yılında da monte ettirdiği teleskop aracılığıyla astronomik gözlemlerin düzenli bir biçimde yapılması sürecini başlatmıştır.

            Burada yeri gelmişken şunu da söylemek gerekmektedir: Gökmen’in uzun uğraşlar sonucu getirttiği teleskopun hangi astronomi olayını gözlemek için alındığı hakkında hiçbir resmi yazı mevcut değildir. Bununla beraber, bu teleskop 19 Haziran 1936 Tam Güneş Tutulması olayında kullanılmıştır.

                      




            • konu 9

              Astronomi II

              Cumhuriyet Dönemi’nde astronomi alanında ilk büyük atılım, İstanbul Üniversitesi, Fen Fakültesi Astronomi Enstitüsü’nün kurulmasıyla başlamıştır. Bugün Beyazıt’ta İstanbul Üniversitesi’nde yer alan Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü, 1933 yılında İstanbul Üniversitesi, Fen Fakültesi bünyesinde Astronomi Enstitüsü adıyla Berlin Postdam Gözlemevi’nde çalışmış olan Ord. Prof. Dr. Erwin Finlay Freundlich tarafından kurulmuştur. Freundlich’e birisi çok kısa süreli olmak üzere 3 yabancı yardımcı verilmiştir. Bunlardan biri olan Wolfgang Gleissberg, 1 Ocak 1934’te Enstitü’de göreve başlamıştır. 24 Eylül 1934 yılında Nüzhet Toydemir Gökdoğan, 1935 yılında Dr. Tevfik Okyay Kabakçıoğlu ve Paris Pişmiş çalışmalara katılmışlardır. Aynı yıl, Freundlich tarafından İstanbul Üniversitesi’nde İstanbul Üniversitesi Gözlemevi (Iuo) kurulmuştur.

              Freundlich’in 1937’de Astronomi Enstitüsü’nden ayrılmasından sonra, yeniden bir yabancı profesör bulunup kendisi ile anlaşma imzalanıncaya kadar Enstitü’yü Gleissberg yönetmiş ve dersler kendisi ile Nüzhet Gökdoğan tarafından verilmiştir. 1 Eylül 1938’de fotometri konusunda dünyaca ünlü Ord. Prof. Dr. Hans Rosenberg (1907-1909 yılları arasında, Göttingen Üniversite Rasathanesi’nde kendi bulduğu bir yöntemle 70 parlak yıldızın spektrumunda 60 yerde spektral parlaklığı ölçerek ilk defa yıldızların sıcaklığını tayin etmiş ve böylece astronomi dünyasında büyük bir şöhrete kavuşmuştur) Enstitü Direktörlüğü’ne getirilmiştir. Rosenberg, İstanbul’da çok kısa bir süre kalabilmiş ve 26 Temmuz 1940’ta İstanbul’da yaşamını yitirmiştir. Rosenberg’in ölümüyle Astronomi Enstitüsü, 1940-1941 ve 1941-1942 ders yılları arasında yine profesörsüz kalmıştır. Öte yandan, 1942 yılında Zeynep Hanım Konağı’nın yanmasıyla burada faaliyetlerini sürdüren Dekanlık ve büroları ile Matematik Enstitüsü, Astronomi Enstitüsü’nün bulunduğu binaya taşınmıştır. Bu durum Astronomi Enstitüsü’nü sıkıntıya sokmuştur, çünkü artık çalışmalarını yürütebilecekleri yalnızca bir odaları vardır.

              1948’den önce yapılan teorik çalışmalar, Uzay Absorpsiyonu ve Yıldızların İçyapısı konularında sürdürülürken, bu tarihten sonra küçük gezegen gözlemlerine başlanmış ve özellikle Güneş çevrimi üzerine çalışmalar yürütülmüştür. 1956 yılında satın alınan Lyot Filtresi yardımıyla, günlük leke çizimlerinin yanı sıra Güneş’in kromosfer tabakası da incelenmiş ve böylece gözlemlerin kapasitesi genişletilmiştir. Ayrıca gözlem verilerinin çeşitli uluslararası merkezlere gönderilmesine başlanmıştır.

              Bu dönemde yurtdışından pek çok bilim adamı bölümde çalışmış ya da bölümü ziyaret etmiştir.

                          1958’den sonraki yıllarda Astronomi Enstitüsü, Bölüm haline getirilmiş ve Yüksek Öğretim Kurumu’nun (YÖK) fakültelerdeki bölümler üzerinde yaptığı düzenlemeler sonucu, 1982’de Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü adını almıştır. İstanbul Üniversitesi’nde görev alan astronomların çalışma alanları, Güneş Fiziği, Yıldız Astrofiziği, Galaksi ve Galaksi dışı Astronomi’dir.

                          İstanbul Üniversitesi’nde Astronomi Enstitüsü’nün açılmasından 11 yıl sonra astronomi alanında ikinci önemli gelişme, Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi’nde Astronomi Enstitüsü’nün kurulmasıdır. Astronomi Enstitüsü, 1944 yılında Okyay Kabakçıoğlu’nun çabalarıyla faaliyete geçmiştir. Enstitü’nün ilk asistanı Dilhan Eryurt’tur. 1954 yılında Enstitü’nün başına Egbert Adriaan Kreiken getirilmiştir. 1958 yılında da Ahlatlıbel Köyü yakınlarında bir gözlemevi kurma çalışmaları Kreiken’in girişimleriyle başlamış ve 26 Ağustos 1963’te NATO desteğiyle düzenlenen “Yıldız Sistemlerinin Yapısı” adlı uluslararası bir sempozyumla Ahlatlıbel Gözlemevi hizmete açılmıştır. Gözlemevi 1964’te bağımsız bir araştırma enstitüsü olmuştur.

                          Ankara Üniversitesi, Astronomi Bölümü’nde görev alan astronomların çalışma alanları, Yıldızların fotometresi ve gözlemlerin indirgenmesi, Güneş atmosferindeki manyetik aktiviteler, Morötesi uydu tayf gözlemlerinin analizi, Soğuk yıldızların atmosferleri, Çift yıldızların yörünge analizleri, RS CVn, W Uma, Algol ve W Ser türü çift yıldızların fiziksel özellikleri, kuyrukluyıldız ve asteroitlerin yörünge hesapları ile Güneş ve Ay tutulmalarının hesaplanmasıdır.

                     Cumhuriyet Türkiyesi’nde astronomi alanında diğer önemli gelişme, Ege ve ODTÜ üniversitelerinin astronomi bölümlerinin kuruluşu ile yaşanmıştır. Böylece astronomi bölümleri yaygınlaşmaya başlamış ve bilimsel çalışmalar yoğunlaşmıştır.

              Ege Üniversitesi Astronomi Kürsüsü kurulurken, okutulan astronomi derslerinin uygulamalarını yapmak, astronomi eğitimine yardımcı olmak, gökbilimcilere yetişme olanaklarını sağlamak, bilimsel araştırmalar yapmak, ulusal ve uluslararası gözlemevleriyle bilimsel işbirliği kurmak, halkın astronomiye merakını giderecek faaliyetlerde bulunmak amaçlarını gerçekleştirmek için bir gözlemevi kurma çabalarına girilmiş ve başlangıçta küçük bir gözlemevi kurulmuştur.

                          Ege Üniversitesi, Astronomi Bölümü’nde görev alan astronomların araştırma konuları, soğuk yıldızlarda manyetik etkinlik, uzun dönemli değişimler, fakular yapı araştırmaları, kromosferik aktif tek ve çift yıldızların ışık ve renk değişimlerinin araştırılması, fotometrik özelliklerinin belirlenmesi, yakın çift yıldızların fotoelektrik ışıkölçümü ve analizi, RS CVn yıldızlarının uzun dönemli ışık değişimleri, ışık eğrisi analizleri, ikili ve çoklu yıldız sistemlerinin dönem analizi, Algol türü örten çiftlerde yığılma disklerinin oluşumu ve yapısı, örten çift yıldızlarda eksen dönmesi, Güneş’e ait radyo parlamaları, koronal ısınma, flare mekanizmaları, Güneş modelleri, yıldızların içyapısı, Güneş’in ve gezegenlerin oluşumu, ilkel gezegenimsi sistemler, diğer yıldızlarda gezegen araştırmaları, yıldız sismolojisi, Gamma Doradus değişen yıldızlarının fotometrik değişimleri, Wolf-Rayet Yıldızları, Genel Relativite ve Kozmoloji, Sarmal gökadaların tayfsal analizidir. 

              1962 yılında diğer bir gelişme ise ODTÜ’de yaşanmıştır. Bedri Süer tarafından ODTÜ’de astronomi dersleri verilmeye başlanmış ve daha sonra bu üniversitede 1968 yılında, Dilhan Eryurt ve Hakkı Ögelman’ın gayretleriyle Fizik Bölümü içerisinde Astrofizik Anabilim Dalı kurulmuştur. 1969 yılında da bu kadroya Paris Pişmiş katılmıştır. 1990 yılında da kuramsal çalışmalar yanında gözlemsel çalışmaları da yürütebilmek için ODTÜ Fizik Bölümü Gözlemevi faaliyete geçmiştir. Kurumda, geleneksel matematiğe dayalı astronomi çalışmaları yerine, fiziğe dayalı astronomi-astrofizik çalışmalarının, Türkiye’deki astronominin ilerlemesi ve dünyadaki yeniliklerin takip edilebilmesi için gerekli olduğuna inanılmıştır.

              ODTÜ’de yürütülen araştırmalar ise, yıldızların yapıları ve evrimleri, modelleme, yüksek enerji astrofiziği (X ve Gama lenn astrofiziği), değişen yıldızlar üzerinedir.

              Yukarıda söz konusu edilen üniversitelerdeki gözlemevlerinde çok sayıda araştırmacı yetişmiş ve uluslararası düzey yakalanmaya çalışılmıştır. Bununla birlikte, burada dikkat edilmesi gereken nokta, üniversite gözlemevlerinin kolay ulaşılabilen ve daha çok eğitim-öğretim amacıyla kullanılan küçük teleskopların kullanıldığı merkezler olmalarıdır. Bu gözlemevlerinin ortak özellikleri a) ilgili üniversitelere yakın olmaları, b) daha çok eğitim-öğretime yönelik küçük aletlerle donatılmış olmaları ve c) sadece optik astronomide etkinlik göstermeleridir.

              Üniversitelere yakın olmaları gözlemevlerinin daha yaygın ve etkin olarak kullanımlarına olanak sağlamış, ancak yeterince yüksek yerlerde kurulmamış olmalarından, daha doğrusu Sıcaklık Dönüşüm Katmanı’nın kirlilik denizi içinde bulunmasından dolayı buralarda çalışan araştırıcıların duyarlı gözlem yapması engellenmiştir. Yine bu özellik nedeniyle, üniversite gözlemevleri büyük kentlerin ışıklılık etkisi altındadır ki astronomide bu etkiye “ışık kirlenmesi etkisi” denir. Işık kirlenmesiyle gökyüzü aydınlanır ve sönük gökcisimleri gözlenemez. Dolayısıyla, büyük kentlerde gökyüzüne bakıldığında, çoğu zaman Ay ve Güneş’ten başka gökcismi görülemez.




              • konu 10

                FİZİK I

                Üniversite Reformu’yla birlikte de Fizik Enstitüsü yeniden yapılanmıştır. Dârü’l-Fünûn’dan Üniversite’ye geçişte, enstitüde görevine devam edebilen tek Türk öğretim üyesi Fahir Yeniçay olmuştur. Reformun ardından Dresden Technische Hochschule’den gelen Harry Dember, FKB adı altında Reforma kadar demonstrasyonsuz okutulan Tecrübî Fiziği ne yöntem ne de laboratuvar yönünden beğenmediği gibi, bağımsız olarak kürsü sahibi olmak istemiş ve okutacağı Tecrübî Fizik dersine Fen Fakültesi’nin tüm öğrencilerinin katılmasını arzu etmiştir. Bunun üzerine Fouché ile arasında bir anlaşmazlık çıkmış ve sonuçta öğrenci sayısının da çokluğu göz önüne alınarak enstitü iki kürsüye ayrılmıştır. Tecrübî Fizik Kürsüsü’nün başına Profesör Dember, Genel Fizik Kürsüsü’nün başına da Profesör Fouché getirilmiştir. Dolayısıyla kürsülerin biri Alman, diğeri de Fransız üniversite geleneğine göre organize edilmiştir. Bu arada, önceden Fizik Enstitüsü’nün bulunduğu birinci kattaki oda ve laboratuvarlar Tecrübî Fizik Kürsüsü’ne bırakılmış, Genel Fizik Kürsüsü de onun altındaki zemin katına yerleşmiştir. Başlangıçta, Dârü’l-Fünûn döneminde gelmiş olan Fransız hocaların da yardımıyla Genel Fizik öğrenci laboratuvar nispeten daha zengin olmuştur. Ancak, kısa zamanda Tecrübî Fizik Kürsüsü sorumlu hocasının Alman asıllı olmasının da etkisiyle daha çok Almanya’dan getirtilen alet ve malzeme ile donatılmış ve “Yüksek Genel Fizik” adı altında yeni dersler verilmeye başlanmıştır.

                Yabancı hocaların dersleri Türk doçentler tarafından çevrilmiştir. Profesör Dember’in tercümanı Doçent Nusret Kürkçüoğlu olmuştur. Prof. Fouché’nin dersini ise Doçent Celal Saraç çevirmiştir. Öğretim kadrosuna daha sonra Adnan Sokullu da doçent olarak katılmıştır.

                İkinci Dünya Savaşı sırasında, Hitler ordularının Balkanlara inmesiyle kendini güvende hissetmeyen Dember, bazı yabancı öğretim üyeleri gibi 1940 yılında Türkiye’den ayrılarak ABD’ye gitmiştir. Dember’in ardından Tecrübî Fizik Kürsüsü, 1943 yılına kadar Doçent Adnan Sokullu tarafından yönetilmiştir. 1943’te Zürich Technische Hoshschule doçentlerinden Kurt Zuber, Profesör olarak kürsünün başına getirilmiş ve Zeynep Hanım Konağı yangınından kurtulmuş olan konferans salonunda Denel Fizik dersini Almanca vermeye başlamıştır. 1949 yılında fakülteden ayrılan Zuber, 1951’de tekrar gelmiş ve 1963 yılına kadar çalışmıştır. Fouché ise 1961 yılında Türkiye’den ayrılışına kadar Genel Fizik Kürsüsü’nü yönetmiştir.

                Üniversite Reformu sonrasında İstanbul Üniversitesi, Fen Fakültesi, Fizik Bölümü’nde yukarıda kısaca yer verdiğimiz gelişmeler yaşanırken Ankara’da Yüksek Ziraat Enstitüsü kurulmuş ve burada da başlıca Alman hocaların yönetimi ve Almanya’dan doktora yaparak dönmüş genç Türk elemanlarının yardımıyla araştırmaya önem veren bir öğretime başlanmıştır. Türkiye’de katı hal fiziği alanında ilk çalışmalar bu kurumda gerçekleşmiş ve H. Zahn tarafından kurulan grup, metallerin amorf hallerini incelemiştir. J. Kramer ile çalışan Münif Çelebi de “Amorf Kömürün Kristalin Haline Geçmesine Dair Tecrübeler” adlı teziyle 1937’de Türkiye’de tamamlanan ilk katı hal fiziği doktorasına imza atmıştır.

                Bu alanda, İstanbul Üniversitesi’ndeki çalışmalar ise Dember’in 1937 yılında gelişiyle kristallerde fotoelektrik olayı konusunda başlamış ve onun oluşturduğu grubun çalışmaları sonucunda bu kurumdaki ilk doktora tezleri Cavid Ener ve Mehmet Öğder tarafından yazılmıştır.

                Ankara Üniversitesi, Fen Fakültesi’nin kurulmasıyla da Ankara’da fizik konusundaki bütün çalışmalar burada toplanmıştır. Fakültenin kurucu dekanı Hayri Dener olmuştur. Fizik Enstitüsü’nin ilk müdürü ise Celal Saraç’tır. Zaman içerisinde yaşanan gelişmeler doğrultusunda enstitü Tecrübî Fizik, Umumi Fizik, Atom Fiziği ve Teorik Fizik kürsüleri olarak ayrılmıştır. 1968 yılında da bu kürsülerin birleştirilmesi ile Fizik Kürsüsü ve 1974’te ise 1750 Sayılı Kanunla Fizik Bölümü haline getirilmiştir.

                1951 yılında, Fizik Bölümü’ne Hayri Dener’in girişimi ve Werner Karl Heisenberg’in (1901-1976) tavsiyesi üzerine, araştırma alanı olarak sıvıların dielektrik özelliklerini incelemeyi seçen ve bu alanda hem deneysel ve hem de önemli kuramsal çalışmalar yapan Erich Fischer gelmiştir. Fischer, 1951-1956 yılları arasında görev aldığı fakültede Celal Saraç, Hayri Dener, Rauf Nasuhoğlu ve diğer araştırmacıların desteğini alarak araştırmalar yapmaya ve doktora öğrencisi yetiştirmeye başlamıştır. Bu çalışmalar semeresini 1954 yılında vermiş ve Fischer’in denetiminde hazırlanan tezle Adnan Şaplakoğlu, Türkiye’de bu alanda yapılan ilk doktora çalışmasını başarıyla tamamlamıştır.

                Fischer’in ülkesine dönmesinin ardından, Fen Fakültesi yeni arayışlar içerisine girmiş ve Rauf Nasuhoğlu’nun J. Gutenberg Üniversitesi’nde araştırma yaparken tanıdığı Dr. W. Müller-Wermuth ile işbirliğine gidilmiştir. Mainz Max Planck Enstitüsü ile Fen Fakültesi’nin birlikte yürüttükleri ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansınca desteklenen bir proje çerçevesinde, bu bilim adamı Fen Fakültesi’nde çalışmış ve hem kendisi ve hem de doktora öğrencileri zaman zaman fakülteyi ziyaret ederek araştırmaların yürütülmesinde görevler üstlenmişlerdir. Bu dönemde atom ve molekül fiziği alanında yapılan araştırmalar yeni bir evreye girmiş ve bir yandan sıvıların dielektrik özellikleri üzerindeki araştırmalar devam ederken, bir yandan da magnetik rezonans spektroskopisi kullanarak benzer örneklerin manyetik özelliklerinin incelenmesi hedeflenmiştir.


                • konu 11

                  FİZİK II

                  İstanbul ve Ankara Üniversitelerinde bu gelişmeler yaşanırken, 1950 yılında Türk Fizik Derneği kurulmuş ve böylece araştırma yaşamını destekleyen bir odak daha faaliyete geçmiştir. Derneğin kurucu başkanı Fahir Yeniçay’dır. Batı Avrupa’daki ünlü örneklerinde olduğu gibi bilimsel etkinliklerin düzenlenmesini amaç edinen dernek, her ay İstanbul Üniversitesi, Fen Fakültesi’nde bir toplantı düzenlemiş, bir konuşmacı fizikçikleri ilgilendiren özgün bir çalışmasını anlatmış ve araştırmanın sonuçları tartışılmıştır. Ayrıca her ay, toplantıda ele alınan araştırmanın özeti ile birlikte fizik dünyasından bazı haberler de veren bir bülten çıkarılmıştır. Derneğin 1950-1970 yılları arasında yayımladığı bu bültenlerde o yıllarda yurt içinde ya da dışında doktora yapmış, hemen hemen bütün fizikçilerin araştırma sonuçlarını özetleyen konuşmaları yer almıştır. Öte yandan, dernek ilk kez, 1956 yılında Türkiye’de belirli bir alanda yapılmış birçok fizik araştırmasının anlatıldığı bir sempozyum düzenlemiş ve Ankara ve İstanbul Üniversitelerinden katılan araştırıcılar molekül fiziğine giren konulardaki deneylerini, ölçme sonuçlarını anlatmışlardır.

                  Türkiye’de bu dönemde, fizik alanında başlıca yukarıda değindiğimiz faaliyetler sürdürülürken, yurt dışında yapılan bir konuşmada dile getirilenler, sonraki yıllarda Türkiye’deki fizik araştırmalarının seyrini değiştirmiştir. 8 Aralık 1953 tarihinde ABD Cumhurbaşkanı Dwight Eisenhower (1890-1969), atom enerjisinin sırlarını, tekniğini dünyaya öğretmeye karar verdiklerini, bu yeni enerjinin barış için kullanılmasını amaçladıklarını belirten bir konuşma yapmış ve “Barış İçin Atom” adını verdikleri programı tanıtmıştır.

                  Bu konuşma Türkiye’de de yankı bulmuş ve dönemin Demokrat Parti (DP)  hükümeti programa katılmayı gerekli görmüştür. Bu arada Türkiye ile ABD arasında hükümet düzeyinde başlatılan müzakerelerde ilginç bir gelişme yaşanmıştır. Amerikalılar bir an önce Türkiye’ye bir reaktör göndermek istemişler, enerji reaktörü değil de araştırma reaktörü olan söz konusu reaktör aracılığıyla da “Türkiye’ye atom enerjisi gitti” söylemini kullanarak propaganda açısından başarı sağlamayı hedeflemişlerdir.

                  Amerikalılar bir an önce reaktör yapımına başlanmasını isterken, dönemin hükümeti de “Gereken anlaşma yapılsın ve reaktör Türkiye’ye getirilsin” talimatıyla girişimleri yürütme görevini Dışişleri Bakanlığı’na vermiştir. Bakanlıkta da NATO dairesi bu görevi üstlenmiştir. Daire başkanı Hüveyda Mayatepek, o tarihte Ankara Üniversitesi, Fen Fakültesi’nde çekirdek fiziği dersini veren Prof. Dr. Besim Tanyel’in (1915-1998) kendisine yardımcı olabileceğini düşünmüş ve onu kendisine danışman atayarak Amerikalılarla anlaşma müzakeresine başlamışlardır.

                  Tanyel, kendisiyle aynı fakültede doçent olan Erdal İnönü ile söz konusu aşamada neler yaşandığını şu şekilde paylaşmıştır: Tanyel, verilecek reaktörün bir işe yaramayacağını çünkü reaktörü kullanacak, onunla araştırma yapacak insanımızın olmadığını, bu yüzden de öncelikle reaktörle araştırma yapacak insanların yetiştirilmesi gerektiğini toplantıda dile getirmiştir. Bunun üzerine, Amerikalılar “Peki, reaktörle beraber bir iki kişi gönderelim” demişler, Tanyel de “Yok öyle bir iki kişiyle olmaz, bu bizim için yepyeni bir alan” diyerek itiraz etmiştir. Bu arada Tanyel, herhalde kamuoyunun duyarlılığı dolayısıyla hükümetin bu konuya bilimcilerimizin alışık olmadığı ölçüde ilgi göstermesinden yararlanabileceğimizi düşünmüş ve bir eğitim programı ile 40-50 kadar araştırıcının ABD’deki merkezlere gönderilmesini, masrafların ABD tarafından karşılanmasını, giden araştırmacıların iki-üç yıl süreyle yeni konularda araştırmalar yapmalarını ve daha sonra Türkiye’ye dönecekleri zaman da araştırma reaktörünün kurulmasını ve burada araştırmalarına devam etmelerini içeren bir teklifi Amerikalılara iletmiştir. Amerikan tarafı, bu öneriye ilkin kesin olarak karşı çıkmış ve böyle bir şeyin olamayacağını, bu kadar süre bekleyemeyeceklerini ve bu tarz bir eğitim programına da kaynak bulamayacaklarını belirtmiştir. Ancak Tanyel, reaktörün böyle bir programla gelmezse Türkiye’de çalışamayacağını söyleyerek önerisinde ısrar etmiştir. Bu arada, Mayatepek de Tanyel’in düşüncesinin doğruluğuna inanmış ve “Eğitim programı olmadan bir anlaşmanın olmayacağını” Amerikalılara söyleyerek Tanyel’i desteklemiştir.

                  Görüşmeler bir yıla yakın, bu noktaya kilitlenerek bir ilerleme sağlanmadan sürmüş ve sonuçsuz birkaç toplantı yapılmıştır. Sonuçta Tanyel, Amerika tarafındaki bilimadamlarıyla konuşma fırsatı bulmuş ve onları ikna etmiştir. Amerikalı bilimcilerin önerinin mantıklı ve reaktörün başarısı için de zorunlu olduğunu kabul etmeleriyle de 1955 Mayısında Washington’da Tanyel’in önerisini de içine alan bir anlaşma imzalanmıştır.

                  Bu arada Mayatepek, programı uygulama yetkisini fiilen Tanyel’e bırakmış ve o da eğitim programı çerçevesinde Amerika’ya kimlerin gideceğini belirlemiştir. Fizik alanında ABD’ye giden bilimadamları şunlardır: Ziya Akçasu (1956-1964), Feza Gürsey (1957-1960), Kaya İmre (1955-1962), Erdal İnönü (1957-1960), Ercüment Özizmir (1957-1962), Sait Akpınar (1958-1962), Süreyya Barkan (1960-1961), Ayhan Çilesiz (1957-1958), Fahri Domaniç (1956-1958), Enis Erdik (1958-1960), Rauf Nasuhoğlu (1955-1956), Adnan Şaplakoğlu (1955-1957) ile Bahriye Yaşamış (1959-1961).

                  “Barış İçin Atom” programıyla Amerika’ya giden fizikçilerimizin bu ülkedeki merkezlerde yürüttükleri araştırmalar sırasında en çok ilgi uyandıranlar, Feza Gürsey’in temel parçacıkların ortak simetri özellikleri konusundaki teorik deneme ve önerileri, Adnan Şaplakoğlu’nun Argonne Laboratuvarı’nda ve Fahri Domaniç’in Brookhaven Laboratuvarı’nda Amerikalı meslektaşlarıyla birlikte çekirdek fiziğinde yaptıkları ölçmelerle Ziya Akçasu’nun reaktör dinamiği ve nötron saçılması konularındaki teorik çalışmalar olmuştur.

                  Amerika’ya giden fizikçilerin bir kısmı, Türkiye’ye döndüklerinde İstanbul ve Ankara Fen Fakültelerindeki görevlerine devam etmişler, bir kısmı ise yeni kurulan Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi (ÇNAEM) ile ODTÜ’de geçici veya devamlı olarak görev almışlardır.

                  1955 yılında “Atom enerjisinin Türkiye’de barışçı amaçlarla kullanılması için” kurulmasına karar verilen ÇNAEM’in 1960 yılında reaktör binası bitirilmiş ve 27 Mayıs 1962 tarihinde resmen çalışmaya başlamıştır. Birkaç yıllık başlangıç döneminde, kurum çekirdek fiziği, reaktör fiziği, plazma fiziği ve sağlık fiziği ile ilgili değerli araştırmaların yürütüldüğü bir araştırma merkezi olarak faaliyet göstermiştir. Ancak, daha sonra iyi araştırıcıları barındırmayan, personel politikasını siyasi gücü elinde bulunduranların baskılarına göre oluşturan bir uygulama merkezine dönüşmüş ve araştırma hamlesi 1970’lere gelindiğinde duraklamıştır.

                  ODTÜ’de ise 1962 yılından itibaren İstanbul Üniversitesi’nin kuruluşundaki gelişmelere benzeyen bir süreç yaşanmaya başlamıştır. Ford Vakfı’ndan lisansüstü çalışmaların geliştirilmesi için alınan birkaç yıllık özel bir mali yardım ile yabancı misafir profesörler üniversiteye davet edilmiş, dış merkezlere kısa sürelerle araştırıcı gönderilmiş, laboratuvar, atölye ve kitaplık olanakları zenginleştirilmiştir. Bu çabalar sonucunda ODTÜ’nün fizik dalındaki araştırma verimi giderek artmıştır.

                  Yukarıda dile getirilen üniversiteler ve araştırma kurumlarının yanı sıra Ege, Atatürk, Karadeniz Teknik, Çukurova, Uludağ, Ondokuz Mayıs, Gaziantep ve Bilkent gibi üniversitelerin de fizik eğitimi ve araştırmalarında yer almalarıyla Türkiye geneline yayılan fizik çalışmaları giderek artmıştır.


                  • konu 12

                    Evrim I

                    Evrim düşüncesi Antik Yunan’a kadar götürülebilir. Bununla birlikte bilimsel bir kuram olarak tarih sahnesine çıkması 19. yüzyılda mümkün olabilmiştir. Evrim denilince ilk akla gelen isim Türlerin Kökeni (1859) adlı eseriyle Charles Darwin (1809-1882) olmakla birlikte, 19. yüzyılda Fran­sa’da Jean Baptiste Pierre Antoine Lamarck (1744-1829) ve Etienne Geoffroy Saint-Hilaire (1772-1844), İngiltere’de Charles Lyell (1797-1875), Joseph Dalton Hooker (1817-1911), Herbert Spencer (1820-1903), Alfred Russel Wallace (1823-1913) ve Thomas Henry Huxley (1825-1895) ve nihayet Almanya’da Ludwig Büchner (1824-1899) ve Ernst Heinrich Haeckel de (1834-1919) eserleriyle, evrim literatürünün Avrupa’da oluşmasını ve yayıl­masını sağlamışlardır.

                    Osmanlı düşünürleri de, bu dönemde Evrim Kuramı’na ve evrimciliğe kayıtsız kalmamışlar ve özellikle de 1870’lerden sonra, yukarıda adları belirtilmiş olan evrimci yazarlardan ve onların kaleme aldıkları yapıtlardan derin bir biçimde etkilenmeye başlamışlar­dır. Evrim Kuramı’nın biyoloji bilimiyle sınırlı kalmayan işlev ve öneminden toplumsal, siyasal ve ekonomik alanlarda da yararlanabileceklerini öğrenen ve gören Osmanlı düşünürleri de kaleme aldıkları telif ve tercüme makale ve eserlerle kuramı kimi yönleriyle tanıtmaya başlamışlardır.

                    Türkiye’de, Evrim Kuramı’ndan ilk defa söz eden kişi Ahmed Midhat Efendi (1844-1912) olmuştur. Ahmed Midhat Efendi, 1873 yılında, kendi çıkardığı Dağarcık adlı derginin ikinci ve dördüncü sayılarında “Velâdet” ve “Duvardan Sadâ” adlı iki makale yayımlamış ve bu konuya değinmiştir. “İnsân-Dünyâ’da İnsânın Çıkışı” adlı başka bir makalesinde ise, Darwin’in Evrim Kuramı’nı değil, ama Lamarck’ın Dönüşüm Kuramı’nı temele almış ve orangutan denilen maymunların iskeletiyle insanların iskeleti arasında bir fark bulunmadığını, fakat bunların dört ayak üzerinde, insanların ise iki ayak üzerinde yürüdüklerini söyle­miştir. Sonra da insanın maymundan gelmediğini, aslında insanın bir cins maymun olduğunu ve bunun Kur’ân-ı Kerîm’de betimlenen Yaratılış Kuramı ile bağdaşma­yacak bir yönünün bulunmadığını savunmuştur.

                    Ahmed Midhat Efendi’den sonra Evrim Kuramı’ndan bahseden ikinci isim Şemseddîn Sâmî’dir (1850-1904) ve 1879 yılında yayımladığı İnsân adlı eserinde, bu kuram doğrultusunda insanın oluşumunu açıklamaya çalışmıştır.

                    Târih-i Tekvin yâhûd Hilkat adlı eserinde, cansızları ve canlılarıyla birlikte Evren’de bulunan bütün varlık­ların oluşumunu ve gelişimini açıklamak isteyen genel bir evrim öğretisini, olduk­ça yetkin bir düzeyde işleyen Hoca Tahsîn Efendi (1811-1881) ise Evrim Kura­mı’nı konu edinen üçüncü düşünürdür. Haeckelci çizgideki bu yapıtı, ölümünden sonra, öğrencisi Nâdiri Fevzi’nin gayretleriyle 1892 yılında İstanbul’da yayımlanmıştır.

                    20. yüzyılın başlarında, Evrim Kuramı artık daha kapsamlı incelemelere konu olmuş ve Baha Tevfik, Ahmed Nebil, Subhi Edhem, Memduh Süleyman, Edhem Necdet, Celal Nuri İleri vb. gibi düşünürler, bu kuram üzerine telif ve çeviri olmak üzere çeşitli eserler yayımlamışlardır.

                    Cumhuriyet Dönemi’nde ise Hamit Nafiz Pamir, Ali Vehbi Türküstün ve Raymond Hovasse ile Ahmed Tevfik, Ahmed Malik Sayar ve Ahmed Müştak Kargılı, Muallimler Mecmuası’nda ve Dârü’l-Fünûn Fen Fakültesi Mecmuası’nda, evrim konusunda yazılar yayımlamışlardır. Bunlardan en kapsamlı olanı ise, Hovasse tarafından kaleme alınan “Tekâmülü İzah Eden Nazariyeler” başlıklı çalışmadır.

                    Darwin’in yaşamı ve düşünceleri üzerine bu dönemde yayımlanan ilk müstakil kitap ise, tıp doktoru ve bilim tarihçisi Galip Ata Ataç’ın kaleminden çıkan 1931 tarihli Darwin’dir. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından basılan bu eser, ülkemizde, Darwin’i konu edinen ilk resmi kitaptır.


                    • konu 13

                      Evrim II

                      Subhi Edhem

                      Doğumu ve gençlik yıllarına dair pek bir bilgimizin olmadığı Subhî Edhem, 1908 yılında Askerî Baytar Mektebi’ni bitirdikten sonra, çeşitli askeri birliklerde görevler almış ve parazitoloji muallimi İsmail Hakkı Bey’in muavinliğine getirildiği yıllarda botanik dersleri vermiştir. 1919 yılında Almanya’ya gitmiş ve burada felsefe ile ilgili çalışmalar da yapmıştır. Üç yıl sonra,1922 yılında genç denebilecek bir yaşta hayatını kaybetmiştir. Ölümünün ardından İbrahim Nâmî Bey adında bir arkadaşı, Subhî Edhem’in bazı kişisel özellikleri ile çalışmalarını kısaca anlattığı bir yazı kaleme almış ve “Merhûm Subhî Edhem Bey” başlıklı bu yazı, Askerî Tıbb-ı Baytarî Mecmû‘ası’nda 1923’te yayımlanmıştır.

                      Seçkin felsefe tarihçilerimizden Hilmi Ziya Ülken’in ilk Osmanlı Sosyalistleri (Ülken, 1999, s. 206) arasında saydığı Subhî Edhem, yazın hayatında çok üretken olmuş ve diğer çalışmalarının yanı sıra bilim ve felsefeyle ilgili olarak sırasıyla şu eserleri yayımlamıştır: Darwinizm (Manastır 1911), Sosyoloji (Manastır 1911), Târîh ve Müverrihler (Selanik 1912), Hayât ve Mevt (İstanbul 1913), Lamarckizm (İstanbul 1914), ‘İlm-i Hayvânât-ı Umûmiyyeye Medhal (İstanbul 1917), ‘İlm-i Hayvânât Dersleri, Fen Adamları (İstanbul 1917), ‘İlm-i Nebâtât Târîhi (İstanbul 1917), Tıbbî ve Zırâ‘î ‘İlm-i Nebâtât Dersleri (İstanbul 1917), Nevsâl-i Baytarî (İstanbul 1918) ve Bergson ve Felsefesi (İstanbul 1919).

                      Subhî Edhem 1911 yılında Felsefe Mecmuası’nda “Lamarck ve Lamarckizm” başlığı ile kaleme aldığı yazı dizisini, bazı bölümlerini ve dipnotlarını çıkararak ve bazı yerlere eklemeler yaparak, üstelik ilk yayınladığı sırayı da değiştirerek Lamarckizm adıyla 1914 yılında yayımlamıştır.[1] Eserin başlığının hemen altında Montaigne’nin “Muhakeme değil, hikâye ediyorum.” sözüne yer veren Subhî Edhem’in eserde sadece “hikâye etmediği” ve yeri geldikçe kendi düşüncelerini de söylemekten kaçınmadığı görülmektedir. Lamarckizm’in içeriğine geçmeden önce, eserde muhtemelen baskıdan kaynaklanan hatalara rastlandığını da belirtmeliyiz. Örneğin Lamarck’ın 1802 yılında yayımladığı Hydrogéologie, metinde 1582 tarihli olarak verilmiştir. Yine Lamarck’ın ölüm tarihi 1829 olmasına karşın metindeki tarih 1819’dır. Ayrıca Marie François Xavier Bichat’ın (1771-1802) Recherches physiologiques sur la vie et la mort adlı eserinin yayım tarihinin 1800 olmasına karşın metinde bu tarih 1880 olarak verilmiştir.

                      Lamarckizm’e Darwin ile Lamarck’ın hem Osmanlılarda hem de Batı’da ne ölçüde tanındıklarına ve ne şekilde kabul edildiklerine dair bir giriş yaparak başlayan ve böylece kitabın yazılış gerekçesini de veren Subhî Edhem, aralara “üç yıldız” koymak suretiyle bir nevi 4 kısımdan oluşturduğu eserinde şu konulara değinmektedir:

                      Birinci Kısım: Lamarck’ın bilimsel kimliği, botanik ve zooloji dallarına verilen önemin azlığı, bitkileri sınıflandırma çalışmaları ve Lamarck’ın sınıflandırma çalışmalarına katkısı, Lamarck’ın evrim kuramının üç temel direği, Yeni Lamarckçılar ve Yeni Darwinciler’e uzanan tartışmalar.

                      İkinci Kısım: Lamarck’ın evrimin nasıl gerçekleştiği hakkındaki düşüncelerini içeren dört kanunu.

                      Üçüncü Kısım: Türlerin dönüşümünde evrimin etkisi, türlerin çevreye uyumunda temel olan ilkeler.

                      Dördüncü Kısım: Lamarck’ın omurgasızlar sistematiği, Lamarck’ın diğer bazı eserleri ve yaşamının sonlarından kesitler, Georges Cuvier’nin bazı eserleri ve bunların Lamarck’ınkilerle karşılaştırılarak değerlendirilmesi.

                      Kısımların ayrıntılarına geçmeden önce kitabın dergide yayımlanan sıraya göre oluşturulmamasının olası nedenine dair bir iki şey söylemek istiyoruz. Subhî Edhem’in yazı dizisini hazırladığı dönemde söz konusu iki bilginden Darwin’in daha ön planda olması doğaldır. Bilindiği üzere Darwin, Türlerin Kökeni adlı anıtsal yapıtını yayımlamasından kısa bir süre sonra dünya çapında tanınan bir bilgine dönüşmüş ve eseri bilim ve düşün çevrelerindeki tartışmaların odağına oturmuştur. Lamarck ise Subhî Edhem’in de eserde kısaca değindiği üzere hem yaşarken hem de ölümünden itibaren uzun bir süre görmezden gelinmiştir. Lamarck’ın bu şekilde değerlendirilmesinde yaşadığı dönemde biyolojide en yetkin kişi olarak görülen Georges Cuvier’nin payı büyüktür. “Biyolojinin diktatörü” olarak anılan Cuvier’nin Lamarck’ın ölümünden sonra kaleme aldığı “methiye”, Lamarck’ın hak ettiği itibarı uzun bir süre görememesine yol açmıştır. Cuvier burada Lamarck’ın tüm konulardaki fikir ve kuramlarını kabul edilemez oldukları gerekçesiyle lanetlemiştir. Akademi için hazırlanan ve geniş bir kesim tarafından okunmuş olan bu methiye, Lamarck’ın düşüncelerinin sonraki yıllarda çarpıtılmasının da ana sebebidir. Bu noktadan hareketle, aşağıda da göreceğimiz üzere, Lamarck’a verdiği önemi ve onunla kurduğu düşünsel bağın izlerini Lamarckizm’de yer yer gösteren Subhî Edhem’in, kitabın başı ile sonunu örtük bir biçimde birbirine bağladığını söyleyebiliriz. Lamarckizm’in son sayfalarında Cuvier’yi tanıtan, onun bilimsel çalışmalarından bahsederek yapıtlarındaki eksik ve hatalı yönlere dikkat çeken Subhî Edhem, Lamarck’ın adına adeta onunla hesaplaşmakta ve kitabın başında dile getirdiği Lamarck’a dair olumsuz yaklaşımın nedeninin Cuvier olduğunu gözler önüne sermektedir.

                      Subhî Edhem, birinci kısımda, Lamarck’ı kısaca tanıttıktan sonra var olanın hemen hepsini kapsadığını söylediği botanik ve zoolojinin önemine dikkat çekmekte ve İlk Çağ ve Orta Çağ’da çok yüzeysel incelenen canlı varlıkların bu dönemleri takip eden yüzyıllarda da pek önem kazanamadıklarını ileri sürmektedir.

                      René Antoine Ferchault de Réamur’un (1683-1757) açtığı yolda ilerleyen Georges-Louis Leclerc, Comte de Buffon (1707-1788),  Michel Adanson (1727-1806), Bernard de Jussieu (1699-1777), Antoine de Jussieu (1686-1758) ve René Louiche Desfontaines (1750-1833) gibi bilginlerin bütün çabalarına rağmen doğa bilimlerinin hak ettiği noktaya gelemediğini söyleyen Subhî Edhem, botanik ve zoolojiye dair paylaştığı anekdotlarla bu dallara yönelik dönemin anlayışını/algısını ortaya koymaktadır.

                      Bilginlere değer veren ve onları destekleyen hükümdarların da az olmadığını örneklerle vererek, bir ülkede bilimin gelişebilmesinde ve kalıcı olarak yerleşebilmesinde yöneticilerinin de payı olması gerektiğini gözler önüne seren Subhî Edhem, Fransa’da On Beşinci Louis’nin botaniğin ülkesinde bir değer kazanabilmesi için yaptıklarını anlattıktan sonra, sınıflandırma çalışmalarına geçmekte ve Carl von Linné’nin (1707-1778) bitkileri sınıflandırma yöntem ve sistemine değinmektedir. Ardından Bernard de Jussieu’nun kendi gözlemleriyle Linne’nin yöntemini birleştirerek geliştirdiği yaklaşımı ele almaktadır. Sınıflandırma çalışmalarına katkıda bulunan Adanson ve Antoine Laurent de Jussieu’dan bahsettikten sonra da Lamarck’ın Antoine Laurent de Jussieu ile birlikte bitkilerin sınıflandırılmasında kullanılması gerektiğini düşündüğü üç kanunu sıralamaktadır. Subhî Edhem, de Jussieu’nun buna dayanarak bitkilere dair yaptığı sınıflamaya da kısaca değinmektedir.

                      Subhî Edhem, bitkilerin sınıflandırılmasına dair bu bilgileri ve Lamarck’ın konu üzerindeki yaklaşımını ele aldıktan sonra, on dokuzuncu yüzyılın başında bilimin ulaşmış olduğu noktadaki eksikliklerden Lamarck’ın da etkilendiğini ve bu nedenle de Zooloji Felsefesi adlı eserinde bazı hatalar bulunduğunu, ancak bunların düşünüldüğü ve iddia edildiği kadar büyük ve önemli olmadığını ileri sürmektedir.

                      Lamarck’ın her bilimin kendine özgü bir felsefesi olması gerektiğine inandığını ve hakiki gelişmelerin bu yöntem ışığında elde edilebileceklerini, aksi taktirde felsefesi olmadan bir bilimin ilerlemede sıkıntı çekebileceğini ve ortaya konulacak çalışmaların da mükemmel olamayacağını savunduğunu belirten Subhî Edhem’e göre, zooloji felsefesi Lamarck’ın çabaları sonucu yeni bir alan olarak ortaya çıkmış ve botanik ile zoolojinin doğa tarihi üzerine inşa edilmesi de Lamarck’la olmuştur. Öte yandan, Lamarck’a göre, botanik ve zooloji uzmanları sadece yeni türleri göstermeye çalışmakla zamanlarını boşa harcamaktadır. Öncelikle yapılması gereken, bir zooloji felsefesi ortaya koymaktır.

                      Subhi Edhem, birinci kısmın geri kalanında şu konulara değinmektedir:

                      Lamarck, bugün mevcut olan türlerin eskiden var olup sonra yok olmuş türlerden oluştukları düşüncesini paleontolojiye dayandırarak doğa felsefesinde çığır açmış ve sonuçta bugünkü varlıkların derin bir değişimin ürünü olduğunu herkese kabul ettirmiştir. Yani canlılar, çevreye uyumun etkisiyle, nesilden nesile kesintisiz bir biçimde değişime uğrayarak bugünkü hallerine kavuşmuşlardır. Dolayısıyla, Lamarck değişim ve başkalaşımda çevrenin çok büyük bir etkisi olduğunu kabul etmektedir. Başkalaşım, dış etkenlerin tesiri altında bulunan dirimli maddelerde ters etki sonucu meydana gelir. Canlılar, çevrenin durumuna uyarlar. Bu uygunluk aracılığıyla, kazanılmış özellikler, veraset yoluyla evlada geçer ve ardından türler meydana çıkar.

                      Lamarck taraftarlarının belirtikleri başkalaşım kuramının üç temel direği çevreye uyum, evrim ve kazanılmış karakterlerin kalıtımıdır ve Subhî Edhem’e göre, bunlar, insanlığı, en sade ve açık biçimde söylemek gerekirse, dinin mugalâtasından kurtardığı için de dünyaya değerdir.

                      Lamarck, çevreye uyum düşüncesine dâhice bir keşif ile ulaşmış ve sonuçta her organın oluşumunun kendi faaliyetine bağlı olduğunu ortaya koymuştur. Ancak kullanılan organın gelişiminin mekanizmasını ortaya koyacak bir dönemde yaşamadığından, yani kesin bir delil elde edemediğinden bilim çevrelerinin dikkatini bu noktaya toplayamamıştır. Bununla beraber Lamarck, bu konuda bilimin büyük bir müjdecisidir.

                      Subhî Edhem, bu kısımda, Yeni Lamarckçılar ve Yeni Darwinciler’e uzanan tartışmaları da söz konusu etmekte ve Yeni Lamarckçıların, Lamarck’ın esas düşüncelerine pek sadık kalmadıklarını, oysa Yeni Darwincilerin, Darwin’in açıklayamadığı hatta ileri sürmediği düşünceleri bile kendisine atfettiklerini ve bu suretle de Darwin’in kuramının önem kazandığını belirttikten sonra tarafların, kelebeklerin kanatlarındaki siyah lekeleri, tavus kuşunun göz yanıltan renklerini inceleme gibi şekillerdeki değişime önem vererek evrimde bir sonuca ulaşmaya çalıştıklarını, oysa bunların evrimin aslını anlamak varken pek de önemli olmadığını, yüksek hayvanların hayatında önemli bir görevi olan organların oluşumu, beynin yapısının ve gelişiminin nedenlerini araştırmak birinci amaç iken, örneğin kuş tüylerini enine boyuna araştırmanın faydasız olduğunu söylemektedir.

                      Bu noktada iki grubun asıl önemli olanla değil de ikinci dereceden önemli şeylerle zaman harcadıklarını örneklerle gösterdikten sonra, konunun bu noktaya gelmesinin nedenini fizyolojiye gerektiği kadar önem verilmemesine bağlayan Subhî Edhem, evrim ya da değişim kuramında bir noktaya saplanıp kalmanın hakikati tamamıyla görmeye engel olduğunu, çünkü böyle bir anlayışın bir bilime, bir mesleğe dönüşemeyeceğini, belki sadece materyalizm kisvesi altında içeriği değişmiş bir metafizik olacağını ve faydasının da içeri ile değerlendirileceğini ileri sürerek evrimin bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamaktadır.









                      • konu 14

                        Evrim III

                        Subhi Edhem II


                        İkinci kısımda Subhî Edhem, Lamarck’ın evrim kuramının temelindeki kanunları açıklamadan önce bir özet yapmakta ve Lamarck’ın şu görüşlerine yer vermektedir: Başlangıçta canlılar bugünkü biçimleriyle yaratılmamıştır. Başta hayat kendiliğinden ortaya çıkmıştır. Hayattan önce doğada madde cansız idi. Madde aynı zamanda kuvvete bağlı idi. Canlılık bu kuvvet sayesinde meydana gelmiştir. Özde kuvvetlerin hareketi sürekliydi. Canlılık bu tarihten itibaren teşkil etmiştir. İlk önce Yer’de bulunan canlılık maddesinin şekli bir kütleden ibaretti. Yapısı ise protoplazmadan başka bir şey değildi. Canlılıktan doğan ihtiyaç, organları meydana getirdi. Yine ihtiyaca bağlı olarak davranışlar gelişti. Davranışların çoğalmasıyla organlar tamamlandı, şekilleri mükemmelleşti. Organlar bu mükemmel halini şu dört kanun etkisiyle kazandı:

                        Birinci Kanun: Hayat, kendi gücüyle, kuvvetinde bulunan cisimlerin hacmini artırmaya sürekli yatkın olup, yöneldiği amaca ulaşıncaya kadar çare sınırlarını genişletir.

                        İkinci Kanun: Bir hayvanın vücudunda, yeni bir organın üremesi, gelişimini sürekli devam ettiren yeni bir ihtiyacı gerektirir. Bu ihtiyaç yeni bir hareketten doğar ve korunur.

                        Üçüncü Kanun: Organların çoğalması ve etkilerinin gücü onların sürekli kullanılmalarına bağlıdır.

                        Dördüncü Kanun: Şahısların hayatları boyunca duyularında kazanılmış, değişmiş ve hatta hareketi tasarlanmış olan şeyler, üreme vasıtasıyla korunur ve bu dönüşümlerden etkilenerek üreyen yeni fertlere geçer.

                        Birinci kanuna göre, bütün canlılar çoğalmalarını destekleyecek bir neden olmadığında, sürekli bir biçimde gelişecek ve bu gelişme bizzat hayata dair bir amacı doğuracaktır. Bu neden, hayat faaliyetleri yardımıyla, uzuvlarda meydana gelmiş değişiklikten başka bir şey değildir. Bir kişi ölmeden önce, ilk olarak çoğalma duyusunu, sonra da yaşadığı süre boyunca sahip olduğu herhangi bir değişikliği evladına aktaracaktır. Fakat ilk duyuda, bu oluşum mekanik bir nedenledir. Canlılardaki yeni ihtiyaçlar, onların, toprağın, iklimin, gıdanın, ışık ve ısının değişmesi gibi çeşitli durumlar arasında bulunmalarıyla açıklanabilir. Lamarck’ın diğer iki kanunu ise, veraset yoluyla evrimi yöneten ve yönlendiren, zaman geçtikçe yeniden organları oluşturan ve yeni türleri var eden sebepleri göstermektedir.

                        Üçüncü kısmın başında, çevreye uyum konusunun tamamıyla anlaşılması için Lamarck’ın Zooloji Felsefesi adlı eserini bilmenin gerekli olduğunu söyleyen Subhî Edhem, önce bu konuda türler arasında bir varlık zinciri olduğunu ve türlerin doğa kadar eski olmadıklarını belirtir. Belki, biri diğerinin ardından oluşmuştur. Bu böyle olunca, bir şekilde ve aynı halde sebatları göreli, değişimleri de geçicidir. Lamarck ve taraftarlarına göre, dış çevrenin etkisi altında türlerin değişimi oldukça açıktır. Yeni dâim olan varlıkların durumu, örnekleri tanınmayacak bir raddeye kadar değiştirilmiştir. Gerek nesli tükenmiş ve gerek bugün yaşamakta olan türler, kendi aralarında tam ve uygun bir akrabalığın açık olmayan ilişkilerini gizlemektedir. Bitkisel ve hayvansal örneklerin çoğu ilkel değildir. Fakat bunlar, devamlı başkalaşım aracılığıyla yaşayan veya fosiller halinde bulunan diğer eski şekillerden meydana çıkmışlardır.

                        Subhî Edhem’e göre, ‘doğa bilimlerinin Aguste Comte’u olan Lamarck, bu hususları dikkate alarak doğal sınıflamasını, hayat sahibi olanların çevreye uymaları niteliğini araştırma ve bu uyumu açıklama gibi iki düşünce yardımıyla yorumlamada başarılı olmuştur. Birinci düşüncenin sonucunda, bitkisel ve hayvansal her türün, karada ya da suda, karanlık ya da aydınlık, sıcak ya da soğuk bir çevrede olmasına göre bir yapısının olduğu yani türlerin kendi çevresine uygun bir yapıya sahip olduğu ilkesini ortaya koymuştur. Bu konuda birçok örnek vardır. Örneğin ilkel ve kara kurbağaların, yavru halindeyken solungaçları vardır. Ancak sonradan kuyrukları kopunca, ayaklara ve ciğerlere sahip olmuşlardır. Balıkların bazıları hem karada, hem de suda yaşadıkları için dipnoïque adını almışlardır. Çevreye uyma niteliği bunların karada yaşamaları niyetiyle ciğerlerinin, suda yaşamaları isteğiyle de solungaçlarının oluşmasını gerektirmiştir.

                        Türlerin çevreye uyması iki biçimde açıklanmıştır. Bunlardan ilki doğaya aykırıdır, diğeri ise doğaldır. İlk usulü takip edenler, çevreye uyum niteliğini önceden ispatlanmış bir ahenge atfederler ve bu ahenk doğrudan doğruya Tanrısaldır. Ancak Lamarck, bunun aksine, kuvvette, madde ve hayat kanunlarında uyumun derecesini kısmen araştırabilmiş ve her vakit, daima iç ve dış şartlarla mevcut olan sebepleri dikkate almayı unutmamıştır.

                        Lamarck, ayrıca, çevreye uyumun doğal bir yöntem ile açıklanabilmesi için yedi ilke kabul etmiştir:

                        1.      Dış çevrenin etkisi: Lamarck, dış çevrenin etkisini anlatırken, gölgede ışıksız kalan bir bitkinin solmasının, sap ve dallarının ışığın geldiği tarafa yönelmesinin organizmanın bir tepkisi olduğunu, karada ve denizde yaşayan bitkilerin bulundukları yerlerde, bazı tesadüflere dayanarak, yapılarını yenilemelerinin de bu tepki çerçevesinde olduğunu söylemektedir. Bitkilerin iç kuvvetlerinden kaynaklanan hareketleri ise, çevrenin, yok edici değişikliklerine uyum sağlamak için yaptıkları, kendi çabalarından başka bir şey değildir.

                        2.      Alışkanlık, amel, doğal ve tekrar eden alışkanlık: Lamarck bu husus ile çevreye uyumu açıklarken özetle şunu söylemektedir: Bir organ, kendi faaliyetine göre hazırlanır ve gelişir. Lamarck’ın bu ilkeye uygun olarak verdiği örnekler arasında kuşlardaki görme gücü ile yarasanın kolları, parmakları ve kuyrukları arasında oluşmuş olan perdeler bulunmaktadır.

                        3.      Amelin kaybolması ve alışkanlığın giderek tükenmesi: Nesillerden beri karanlıkta yaşayan türlerin gözleri körelmektedir. Balina gibi hayvanlar beslenme tarzlarına bağlı olarak bu durumda kalmışlardır. Yani Lamarck’a göre bir organın kullanımındaki eksiklik bedende bazı parçaların yavaş yavaş yok olmasını sağlar.

                        4.      Veraset: Bir hayvanın, bir bitkinin yapısal ve organlarının işlevine göre kazanılmış karakterleri kendi evladına geçer. Ebeveynine irsen bağlı olan türde, hayat şartlarına göre, bu karakterler azalır, değişir ya da kalıcı olur.  Fakat çevreye uyumda, uğraşının eksiklik veya fazlalığı ile bu türde bir yenilik görülse de, babasından intikal eden yine bir kısım kalır ki, doğal sınıflamada en fazla bu aranır. Örneğin, sürüngenler, kuşlar, haşereler, memeliler gibi türlerden uzun süre ışıksız bir yerde yaşayanların yavruları kör olarak doğmaktadır.

                        5.      Çaprazlama: Bir nesil meydana getirmeye müsait iki bağımsız ferdin birleşmesi, türün oluşumuna aracılık eder. Lamarck, Zooloji Felsefesi’nde, bir ırk halini kazanacak türlerin yavaş yavaş oluşumu için çaprazlamanın yegâne araç olduğunu söylemektedir. Bu noktada Subhî Edhem, gerek zooteknide ve gerek kişisel girişimlerde Lamarck’ın bu iddiasını onaylayacak esaslı bir gözleme rastlanmadığını ve beygir, eşek, koyun, keçi ve tavşan gibi memeli hayvanların melezlerinin genellikle kısır olduğunu söylemektedir.

                        6.      Bir türün çok zararlı bir çevre tarafından yok edilmesi: Çevre bazı türlerin dönüşümüne ve canlanmasına, bazılarının da tükenmesine ve yok olmasına çalışır. Araştırmalar gösteriyor ki, hayvanların ve bitkilerin büyük bir bölümünden geriye bugün bir tek nesil kalmamıştır. Türlerin çevre tarafından yok edilmesi çok kolaydır. Bir organ kullanılmazsa, çevresine uymaz ve kullanılmasına dair bir zorlama ve istek de olmazsa bu organ küçülür. Dolayısıyla belirli bir organa uygulanan bu ilke, neden bedenin tamamı ve sonuçta bir ırk için de kapsayıcı olmasın?

                        7.      Rakip türler vasıtasıyla bir diğer türün ortadan kaldırılması. Subhî Edhem’e göre, Lamarck’ın büyük bir gözlem ve tecrübe sonucunda ortaya koyduğu bu ilkeyi, Darwin daha açık ve kesin bir biçimde ifade etmiştir. Öte yandan, Subhî Edhem, Huxley’in Lamarck’a yönelik olarak söylediği “yaşam kavgası” hakkında basit bir düşünceye bile sahip olmadığının iftira olduğunu belirtmektedir. Çünkü Lamarck 1792 tarihinde yayımladığı eserinde, insanın daima hemcinsi ile savaş halinde olduğunu ve bu vesileyle de onu mahvetmeye uğraştığını ileri sürmüştür.

                        Dördüncü kısmın başında, Lamarck’ın kuramını ileri sürmeden önce sınıflama ile uğraştığını hatırlatan Subhî Edhem, bu sınıflamanın esaslarının organların varlığı, mükemmelliği ve görevleri olduğunu ekledikten sonra Lamarck’ın yayımladığı Botanik Sözlüğü’nden bahsetmeye başlamıştır. Eserin girişinde Lamarck, canlıların hepsinin doğal bir varlık zincirine bağlı olduğunu ve sınıflandırmada bunun da dikkate alınması gerektiğini söylemiştir. Bernard de Jussieu da Versay ve Paris’teki botanik bahçelerinde bitkilerin dağıtılmasına yönelik çizdiği krokiyi bu esasa dayanarak hazırlamıştır. Bu şekilde yapılan sınıflandırma diğerlerine kıyasla daha doğaldır. Ancak varlık zincirine bölünmemiş olmaması da eksik olduğunun bir delilidir. Öncelikle şu akla gelmelidir ki, bir organın parçaları arasında varlık zinciri olduğu gibi bir varlığın organları arasında ve doğada yaşayan bütün canlılar arasında da varlık zinciri bulunur.