Kültür ve Edebiyat

KÜLTÜR EDEBİYATI

 

Kültür, en genel anlamıyla bir şeye temel alınan bir unsurun amaca uygun olarak işlenmesi anlamını taşıyor. Tarım ürünleri yetiştirme amacına uygun olarak toprağın işlenmesi bir kültürdür. Ancak kültür teriminin zamanla bu maddî alana ilişkin özelliği unutulmuş sanat, edebiyat, düşünce gibi mana geneli içinde yer alan soyut meşguliyetler için kullanılır olmuştur.

Bütün türleriyle edebiyat, esas itibariyle duygu ve heyecanın ifade vasıtasıdır. Sistemli bilginin bir anlayışa göre düzenlenmesi değil, anlık duygulanımların ve etkili algıların dile dönüşümüdür. Ancak diğer yandan edebî ürünlerin önemli bir bölümü, temel kaynaklara ve kültür birikimlerine dayanmaktadır.

Bu tür eserlerde somut bilgilerin ve kültürel deneyimlerin doğrudan alıntılanması söz konusu değildir. Bilâkis ortaya konan üründe sanatçının etkilendiği kaynaklardan aldığı bazı motiflerin yeniden üreterek veya uygun bir şekilde göndermeler yaparak eserini beslemesi söz konusudur. Bu tarzdaki edebiyata "kültür edebiyatı" adı veriliyor.

Ortak düşünüş, inanç, kültür ve medeniyete sahip olan milletlerin şekillenmesinde birinci dereceden rol alan temel kültürel kaynakları vardır. Dünya görüşleri, duygulanımları, düşünme biçimleri ve tavır alışları o temel kaynaklara göredir.

Meselâ batı edebiyatı, Tevrat, İncil, Antik Yunan ve Lâtin klasikleri, mitoloji, güçlü etkiye sahip felsefî ve edebî akımların umdelerinden birçok izler taşır. Batı şiiri veya herhangi bir tahkiye eseri dikkatle incelendiği zaman ya bu mitolojik motife ya da bir batı klasiğine gizli de olsa göndermeler yapıldığı anlaşılabilir.

Şu hâlde İslâmcı edebiyatın güçlenmesinde önemli bir etken de İslâmî kültürel kaynakların ve literatürün iyi özümsenmesi ve onların çağdaş olana ilişkin uyarlamalarının iyi yapılmasıdır.

Kur'an, siyer, hadis metinleri, peygamberler, sahabe ve evliya kıssaları, atasözleri, masallar, Divan edebiyatı gibi bizi kültürel anlamda şekillendirmiş olan ana damarlar, iyice sindirilmeden, bu temel kaynaklardan özgün İslâmî dünya görüşü, duyuş ve düşünüş biçimi, sosyal tavır alış modelleri, varlık ve zaman yorumları sağaltılmadan salt sanatçı duyarlığına güvenilerek İslâmcı sanat yapılamaz. Çünkü o duyarlığa yön verecek olan da Müslüman bir kimliğin özleridir.

Gerçi modern İslâmcı sanatçıların ve edebiyatçıların bir çoğu, sistemli olarak geleneksel İslâmî kültür birikimiyle donanmadan, salt kurs ve mektep bilgileriyle ve iletişim araçlarının sunduğu güncel gevezeliklerle yetinerek edebiyatçı olunabileceği zehabına kapılmaktadırlar. Onun için ortaya koydukları ürünler ya sloganik bir düzeyde kalmakta ya da din dışı sanatçıların kötü bir taklidi olmaktadırlar.

Daha din dışı çevrelerde yer almalarına rağmen Behçet Necatigil, Turgut Uyar, Attila İlhan, Hilmi Yavuz, Orhan Pamuk gibi edebiyatçılar, Divan edebiyatı, tasavvuf ve diğer geleneksel kültür unsurlarını maksatlı da olsa kullanmaya çalışmaktadırlar. Birçok genç edebiyatçı arkadaşın onların eserlerindeki geleneksel İslâmî kültür motiflerini çıkarabilecekleri bile kuşkuludur.

 

KÜLTÜREL UYANIŞ HAMLESİ YA DA KENDİMİZE DÖNMEK

 

Kültür, bir milletin, bir topluluğun hem maddî anlamda dünya hayatını hem de manevî anlamda ruhsal, kalbî, aklî hayatını düzenlemede, işlevsel ve anlamlı hâle getirmede ürettiği değerler, eşyalar, sistemler, anlayışlar ve eserler bütünüdür. Bu bağlamda biz de büyük Türk milletinin bir ailesi olarak yüzyıllar boyunca maddî ve manevî sahalarda kültür ürettik ve bu kültürü geliştirerek yaşadık, yaşattık.

Maddî kültür ürünlerimiz arasında, barınma amacıyla ev; ibadet amacıyla cami; eğitim amacıyla medrese, okul; defin amacıyla kabir gibi mimarî ürünlerimiz, ziraat amacıyla kullandığımız saban, düven, kağnı, orak, çapa vs. bayram, düğün gibi özel günlerde giyilen elbise ve takılar, gündelik giyim eşyaları, yeme-içme amaçlı kapkacak gibi eşyalar oluşturur.

Manevî kültür ürünlerimiz arasında ise bayram, düğün, sünnet, askere yollama, cenaze, Ramazan gibi belirli gün ve törenlere bağlı gelenek, görenek, âdet ve töreleri, Türkçenin etkili ve işlek kullanımına dayalı atasözü, deyim, mani, türkü, benzetmeler, kalıp ifadeler gibi sözel kültür ürünlerimizi; dini ve tasavvufu yaşama ve algılama biçimlerimize dayalı kültür birikimimizi sayabiliriz.

Modernizm öncesi dönemde yani radyonun, televizyonun, elektriğin olmadığı eski zamanlarda Türkiye’nin her köy ve kasabasında mahallî olarak üretilen ve yaşatılan bir kültür vardı. Mesela köy odalarında uzun kış akşamlarında insanlar toplanırlar, hem sohbet ederler, görüşürler, meselelerini müzakere ederler hem de kendilerinin ürettikleri masalları, efsaneleri, türküleri ve başka edebiyat ürünlerini söylerler, nesilden nesle aktarırlardı.

Ayrıca düğünlerde, bayramlarda yine kendilerinin ürettikleri türküleri hem söylerler, hem oynarlar, hem çalarlardı. Kendi ürettikleri eğlence şekillerini bizzat uygulayarak, icra ederek o kültürü yaşatırlardı. Bir bakıma herkes olmasa bile pek çok kişi, kültür üretimine ve icra edilmesine bizzat katkıda bulunurdu. Bu da milletimizin zekâsının, üretme ve uygulama kabiliyetinin gelişmesine imkân tanıyordu.

Ama maalesef bugün, mesela düğünlerde köylünün kendi ürettiği türküler, şarkılar yer almıyor. Bunların yerine şehir varoşlarında Türkçeyi doğru dürüst konuşamayan; bozuk, kaba bir Türkçe konuşan, Türklükle de alakası olmayan, cahil, medeniyetsiz, kaba saba adamların, meymenetsiz suratlı heriflerin türkü, şarkı diye ürettikleri sırf avaz avaz bağırmaktan ve hatta böğürmekten ibaret olan yoz, saçma sapan şeyleri, asıl ve asil Türk zevkini yok eden gürültüleri müzik diye sunuluyor.

İnsanımız da onları dinleyip onunla eğlendiklerini sanıyorlar. Bu durumda üretici, zeki Türk köylüsü, edilgen bir alıcı konumuna düşürülmekte ve tabii kültür üreten değil, yoz ve zararlı bir kültür tüketen konumuna itilmektedir.

O yüzden öncelikle iç kültür emperyalizmine karşı sahih, gerçek, saf, derin, ince, anlam ve duygu dolu, tamamen bizi tanımlayan, bize hitap eden, bizim ürettiğimiz hakikî Türk kültürünü üretmeye ve tüketmeye yeniden başlamalıyız.

Televizyon kanallarımızın akşamın en verimli saatlerini, sabah kuşaklarını, gün içi değişik saatleri işgal ve istila eden, mizah diye iğrenç espriler yapan, müzik diye insan kulağını tırmalayan anlamsız bağırtılarla ses kirliliğine sebep olan, bozuk Türkçeli adamların alıcısı, dinleyicisi olmaktan kurtulup; kendi zarif sanatımızla buluşmalıyız.

Müslüman Türk milleti, kendi derinlikli ve zarif Türk-İslam kültürüyle, sanatıyla, müziğiyle, mimarisiyle, süsleme sanatlarıyla, edebiyatıyla buluşmalıdır. Türk milleti, kendi kültürünü sabote eden, bilinçli bir proje olarak Türk milletini yozlaştırmayı, boş yere oyalamayı, uyutmayı, avutmayı, parasını ve zamanını yağmalamayı amaçlayan, sanatçı, müzisyen, programcı, yazar, siyasetçi bilmem ne diye kendisine dayatılan kişileri protesto edip onlara yüz vermemelidir. Türklükle alakası olmayan, hatta Türk düşmanlığı yapan adamların müşterisi, dinleyicisi olmamalıdır.

Ayrıca, insanımız üzerindeki kültür emperyalizminin bir başka boyutunu din üzerinden uygulanan sinsi bir proje kapsamında görüyoruz. Ne mektep, ne medrese görmüş, ilimle bilimle alakası olmayan, hiçbir şey bilmeyen, kerameti kendinden menkul, doğru dürüst Türkçe konuşamayan, hatta sinsi sinsi Türk düşmanlığı yapan bir takım uzak köylerden çıkan ya da çıkarılan adamlar, cahil Müslüman Türk ahaliyi şeyhim, şıhım, seyyidim, veliyim, hacıyım hocayım bilmem neyim diye kandırıp kendilerine mürit ediniyorlar.

Bütün İslam bilgileri günde bin kere Allah dedirmek, beşyüz kere tesbih çektirmek, şu kadar salavat getirtmekten ibaret. Kur’ân-ı Kerim’i doğru dürüst yüzünden okumaktan aciz olan bu adamlar, sarık cüppe giyip iri kıyım vücutlarını posta serip bu saf, dindar Türk ahalinin parasını pulunu yağmalayıp, saltanat kuruyorlar.

Büyük büyük saraylar, kâşâneler, villalar, arabalar içinde keyif çatıyorlar. Karılarının kolları, boyunları boydan boya altınlarla dolu. Bu adamlar marifetiyle saf dindar Türk ahalisi kandırılıyor, kendine ait temiz, sade millî ve manevî dünyası yok edilip ne idüğü belirsiz garip bir havaya sokuluyor.

Türk milletinin çok büyük İslam âlimleri, velileri, kanaat önderleri vardır. Bizim bizden olmayan adamların peşinden gitmeye ihtiyacımız yoktur. Bunlar, çok yönlü emperyalist kuşatmanın bir parçasıdır. Amaç Türk milletini her anlamda başkasına, özellikle de Türk düşmanlarına bağımlı hâle getirmektir.

Türk milletini aptal yerine koymaktır bu. Türk fabrika kuramaz, Türk işletme açamaz, Türk şeyh olamaz, Türk âlim olamaz, Türk siyasetçi olamaz, Türk yazar olamaz havasını perçinlemek istiyorlar. Türk, her alanda yabancılara, Türk düşmanlarına, ilkel kafalı hurafelerle dolu kaba saba adamlara muhtaç hâle getirilmektedir.

Bu emperyalist ablukaya karşı duracak olan Türk’ün uyanık vicdanıdır, diri teyakkuzudur. Artık yeter demenin zamanı çoktan geçti. Üzerimize üzerimize çullanan emperyalist ablukaya dur demek çok kolay. Yapılacak tek şey, kararlı, çelik gibi dirençli bir irade beyanıdır. Kendimize olan özgüvenimizi yeniden kazanmaya bağlıdır her şey.

Biz Müslümanlığı asıl kaynaklarından, Kur’an-ı Kerim’den, Hz. Muhammed’den, büyük İslam âlimlerinden, ulu alim ve arif atalarımızdan öğreniriz. Nereden geldiği belli olmayan cahil cüheladan ve de soyguncu, para toplayıcı, yağmacı, şarlatan heriflerden İslam öğrenecek hâlimiz yok.

Hem dinî kültürümüze hem de millî kültürümüze sahip çıkmak zorundayız. Bu, kimliğimize sahip çıkmak demektir. Yoksa kaba saba adamların, Türklüğü millî bir kimlik olarak kabul etmeyen etnik ırkçı heriflerin elinde paspas olmaktan kurtulamayız. Artık bunlara yüz vermekten, şımartıp tepemize oturtmaktan vazgeçip; kendimize, kendi değerlerimize dönelim.

 

 


Son değiştirme: 20 Şubat 2018, Salı, 13:10