2.Ders: İstiklal Marşımızın Çözümlemesi - 2

ŞİİRE DAİR

 

Şiirle uğraşanlar, şiir yazmakla, şiir okumakla, şiirle meşgul olmakla çok büyük ve önemli bir iş yapmış oluyorlar. Bu cümleyi duyanlar hemen burun kıvırabilirler. Ancak bu sözün ne manaya geldiğini derinlikli olarak düşünürsek bunun ne kadar önemli bir husus olduğunu anlayabiliriz. Mekanikleşen, makineleşen, maddileşen, sıradanlaşan, yavanlaşan çağımız dünyasında ruhumuzun, kalbimizin yüce manevi dünyalara, duygu ve düşünce âlemlerine, kalbî güzellikler dünyasına kanatlanması demek olan şiir, insan hayatında çok önemli bir yere sahiptir. Adeta varoluşumuz, şiirle meşguliyetimiz oranında gerçekleşecektir. Şiir demek duyma, düşünme, heyecanlanma ve bunları ifadeye kavuşturabilme becerisidir. Bunu da sadece insan yapabilir. İnsanın dışında hiçbir varlık bunu yapamaz. Bunu yapabilen kişi de insandır ve böylece insanlığını tamamlamış demektir. Bu meseleyi biraz daha açmamız gerekiyor.

Şiir, insanî bir ihtiyaç ve insanî bir eylemdir. Çünkü varlıklar arasında bilinçli olarak sadece insan, estetik değer üretebilir. Varlıkların bu anlamda üç aşaması vardır. 1. İcat edilen ham malzeme, 2. Biyolojik ihtiyacı karşılamak amacıyla yapılan düzenleme: İnşa, 3. Estetik ihtiyaca dönük olarak yapılan ibda. Bunu şöyle örneklendirebiliriz. Taş, toprak, çimento, su gibi malzemelerin hammaddesi önce Allah tarafından icat edildi. Sonra insanlar ikinci aşamada bu malzemeden barınma gibi biyolojik ihtiyaçlarını karşılamak üzere inşaat yaptılar. Üçüncü aşamada da bu binaların güzel görünmesi ve süslü olması ihtiyacını duydular. Böylece mimarî dediğimiz güzel sanat dalı ortaya çıktı. Bu da ibda aşamasıdır.

Bunun gibi dilin de üç aşaması vardır. 1. Allah tarafından icat edilen, yaratılan ve insana verilen sesler, sözler, kelimeler vs. Yani dil malzemesi. İkinci aşamada insanlar, bu ham dil malzemesinden biyolojik ihtiyaçlarını karşılamak üzere iletişim dili olan konuşma dilini inşa ettiler. Konuşma dili düz anlamlıdır, herkesin aynı şeyi anladığı bir dil dizgesidir. Üçüncü aşamada ise bu dile mecazlar, çağrışımlar ya da başka türlü renkler, süsler, şekiller, oyunlar yükleyerek şiir dili dediğimiz bize güzellik duygusu veren, hoşumuza giden, etkili, vurgulu, dokunaklı dili ürettiler. Bu da dilin ibda aşamasıdır.

Türkçemizin çiçek açtığı bir saha olan şiir, sadece dilin güzel hâli değil, aynı zamanda muhteva ve mana olarak da insanın kendini ifade alanlarından biridir. Bunu da şöyle açalım:

En genel çerçevede insan, başlıca üç kimlik taşır. 1. Ferdî kimlik, 2. Millî kimlik, 3. Evrensel kimlik. Hepimiz, kademe kademe birbiri içine geçmiş bu mütedahil dairelerle alakalıyızdır. Bu çerçeveden bağımsız bir varlığımız ve faaliyet alanımız yoktur. Bu üç dairedeki var oluşumuzu, faaliyetimizi de değişik şekillerde ifadeye dönüştürürüz. Şiir, bunların başlıcalarındandır. Bunları sırasıyla açalım:

 

1. Şiirde ferdî kimliğin ifadeye kavuşturulması:

 

Biz, öncelikle kendi başımıza bir ferdiz. Bağımsız bir kişilik ve kimliğimiz var. Hepimiz fıtraten biriciğiz, yeganeyiz. Hiçbirimiz diğerine benzemez. İslam literatüründe insanların farklılığı vurgulanırken “on sekiz bin âlem” ifadesi kullanılır. Bundan kasıt kimsesinin kimseye ne sîreten ne sûreten benzemediğidir. O hâlde sözlü ve yazılı bütün ifade imkânlarımızla bu arada tabii şiirle ferdî varlığımızı, duyarlığımızı terennüm ederiz. Şiirin önemli konularından biri ferdî konulardır. Varlıkla, Allah’la, hayatla, kendimizle olan ilişkilerimiz, hesaplaşmalarımız hep bu ferdî kimliğimizle ifadeye kavuşturulur.

 

2. Şiirde millî kimliğin ifadeye kavuşturulması:

 

Biz insan olarak ikinci dairede bir millete mensubuz. Bizim bir milliyetimiz var. Biz Türk’üz, Türk milletine mensubuz. Biyolojik kökenine, kan bağına, ırkına bakmadan; bu ilkel kabilevî alakalarını hesaba katmadan Türkçeyi, Türk kültürünü, Türk yaşama biçimini, tarihi hatıralarımızı, gelecek tasavvurlarımızı, vatanımızı, bayrağımızı, devletimizi benimsemiş olan herkes Türk’tür. Türk milleti, aynı millî değerler etrafında toplanmış olan toplumumuzun adıdır.

Dolayısıyla diğer yazı türlerinde olduğu gibi şiirde de ferdî kimliğimizden başka millî kimliğimizi de ifade ederiz. Millî duygularımız, millî tarih coşkumuz, kıvancımız, millet olarak yaşama heyecanımız, bunların hepsi ancak şiirle en güzel şekilde dile getirilebilir. Millet olarak devamımız, tarihe karşı şerefli Türk milleti olarak direnişimiz ancak yeni nesillere millî varlığımızı ve değerlerimizi etkili, vurgulu, dokunaklı şiirlerle taşıyabilmemize bağlıdır. Milletine karşı sorumlu olan her Türk şairi, millî kimliğini de şiirine yansıtmalıdır.

 

3. Şiirde evrensel kimliğin ifadeye kavuşturulması:

 

Biz üçüncü dairede bütün insanlık camiasının bir ferdiyiz. Dünyada yaşayan bütün insanlarla insan olmak noktasında bir kardeşlik bağımız var. Bir birey olarak bağımsız ferdî kimliğimizi, Türk olarak millî kimliğimizi ve varlığımızı korurken ayrıca insan olarak da dünya insanlığına karşı sorumluluğumuzu hissetmek ve ona göre bir tavır geliştirmek durumundayız. Şiir de ayrıca kendisine konu olarak evrensel insanlık durumlarını ve sorunlarını almalıdır.

Şimdi bu genel çerçeveden sonra insan kendisine, milletine ve insanlığa olan saygısını, bu üç daireyle olan bağını şiirle en iyi şekilde kurabilir.

Kendisiyle barışık olan kişi kendisini sever, Türk milletine mensubiyet şuurunda olan insan milletini sever, Evrende bir yer sahibi olduğunun şuurunda olan insan bütün insanlığı sever.

Biz Türkler, bu meseleyi kendi içimizde halletmiş şerefli bir milletiz. Biz, Yunus Emre, Mevlana, Fuzuli, Şeyh Galip, Yahya Kemal, Arif Nihat Asya, Necip Fazıl, Sezai Karakoç gibi Türk sevgi medeniyetini inşa etmiş dev öncülerin torunlarıyız. Coğrafyamızı medeniyet denilen tek dişi kalmış canavarların ölüm kusan silahlarından, sevgiden yoksun batı emperyalizminin barbarca istilasından ancak Türk-İslam medeniyetinin sevgi, şiir, insanlık, erdem gibi değerleriyle koruyabiliriz. Bu meselede şairimize büyük iş düşüyor.

 

 

Fiziksel Gerçekliğe Bağlı Tahkiye Dönemi: (Roman - 17. yüzyıl başı ve sonrası)

 ‘Roman’ Terimi: ‘Roman’ kelimesi, ‘romanice’den gelir. ‘Romanice’, halk dili olan Latincede ‘Romalıların tarzında ve Latincede, Latin dilinde, Latinceye göre’ anlamlarına gelir. ‘Romania’, kelimesi, ‘Kral Constantin zamanından itibaren Romalıların fethettikleri toprakların tamamı, Romalılara ait topraklar’ anlamına geliyor. Roma’da yaşayanlar ve Roma devletine bağlı olanlara da ‘roman’ deniyordu. ‘Lingua romana’ ise 9. yüzyılda Romalıların toprakları üzerinde konuşulan halk dilidir. Bu, romane dillerinin kaynağıdır. Ayrıca önceden beri var olan Lingua Latina (Latin dili) de bulunmaktadır. Bu, seçkinlerin, eğitimli, kültürlü kesimin yazı dilidir. Eski Roma’da bir halk dili olan Latince, bir de seçkin sınıfın konuştuğu, yazdığı bir Latince vardı.

Lingua romana, halk dili olan Latincenin Romalıların fethettiği diğer ülkelerdeki dillerle karışmasından doğdu. Latin ordusu Asyalı, Afrikalı gibi yabancılardan ve işsiz, cahil Latinlerden oluşmuştu. Yabancılar, Latinceyi eğitimsiz ve sıradan olan Latinlerden yarım yamalak öğrendiklerinden bozuk bir halk Latincesi ortaya çıktı. Roma ordusu Avrupa’yı istila ettiğinde bu halk Latincesi de oraya taşınır. Ve böylece Roma İmparatorluğu’na bağlı olan halkların kullandığı konuşma dili olan halk Latincesi ile yazılmış manzum ve mensur hikâyelere, ‘Roman dili’nde (Romalı askerin Latincesi ile yazıp konuşan Avrupalı dili: Lingua Romana) kaleme alınmış manzum ya da mensur, gerçek veya uydurma bir olaya ‘roman’ deniyordu.

12. yüzyıldan itibaren ‘roman’ kelimesi, bir dil adı olmaktan çıkıp yavaş yavaş edebî bir türe ad olmaya başlar. 12. yüzyılda Latinceden Romancaya (halkın konuşma dili) çevrilen eserlere ‘roman’ deniyordu. ‘Roman’ adlı ilk metinler, önceleri manzum, sonra mensur yazılan Latince metinlerin halk diline uyarlanmış şekilleriydi.

‘Roman’ kelimesi, 14. yüzyılda manzum serüven romanlarından oluşan saray edebiyatının karşılığı olmuş. 15. yüzyılda mensur olarak kaleme alınan şövalye romanları görülüyor. Yazarın, töreleri, serüvenleri ya da tutkuları tasvir ederek okuyucuların ilgisini çekmeye çalıştığı mensur olarak kaleme alınmış uydurma hikâyelere ‘roman’ deniyordu. 17. yüzyılda ‘roman’ kelimesi, bugünkü anlamdaki edebî türün adı olmuştur. Romanın bazı dillerdeki karşılığı şöyledir: Fransızca: roman, Almanca: roman, İtalyanca: romanzo, Rusça: pomah, İngilizce: novel, İspanyolca: novela.

Roman tanımına pek çok eleştirmen ve kuramcının birtakım katkıları olmakla birlikte kapsayıcı ve kuşatıcı bir tanım yapılamamaktadır. Bu durum, sanatın- daha özelde romanın- zaman süreci içinde sürekli değişmesi, gelişmesi ve yeni örneklerinin  verilmesinden  kaynaklanmaktadır. Her yeni roman, beraberinde yeni teknikler, yeni özellikler, yeni anlayışlar, yeni üsluplar getirmektedir. Böyle olmakla birlikte konuyla ilgilenen hemen herkes, kendi anlayışına göre roman tanımı yapmaktadır.

Biz de bir açıdan romanı "Romancının beş duyusu yoluyla doğrudan doğruya veya dolaylı olarak hayatında yankı bulmuş yaşantı, bilinç, zekâ, hayal düşünce, duygu gibi ögeleri sanatsal bir bağlam içinde yeniden kurduğu yapay bir âlem" olarak tanımlıyoruz.

Roman, hayatı yoğunlaştıran ve çarpıcı niteliklerle kodlayan atasözü, vecize, şiir, resim, müzik gibi sanat ve edebiyat türlerinin aksine hayatı açan, sergileyen, ayrıntıları kendi yerlerine iade eden, gerçeklikleri çoğu zaman soyutlayarak yeniden üreten edebî bir türdür. Romancı, dış dünyadan, yaşantılarından, gözlem, izlenim ve incelemelerinden amacına ve anlayışına göre bir seçme yapar, onları dünya görüşü ve inancına göre belirli bir senteze ve yoruma tabi tutarak iç bütünlüğüne kavuşmuş canlı bir gerçeğimsi dünya kurar.

Roman, hikâyeden daha uzun bir hacimde, kişi, yer ve zamana bağlı kalınarak nesir tarzında kurgulanmış olayların hikaye edilmesidir. Birbirleriyle değişik şekillerde irtibatlı olan olayların, metin halkalarının anlamlı bir bütün hâlinde oluşturduğu olaylar zinciridir. Roman, gerçek dünyanın kendisini değil, ona en yakın bir kopyasını verir. Gerçeklik izlenimi uyandıran hayat kesitleri sunar. Olağanüstü, doğaüstü olay, figür ve unsurlar yerine doğal, somut, gerçekçi unsurlara yer verir. İnsanüstü figürler ve kahramanlar yerine sıradan insanların hayatlarına ve olabilir olanlara yer verir.

Batı Edebiyatında: Rönesans, Reform, Aydınlanma hareketleri gibi atılımlar sonucunda Batıda yeni bir dünya görüşü ortaya çıktı. Ortaçağ’ın bozulmuş (muharref) Hristiyanlığında ilahîlik adına beşerîliğin; hatta insanîliğin ezildiği, bastırıldığı, yok sayıldığı skolâstik din anlayışı egemendi. İnsan kaynaklı olan bilim ve sanat üretimine izin verilmiyordu. Bilim, İncil tefsirlerinden, sanat da Meryem, İsa, Ruhulkudüs resimlerinden ibaretti. Yani salt göksel, tanrısal, dinî olan ön plandaydı. Çarpık bir ilahîlik adına beşerîlik yok sayılıyordu. Aydınlanma döneminde ise bu sefer tam tersine beşerî olan ilâhlaştırıldı. Salt beşer aklının ürünü olan bilim yüceltildi. Seküler bir dünya anlayışına doğru adım adım geçildi. Dinlerin sunduğu ‘âlem’ yerine pozitivist ve materyalist yaklaşımlarla bu dünya varlığı ile sınırlı ‘dünya’ görüşü egemen olmaya başladı.

Dinin gündemde tuttuğu varlığın ilahî ve manevi boyutu, öte dünya, Allah, cinler gibi hakikatler terk edildi. Onların yerine fiziksel gerçeklikler dünyası, madde, vahiyle irtibatını kesmiş akıl ve bunun ürünü olan bilim unsurları öne çıktı. Beş duyumuzla algılayabildiğimiz bu dünya varlığı tek gerçeklik olarak kabul ediliyor, bunun dışındaki her şey, deneye tabi tutulamayan, beş duyuyla test edilemeyen bütün manevi, ruhanî değerler yok sayılıyor ve bunlar, ‘gerçek’ diye kabul ediliyordu. Roman dediğimiz anlatı türü, büyük oranda işte bu dünya görüşünün üzerine temellenmiştir. Gözümüzle gördüğümüz, dokunduğumuz, duyduğumuz, tattığımız, kokladığımız şeyler romana konu olabilir. Olağanüstü figürlere, akılla, deneyle, bilimle açıklanamayan olay ve olgulara ya da insanın kapasitesini aşan hareketlere, havsalanın almadığı duygu, düşünce ve yorumlara, insan dışı figürlere yer verilmez.

Her şey, akla ve mantığa uygun olmalıdır. Kişilere bir insanın yapabileceği davranışlar yüklenir ve ona insanüstü güçler izafe edilmez. Gerçek zaman ve mekânlar tasvir edilir. Yani romana konu olan her şey, bu dünyanın somut, maddî, fiziksel şartları ve varlığıyla sınırlıdır. Dinlerin öngördüğü aşkın (müteâl) olan dışta bırakılmıştır. Onun için bu dönemde seküler medeniyetin etkisi altında bir edebiyat gelişti. Roman, doğaüstü, insanüstü ve olağanüstülüklerden doğal olana, olağana, beşerî olana ve normale geçişle başladı. Ayrıca romanın geleneksel anlatı türlerinden en önemli farkı, salt olay hikâyesini aktarmakla yetinmeyip bu olaya nelerin sebep olduğunu ve olay sonucunda nelerin ortaya çıktığını, olayın kişiler üzerinde ne gibi duygusal, düşünsel etkiler yaptığını irdelemesidir. Yani olayları sebep-sonuç bağlamı içinde determinist bir yaklaşımla düşünmek.

Romanda gerçek dışılıklar bırakılıp gerçek dünya, gerçek kişi ve olaylar anlatılmaya başlamış oldu. 1960’lı yıllara kadar roman, genel olarak bu anlayışa bağlı olarak kurgulanıyordu. Ancak postmodern romanla birlikte pozitivist anlayışın dışarda bıraktığı, kabul etmediği fiziksel nitelikli olmayan ve gerçeklik dışı kabul edilen unsurlar, başka gerekçelerle romana tekrar girmeye başladı.

Burada roman türünün geleneksel anlatı türlerinden ayrılan özgün yapısına ait bazı belirlemeleri ortaya koyalım:

Roman, destan ve mesnevinin ürettiği ideal tipler yerine daha çok günlük hayatta yaşayan, olumlu olumsuz özellikleri olan, güçlü ve zayıf yanlarıyla bir bütün olan, daha somut, daha canlı, içimizden biri ve gerçek tiplere yer verir. Yani ideal tipler, yerlerini reel tiplere bırakmışlardır. Modern anlatı, kişilerin iç dünyalarını, ruhsal durumlarını, iç çelişkilerini, tutkularını, özlemlerini, duygularını, hayallerini tahlil etmeye gayret eder.

Dış dünya gerçekliğine bağlı olarak çevre ve mekân tasvirleri, en ince ayrıntıları bile içermeye çalışır. Olağanüstülüklere, masalsı ve efsanevi ögelere değil; gerçekçi, somut ögelere yer verir. Olayların geçtiği, haber alındığı, aktarıldığı zaman dilimleri bellidir ve takvime bağlı zaman anlayışı hâkimdir. Romancı, hayat ve insanlar karşısında gözlemci, çözümleyici ve eleştirel bir bakış açısına sahiptir. Romancı, kendi dışındaki dünyayı gözler, inceler ve onun hakkında düşünce üretip yorumlar, bilimsel açıklamalar ve felsefe yapar.

Roman, önceleri adî, bayağı, hayal ürünü, uydurma ve sıradan şeyler, klasik eserlerin dışındaki değersiz ürünler olarak görülüyordu. Ancak zamanla bugünkü edebî değerini kazandı. Hayal ürünü hikâyeler toplamı olan romanstan gerçek hayat sahneleri sunan romana geçiş, belirgin bir biçimde 17. yüzyıl başlarında görülmektedir. Araştırmacılar, genellikle romanın 1789 Fransız İhtilâli sonrasında burjuva sınıfının feodal sınıfa karşı sürdürdüğü mücadeleden ve elde ettiği üstünlük sonrası havadan doğduğu üzerinde dururlar. Bildiğimiz anlamda romanın Batıda 17. yüzyılda ortaya çıktığı kabul edilmektedir. Fakat roman, 17. yüzyılda fazla gelişmemiş, 18. yüzyılda kısmen gelişmiş; asıl olarak da 19. ve 20. yüzyıllarda büyük bir atılım gerçekleştirmiştir.

Türünün özelliklerini taşıyan ilk roman örneği, Miguel de Cervantes Saavedra’nın Don Quixote (El Ingenioso Don Quijote de la Mancha (Mahir Şövalye Manchalı Don Quijote. 1. cilt: 1605, 2. cilt: 1614)’udur. Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe (1719)’u da öncü romanlar arsında sayılır.

İlk romanlar arasında ayrıca şunlar sayılabilir: Fransa’da Honoré d’ Urfé, Astrée, Madam de La Fayette, La Princesse de Cléves (Cléves Prensesi, 1678), İngiltere’de Nashe’in The Unfortunate Traveller (Talihsiz Seyyah, 1594).

Türk Edebiyatında: Roman, Tanzimattan itibaren Osmanlının her alanda Batılılaşma eğilimine paralel olarak Batı edebiyatından aldığı bir türdür. Bu tür de genellikle Batı medeniyetinin ve Batılı bakış açısının ve Batılı değerlerin ifade alanlarından biridir. Türk edebiyatında tarihî anlamda ilk Türk romanı Şemsettin Sami’nin Taaşşuk-ı Tal’at ve Fıtnat (1872)’ıdır. Roman türünün gerektirdiği sanatsal, teknik ve estetik donanıma sahip ilk ciddî roman ise Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnu (1900) adlı eseridir.

Tanzimat döneminde Batılı anlamda romana geçiş birdenbire olmaz. Arada bir geçiş süreci vardır. İlk Türk romanlarında geleneksel Türk anlatı metinlerinden bolca izler görülür. Mesela Şemsettin Sami’nin Taaşşuk-ı Tal’at ve Fıtnat (1872) ve Ahmet Mithat’ın Hasan Mellah (1874) adlı romanlarında aşağı yukarı geleneksel Türk halk hikâye anlayışının kurgusal yapısını görmek mümkündür. Ancak zamanla Türk romanı, geleneksel anlatı özelliklerinden ve unsurlarından sıyrılarak kendi özgün türüne kavuşmuştur.

Kaynakça: Mehmet Kaplan, “Destan, Mesnevi ve Roman”, Hisar, Temmuz 1975, s.3, Cengiz Ertem, “Fransız Romanı Çerçevesinde Roman Türüne Kuramsal Bir Yaklaşım”, Gündoğan Edebiyat, Kış 1995, S. 13, s. 41; M. Kayahan Özgül, “Romanın Hikâyesi”, Kandille İskandil, Hece Yayınları, Ankara 2003.


Son değiştirme: 29 Mayıs 2021, Cumartesi, 11:17