Türk düşüncesinin milli kültüre yansıması

ANADOLU'DA MEDENİYET KAVGASI YA DA KÜLTÜREL KİMLİK

 

Tarihî süreç içinde geliş geçmiş 27 civarındaki tüm dünya medeniyetleri "göç"ün, yani "hicret"in bir sonucudur. Asr-ı saadet İslâm medeniyeti Medine'ye hicretle doğduğu gibi Anadolu Türk-İslâm medeniyeti de 1071'de Müslüman Türklerin Anadolu'ya hicretinden sonra vücut buldu. Bu medeniyet günümüze kadar idrak edilegelmektedir.

Özellikle Cumhuriyet sonrası dönemde tepeden dayatmalı sun'î medeniyet değiştirme çabalarının bir uzantısı olarak bazı yazarlar, İslâm - Anadolu öncesi Anadolu medeniyetleriyle Anadolu – Türk-İslâm medeniyeti çatışması eksenli bir tartışmayı sürdüre gelmektedirler.

Bu tartışmalar, ya bilimsel bir tez hâlinde ifadelendirilmekte veya serbest düşünce olarak ileri sürülmekte ya da polemik havası içinde ele alınmaktadır. Tarih boyunca Anadolu Yarımadasında Hattiler, Urartular, Frikyalılar, Lidyalılar, Hellenler, Romalılar, Midaslar, Bizanslılar, Selçuklular, Türk Beylikleri ve Osmanlılar gibi birçok beylik, kolon, imparatorluk ve devletler kurulmuş ve bunlar kendi kültür ve medeniyetlerini yaşamışlardır.

 

 

Ancak Tanzimat'tan sonraki dönemlerde başlayan ve Cumhuriyet döneminde yoğunlaşan Anadolu üzerinde bir kültür ve medeniyet kavgası başlamıştır. Bu kavganın ekseninde modern zamanlar Anadolu coğrafyası ve Türk milletinin kültürel kimliklerinin tespiti, yani köken araştırması yapısını tevarüs edeceği kaygıları bulunmaktadır.

İslâm - Anadolu öncesi Anadolu medeniyetlerine ait eserler ve kalıntılar bugün yalnızca müzelerde ya da bulundukları mekânlarda sergilenmekte olup, fert ya da toplum yaşantısında, gündelik hayatta hiçbir izleri, yansımaları, etkileri ve hayatiyetleri bulunmamaktadır. Canlılığını sürdüren ve ana kültürel motiflerini geliştirip zenginleştirmekte olan ise Anadolu Türk-İslâm medeniyetidir.

Antik Yunan ya da Akdeniz medeniyetinin temel esprisi şu alıntıda özetlenmektedir:

 

“Aşk olur, hüzün olur, şarkı olur.

Çalgı olur, türkü olur, ezgi olur.

Zeytin olur, üzüm olur, buğday olur.

Şarap olur, kadın olur."[1]

 

 “İnsanların memleketinde, Akdeniz'de dolaşacağız biraz"[2]

 

Görüldüğü gibi gündemde tutmak istedikleri bu antik medeniyetin temel nitelikleri; çalgı, türkü, aşk, şarap ve kadındır. Bir başka felsefesinde tabiat, talan edilen, yağmalanan, sömürülen, şehevî, nefsanî arzuların yalnızca tatmin aracıdır. Hayat da buna imkân tanıyan zamandır.

Böyle bir dünya görüşü hiç şüphesiz materyalist niteliklidir. Yani varlık, fenomenolojik olarak algılanır. Bir başka ifadeyle varlığa görünen fizik boyutundan öte müteâl (aşkın) manalar yüklenmez. Yalnızca var olmaları gerçeklikleriyle kabul edilir, bir Yaratıcının mesajlarını taşıyan yaratılmış varlıklar olarak kabul edilmez.

Anadolu Türk-İslâm medeniyetinin tabiatı, dünyayı, varlığı algılayış biçimi; yani ontolojik felsefesi ise daha dürüst ve daha saygılıdır. Tabiat yalnızca bedensel ihtiyaçların yağma aracı değil, bundan öte yüce manaların ve ilâhî tecellilerin somut görüngüler âlemidir. Tefekkürle insanı gayba ulaştıran şehadet âlemidir. İnsanın insan-ı kâmil olmak yolundaki tecrübelerinin vuku bulduğu sahnelerdir. Yaratılmış olmaklıkları noktasındaki kader birliklerinden dolayı ilâhî emanetler manzumesidir.

Kimi hükûmetlerin Batılılaşma programları çerçevesinde getirmeye çalıştığı çağdaş uygarlığın temel ilkelerinden birisi "aklın birincil konumu" değer yargısıdır.

 

Bu, her alanda "yıldız böceği" ya da "sönük bir cep feneri" hükmünde olan salt aklın verilerinin kılavuz kabul edilmesini ifade ediyor. Bugün Amerika ve Avrupa'nın içinde yer aldığı "Modern Batı Medeniyeti"nin temel unsuru, içine doğup yaşadıkları kültürün arka planında vahiyden tecerrüd etmiş beşerî akla sonsuz güvendir.

Batı, medeniyetinin bu temel değerini 16. yüzyılda ortaya çıkan Rönesans’la birlikte modern bir yorumla elde etmiştir. Ancak, Rönesans’ın özleri, Antik dönem Anadolu uygarlıklarında yatmaktadır.

Bizdeki batılılaşma hareketlerinin ilham kaynağı da kuru bir batı taklitçiliği aşağılık duygusundan kurtulma amacına dönük olarak Selçuklu - Osmanlı Anadolu Türk-İslâm medeniyeti öncesi eski Anadolu medeniyetleri olmuştur. Böylelikle bizdeki batılı değerler sisteminin taşıyıcıları, kendilerine göre makul savunma mekanizmaları geliştirmişlerdir.

Demişlerdir ki, bu gün çağdaş dünyada evrensel medeniyeti temsil eden Batı medeniyeti, yani bizim talip olduğumuz medeniyetin kaynağı yine bizim topraklarımızdadır.

Ancak, Anadolu Türk-İslâm Medeniyetinin vârisleri yüzyıllar boyu ve halen coğrafyayı maddî anlamda, vatan olarak paylaşmaktadırlar. Bu topraklar Yunan'a olduğu kadar belki daha fazla İslâm medeniyetine de yataklık etmiştir. O hâlde esas alınacak olan, medeniyetlerin değer yargılarının sorgulanması ve kabul edilebilir olanın benimsenmesidir.

Ortada duran bir başka sorun da bugün Anadolu toprakları üzerinde yaşayanların kendi kültür ve medeniyet temellerini, tercih ettikleri klasikler repertuarıyla sağlamlaştırma çabalarıdır.

Bilim, kültür, sanat eserleri için genellenebilen "klasik" terimi, sistematiğini bulmuş, ilkeleriyle tutarlı bir bütünlüğe ulaşmış, açıklayıcılığı ve yönlendiriciliği olan bir dünya, hayat, zaman ve varlık görüşünün zaman, coğrafya ve ırkla sınırlı olamayacak derecede evrenselliğini yansıtan, eser ya da eserleri işaret eder.

Şu hâlde bazı ayırıcı özellikleriyle mümtaz insan zümrelerini duygu ve düşüncelerinin evrensel düzeyde asıl kaynağını buldukları klasik, temel kaynak eserleri vardır. Çıkış yollarını bu eserlerde ararlar, kimliklerini bu eserlerin içerdikleriyle tanımlarlar.

Klasik eserler, örnek alınır, taklit anlamından çok, yararlanma ve etkilenme anlamında ve gelenek oluştururlar. Özgün kültür ve medeniyetler de bir anlamda klasiklerde kodlanmış gibidirler.

Tanzimat sonrasındaki batılılaşma hareketleriyle birlikte başlayan kültürel kimlik arayışları arasında, batılı değer yargılarını ve dünya görüşünü benimseyen insanlar, kültür ve medeniyet geçmişlerini Osmanlı - Selçuklu dönemlerini atlayarak Antik Çağ repertuarını ortaya çıkarıyorlardı.

Bunların hız ve ışık aldıkları klasikler, batılıların da temel aldıkları Latin - Yunan klasikleriydi. Bunların asıl dili de Latincedir. Hümanistler, aydın olmanın ön şartı olarak Latinceyi bilmeyi ileri sürmüşlerdi. Bizde de Nurullah Ataç, Latince ve Yunancanın okullarda zorunlu ders olmasını önermişti.

 

 

1930 Neşriyat Kongresi ve 1940'lı yıllarda Hasan Âli Yücel'in öncülüğünde kurulan Tercüme Bürosu, 1941 - 1946 yılları arasında 500 batılılaştırma genel politikası içinde yüklendiği yargılarının ve bunların üzerine bina edildiği klasiklerin asıl ana vatanı Anadolu topraklarıdır, Akdeniz havzasıdır.

Dolayısıyla bu klasiklerin dilimize kazandırılmasıyla yetişecek yeni nesiller, kendilerini batıyla daha inandırıcı ölçüde özdeşleştirebilecekler ve kişiliklerinin oluşumu daha esastan hâlledilmiş olacaktı.

Nasıl Avrupa'da Rönesans Yunan - Latin medeniyetinden kalkılarak başlatıldıysa Türk Rönesansı da denilen Cumhuriyet batıcılığı, Aydınlanma çağının taklidi düzeyinde başlatıldı. Yoksa bu hareketin özgün nitelikleri ve ilkeleri yoktu. Batının geçirdiği evrelerin Türkiye'ce de geçirilmesi isteniyor, muasır batı medeniyeti seviyesine böylece ulaşılması arzulanıyordu.

Türkiye'de Antik dönem kaynaklı kültür oluşturma ve batılı klasikleri belirleme çabaları Cumhuriyet döneminde kurumsal olarak bilinçlice başlatılıp yürütüldü. Bilim, sanat ve edebiyat alanlarındaki sözünü ettiğimiz klasiklerin tercümeleri ve yayınlarının yanında müzik dalında Mozart, Beethoven, Brahms gibi çok sesli müzik vasıtaları temel alınarak Cemal Reşid Rey, Adnan Saygun, Ferid Alnar, Ulvi Cemal Erkin ve Necil Kazım Akses gibi besteciler tutturmak istedikleri batılı anlamda müzik aşıları vardır.

Plastik sanatlar, görsel sanatlar sahasına gelince bu konuda şunlar söylenebilir:

Antik Yunan uygarlığı bir anlamda heykellerde simgeleşmiş gibidir. Antik Yunanlı, yaptığı heykele (put) idealist Klasisizimi en yetkin biçimde somutlaştırıyordu. İnsanlaştırılmış tanrıların yontulduğu bu heykellerde yapılan ve amaçlanan, noksanlardan arındırılmış, bütün pürüzleri giderilmiş idealde oluşturulan bir "en güzel" imgesi canlandırılmaya çalışılmıştır.

Milo Venüs'ü ve Belvador Apollon'u buna birer örnektir. Antik Yunan heykellerinde tanrıların en ideal insanlar biçiminde resmedilmesi ya da yontulması, o dönemin toplumlarının dünya görüşünün bir ifadesidir. İlâhî olanla beşerî olan ikilemi ve ayrımı gibi bir kavramlaştırma yoktur. İlâhî alana giren tüm özellik ve vasıflar insana atfedilmiştir, ama idealdeki en güzel ve en kusursuz insana.

 

 

 

 

 



[1] Mehmet Altan, "Prizma", 20 Mart 1992

[2] Hülya Vatansever, "Akdenizli Olmak", Elele, Ağustos 1991

 


Son değiştirme: 20 Şubat 2018, Salı, 13:15