Şiir ve roman türleri

ŞİİRE DAİR

 

Şiirle uğraşanlar, şiir yazmakla, şiir okumakla, şiirle meşgul olmakla çok büyük ve önemli bir iş yapmış oluyorlar. Bu cümleyi duyanlar hemen burun kıvırabilirler. Ancak bu sözün ne manaya geldiğini derinlikli olarak düşünürsek bunun ne kadar önemli bir husus olduğunu anlayabiliriz. Mekanikleşen, makineleşen, maddileşen, sıradanlaşan, yavanlaşan çağımız dünyasında ruhumuzun, kalbimizin yüce manevi dünyalara, duygu ve düşünce âlemlerine, kalbî güzellikler dünyasına kanatlanması demek olan şiir, insan hayatında çok önemli bir yere sahiptir. Adeta varoluşumuz, şiirle meşguliyetimiz oranında gerçekleşecektir. Şiir demek duyma, düşünme, heyecanlanma ve bunları ifadeye kavuşturabilme becerisidir. Bunu da sadece insan yapabilir. İnsanın dışında hiçbir varlık bunu yapamaz. Bunu yapabilen kişi de insandır ve böylece insanlığını tamamlamış demektir. Bu meseleyi biraz daha açmamız gerekiyor.

Şiir, insanî bir ihtiyaç ve insanî bir eylemdir. Çünkü varlıklar arasında bilinçli olarak sadece insan, estetik değer üretebilir. Varlıkların bu anlamda üç aşaması vardır. 1. İcat edilen ham malzeme, 2. Biyolojik ihtiyacı karşılamak amacıyla yapılan düzenleme: İnşa, 3. Estetik ihtiyaca dönük olarak yapılan ibda. Bunu şöyle örneklendirebiliriz. Taş, toprak, çimento, su gibi malzemelerin hammaddesi önce Allah tarafından icat edildi. Sonra insanlar ikinci aşamada bu malzemeden barınma gibi biyolojik ihtiyaçlarını karşılamak üzere inşaat yaptılar. Üçüncü aşamada da bu binaların güzel görünmesi ve süslü olması ihtiyacını duydular. Böylece mimarî dediğimiz güzel sanat dalı ortaya çıktı. Bu da ibda aşamasıdır.

Bunun gibi dilin de üç aşaması vardır. 1. Allah tarafından icat edilen, yaratılan ve insana verilen sesler, sözler, kelimeler vs. Yani dil malzemesi. İkinci aşamada insanlar, bu ham dil malzemesinden biyolojik ihtiyaçlarını karşılamak üzere iletişim dili olan konuşma dilini inşa ettiler. Konuşma dili düz anlamlıdır, herkesin aynı şeyi anladığı bir dil dizgesidir. Üçüncü aşamada ise bu dile mecazlar, çağrışımlar ya da başka türlü renkler, süsler, şekiller, oyunlar yükleyerek şiir dili dediğimiz bize güzellik duygusu veren, hoşumuza giden, etkili, vurgulu, dokunaklı dili ürettiler. Bu da dilin ibda aşamasıdır.

Türkçemizin çiçek açtığı bir saha olan şiir, sadece dilin güzel hâli değil, aynı zamanda muhteva ve mana olarak da insanın kendini ifade alanlarından biridir. Bunu da şöyle açalım:

En genel çerçevede insan, başlıca üç kimlik taşır. 1. Ferdî kimlik, 2. Millî kimlik, 3. Evrensel kimlik. Hepimiz, kademe kademe birbiri içine geçmiş bu mütedahil dairelerle alakalıyızdır. Bu çerçeveden bağımsız bir varlığımız ve faaliyet alanımız yoktur. Bu üç dairedeki var oluşumuzu, faaliyetimizi de değişik şekillerde ifadeye dönüştürürüz. Şiir, bunların başlıcalarındandır. Bunları sırasıyla açalım:

 

1. Şiirde ferdî kimliğin ifadeye kavuşturulması:

 

Biz, öncelikle kendi başımıza bir ferdiz. Bağımsız bir kişilik ve kimliğimiz var. Hepimiz fıtraten biriciğiz, yeganeyiz. Hiçbirimiz diğerine benzemez. İslam literatüründe insanların farklılığı vurgulanırken “on sekiz bin âlem” ifadesi kullanılır. Bundan kasıt kimsesinin kimseye ne sîreten ne sûreten benzemediğidir. O hâlde sözlü ve yazılı bütün ifade imkânlarımızla bu arada tabii şiirle ferdî varlığımızı, duyarlığımızı terennüm ederiz. Şiirin önemli konularından biri ferdî konulardır. Varlıkla, Allah’la, hayatla, kendimizle olan ilişkilerimiz, hesaplaşmalarımız hep bu ferdî kimliğimizle ifadeye kavuşturulur.

 

2. Şiirde millî kimliğin ifadeye kavuşturulması:

 

Biz insan olarak ikinci dairede bir millete mensubuz. Bizim bir milliyetimiz var. Biz Türk’üz, Türk milletine mensubuz. Biyolojik kökenine, kan bağına, ırkına bakmadan; bu ilkel kabilevî alakalarını hesaba katmadan Türkçeyi, Türk kültürünü, Türk yaşama biçimini, tarihi hatıralarımızı, gelecek tasavvurlarımızı, vatanımızı, bayrağımızı, devletimizi benimsemiş olan herkes Türk’tür. Türk milleti, aynı millî değerler etrafında toplanmış olan toplumumuzun adıdır.

Dolayısıyla diğer yazı türlerinde olduğu gibi şiirde de ferdî kimliğimizden başka millî kimliğimizi de ifade ederiz. Millî duygularımız, millî tarih coşkumuz, kıvancımız, millet olarak yaşama heyecanımız, bunların hepsi ancak şiirle en güzel şekilde dile getirilebilir. Millet olarak devamımız, tarihe karşı şerefli Türk milleti olarak direnişimiz ancak yeni nesillere millî varlığımızı ve değerlerimizi etkili, vurgulu, dokunaklı şiirlerle taşıyabilmemize bağlıdır. Milletine karşı sorumlu olan her Türk şairi, millî kimliğini de şiirine yansıtmalıdır.

 

3. Şiirde evrensel kimliğin ifadeye kavuşturulması:

 

Biz üçüncü dairede bütün insanlık camiasının bir ferdiyiz. Dünyada yaşayan bütün insanlarla insan olmak noktasında bir kardeşlik bağımız var. Bir birey olarak bağımsız ferdî kimliğimizi, Türk olarak millî kimliğimizi ve varlığımızı korurken ayrıca insan olarak da dünya insanlığına karşı sorumluluğumuzu hissetmek ve ona göre bir tavır geliştirmek durumundayız. Şiir de ayrıca kendisine konu olarak evrensel insanlık durumlarını ve sorunlarını almalıdır.

Şimdi bu genel çerçeveden sonra insan kendisine, milletine ve insanlığa olan saygısını, bu üç daireyle olan bağını şiirle en iyi şekilde kurabilir.

Kendisiyle barışık olan kişi kendisini sever, Türk milletine mensubiyet şuurunda olan insan milletini sever, Evrende bir yer sahibi olduğunun şuurunda olan insan bütün insanlığı sever.

Biz Türkler, bu meseleyi kendi içimizde halletmiş şerefli bir milletiz. Biz, Yunus Emre, Mevlana, Fuzuli, Şeyh Galip, Yahya Kemal, Arif Nihat Asya, Necip Fazıl, Sezai Karakoç gibi Türk sevgi medeniyetini inşa etmiş dev öncülerin torunlarıyız. Coğrafyamızı medeniyet denilen tek dişi kalmış canavarların ölüm kusan silahlarından, sevgiden yoksun batı emperyalizminin barbarca istilasından ancak Türk-İslam medeniyetinin sevgi, şiir, insanlık, erdem gibi değerleriyle koruyabiliriz. Bu meselede şairimize büyük iş düşüyor.

 

 

Fiziksel Gerçekliğe Bağlı Tahkiye Dönemi: (Roman - 17. yüzyıl başı ve sonrası)

 ‘Roman’ Terimi: ‘Roman’ kelimesi, ‘romanice’den gelir. ‘Romanice’, halk dili olan Latincede ‘Romalıların tarzında ve Latincede, Latin dilinde, Latinceye göre’ anlamlarına gelir. ‘Romania’, kelimesi, ‘Kral Constantin zamanından itibaren Romalıların fethettikleri toprakların tamamı, Romalılara ait topraklar’ anlamına geliyor. Roma’da yaşayanlar ve Roma devletine bağlı olanlara da ‘roman’ deniyordu. ‘Lingua romana’ ise 9. yüzyılda Romalıların toprakları üzerinde konuşulan halk dilidir. Bu, romane dillerinin kaynağıdır. Ayrıca önceden beri var olan Lingua Latina (Latin dili) de bulunmaktadır. Bu, seçkinlerin, eğitimli, kültürlü kesimin yazı dilidir. Eski Roma’da bir halk dili olan Latince, bir de seçkin sınıfın konuştuğu, yazdığı bir Latince vardı.

Lingua romana, halk dili olan Latincenin Romalıların fethettiği diğer ülkelerdeki dillerle karışmasından doğdu. Latin ordusu Asyalı, Afrikalı gibi yabancılardan ve işsiz, cahil Latinlerden oluşmuştu. Yabancılar, Latinceyi eğitimsiz ve sıradan olan Latinlerden yarım yamalak öğrendiklerinden bozuk bir halk Latincesi ortaya çıktı. Roma ordusu Avrupa’yı istila ettiğinde bu halk Latincesi de oraya taşınır. Ve böylece Roma İmparatorluğu’na bağlı olan halkların kullandığı konuşma dili olan halk Latincesi ile yazılmış manzum ve mensur hikâyelere, ‘Roman dili’nde (Romalı askerin Latincesi ile yazıp konuşan Avrupalı dili: Lingua Romana) kaleme alınmış manzum ya da mensur, gerçek veya uydurma bir olaya ‘roman’ deniyordu.

12. yüzyıldan itibaren ‘roman’ kelimesi, bir dil adı olmaktan çıkıp yavaş yavaş edebî bir türe ad olmaya başlar. 12. yüzyılda Latinceden Romancaya (halkın konuşma dili) çevrilen eserlere ‘roman’ deniyordu. ‘Roman’ adlı ilk metinler, önceleri manzum, sonra mensur yazılan Latince metinlerin halk diline uyarlanmış şekilleriydi.

‘Roman’ kelimesi, 14. yüzyılda manzum serüven romanlarından oluşan saray edebiyatının karşılığı olmuş. 15. yüzyılda mensur olarak kaleme alınan şövalye romanları görülüyor. Yazarın, töreleri, serüvenleri ya da tutkuları tasvir ederek okuyucuların ilgisini çekmeye çalıştığı mensur olarak kaleme alınmış uydurma hikâyelere ‘roman’ deniyordu. 17. yüzyılda ‘roman’ kelimesi, bugünkü anlamdaki edebî türün adı olmuştur. Romanın bazı dillerdeki karşılığı şöyledir: Fransızca: roman, Almanca: roman, İtalyanca: romanzo, Rusça: pomah, İngilizce: novel, İspanyolca: novela.

Roman tanımına pek çok eleştirmen ve kuramcının birtakım katkıları olmakla birlikte kapsayıcı ve kuşatıcı bir tanım yapılamamaktadır. Bu durum, sanatın- daha özelde romanın- zaman süreci içinde sürekli değişmesi, gelişmesi ve yeni örneklerinin  verilmesinden  kaynaklanmaktadır. Her yeni roman, beraberinde yeni teknikler, yeni özellikler, yeni anlayışlar, yeni üsluplar getirmektedir. Böyle olmakla birlikte konuyla ilgilenen hemen herkes, kendi anlayışına göre roman tanımı yapmaktadır.

Biz de bir açıdan romanı "Romancının beş duyusu yoluyla doğrudan doğruya veya dolaylı olarak hayatında yankı bulmuş yaşantı, bilinç, zekâ, hayal düşünce, duygu gibi ögeleri sanatsal bir bağlam içinde yeniden kurduğu yapay bir âlem" olarak tanımlıyoruz.

Roman, hayatı yoğunlaştıran ve çarpıcı niteliklerle kodlayan atasözü, vecize, şiir, resim, müzik gibi sanat ve edebiyat türlerinin aksine hayatı açan, sergileyen, ayrıntıları kendi yerlerine iade eden, gerçeklikleri çoğu zaman soyutlayarak yeniden üreten edebî bir türdür. Romancı, dış dünyadan, yaşantılarından, gözlem, izlenim ve incelemelerinden amacına ve anlayışına göre bir seçme yapar, onları dünya görüşü ve inancına göre belirli bir senteze ve yoruma tabi tutarak iç bütünlüğüne kavuşmuş canlı bir gerçeğimsi dünya kurar.

Roman, hikâyeden daha uzun bir hacimde, kişi, yer ve zamana bağlı kalınarak nesir tarzında kurgulanmış olayların hikaye edilmesidir. Birbirleriyle değişik şekillerde irtibatlı olan olayların, metin halkalarının anlamlı bir bütün hâlinde oluşturduğu olaylar zinciridir. Roman, gerçek dünyanın kendisini değil, ona en yakın bir kopyasını verir. Gerçeklik izlenimi uyandıran hayat kesitleri sunar. Olağanüstü, doğaüstü olay, figür ve unsurlar yerine doğal, somut, gerçekçi unsurlara yer verir. İnsanüstü figürler ve kahramanlar yerine sıradan insanların hayatlarına ve olabilir olanlara yer verir.

Batı Edebiyatında: Rönesans, Reform, Aydınlanma hareketleri gibi atılımlar sonucunda Batıda yeni bir dünya görüşü ortaya çıktı. Ortaçağ’ın bozulmuş (muharref) Hristiyanlığında ilahîlik adına beşerîliğin; hatta insanîliğin ezildiği, bastırıldığı, yok sayıldığı skolâstik din anlayışı egemendi. İnsan kaynaklı olan bilim ve sanat üretimine izin verilmiyordu. Bilim, İncil tefsirlerinden, sanat da Meryem, İsa, Ruhulkudüs resimlerinden ibaretti. Yani salt göksel, tanrısal, dinî olan ön plandaydı. Çarpık bir ilahîlik adına beşerîlik yok sayılıyordu. Aydınlanma döneminde ise bu sefer tam tersine beşerî olan ilâhlaştırıldı. Salt beşer aklının ürünü olan bilim yüceltildi. Seküler bir dünya anlayışına doğru adım adım geçildi. Dinlerin sunduğu ‘âlem’ yerine pozitivist ve materyalist yaklaşımlarla bu dünya varlığı ile sınırlı ‘dünya’ görüşü egemen olmaya başladı.

Dinin gündemde tuttuğu varlığın ilahî ve manevi boyutu, öte dünya, Allah, cinler gibi hakikatler terk edildi. Onların yerine fiziksel gerçeklikler dünyası, madde, vahiyle irtibatını kesmiş akıl ve bunun ürünü olan bilim unsurları öne çıktı. Beş duyumuzla algılayabildiğimiz bu dünya varlığı tek gerçeklik olarak kabul ediliyor, bunun dışındaki her şey, deneye tabi tutulamayan, beş duyuyla test edilemeyen bütün manevi, ruhanî değerler yok sayılıyor ve bunlar, ‘gerçek’ diye kabul ediliyordu. Roman dediğimiz anlatı türü, büyük oranda işte bu dünya görüşünün üzerine temellenmiştir. Gözümüzle gördüğümüz, dokunduğumuz, duyduğumuz, tattığımız, kokladığımız şeyler romana konu olabilir. Olağanüstü figürlere, akılla, deneyle, bilimle açıklanamayan olay ve olgulara ya da insanın kapasitesini aşan hareketlere, havsalanın almadığı duygu, düşünce ve yorumlara, insan dışı figürlere yer verilmez.

Her şey, akla ve mantığa uygun olmalıdır. Kişilere bir insanın yapabileceği davranışlar yüklenir ve ona insanüstü güçler izafe edilmez. Gerçek zaman ve mekânlar tasvir edilir. Yani romana konu olan her şey, bu dünyanın somut, maddî, fiziksel şartları ve varlığıyla sınırlıdır. Dinlerin öngördüğü aşkın (müteâl) olan dışta bırakılmıştır. Onun için bu dönemde seküler medeniyetin etkisi altında bir edebiyat gelişti. Roman, doğaüstü, insanüstü ve olağanüstülüklerden doğal olana, olağana, beşerî olana ve normale geçişle başladı. Ayrıca romanın geleneksel anlatı türlerinden en önemli farkı, salt olay hikâyesini aktarmakla yetinmeyip bu olaya nelerin sebep olduğunu ve olay sonucunda nelerin ortaya çıktığını, olayın kişiler üzerinde ne gibi duygusal, düşünsel etkiler yaptığını irdelemesidir. Yani olayları sebep-sonuç bağlamı içinde determinist bir yaklaşımla düşünmek.

Romanda gerçek dışılıklar bırakılıp gerçek dünya, gerçek kişi ve olaylar anlatılmaya başlamış oldu. 1960’lı yıllara kadar roman, genel olarak bu anlayışa bağlı olarak kurgulanıyordu. Ancak postmodern romanla birlikte pozitivist anlayışın dışarda bıraktığı, kabul etmediği fiziksel nitelikli olmayan ve gerçeklik dışı kabul edilen unsurlar, başka gerekçelerle romana tekrar girmeye başladı.

Burada roman türünün geleneksel anlatı türlerinden ayrılan özgün yapısına ait bazı belirlemeleri ortaya koyalım:

Roman, destan ve mesnevinin ürettiği ideal tipler yerine daha çok günlük hayatta yaşayan, olumlu olumsuz özellikleri olan, güçlü ve zayıf yanlarıyla bir bütün olan, daha somut, daha canlı, içimizden biri ve gerçek tiplere yer verir. Yani ideal tipler, yerlerini reel tiplere bırakmışlardır. Modern anlatı, kişilerin iç dünyalarını, ruhsal durumlarını, iç çelişkilerini, tutkularını, özlemlerini, duygularını, hayallerini tahlil etmeye gayret eder.

Dış dünya gerçekliğine bağlı olarak çevre ve mekân tasvirleri, en ince ayrıntıları bile içermeye çalışır. Olağanüstülüklere, masalsı ve efsanevi ögelere değil; gerçekçi, somut ögelere yer verir. Olayların geçtiği, haber alındığı, aktarıldığı zaman dilimleri bellidir ve takvime bağlı zaman anlayışı hâkimdir. Romancı, hayat ve insanlar karşısında gözlemci, çözümleyici ve eleştirel bir bakış açısına sahiptir. Romancı, kendi dışındaki dünyayı gözler, inceler ve onun hakkında düşünce üretip yorumlar, bilimsel açıklamalar ve felsefe yapar.

Roman, önceleri adî, bayağı, hayal ürünü, uydurma ve sıradan şeyler, klasik eserlerin dışındaki değersiz ürünler olarak görülüyordu. Ancak zamanla bugünkü edebî değerini kazandı. Hayal ürünü hikâyeler toplamı olan romanstan gerçek hayat sahneleri sunan romana geçiş, belirgin bir biçimde 17. yüzyıl başlarında görülmektedir. Araştırmacılar, genellikle romanın 1789 Fransız İhtilâli sonrasında burjuva sınıfının feodal sınıfa karşı sürdürdüğü mücadeleden ve elde ettiği üstünlük sonrası havadan doğduğu üzerinde dururlar. Bildiğimiz anlamda romanın Batıda 17. yüzyılda ortaya çıktığı kabul edilmektedir. Fakat roman, 17. yüzyılda fazla gelişmemiş, 18. yüzyılda kısmen gelişmiş; asıl olarak da 19. ve 20. yüzyıllarda büyük bir atılım gerçekleştirmiştir.

Türünün özelliklerini taşıyan ilk roman örneği, Miguel de Cervantes Saavedra’nın Don Quixote (El Ingenioso Don Quijote de la Mancha (Mahir Şövalye Manchalı Don Quijote. 1. cilt: 1605, 2. cilt: 1614)’udur. Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe (1719)’u da öncü romanlar arsında sayılır.

İlk romanlar arasında ayrıca şunlar sayılabilir: Fransa’da Honoré d’ Urfé, Astrée, Madam de La Fayette, La Princesse de Cléves (Cléves Prensesi, 1678), İngiltere’de Nashe’in The Unfortunate Traveller (Talihsiz Seyyah, 1594).

Türk Edebiyatında: Roman, Tanzimattan itibaren Osmanlının her alanda Batılılaşma eğilimine paralel olarak Batı edebiyatından aldığı bir türdür. Bu tür de genellikle Batı medeniyetinin ve Batılı bakış açısının ve Batılı değerlerin ifade alanlarından biridir. Türk edebiyatında tarihî anlamda ilk Türk romanı Şemsettin Sami’nin Taaşşuk-ı Tal’at ve Fıtnat (1872)’ıdır. Roman türünün gerektirdiği sanatsal, teknik ve estetik donanıma sahip ilk ciddî roman ise Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnu (1900) adlı eseridir.

Tanzimat döneminde Batılı anlamda romana geçiş birdenbire olmaz. Arada bir geçiş süreci vardır. İlk Türk romanlarında geleneksel Türk anlatı metinlerinden bolca izler görülür. Mesela Şemsettin Sami’nin Taaşşuk-ı Tal’at ve Fıtnat (1872) ve Ahmet Mithat’ın Hasan Mellah (1874) adlı romanlarında aşağı yukarı geleneksel Türk halk hikâye anlayışının kurgusal yapısını görmek mümkündür. Ancak zamanla Türk romanı, geleneksel anlatı özelliklerinden ve unsurlarından sıyrılarak kendi özgün türüne kavuşmuştur.

Kaynakça: Mehmet Kaplan, “Destan, Mesnevi ve Roman”, Hisar, Temmuz 1975, s.3, Cengiz Ertem, “Fransız Romanı Çerçevesinde Roman Türüne Kuramsal Bir Yaklaşım”, Gündoğan Edebiyat, Kış 1995, S. 13, s. 41; M. Kayahan Özgül, “Romanın Hikâyesi”, Kandille İskandil, Hece Yayınları, Ankara 2003.

Roman Türünün Evreleri

Roman türü, doğuşundan günümüze kadar tarihî süreç içerisinde yapı, anlayış ve mahiyet itibariyle ana hatlarıyla üç ana evreden geçmiştir. Bunlar: ‘klasik roman’, ‘modern roman’ ve ‘postmodern roman’ aşamalarıdır. Bunlardan kısaca söz edelim:

a. Klasik Roman (Yansıtmacı Roman, Dış Gerçekliğe Yönelik Roman, 17. yy- 1914)

Batı edebiyatında Romantik, Realist ve Naturalist gibi akımlara bağlı romanları genel bir kapsam içinde ‘klasik roman’ başlığı altında değerlendiriyoruz. Dolayısıyla başlangıcından aşağı yukarı 1914’lü yıllara kadar yazılan romanlar, genel olarak ve ana hatlarıyla ‘klasik roman’ olarak ele alınmaktadır. Klasik romana ‘yansıtmacı roman’ da denebilir. Buna göre romancı, olaylara, çevreye, mekâna, kişilere ayna tutar ve aynasına yansıyanları, hayatı olduğu gibi ve göründüğü kadarıyla somut gerçekliklere bağlı kalarak romanında yansıtır. Bu roman anlayışı, açık ve belirli kural, ilke ve anlayışlara bağlıdır. Olayların, metin halkalarının, kişilerin, mekânların, zamanın yerleştiriliş ve düzenlenişi belli bir sisteme göre yapılır ve nesnel gerçekliğe bağımlılık esas alınır.

Klasik romanın belli başlı özellikleri şunlardır:

Bu tür roman, esas olarak konu, izlek, olay, tip ve çevre unsurları üzerine kurulmuş ve bunlara önem vermişti. Klasik romanda ‘olay’ unsuru ön plandadır ve birinci derecede önemlidir. İnsan unsuru, genellikle olayların akıcılığında bir araç durumundadır. Bu romanda amaç, insanlara ileti, bilgi ve bilinç sunmaktır. Roman kurgusu, dikkat ve ilgi çekecek ölçüde bir anlatım yöntemi ve bunun için bir araçtır.

Klasik romancı, gerçek dünyayı olduğu gibi yansıtmaya çalıştığından okuyucuya kurgulanmış, yapma bir dünya değil; gerçek bir dünya sunuyormuş izlenimi vermeye, olabildiğince sahici hayatla yüzleştirmeye çalışır. Dolayısıyla yazar, roman kurgusu ve tekniğini hissedilmeyecek kadar geri planda bırakmaya çalışır.

Giriş, gelişme, sonuç bölümleriyle olaylar arası bağlantı iyi kurulmuştur. Romanda birden fazla konu ve izlek bulunabilir. Genellikle kişi ya da kişilerin doğumlarından ölümlerine kadar geçen hayatlarını belli bir bütünlük içinde sunar. Yani klasik roman, çoğunlukla bir ömrün romanıdır. Bazı romanlarda olaylar bir yerde kesilir ve uzun tasvirler ya da ahlakçı düşüncelere yer verilir.

Klasik roman, genel olarak özellikle 19. yüzyılda yaygınlık kazanan pozitivist ve materyalist dünya görüşü temeline yaslanmaktadır. Buna göre içinde yaşadığımız bu dünya esas alınıyor; bunun dışındaki soyut, ruhanî, manevi dünyalar, ahiret âlemi gibi beş duyumuzla somut olarak algılanamayan başka dünyalar kabul edilmiyordu. Dolayısıyla konu edilen dünya, bu dünya ve bu dünyanın şart ve imkânlarıdır. Pozitif bilimlerin ilerlemesiyle bu dünya yaşantıları akla, mantığa, bilime göre düzenleniyor ve bunun dışında öteki dünyalara ve o dünyaların özellik ve şartlarına bakılmıyordu.

Hayat, bilimin kurallarına ve ürünlerine göre kuruluyor; düzenli işleyen ve sürekli gelişen bir dünya tasavvuru ve beş duyumuzla algılayabildiğimiz somut gerçeklikler üzerinde birleşiliyordu. Fakat Birinci Dünya Savaşı ile birlikte salt insan aklına ve aklın ürünü olan pozitif bilime göre kurgulanan ve kendisine büyük ümitler bağlanan dünya tasavvuru, büyük bir hayal kırıklığıyla yıkılmaya başladı.

Bu dönemde romanda belirleyici olan etken, daha çok sosyolojidir. Romancıların ilgisini daha çok dış dünya, toplum, sosyal olaylar, toplumların sosyal kurtuluş reçeteleri, sosyal karakterli ideolojiler, siyaset vs. çekmeye başladı. Sosyal kurtuluş projelerine büyük bir umut bağlandı. Onun için sosyal olan ön plana çıktı. İç dünya, insan psikolojisi, birey, manevi olan geri planda kaldı.

Bireysel olan yerine toplumsal olanın ön plana çıkarılışının çok somut bir örneği olarak Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Kiralık Konak (1922) romanından şu bölümü alıyoruz:

“Bir koğuşta yüzlerce kişiyle yatıp kalkmak, bir karavanada yüzlerce kişiyle yeyip içmek ve bir tabur içinde saatlerce yürümek ona en hakikî şahsiyetini öğretti ve ferdin başlı başına bir keyfiyet (nitelik) olmayıp bir kemiyet (nicelik) içinde bir aded (sayı) olduğunu hissetti. Onun gözünde münferit (bireysel, tekil) hadiselerin artık hiçbir kıymeti yoktur.”

Burada “ben yok biz varız” ilkesinin bir yansıması var. Dolayısıyla klasik roman, daha çok ‘ben’ değil; ‘biz’ romanıdır. Genellikle klasik romanda varlığın anlamlandırılması yüzeyseldir. Mesela, bir eşyanın varlığı, sahiplenildiği ve faydalanıldığı yönüyle anlam kazanır. Bu fayda, bazen doğrudan doğruya maddî, bazen de sosyal konumu belirleme gibi bir başka biçimde ortaya çıkar.

Roman figürleri, bu dünya insanlarıdır. Cinler, periler, devler vs. insan dışı varlıklar, pozitivist düşünceye göre gerçek ve var kabul edilmediğinden romanlarda bunlara ciddî bağlamda yer verilmez. Sadece alaya alınmak, gülünmek, saçma olduğunu göstermek için yer verilebilir. Roman kişilerinde genelde kahramanlaştırma ve ülküselleştirme düşüncesi hâkimdir. Böyle bir düzen içinde insanı, kendisiyle özdeşleştiği mülkiyeti, kurallı, düzenli bir toplum içindeki belirli sosyal konumu vb. unsurlar belirler. İnsan, tamamen etken ve belirleyici konumda değildir.

Klasik romanda dış dünyanın düzeni (insanın dışında kalan dünya) yani nesnel gerçeklik esas alınır. Roman, takvimin (yüzyıl, yıl, mevsim, ay, hafta, gün, saat vb.) belirlediği zamana bağlı olarak gelişir. Bu dünyanın fiziksel şartlarına göre belirlenen ve bölümlenen zaman anlayışı hâkimdir. 

Olaylar, daha çok yazarın kendi ülkesinde ya da gidip gördüğü yerlerde geçer. Evrendeki tabiî ya da insan yapısı mekân ve çevreye önem verilir. Bu dünyada var olan, adı sanı bilinen, görülen mekânlara yer verilir. Kaf dağı gibi var olup olmadığı bilinmeyen hayalî mekânlara yer verilmez. Dilin kendisi değil; yansıttığı şey ön plandadır. Yani dil, gerçekler dünyasını yansıtmak için salt bir araçtır.

Türk edebiyatında Tanzimattan Cumhuriyete kadar aşağı yukarı bu tarz roman anlayışı hâkimdi. Ancak Ahmet Hamdi Tanpınar’la birlikte bilinçli olarak modern roman tarzı denenmeye başladı. 

Kaynakça: Phillis Bentley, “Değişen Roman”, Varlık, 1 Ocak 1952, S.378.

Klasik Romanda Akımlar

Kurgu bakımından klasik roman anlayışına bağlı olarak başlıca üç roman akımı vardır. Kısaca onlara yer verelim:

1. Romantik Roman

Avrupa’da aşağı yukarı 1800-1850 yılları arasında Klasisizm akımına bir tepki olarak Ortaçağa, tarihî, dinî ve millî değer ve duygulara, tabiata yönelişin, kişisel yorumların, abartılı duyguların, ideallerin hâkim olduğu bir roman akımı görülür. Bu roman anlayışının başlıca özellikleri şunlardır:

Düşünce yerine duygu tercih edilir. Duygu, salt dışta kalan aşırı bir hislilik değildir. İçin dışa karşı olan davranışıdır ve kendini aşmadır. Dünyaya, olaylara, varlığa zekâ ile yönelmek yerine duygu ve hayalle yönelmeyi yeğler. İnsanı gerçek manada ifade eden asıl unsurun aklı değil duyguları olduğu üzerinde durulur. Açıklama ve yorumlama gibi aklî faaliyetlere pek fazla yer vermez. Zekâyı ve diğer ruhsal unsurları lirizmi sağlamak için bir araç kılar. Akıl, daha çok sonradan öğrenilmiş bilgilere göre şekillenirken; duygu, insanın fıtrî yaratılışının ve asıl doğasının karşılığı olan tecrübeleri ortaya koyar. Romancının kendine özgü, özel ve öznel duygularının daha sahici olduğu düşünülür. Sanatçının başkalarına benzemeyen özgün ve bireysel duyarlığı, sanat için en önemli kaynak olarak görülür.

Romantik yazar, evreni neşe, şevk ve hüzün gibi duygularla algılamaya çalışır. Daha çok da kötümserlik, hüzün ve melankoli duygusallığı baskındır. Hatta bu marazî duyarlılık, çoğu zaman intihar ve ölüm fikrini doğurur. Bireysel iç dünya, duygular ve hayaller önemlidir. Duygu ve hayalleri şekil, sınır ve kuralları zorlayacak şekilde taşkınca başıboş bırakır. Bu durumun dönemin siyasal yapısıyla ilgisi vardır. 1789 Fransız İhtilâlinden sonra toplumda eskiye göre daha bir özgürleşme, eşitlik ve demokrasi talepleri arttı. Monarşizmin ve bunun ürünü olan Klasisizmin mutlak kuralcılığına, sınırlılığına ve sıkı disiplinine bir tepki olarak Romantizm, insanlara daha geniş özgürlük ve yerleşik kuralların dışında istediği gibi rahat davranma imkânı sağladı. Onun için kural dışılıklar, taşkın bireysel çıkışlar, bu akımda belirgindir.

Bireysel zenginliğe ve öznel duyarlığa önem veren romantik romanda tipler değil karakterler üzerinde durulur. Ayırıcı özelliklere sahip sosyal toplulukların temsilcisi olan genel tiplere değil; ferdiyetleriyle var olan karakterlere yer verdiler. Toplumsal olana ve birörnekliğe karşı insan benini ve bireysel varlığını göklere çıkardılar.

Romantik romanda belirgin bir özellik olan uzaklara kaçış, kendini genellikle iki biçimde gösterir: 1.Tarihî dönemlere, 2.Uzak iklimlere. Romantik roman, var olan, içinde yaşanılan olumsuz durumlardan, çirkinlik ve kötülüklerden, sıkıcı gerçeklerden, uyuşamadığı toplum ve toplumsal yapıdan ıssız, uzak yerlere, ötelere, hayalî mekânlara, tarihin derinliklerine, egzotik ülkelere ve pastoral nitelikli tabiat ortamlarına uzanma düşüncesinin eseridir. Tarihin parlak ve güzel çağlarına dönüş, içinde bulunulan anın, şimdinin sıkıcılığından kaçma vasıtasıdır. Dolayısıyla pek çok tarihî roman ve macera, serüven romanları romantik karakterlidir.

Avrupa’da imparatorluklar dağıldıktan sonra milletler, kendi millî birliklerini ve devletlerini kurmak için halk kültürlerini, halk masal ve şarkılarını, ilk destanlarını derleyip toparlamışlar ve onları yeniden işleyerek üretmişlerdir. Bu faaliyetler, Romantizm akımını besledi. Millî edebiyatların temelinde romantik duyarlılık ve halk kültür birikimine yaslanma, temel unsurlardır. Onun için romantik yazarlar, milliyetçidir.

Klasiklerin Eski Yunan mitolojisine yaslanmalarına karşın romantikler, daha çok Ortaçağ Hristiyanlık dininin kültürel birikimlerine, mucizelere, aziz yaşantılarına, metafizik konulara yani dine yönelirler. Hristiyanlığın özellikle duygusal boyutuna yer verirler.

Romantik romanda doğacıl (pastoral) duyarlığın da belirgin bir yeri var. Buna göre doğal olan ve kırsala önem verilir, kırsal ortam insanı olan saf, sade, kendini kurallarla sınırlandırmayan, özgürce yaşayan ilkel insan tipi yüceltilir. Diğer yandan uygarlık, medenî şehir yaşantıları, şehirli insanların sahte ve yapmacık kişilikleri eleştirilir. Doğal olanla sunî olan karşılaştırılır ve doğal olan öncelenir. Eserlerinde dış dünyaya, tabiatın güzel manzaralarına, ferah doğal atmosfere, süslü hayallere yer verdiler. Tabiî güzelliklerde yeni zenginlikler keşfettiler. Tabiatta, soyut anlamda saf, iyi ve güzel değerler yakaladılar ve tabiatı ruhsal ve manevi anlamda yorumladılar. Mesela Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf (1937) adlı romanında doğacıl duyarlık belirgindir.

Romantik yazarlar, eserlerinde sadece iyi, seçkin ve güzeli değil; aynı zamanda çirkin ve kötü olanı, adi ve bayağı olanı da konu olarak işlediler. Yazar, merak uyandırıcı, ilgi çekici ve olağanüstü olaylara yer verir. Olayların abartılı, hiç duyulmamış ve görülmemiş cinsten ve sürükleyici olmasına dikkat edilir. Romantik romancı, olay ve kişilere öznel bir biçimde müdahale eder. Okuyucuyu dilediği gibi yönlendirir ve sürükler. Olayları, kişileri, motifleri seçmede, belirlemede, düzenlemede, kişileri istediği gibi konuşturup davrandırmada serbesttir. Kişiler ve olaylar karşısında öznel davranır, bazılarının lehinde, bazılarının aleyhinde bulunarak kişisel yorumunu ve tasarrufunu öne çıkarır.

Ürettikleri roman kişilerini gerçek kişilikleriyle olduğu gibi vermek yerine onlar üzerinde istedikleri gibi tasarrufta bulunurlar. Nesnel bir kişilik sunmak yerine kendi duygu ve yargılarına göre ürettikleri öznel, yanlı kişiliklere yer verirler. Kişiler karşısında tarafsız değillerdir. Kişileri beğenirler ya da onlardan nefret ederler ve bu duygularını açıkça belirtirler. Kişileri savunurlar veya suçlarlar ve onları iyi ve kötü gösterirler. Okuyucuyu yorum yapma konusunda yönlendirirler. Okuyucuya ‘şu kişiyi seviniz’ veya ‘şundan ben nefret ediyorum siz de ediniz’ demek isterler. Bu akımda mekân ve zaman da genişlemiş; bütün zaman ve mekânlar, romanlara girebilmiştir.

Seçkin, kurallı, yüksek seviyeli bir dil ve üslup kullanımı yerine daha rahat ve kurallara pek aldırmayan, renkli bir dil ve üslup görülür. Bilimsel ve felsefî nitelikli ağır ve yapma bir dil yerine rahatça kullanılan, bireysel üretime dayalı, içten, sıcak, hatta zaman zaman keyfîlikten kaynaklanan savruk bir konuşma diline önem verdiler. Romantik romanlarda öznel tasvirler ağırlıktadır. Yani dış dünyada, tabiatta var olan nesneler, olgular ve durumlar olduğu gibi kendi gerçek özellikleriyle değil; öznel olarak yazarın ruh dünyasına göre algılandığı biçimiyle tasvir edilir. Yazarın o anki ruhsal durumu nasılsa tabiatı ve dış dünyayı ona göre algılar ve yine ona göre tasvir ederek yansıtır. Tasvirler, bir bakıma yazarın ruhsal durumunu yansıtan bir araçtır.

Belli başlı romantik romancılar: Bernardin de Saint-Pierre (1734-1814), Johann Wolfgang Goethe (1749-1832), François-Rene de Chateabriand (1768-1848), Walter Scott (1771-1832), Alphonse de Lamartine (1790-1869), Alexandre Serguievitch Puskin (1799-1837), Alexandre Dumas-Pere (1802-1870), Victor Hugo (1802-1885). Türk edebiyatında ise Ahmet Mithat Efendi ve Namık Kemal gibi yazarlar, romantik akıma bağlı romanlar vermişlerdir.

Kaynakça: İsmail Çetişli, Batı Edebiyatında Edebî Akımlar, Isparta 1997; Nejat Kâzım Kayıhan, “Romantizm”, İstanbul, S.11, Eylül 1954, s.26; Cevdet Perin, Fransız Romantizmi, Ankara 1942; Türk Dili Dergisi, Yazın Akımları Özel Sayısı, Ocak 1981, S.349.; Suut Kemal Yetkin, Edebî Meslekler Tarihi, Ankara 1941.

 

2. Realist Roman

Gerçekçi roman. Romantizme tepki olarak ortaya çıkan realist roman anlayışının tarihî ve felsefî arka planında Aydınlanma felsefesinin aklın temel belirleyici güç olduğu, olan biten her şeyin akılla mutlaka bir açıklamasının olduğu ve bunun da nedenlilik (determinizm) ilkesine dayandığı düşüncesi yatar. Pozitivizme göre varlık, olaylar ve durumlar, somut şartlar ve deneylerle açıklanır. Her şeyin akla, mantığa, somut bilgiye dayalı bir açıklaması vardır. Fizikötesi, hayalî, ruhsal, gerçek dışı, efsanevi, masalcı açıklamalar geçerli değildir. Araştırılabilen, gözlenebilen, deneylere tabi tutulabilen olay, olgu ve durumlar esas alınır. Pozitif bilimlerdeki “sonuçlar, bazı sebeplerin ürünüdür” ilkesi, realist romanda insana uygulandı. Buna göre roman kişilerinin düşünceleri ve davranışları, çevre şartları tarafından belirlenir.

Romantizmin bireysel, bireyci, öznel ve hatta keyfî edebiyat tutumuna karşı Realizm, kişilerden, öznellikten, bireysellikten bağımsız, dış dünya gerçekliğine dayalı nesnel bir edebiyat oluşturmaya çalıştı. Bu akımda romanın kurgulanma biçimi, şekli, yapısı geri planda kalır. Asıl amaç, okuyucuyu salt gerçeklerle yüz yüze getirmek, onu olayların içine sokmak, insan, toplum ve dış dünya hakkında bazı düşünceler, görüşler, açık mesajlar ortaya koymaktır. Toplumun belli doktrinler doğrultusunda ilerleyebileceği inancını açıklamak esastır. Bu tür romanlar, çok belirgin tip, karakter, konu, izlek, olay ve çevre sunarlar.

Realist yazar, gelenek, görenek, töre ve törenleri kişilerin kişiliklerini belirleyecek şekilde ayrıntılı olarak tasvir eder. İnsan ve toplumu çok iyi tanır, tüm özelliklerini didik didik eder. Kişi ve olayları yorumlayıp yargılamaz; salt tasvir etmekle yetinir. İyi kötü, güzel çirkin her şeyi tasvir eder, seçme ve tercihte bulunmaz. Kişiler ve olaylar karşısında tarafsızdır. Belgelere ve itiraflara yaslanmaya çalışır.

Realizmde roman, uydurulan, rastgele seçilip düzenlenen bir şey değil, bizzat hayatın bir tercümesidir. Gerçek hayat sahneleri yer alır. Yazar, ne olup bitmişse sebepleri ve sonuçlarını olduğu gibi somut, canlı bir şekilde aktarır. Olay ve kişilere müdahale etmez, kişilerin nasıl konuşacağına, nasıl davranacağına karışmaz. Olayların sebeplerine eğilir, bunların kişilerin iç dünyalarında nelere sebep olduğunu, ne gibi sonuçlar doğurduğunu ortaya koymaya çalışır.

Sebep-sonuç ilişkilerine bağlı determinist yaklaşım egemendir. Olaylar, birbirine nedensellik bağıyla bağlıdırlar. Realistler, olayları sadece zaman açısından birbirine bağlamakla yetinmezler; aynı zamanda aralarında sebeplere ve sonuçlara dayalı ilişkiler de kurarlar. Bir olayın oluşu ve ne zaman olduğu salt belirtilmekle yetinilmez; aynı zamanda niçin olduğu, neden, hangi sebepten meydana geldiği ve nasıl sonuçlandığı da belirtilir.

Tasviri, salt bir güzellik sergilemesi olsun diye değil; insanların ruh hâllerini göstermek üzere yaparlar. Bireyselden sosyale dönüş hareketi ve bireysel duygusallığa ve sızlanmalara bir tepkidir. Hayallere yer vermezler, güzel çirkin demeden çıplak gerçeği sunmakla yetinirler. Kişiler karşısında genelde tarafsızdırlar. Kişiler hakkında öznel değerlendirme yapmazlar, onları iyi ya da kötü özellikleriyle olduğu gibi sunarlar. Realizmde romancı, roman kişileri hakkında öznel yargılarda, yorumlarda, kişisel değerlendirmelerde bulunamaz. O, kişi ve olayları gerçeğine uygun olarak sunar, salt gözlemlerini aktarır, onlar hakkındaki yorumları okuyucuya bırakır.

Olan biten her şeyin, olayların, hikâyelerin inandırıcı olmasına dikkat edilir. Günlük hayatın gerçekleri olduğu gibi yansıtılmaya çalışılır. Gerçekçi olmayan abartılara yer verilmez. Okuyucu, okuduğu olayları yadırgamaz, ‘böyle şey de olur muymuş?’ demez.

Yazarlar, olabildiğince somut bilgi, belge ve bulgulara dayanırlar. Hayalî üretim ve uydurmalardan uzak dururlar. Güzel, süslü, sanatlı, abartılı anlatım, tasvir ve sıfatlardan uzak bir biçimde olabildiğince yalın, çıplak, sade bir dil ve Üslup kullanmaya çalışırlar. Varlık, olay, olgu ve kişilerin gerçek özelliklerini verip ayrıca hayalde üretilmiş özellikler yükleyerek onları süslememeye çalışırlar. Romanda estetik kaygı yok; onun yerine salt gerçekliği sunma kaygısı vardır.

Batı edebiyatında realist romanın başlıca temsilcileri şunlardır:

Fransız edebiyatında: Honoré de Balzac (1799-1850), Henri Beyle Stendhal (1783-1842), Gustave Flaubert (1821-1880). İngiliz Edebiyatında: Charles Dickens (1812-1870), George Eliot (1819-1880), Thomas Hardy (1840-1928), Charlotte Bronte (1816-1855), Robert Stevenson (1850-1894), Bernard Shaw (1856-19509). Amerikan Edebiyatında: Nathaniel Hawthorne (1804-1864), Herman Melville (1819-1891), Mark Twain (1835-1910), Henry James (1843-1916), Louise May Alcott (1832-1898). Rus Edebiyatında: Nikolai Gogol (1809-1852), İvan Aleksandroviç Gonçarov (1812-1891), İvan Turgenyev (1818-1883), Fiodor Mihayloviç Dostoyevski (1822-1881), Lev Nikolayeviç Tolstoy (1828-1910).

Türk edebiyatında realist roman anlayışı aşağı yukarı 1850-1880 yılları arasında etkin oldu ve realizme ‘edebiyat-ı hakikiyye’ veya ‘mekteb-i hakikiyyun’ deniyordu. Daha sonraları ‘Gerçekçilik’ dendi. İlk gerçekçi roman, Halit Ziya’nın Sefile (1886)’sidir.

Realist romanın birkaç türü vardır:

-Gözlemci Gerçekçilik: Görülen, yaşanan, olan biten gerçek yaşantı ve olayları tespit etmek, toplumun aynası olmak, toplumun yaşama biçimini gerçek boyutlarıyla tarihe bırakmak.

-Sosyalist Gerçekçilik: Buna ‘Toplumcu Gerçekçilik’, ‘Sosyal Realizm’, ‘Realisme Sosialiste’ de denir. Marksizme, sosyalizme bağlı bir sanat akımıdır. Daha çok köylü ve işçi sınıfının ezildiği izleğine ağırlık verir. Toplumsal yaşantıyı olduğu gibi tasvir etmek, sosyal sorunlara yer vermek, bunların çözümü için Marksist ideolojinin tek çözüm yolu olduğunu göstermek, temel ilkeleridir. Bir sınıf edebiyatıdır. İnsan ve toplum maddî etkenlerle, ekonomik özelliklerle açıklanmaya çalışılır.

Bu akım, Rusya’da Komünist devrimle başladı. Gorki’nin Ana adlı romanı ve Demyan Balni’nin şiirleri ilk metinleri olarak kabul edilir. Konular, sosyalist öğretiye uygun olarak ele alınır. Partizanlık yapılır. Sosyal, ekonomik ve siyasî sorunların işlenişi sınıf savaşımı temeline dayalıdır.

Kaynakça: Ahmet Oktay, Toplumcu Gerçekçiliğin Kaynakları, İstanbul 1986; “Sosyal Realizmin Mahiyeti”, Hisar, Kasım 1954, S.55, s.10; Aralık 1954, S.56, s.6; Önay Sözer, “Türk Romanında Gerçekçi Olmayan Gerçekçilik ve Ötesi”, Yazko Edebiyat, Kasım 1981, S.13, s.90; İsmail Çetişli, Batı Edebiyatında Edebî Akımlar, 1997; Türk Dili, Yazın  Akımları Özel Sayısı, 1981; Suut Kemal Yetkin, Edebî Meslekler Tarihi, Ankara 1941.

3. Natüralist Roman

‘Natüralizm’, ‘doğalcılık, tabiatçılık’ demektir. Bu, “sanat, tabiatın kopyası olmalıdır” diyen edebiyat akımıdır. Natüralizm bildirisine bu akımın en önemli temsilcisi olan Emile Zola, 1880’de Le Roman Experimental (Deneysel Roman) adlı eserinde yer verdi. Natüralizm, 1880-1900 yılları arasında Batı edebiyatında belirgin bir yere sahiptir ve Realizmin daha ileri bir aşamasıdır. Realizm, gerçekliği sunmak için dışardan gözlemi ve kesin belge, bilgi ve bulguları yeterli görüyordu.

Natüralizm ise dış dünya gerçekliğinin yansıtılmasında salt dışardan bakışı yeterli görmüyor; dış dünya gerçekliğini içerden bizzat yaşayarak, deney yaparak yansıtmak gerekiyor diyordu. Dolayısıyla realizm, dışardan gözleme, natüralizm ise içerden deneysel olarak algılamaya önem verdi. Natüralist romancı, tabiata sıkı sıkıya bağımlı, ona birebir tercüman olmaya çalışır. İlhamını içten ziyade dış realiteden alır. Tek amacı, eserini tabiata tam benzer biçimde düzenleyebilmektir. Bu bakımdan tabiatı taklide çalışmak temel ilkelerinden biridir.

Natüralist romanın başlıca özellikleri şunlardır:

Natüralistler, müspet bilimlerin deney metodunu romana taşıdılar. Bu akımda romancı, gerçeği iç dünyada, hayalde, aşırı abartıda, masalda değil; dış dünyada arar. Dış dünya ve toplum, pozitivizme bağlı bir gerçekçilik içinde tasvir edilecektir. Realistler gibi sadece gözlemle yetinmeyip daha da ileri giderek bizzat deneylere tabi tutulmuş gerçekliği esas aldılar. Realist romancı, gözlemci gerçekçilikle olayları sadece edilgen bir halde dışardan gözler. Natüralist romancı ise olayların içine girerek etken bir tavırla müdahale eder.

Dolayısıyla natüralist roman, deneysel romandır. Buna göre romancı, olayların kendisi tarafından hazırlanan sosyal şartlarda geçmesini sağlar, sebep ve sonuçlarının sağlamasını bizzat kendisi yapar. Gözlemlerini bizzat tecrübe ederek deneylerle de pekiştirir. Olaylar, önceden planlanan bir sonuca doğru gider ve bir davanın ispatlanması amacına yöneliktir. Olaylar arkasında mantıkî sonuçlara, sebep-sonuç ilişkilerine dikkat edilir. Yazarın yazdıklarını gözlemesi, izlemesi ve bizzat yaşaması önemlidir.

Bir bilim adamının incelediği konu ve varlıklar karşısında nasıl tam bir tarafsızlık ve nesnellik içinde bulunması gerekiyorsa romancı da romanına konu edindiği olaylar ve kişiler karşısında tam bir tarafsızlık içinde olmalıdır. Kişi ve olaylara önyargılarla yaklaşamaz, onları öznel yargılarla mahkûm edemez. Kişileri hakkında ‘bu iyi bu kötü, bu güzel, bu çirkin, bu faydalı, bu zararlı’ gibi yargılar verip değerlendirmelerde bulunamaz. Romancı, olayları olduğu gibi tam bir fotoğraf gerçekliği içinde sunmalı, kendine göre seçmeler ve ayıklamalar yapmamalı, kişisel duygu, düşünce ve yorumlarını ortaya koymamalıdır.

İnsanın kişiliği, kimliği, tavır alışları, duyma, düşünme biçimleri, ruh dünyası, konuşma tarzları vs. hep genetik olarak tevarüs ettiği kalıtımsal özellikleri, bedensel yapısı, içinde bulunduğu sosyal çevre ve eğitim donanımı tarafından belirlenir. Bu durum, biraz İslam tarihindeki Cebriyecilerin yaklaşımına benziyor. İnsan iradesi büyük ölçüde devreden çıkarılıyor. Natüralistler, semavî dinlerin tanrı, ruh, duygu ve düşünce anlayışlarını benimsemezler.

Onlara göre tanrı yoktur. Ruh, organların bedensel ilişkilerinin toplamıdır. Duygu ve düşünce ise beyin ve organizmanın ürettiği bir şeydir. Karakter diye bir şey yoktur. Genetik ve bedensel yapının ürünü olan huy vardır. İnsan, ruhsal ve manevi boyutundan soyutlanarak salt çeşitli organlardan meydana gelmiş fizyolojik bir varlık olarak algılanır.

İnsan, çevrenin gereklerine tabi olan fizyolojik bir canlıdır. İnsan, açlık ve aşk gibi iki amansız ilâcın esiridir. İnsan, doğal zorunluluklara bağlıdır. Açlığını gidererek var olmak, sevişerek neslini devam ettirmek zorundadır. O, aynı zamanda sosyal bir yaratıktır. Yazılı kanunlara, yaşanan örf ve âdetlere tabidir. Yasaklarıyla kanun, ayıplarıyla örf ve âdet, günahlarıyla din, insanı bütün bütün başıboş bırakmamaktadır. İnsan, istediği şeyi istediği zaman istediği gibi yiyemez, istediği kimseyle istediği zaman istediği gibi sevişemez. Halbuki insan nefsi, onu buna zorlar. İşte insanoğlunun çilesi buradadır. Yani nefsinin sonsuz ve sınırsız arzularıyla dış gerçeklik arasındaki çatışma içinde kalır.

Natüralizm, insanı kuşatıp sarmalayan elbisesi, evi, mahallesi, kenti, ülkesiyle ayrılmaz bir bütün olarak tanımlar ve insanı çevrenin bir ürünü olarak kabul eder. Çevre ve mekân tasvirlerine ayrıntılı olarak yer verir. Tasvir, salt tasvir gayesiyle değil, insanların ruh hâlini göstermek için ancak bir vasıta olarak kullanılır. Tasvir, hem çevrenin ruh üzerindeki tesirini; dolayısıyla ruhsal olayların dış sebeplerini belirttiği, hem de şahısların dışı idrak tarzlarıyla iç âlemlerini, ruh hâllerini gösterdiği için önemlidir.

Natüralizmde geçmiş ve gelecek zaman dilimlerine değil; olabildiğince şimdiye, içinde bulunulan zaman dilimine önem veriliyordu. Natüralist romancı, toplumda var olan bütün olumsuzlukları, çirkinlikleri, kötülükleri, sefalet ve sefaheti en ince ayrıntılarına kadar sergiler ve toplumun içinde bulunduğu kötülüklerden kurtulması yolunda böylece katkıda bulunur. Fakat bir çözüm öneremedikleri için karamsar ve kötümserdirler. Gerçekliği olduğu gibi yansıtmak kaygısıyla açık, sade, yalın, süs ve sanatlardan uzak bir dil ve üslup kullanırlar. Duygu, heyecan, süs ve sanatlarla, mübalağalarla yüklü bir dil ve üslubun gerçekliğe gölge düşüreceğine inanırlar.

Diğer yandan gerçekliği tam olarak yansıtmak için kişileri mensup oldukları sosyal, ekonomik, coğrafî, kültürel, eğitimsel konumlarına ve özelliklerine göre konuştururlar. Natüralist romanlarda kişiler, içinde yer aldıkları topluluğun, sınıfın dil özellikleriyle, şiveleriyle, ağızlarıyla konuşturulurlar. Şive taklidi önemli bir yer alır. Realistlerde bir ölçüde üslup kaygısı varken; natüralistler üsluba hiç önem vermezler. Bizde bu akıma önceleri ‘Tabiiyyun mektebi’ deniyordu. En önemli temsilcileri Ahmet Mithat ve Hüseyin Rahmi’dir.

Kaynakça: İsmail Çetişli, Batı Edebiyatında Edebî Akımlar, Isparta 1997; Satı Erişenler, “Hüseyin Rahmi’nin Gerçekliği”, İstanbul, Mart 1955, S.3, s.32; P. Martino, Fransız Natüralizmi, çev. N. Ortam; Türk Dili, Yazın Akımları Özel Sayısı, 1981; Suut Kemal Yetkin, Edebî Meslekler Tarihi, Ankara 1941.

b. Modern Roman

(İç / Psikolojik Gerçekliğe Yönelik Roman. 1914-1960). ‘Modern’, ‘çağdaş’, ‘yeni’, ‘yenici’ gibi anlamlara gelmektedir. Bu, zamansal olarak yakın dönemleri işaret ettiği gibi yapısal olarak da eskiden farklılaşmayı içerir. Yani yeni olana, zaman bakımından en son olan şeye genelde ‘modern’ denmektedir.

Genel anlamda modernizm, Batıda 18. yüzyılda akıl temeline dayalı, her şeyin akla ve mantığa uygunluğunu esas alan, soyut değer ve olguları reddedip somut olana yaslanan, şüpheci, sorgulayıcı ve hümanist karakterli (ilahî olana karşı beşerî olanın öncelenmesi bağlamında) olan Aydınlanma dönemiyle başlıyor. 18. Yüzyıl Fransız filozofları, salt akla dayalı bilgi, felsefe ve sistem üretmeye çalıştılar. Dolayısıyla yeni toplumsal yapı, akla dayalı olarak kurulacaktı. Bu, Ortaçağ dogmatizmine bir tepki olarak ortaya çıktı.

Modern edebiyat ise modernizmin bu genel ilkelerine ve yaklaşım biçimine eleştirel bir tavır ortaya koymuştur. Aklî ve mantıkî olan şey, tek ölçüt olarak alınmıyor; bununla birlikte duygu, kalp, sezgi de önem kazanıyordu. Görünen somut, maddî değerlerin yanında ruhsal ve manevi değerler de ön plana çıkıyordu. Kalıplaşmış sistem ve nizamlara karşı daha çok yazarın özgür tutumu önceleniyordu. Tek doğrultular ve kesin hükümler yerine farklılıklar, çeşitlilikler, alternatif yaklaşımlar ve belirsizlikler de olabiliyordu.

Modernist düşünce Sokrates, Platon, Aristoteles’te de vardır. Ancak modern düşünce, daha geniş planda Descartes ile başlar. Descartes, geleneksel olarak gelen tarihî ve kutsal rivayetleri akılla sorgulamaya başladı. Ondan önce rivayet kültürü egemendi. Yani üstatların söyledikleri sorgulanmadan, akılla test edilmeden doğru kabul ediliyor; bilgiler, deneyle değil soyut anlamda zihin çalıştırmayla, düşünmeyle üretiliyordu. Descartes’tan sonra akıl kültürü egemen olmaya başladı. Yani bilgiler, somut deneylerle, önceden bilinenler şüpheci eleştirel bir yaklaşıma yeniden irdelenmeye ve doğrulukları test edilmeye başladı. Bu doğrultuda akla mantığa dayalı pozitivist bir bilim ve dünya görüşü doğdu. Göreceli olan akıl mutlaklaştırıldı. Edebiyatta modernizm, daha önceleri kısmen Romantizm akımından itibaren görülürse de ciddi anlamda Birinci Dünya Savaşından sonra sanatta ve edebiyatta teknik, üslup, duyarlık ve anlayış olarak geleneksel temellerden bir kopuşu içeriyor.

Modern romanın Doğuşunda başlıca şu etkenler rol oynamıştır: Birinci Dünya Savaşının sebep olduğu büyük ölçekli tahribat, geleneksel kurum, kuruluş ve anlayışlara, aklın ve pozitivizmin belirleyiciliğine olan güveni büyük ölçüde sarstı. Freud, psikolojide insan davranış ve düşüncelerinde bilinç altına büyük bir belirleyicilik gücü verdi. Nietzche, geleneksel tanrı kavramına olan inancı sarstı. Marks, ekonomik ve sosyal olayların belirleyiciliğine büyük önem verdi.

Modern roman, daha çok 20. yüzyıl romanıdır. Ağırlıklı olarak Birinci Dünya Savaşından sonra etkin olmaya başladı, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı arasındaki dönemde yaygınlaştı. Kabaca modern romanın etkili olduğu tarihsel dönem, 1914-1960 yılları arasıdır. Modern roman, savaş sonrası dünyanın içinde bulunduğu bunalımdan kurtuluş için başlatılan mücadelede görev aldı. Klasik dönemlerin ve buna bağlı olarak gelişen klasik romanların makûl, düzenli, ahenkli, sistemli yapısı yerini karmaşaya, düzensizliğe, değer yitimine bıraktı. Mevcut kurum, kuruluş ve değerlerin güvenilirliği kaybolmaya başladı.

Dünya çapındaki savaşlar ve değişiklikler, zihinsel ve toplumsal anlamda uyum ve ahengin ortadan kalkmasına ve karmaşaya yol açtı. Dilin düz bir biçimde dış dünya gerçekliğini yansıtma işlevi silinmeye ve yeni ifade imkânları aranmaya başladı. Akla ve bilinene uygun yerleşik anlatım yöntemleri ve teknikler yerine yenileri araştırıldı. Dolaşık ve karmaşık anlatım yöntemleri denendi, simgelere, mitolojiye, türler arası ilişkilere, değişik türde söyleyişlere, mistisisizme, nihilizme, fanteziye yönelindi. İyimserlikten çok kötümserlik, bezginlik, umutsuzluk, korkular, kuşkular hâkim olmaya başladı. Dış dünyaya açılma, pozitivist ve materyalist yaklaşım ve aklın mutlak gücü ve güvenilirliliği sorgulanmaya başladı. Bunun yerine ruhsal olana, ruhun esrarengiz âlemlerine, doğaötesine, mitolojiye, hayal ürünlerine, tarihsel kültürlere eğilim arttı. Bu özelliklerdeki metinlere genel olarak ‘modern roman’ diyoruz.

Modern roman, klasik romandan konusu, tekniği ve amacı bakımından farklıdır. Bu roman anlayışının ortaya çıkışında Freud ve psikanalizmin büyük etkisi var. Çünkü psikanalistler romancı için yeni bir dünyayı, insanın yeni ve farklı bir boyutunu, karmaşık ve derinlikli ruhsal zenginliklerini ortaya çıkardılar. Bu, romancıya önemli bir malzeme verdi. Modern roman, klasik roman anlayışına bir tepki olarak doğmuştur. Klasik roman, içeriğe, anlatılan şeye önem veriyordu; modern roman ise romanın sanatsal boyutuna, tekniğine, kurgulama yöntemine, dilin kullanımına, dile dayalı oyunlara yani biçimsel özelliklere önem vermeye başladı. Daha önce önemli görülen hikâye, olay unsuru önemsizleşmiş, kayda değer, önemli, büyük, ciddî tip üretme anlayışı terkedilmiş, zaman dizimine bağlı dış zaman süreci anlamını yitirmiştir. Geleneksel unsurlar yerine yeni bir kurgulama tekniği ve yeni bir üslup öne çıkmıştır.

Modern romanın klasik romandan en önemli farkı şudur: Klasik roman, dış dünyayı, çevreyi ve toplumsal olanı kuşatıyordu, yani dışa dönük bir özelliğe sahipti. Klasik romancı, daha çok dış dünyayı, sosyal ve siyasî olayları öne çıkarıyordu. Hayatı ve gerçekleri dışa dönük olarak anlamaya ve anlamlandırmaya çalışıyordu. Klasik gerçekçi romanda belirleyici olan daha çok sosyoloji idi. Onun için klasik roman daha çok dışa, topluma, sosyal ilişkilere ve sosyal olaylara dönüktü.

Modern roman ise içe dönüktür ve birey olarak insanın iç dünyasına, ruhuna, bilinçaltına eğilir. İnsanın iç dünya zenginliğini keşfe çıkar. Modern romancı, gerçeğin dış dünyada değil; insanın iç dünyasında, ruhsal dünyasında saklı olduğuna inandı ve toplum yerine bireye, sosyal olan yerine psikolojik olana yöneldi. Modern romancılara göre hayatın gerçekleri, bireylerin iç dünyalarının deşilmesiyle ortaya çıkar. Modern romanda gerçek kavramına yaklaşım, geleneksel yaklaşımdan ayrışmıştır. Buna göre gerçek denilen şeyin kesin bir tanımı ve varlığı yoktur. Kişilere göre farklı yorumlanabilen pek çok gerçek vardır.

Modern roman döneminde sosyoloji, etkisini büyük oranda kaybetti ve onun yerine psikoloji geçerek belirleyici bir rol oynadı. Sosyal yapılar yerine ruhsal yapılar ve karmaşık bilinç yapıları irdelenmeye, deşilmeye başlandı. Modern romancılar, kitlesel nitelikli sosyal özellikteki çözüm önerileri yerine fert olarak insanı ve onun bireysel dünyasını ele aldılar. Aklın ve mantığın kontrol ettiği bilince dayalı yapıları değil, karmakarışık bilinçaltını esas aldılar. Olayların klasik anlamdaki kurgulanış, düzenleniş biçimlerine, tip, karakter oluşturma anlayışlarına, mekân ve zaman gibi klasik roman unsurlarına önem vermemeye başladılar. Daha çok karmaşık zihinsel dünyaya paralel olarak alışılmamış yeni yapılar, simgesel anlatımlar öne çıktı. Şiirsel bir üslup belirgin kılınmaya çalışıldı.

Geleneksel ve klasik olarak kabul ettikleri dinî inançlar, yerleşik ahlak kuralları ve yönetim biçimleri gibi kurumlara inançlarını yitirmişlerdir. Efsane, masal, mitoloji, değişik motif gibi akla aykırı ve uydurma kabul edilen unsurlara dayanarak, bunları yeni biçimlere dönüştürerek hayatın anlamını sanatta bulmaya çalıştılar. Daha çok biçimsel bir estetik kurma peşindeydiler.

Hayatın bütünlüğü parçalanmış, öznel bireysel bilincin birbirinden kopuk çağrışımlarına yer verilmiştir. Dış dünyayı ve dış gerçekleri olduğu gibi vermekten çok içe, bireysel olana yönelinmiştir. Topluma, dış gerçeğe ve dünyaya, sosyal olanlara, geleneklere, törelere, kanunlara büyük oranda karşı çıkılır ve yer vermemeye çalışılır. Yabancılaşma ve yalnızlaşma sonucu ortaya çıkan bireyselleşme durumunun bir uzantısı olarak kişi, toplumsal yapılara, ortak değerlere karşı yabancılaşır ve kendi bireysel dünyasına ve içine döner. Dolayısıyla iç dünyalarını yansıtmak üzere bilinç akımı, iç konuşma gibi yöntemlere başvurulur. Dış ve iç dünyada bir karmaşa ve düzensizlik vardır. Roman kurgusu, bu karmaşayı yansıtmaya dönüktür.

Romancı, yaratılışı itibariyle gerçek bir sanatçıdır. Okuyucusunu romanıyla bütünleştirmeyi amaçlar. Bunun için tekniğin bütün imkânlarından yararlanır. Amacına karşı çıkacak her engeli parçalar. Konuyu bire indirmiştir. Bu konu, şuurda ve hayatta cereyan eder. Tasvir ve tahliller fazla uzatılmadan kişilikleri ve olayları canlı bir biçimde yansıtmak için bunlar araç olarak kullanılır. Modern romanın başlıca teknikleri: Bilinç akımı, iç konuşma, iç diyalog, geriye dönüş, çağrışım.

Klasik romanda olaylara, hayata, eşyaya, insana genellikle bir veya birkaç cepheden bakılıp öyle değerlendiriliyordu. Modern romanda ise bakış açılarının sayısı çoğalmıştır. Klasik romanda örneğin sadece dinî ya da sosyal açıdan bakılıyor idiyse; modern romanda bunların yanında tarihî, ekonomik, siyasî, psikolojik, tıbbî, kimyevî, vb. pek çok açıdan bakılmaya başlanmıştır. Böylece modern romancılar, hayatın bir bütün olarak kavranabileceğini, her boyutuyla irdelemenin daha faydalı olacağını ileri sürerler.

Modern romanda figürlerin, olayların, yer, zaman vb. unsurların seçiminde genellikle sıradanlık ve olağanlık baskındır. Kahramanlaştırma, yüceltme, ülküselleştirme düşüncesi pek yoktur. Tip yerine karakter ön plandadır. Modern romanda kişilik tahlilleri daha ağırlıklıdır. Roman kişilerinin yapıp ettiklerinden yani ortaya koydukları eylemlerden, dışa dönük olay üretici tavır alışlarından çok; iç dünyaları, bilinç ve bilinç altlarında yatanların deşilmesi, psikolojik sorun ve durumlar ön plandadır.

Bu, roman kişilerinin ve sosyal tasvirlerin azaltıldığı romandır. Modern romanda kişiler, ortak, genel ve dış gerçekliğe bağlı tek bir dünyada değil; bilinçaltı akımıyla oluşturulan kendi öznel, bireysel ve birbirinden farklı dünyalarında yaşarlar. Kişinin içinde yaşadığı dünyaya yabancılaşması sonucu bireysel algılamaya öncelik verilmiştir. İnsanlar, toplumsal anlamda sürü davranışları değil; daha çok bireyleşme ve bireysel tavır alış ortaya koyarlar. Modern romanın ilgi çekici bir başka yönü de insanın kendi kendini yoklaması (murakabe: Oto-kritik), sosyal ve tabiî çevresini, o zamana kadar kabullenilmiş değer yargılarını ve yerleşik tüm anlayış ve kurumları yeniden sorgulamasıdır.

Modern romanda iç dünya düzeni (fert olarak insanın ruh dünyası) esas alınır. Roman, takvimin belirlediği kronolojik zaman değil, insanın içinde zihnen özgürce dolaşabildiği öznel zaman (insan, hayaliyle bir anda hem geçmiş hem gelecek hem şimdiyi bir anda yaşayabildiği gibi istediği an geçmişte ve gelecekte de yaşayabilir), hayalin ve zihnin soyutlaştırdığı öznel bir mekân, insanlar arası ilişkileri kendisinin belirlediği (toplum ya da başka birisinin değil) bir sosyal düzen vb. unsurlardan kurulu öznel ve hür evren üzerine temellenir. Böyle bir düzen içinde insanın baş başa olduğu iradesi, etken, belirleyici ve birincil konumdadır. Dış dünya düzeni de insana göre sunulur.

Klasik romanda amaç, okuyucuyu düz anlamda eğlendirmekti. Modern romanın amacı ise fazilet, dürüstlük ve eğlence değil, gerçeğin ortaya serilmesi ve okuyucuyu hayatla, gerçekle temasa geçirmektir. Modern romancı, klasik romancıdan farklı olarak roman kişilerine karşı daha insaflıdır. Kötü kişileri hemen yargılamaz. Buna göre kötü kişi, isteyerek kötü olmamış; onu kötülüğe iten sebepler vardır. Bunların başında da çocukluk dönemindeki bazı olayların etkisiyle kötü kişiliğinin oluşmasıdır. Onun için klasik romandaki gibi kötülere ceza vermek anlayışı yıkılmıştır.

İdeoloji yerine sanat ve teknik, somut dünya gerçekliği yerine soyut gerçeklikler, toplum yerine birey önem kazanmıştır. Varlığa çok boyutlu yaklaşım söz konusudur. Modern romancı, varlıkların anlamlandırılmasında ve yorumlanmasında değişik bakış açılarıyla birçok boyutlarını ortaya çıkarma arayışı içindedir. Evrenin, dünyanın ve içindekilerin somut yararının dışında başka anlamlarının da olduğu düşüncesindedirler.

Genel kabule göre ilk kez modern romanı 1920’lerde James Joyce yazmıştır. Ayrıca M. Proust, H. James, J. Conrad, F. Kafka, Virginia Woolf, R. Musil, W. Faulkner gibi öncüleri bulunmaktadır. Bunlar, 19. yüzyıl gerçekçilerinin pozitivist, materyalist bakış açılarına, sosyal, ideolojik, ekonomik kurtuluş reçetelerine, nesnel bilimsel işleyişe, ilerleme, kalkınma, gelişme gibi sloganlara, aklın yönlendirdiği her türlü aklî ve mantıkî genel geçer yapılanmalara tepki duydular.

Türk edebiyatında ise Ahmet Hamdi Tanpınar, Abdülhak Şinasi Hisar gibi yazarlar, bu türde örnekler verdiler.

Kaynakça: Phillis Bentley, “Değişen Roman”, Varlık, 1 Ocak 1952, S.378; Berna Moran, “Tutunanlardan Tutunamayanlara Bir Yolculuk”, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 2, İst. 1990; Cengiz Ertem,”Türk Romanında Modern Arayışlar ve post-Modernizm”, 2000 Yılında Türk Öykü ve Romanı, A.Ü.Tömer, s.92.

 

c. Postmodern Roman

(Sanal Gerçekliğe Yönelik Roman. 1960- ). Postmodernizm, ‘modernizm sonrası, modernizmden kaynaklanmakla birlikte ondan bazı farklılıklar gösteren’ demektir. Bu, modern romandan sonraki aşamayı ve modern romandan bazı noktalarda farklılaşmayı ve kopuşu imler. Buna ‘metafiction’ (üst kurmaca) ve ‘surfiction’ da denir. Postmodernizm, aslında modernizmden çok da farklı değil, onun biraz daha ileri bir aşamasıdır. Aslında ‘modern’, zaman olarak en son olan hali belirtir. Bu bakımdan ‘modern sonrası’ anlamındaki postmodern, çok da uygun düşmüyor.

‘Modern sonrası’ demek olan postmodernizm, Aydınlanma çağında temelleri atılan tüm modern yapı ve anlayışlara karşı oluşturulmaya çalışılan yeni sanat ve düşünce anlayışının genel adıdır. Aydınlanmacı düşünceye dayalı modernizm, geleneğe ve dine karşı olduğundan, eski metinlerden ve geçmişe ait kültürel motiflerden yararlanmayı reddediyordu. Tek kaynak insan aklı ve onun ürettiği ilkeler, kurallar, ekoller ve sistemlerdi.

Postmodernizm, bu anlayışa karşı çıkarak geleneğe ve dine olduğu gibi başka kültürlere de yaslanılabileceğini iddia etti. Modernizm, ferdî ve sosyal sorunlara salt aklı esas alan tekçi çözüm önerileri sunuyordu. Ferdi, toplumu, devleti ve dünyayı, genelleme yaparak akıl üzerine kurulmuş siyasî ve felsefî sistemlerle tanımlıyordu. Postmodernizm ise tekçi ve genellemeci ferdî ve sosyal kurtuluş reçetelerini reddediyor, onun yerine ferdin işine yarayan her şeyden faydalanılması esasını getiriyordu. Postmodern roman da bu anlayışa bağlı kalıp belli kural ve kalıplara uymayarak romancının malzemeyi dilediği gibi kullandığı roman anlayışının adı olmuştur.

Bu akım, 1960’lardan bu yana Amerika Birleşik Devletleri’nde, 1970’lerden sonra da Avrupa’da yaygın bir etkiye sahip olan roman yazma anlayış ve yöntemidir. Postmodernizm, hem birebir gerçeklik sunumuna dayalı klasik roman anlayışına, hem de bilinçaltı gerçekliği ve simgesel sunuma dayalı olan modern romana bir tepkidir. Romanda dış gerçekliğin birebir kopya halinde yansıtılmasına olduğu gibi iç gerçekliği yansıtmaya dayanan modernist akıma, onun bilinç akımı yöntemine bir tepki olarak doğdu. Bir bakıma modernizm eleştirisi temeli üzerine kurulmuş olan postmodernizm, 17., 18. ve 19. yüzyıllarda egemen olan Aydınlanma felsefesine dayalı akılcı, kuralcı, pozitivist, ilerlemeci ve maddeci modernlik anlayışına bir tepkidir. Aynı zamanda modernizmin “bazı evrensel gerçekler vardır, bunlar herkes tarafından sorgulanmadan kabul edilmelidir” gibi bir anlayışına reddiyedir.

Bu roman anlayışının belli başlı özellikleri şunlardır:

-Kurgu ve teknik: Postmodern romancı, kendini genelde bir topluluk, grup, ekip içinde görmemeye, kendi bireyselliğini hâkim kılmaya çalışır. Her romancı, kendine ait bir anlayış ve teknik geliştirmeye, kendi akımını kendisi kurmaya gayret eder. Kimseye benzememeye, kendi olmaya ve kendi kalmaya çabalar.

Gerçek hayatta yaşanan olaylar gerçeklik, bunların değiştirilerek, yeniden üretilerek öyküye, romana dönüştürülmesiyle sanal bir biçimde yansıtılmış hali kurmaca dünyadır. Gerçeklik unsurundan çok; kurmaca unsuru ön plandadır. Yani romanın anlattığı, aktardığı, yansıttığı içerik ve anlam katmanlarından, fikir, duygu ve bilgilerden çok; bunların nasıl anlatıldığı, nasıl bir teknik ve söylem içinde sunulduğu, nasıl bir kurguya bağlı olarak ortaya konduğu önemli olmuştur. Buna bağlı olarak üstkurmaca (metafiction) önem kazanmıştır.

Gerçekçi romanlarda son derece ciddî bir tavır takınılarak gerçek hayatta olan olaylar ve kişiler yansıtılmaya çalışılır. Romanın yazarın kafasında tasarladığı kurmaca bir metin olduğu gerçeği olabildiğince silinmeye çalışılır. Yazar, okuyucunun gerçek olaylarla yüzyüze geliyor hissine kapılmasını ister; yani okuyucuyu gerçekler dünyası içinde dolaştırmaya çalışarak romanın kurmaca olduğunu unutturmak, yok etmek ister.

Postmodern roman buna karşı çıkarak romanın gerçeklikle birebir özdeşleşmeye çalışmasının bir aldatmaca olduğunu, bunun yerine romanın tamamen kurmaca bir eser olduğunu belirgin kılmaya çalışır. Bilinçli olarak okuyucuya bunu göstermenin daha dürüstçe bir tavır olduğunu savunur ve kurgu oyunlarını çok fazla öne çıkarır. Hatta bazen roman kişileri, romanda anlatılan olayların uydurma olduğunu açık açık söyler. Hayatı olabildiğince gerçekçi bir biçimde yansıtmaya çalışmak yerine söyleme, anlatma, aktarma yöntemleri, teknik ve üslup yani kurmaca üzerinde durmalıdır; gerçeklik denilen şey de aslında kurmacadan başka bir şey değildir derler.

Bu anlayışa göre romanın asıl konularından biri, romanı yazma, kurgulama biçimi ve roman kuramıdır. Romanın gerçeğin ve gerçekliğin dışında bir kurgu olduğunu öne çıkarırlar. Olayları, öyküleri iç içe vermeye dayalı çerçeve kurma tekniğine önem verirler. Daha önceki dönemlerde ciddiye alınıp yüceltilmiş kimi sanatsal ve estetik olgu ve ilkeler hafife alınır. Benimsenip alışılmış estetik değer yargıları ciddiye alınmaz.

Bu özelliği itibariyle postmodern romana bir bakıma sanat karşıtı roman diye de bakılır. Hayata ve dünyaya bir karmaşa ortamı olarak baktıkları için bunu biçim ve tekniğe de yansıtmaya çalışırlar. Geleneksel teknik ve biçim anlayışlarını yıkarlar. Derli toplu ve sistemli biçim ve teknikler yerine, karmaşayı yansıtmak üzere düzensiz ve karmakarışık bir biçim ve yapı ortaya koyarlar. Bu bağlamda farklı üslupları farklı edebiyat türlerini içiçe yerleştirirler. Bu konuda da uyum ve düzen yerine düzensizlik ve karmaşa hâkimdir.

Kurgusal yapı düzensizliği egemendir. Edebî metinlerin geleneksel olarak yerleşmiş kurgusal yapıları bozulmuş, düzensiz, sistemsiz, karmakarışık bir hâl almıştır. Kurguyu oluşturan unsurlar arasında neden-sonuç ilişkisi yoktur. Bazı şeylerin anlamlı gerekçeleri ve sebepleri yoktur ve bazı şeyler anlamlı sonuçlara ulaşmaz. Postmodern romanda gerçeklik yerine kurmaca, aklî olan, makûl olan karşısında hayalî olan yani akla uygun olmayan, uyanıklık hâli yerine rüya hâli daha önceliklidir. Bilinen roman düzenini bozma bağlamında biçim oyunlarına yer verilir. Bu, bazen bilinen sayfa düzenini bozma, simsiyah ya da bomboş sayfalara yer verme biçiminde görülebilir.

Yazar, olur olmaz yerlerde araya girebilir, anlatıcıyı devreden çıkarıp yazar olarak araya girebilir.

-Son: Postmodern romanda alışılagelen sonuç bölümü anlayışı yıkılmıştır. Sonuç, genellikle belirsizdir. Bu tür romanlarda kesin, çözümlenmiş, tatmin edici ve her yönüyle bitmiş ve tamamlanmış bir son yoktur. Romanın sonu ya ucu açık bırakılmıştır ya da birçok farklı sonuçlara yer verilmiştir.

-Çoğulculuk: Postmodern romancı, tek bir konu, tek boyutlu kahraman anlayışı, tek bir anlatım biçimi, tek bir bakış açısı, tek bir kültüre ait motifler yerine çok yönlü ve değişik unsurları bir arada kullanma yoluna gitmiştir. Yazar, değişik üsluplar kullanır, birçok anlatıcı türüne yer verir, farklı anlatım yöntemlerine başvurur. Öte yandan postmodern romanda çok boyutluluk, farklılıkların zenginliği ilkesi esastır. Bütünlüklü tek bir doğru yok; bunun yerine farklı ve parçalardan oluşan doğrular vardır. Buna göre içinde yaşadığımız somut dünyaya alternatif dünyalar çıkarılır. Bu bağlamda mitolojiye, masallara, tarihsel dönemlere, efsanelere, fanteziye yer verilir. Böylece sadece içinde yaşadığımız somut dünya yoktur; bunun yanında kültürel birikimimizde, iç dünyamızda, ruhumuzda, toplumsal ve bireysel hafızamızda başka dünyalar ve başka gerçekler de vardır; onlara da önem vermeliyiz düşüncesindedirler. Dolayısıyla gerçek olanla kurgusal ve düşsel olan içiçe geçirilerek harmanlanır.

Bilgisel çoğulluktan da söz edilebilir. İnsan bilimleri, fen bilimleri, tarih, felsefe, din, sosyoloji, psikoloji, ilâhiyat gibi her çeşit bilgi alanına ait unsurlar içiçedir.

-Bütünlük yerine parçalanmışlık: Modernizmin bireyci yaklaşımını kendi içinde ayrıştırarak parçalanma ve karmaşa aşamasına getirir. Böylece parçalanmış benlik olgusu ortaya çıkar. Farklı ortamlarda ve farklı durumlar karşısında kararsız, bocalayan, belirsiz tepkiler veren, kendisine, alışkanlıklarına, vücuduna, inançlarına ve genel geçer değerlere yabancılaşmış benlikler, bölünmüş hayatlar öne çıkar. Kişi, kendi gerçek istekleri ile toplumun ve çevrenin istekleri arasında bocalar. 2. Dünya savaşı bireyin iç dünya bütünlüğünü bozmuş ve karmaşık bir ruhsal yapı doğurmuştur.

Romanı oluşturan metinler, birbirine bağımlı bir bütün oluşturmayabilir, birbiriyle ilgisiz ve birbirinden kopuk parçalardan da oluşabilir. Yine postmodern roman, birden fazla yazarın elinden çıktığı izlenimini verebilir.

-Somut gerçeklikle soyut gerçekliğin içiçeliği: Beş duyumuzla algılanabilen, somut, deneyle test edilebilen pozitivist ve materyalist anlayışa bağlı gerçeklikle inanıp inanmamaya bağlı olan, soyut ve hayalî nitelikli gerçeklikler içiçe geçmiştir. İnsanlar, cinler, periler, hayaletler, hortlaklar, devler, melekler, şeytanlar, gerçek mekânlarla gerçekdışı mekânlar, gerçek zamanlarla gerçek üstü zamanlar, rüya ile gerçek hayat içiçedir.

-İçerik: Postmodern romancı, çağın insanını ve sorunlarını herhangi bir ideolojik düşünceye, geleneksel anlayışa ya da başka bir şeye göre değil, nasılsa öyle ortaya koymaya çalışır. Bunu yaparken de yerleşik roman anlayış ve tekniklerine bağlı kalma zorunluluğu duymaz. Romancı, genellikle geleneksel motifleri yeniden üretmeye çalışır, toplumlara ideolojik anlamdaki sosyal çözüm paketlerine itibar etmeyip, fert olarak insanın sorunlarını, çıkmazlarını, çelişkilerini ve çağı içindeki genel durumunu vermeye çalışır. Kimi zaman romanın yazılış süreci, romanın ana izleklerinden biridir. Dış dünyanın değil; romanın yazılış sürecinin yansıtılması öncelenir. Bu durumda romanın kurmaca yapısı, onun konusu olmuştur.

Postmodern romanda tarih, siyaset, felsefe, sosyoloji, psikoloji gibi unsurlar içiçe yer alır. Özellikle tarih, değişik açılardan irdelenir. Tarihi edebiyat malzemesi olarak değerlendirip onu yeniden üretmeye çalışırlar. Zaten onlara göre tarihçilerin yazdığı tarih de tamamen gerçek değil; ancak kendilerinin ürettiği öznel bir bilgi ve hikâyeler bütünüdür.

Tarihçi de bir edebiyatçı gibi eleştirel, alaycı, seçmeci bir üslup kullanmaktadır. Yani tarihi olduğu gibi değil; görmek istediği gibi yansıtmaktadır. Tarihçi de tarihi bir edebiyatçı gibi üretir. O bakımdan nesnel tarih yoktur. Dolayısıyla postmodern romancı da tarihi istediği gibi öznel bir biçimde üretebilir. Tarihî metinleri edebî metinlere dönüştürmeye çalışırlar. Postmodern roman, yüksek tabakanın (seçkin, elitist) kültürüyle orta ve alt tabakaların (popüler, kitle) kültürü, zevk ve beğenileri arasındaki farkı ortadan kaldırmayı amaçlar.

-Ciddî duruşa karşı alaycı tutum: Hayata, topluma, kurumlara, yerleşik değerlere dair anlamsız ve saçma bulunan durumlar, alaycı bir üslupla yansıtılır. Yazarlar, sanatı ciddilikten öte bir oyun olarak değerlendirirler ve kurgu unsurlarını bir oyun düzeni içinde sunarlar. Kimi postmodern romanlarda korku romanı, bilimkurgu, polisiye roman gibi pek değer verilmeyen popüler roman türlerine ait kimi motifler, hem bir anlatma ve aktarma imkânı olarak, hem sürükleyiciliği sağlamak hem de romana bir değişiklik ve yenilik getirmek üzere genellikle de parodi olarak kullanılır.

Gerçek dünyanın parodi olarak sergilenmesi, önemle üzerinde durulan bir husustur. Parodi, başkalarına ait ciddî bir eserin gülünç duruma sokularak, hicvedilerek taklididir. Klasik romancılar, okuyucularına gerçek dünyalar ve gerçeklikler sunuyorlardı. Romanın kurmaca yapısı, tekniği, biçimi bir araçtı ve bu yolla okuyucuyu gerçekler dünyasıyla yüzleştiriyordu. Postmodernistlere göre ise gerçek dünya dediğimiz dış dünyada olan biten her şey, dil vasıtasıyla olduğu gibi kayıt altına alınamaz. Dış dünyanın hızlı akışı, olduğu gibi romana yansıtılamaz.

Dolayısıyla romanda dış dünya gerçekliğini olduğu gibi aktarmaya çalışma anlayışından vazgeçmelidir. Dış dünyada olan bitenler gerçeklerdir. Romanda anlatılanlar ise kurgudur. Dolayısıyla gerçek ile kurgu biribirinden farklıdır. Postmodern roman, kurgusal söylemi (fictional discourse) önemli bulur. Romanın gerçek değil; bir hayal ürünü olduğu üzerinde bilinçli olarak vurgu yapılarak geleneksel roman anlayış ve özelliklerinin parodisi yapılır.

Onlara göre hayat, evren, olaylar anlamı ve kesin açıklaması olan bir bütün değil; açıklanamaz ve tam olarak da anlaşılamaz bir karmaşadan ibarettir. Bu karmaşa olgusuna ciddî, asık suratlı bir şekilde ve endişeyle bakmak yerine bu durumu öylece kabul edip ciddiye almadan, ironiyle, alayla, oyunla karşılarlar. Yani dramatik ve trajik boyutuyla değil; daha çok komik boyutuyla irdelemeye çalışırlar. Hayata genel olarak bir oyun olarak bakarlar.

Postmodern yazarlara göre hayat zaten bir oyundur. Hayat gerçekleri denen şeyler de kesin ve mutlak doğrular değil; tam tersine göreceli şeylerdir. Hayatı kurmacaya dönüştüren roman da bir oyundur. Dolayısıyla postmodern roman, aslında oyun içinde oyundur. Yani gerçek bilinen hayatla kurmaca hayatın hâkim olduğu roman arasındaki farkı ortadan kaldırmayı, hayatla romanı birleştirmeyi amaçlarlar. Postmodern roman, toplumsal kurtuluş reçeteleri sunmaz, ütopik hedefler belirlemez, gelecekte ileriki bir zaman diliminde mutlu, iyi güzel bir toplumsal yapı öngörmez.

-Metinlerarası ilişkiler: Başka metinlerle yararlanma, eleştirme, alaya alma, çağrıştırma gibi değişik amaçlarla ilişkiler kurulur. Edebî ya da edebiyat dışı başka kaynaklardan metin parçaları alınır, onlara değişik şekillerde göndermeler yapılır, isimlerine çağrıştırmalar yapılır vs. Siyasal anlamdaki demokrasi kültürünün bir yansıması olarak romanda da farklı unsurlara, değişik edebiyat türlerine, söylemlere ve metinlere yer verirler. İçiçe geçmiş farklı edebî metinlere yer verme anlamındaki metinlerarasılık, belirgin bir kurgusal özelliktir. Bundan kasıt da aslında her edebî metnin ötekinden tamamen bağımsız ve bağlantısız olmadığını kanıtlamaktır. Dolayısıyla parodilere (alaylı taklit) fazlaca yer verildi. Fragmenter yani parçalara, bölümlere ayırma ve kolaj (collage), yani farklı parçaları bir araya getirme durumları görüldü.

-Kişiler kadrosu: Roman kişileri, bilinen anlamıyla gerçek kişilikler olduğu gibi gerçek dünyadan bağımsız, uydurma ve hayalî kişiler de olabilir. Gerçek dünyada var olan ya da tarihte gerçekten yaşamış olan kişilerle uydurma ve hayalî kişiler karşı karşıya getirilebilir. Roman figürleri, bilinen anlamıyla roman kişisi değillerdir. Alışılana ters biçimde davranışlar sergilerler. Mesela okuyucuyla tartışır, yazarla konuşur vs. Romancı-roman kişisi-okuyucu arası ilişkiler önemli bir yer tutar. Romancı, zaman zaman okuyucuyla diyaloga girer, ona sorular sorar.

Bu yazarlara göre insan, aslında bir tiyatro oyunu olan ve gerçek olarak bilinen bu hayatta rolünü oynayan bir oyuncudur. Roman kişisi de kurmaca dünyada kendisine verilen rolü oynayan bir kişidir. Dolayısıyla hayat oyuncusu olan kişilerle roman oyuncusu olan kişiler arasında çok da büyük bir fark ve mesafe yoktur. O yüzden roman kişileri bizim dışımızda, farklı ve ulaşılmaz konumda olan kişiler değillerdir. Dış dünya kişileri ile roman kişileri arasında mesafe olmamalı; bunlar diyalog halinde içiçe olabilmeliler.

-Zaman: Kesin ve nesnel zaman ölçüleri yerine belirsiz ve öznel zaman anlayışı yaygındır.

-Mekân: Belli mekânlar değil; her türlü mekân, karmakarışık bir şekilde kullanılır. Mekânlar arası mantıksal ilişki aranmaz. Gerçek dünya mekânları ile hayalî dünya mekânları içiçedir.

-Dil ve Üslup: Postmodern romanda kelime, cümle yani dil önemlidir. Edebiyatın aracı olan dil, amaç haline gelmiştir. İçerik geri planda kalıp şekil öne çıkıyor. Sanat ve edebiyat, halkın işine yarayan bir şey olmaktan çıkıp, küçük bir azınlığın oyuncağı haline geliyor. Dil ve üslupta çoğulculuk vardır. Havassa özgü seçkin, işlenmiş kültür dili ve üslubu yanında avama özgü bayağı bir dil ve üslup da kullanılır. Düzgün, seviyeli, derinlikli, sanatlı, zarif aristokrat bir üslupla küfür, argo ve sıradan unsurlarla dolu halk dili birlikte kullanılabilir. Osmanlı Türkçesine ait eski kelimelerle yeni kelimeler ve yabancı kelimeler içiçe kullanılabilir. Bu roman, pornografik anlamda cinselliğe, argo ve küfür sözlerine de yer verebilir.

-Temsilcileri: Postmodern romanın Amerika ve Avrupa’daki belli başlı temsilcileri şunlardır: Alasdair Gray, Lanark, Anthony Burgess, Donald Bartheleme, Gilbert Sorrentino, Graham Swift, İtalo Calvino, John Banville, John Barth, John Fowles, Jorges Luis Borges, Thomas Pynchou, Julian Barness, Kurt Vonnegut, Peter Ackroyd, Raymond Federman, Robert Coover, Thomas Pynchon, Timothy Findley, V. Nabokov.

Türk edebiyatından ise Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar (1971), Adalet Ağaoğlu'nun Ölmeye Yatmak (1973), Bir Düğün Gecesi (1979), Hayır (1987)’ı, Pınar Kür'ün Bir Cinayet Romanı (1989), Orhan Pamuk'un Kara Kitap (1990)’ı, Hilmi Yavuz'un Fehmi K.’nın Acayip Serüvenleri (1991) örnek olarak verilebilir.

Kaynakça: Hakan Sazyek, “Türk Romanında Postmodernist Yöntemler ve Yönelimler”, Hece, Türk Romanı Özel Sayısı, 2002; Postmodernizm Özel Bölümü, Lıttera Edebiyat Yazıları, C.3, Karşı Yayınları, Ankara 1992; Littera, C.6, 1995, "Postmodernizm de Ne Ola ki?", Negatif, Aralık 1994; "Postmodernizm Özel Eki", Gösteri, Kasım 1990; "Postmodernizm", Aktüel, 24.10.1991; "Postmodernizmin Tuhaf Faziletleri", Esquire, Eylül 1994; Ali Bayramoğlu, "Şu Postmodernizm Dedikleri Şey", Tempo, 14.4.1993; Burhan Günel, "Postmodernizm Üzerine", Karşı, Mayıs 1993; Gürsel Aytaç, “Postmodernizm”, Cumhuriyet Kitap, 4.3.1999; Hasan Bülent Kahraman, "Gelenek, Postmodernizm ve Bazı Yeni Kavramlar", Varlık, Mayıs 1993; Aydın Kahyaoğlu, "Postmodernizm Tartışması", Yeni Asya, 24.3.1994; Hayrettin Oğuz, "Postmodernizm ve Din", Yeni Şafak, 15.1.1996; Ahmet Oktay, "Postmodernizm Üzerine", Milliyet, 10.7.1993; Serpil Oppermann, "Postmodern Romanda Değişen Anlatım Biçemi ve "Gerçeklik / Yazı" İkilemi", Littera, C.3.1992; Özcan Ünlü, "Postmodernizm Bir Paranoya mı?", Zaman, 5.1.1993; Welsch, Wolfgang, "Modern Sanatın Ruhundan Postmodern Felsefenin Doğuşu", Varlık, Ekim-Aralık 1992; D. Harvey, Postmodernliğin Durumu, çev. S. Savran, İst. 1997; Cengiz Ertem,”Türk Romanında Modern Arayışlar ve post-Modernizm”, 2000 Yılında Türk Öykü ve Romanı, A. Ü. Tömer, s. 92; Dilek Doltaş, Postmodernizm ve Eleştirisi, İnkılâp yay. İst. 2003; Tuna Ertem, “Murathan Mungan’ın Üç Aynalı Kırk Oda’sında Postmodern Yaklaşımlar”, Frankofoni, Nu: 14, Ankara 2002.


Son değiştirme: 19 Şubat 2018, Pazartesi, 22:05