Türk edebiyatı Türk kültürü ilişkisi

EDEBİYAT, VAR OLMA İRADEMİZİN TEZAHÜRÜDÜR

 

Edebiyat, bizde “edeb”den geliyor. Edeb, bir hâldir, bir duruştur, bir tavırdır, konumlanma biçimidir, mevzi almadır. Olaylar, insanlar, varlıklar, dünya, hayat, zaman, mekân karşısında nasıl bir tavır aldığımızın ifadeye kavuşmuş şeklidir edebiyat. İnsan, edebiyatla var olabilir, edebiyatla var kalabilir.

İnsan var oluşunu, kendisini gerçekleştirmekle mümkün kılabilir. Ben ağlarsam, üzülürsem, sevinirsem, çığlık atarsam, acırsam, korkarsam, ümit edersem insan olduğumu hissederim. Hissetmekle kalmak yetmez. Bunları söze aktarırsam, insan oluşumu gerçekleştirmiş olurum. Bunu yapmazsam eksik kalır hayatım.

Biz bir hayat yaşıyoruz. Bu hayat, şöyle veya böyle geçecek olan bir sürecin adıdır. Bize verilen bir vediatullah olan hayatın ne şöyle ne böyle geçmesini istememek bir tavırdır, bir duruştur. Bu tavır, insan oluşumu tam olarak sahih manada gerçekleştirmek istiyorum duruşudur. Ben bir değerim ve değer olduğumu görünür kılmak istiyorum tavrıdır.

Allah beni zahirî ve batinî anlamda çok zengin bir donanımla yarattı ve ben, bu bana emanet edilen donanımın hakkını vermek istiyorum tavrıdır edebiyat yapmak. Allah bana kulak verdi, her şeyi tam olarak duymak istiyorum, göz verdi her şeyi gerçek boyutlarıyla görmek istiyorum, akıl verdi tam olarak akl etmek istiyorum. Ayrıca bunları güzel bir ifadeye kavuşturmak istiyorum tavrıdır edebiyat yapmak.

Ben, diğer canlılardan farklı olarak duygu ve düşünce üreten bir canlıyım ve bu üretimimi dile dönüştürerek varlığımı anlamlandırmak istiyorum tavrıdır edebiyat yapmak.

Edebiyat yapmak, edebli bir duruşu edebli bir söze aktarma cehdidir. Edebiyat yaparak hava boşluğuna anlamlı değerler emanet etmek istiyorum tavrıdır. Sıradan bir hayat yaşamamak, dolu dolu, anlamlı, değerli bir hayat yaşamak için edebiyat yapmak ve yaptığım edebiyatı paylaşmak istiyorum gayretidir edebiyat yapmak. Bomboş, silik, anlamsız, kendisine emanet edilen duygu ve düşünce donanımını hiç çalıştırmamış, hiç kullanmamış olmak mahcubiyetine düşmemek isteğidir edebiyat yapmak.

Biz Türk milleti olarak tarih boyunca dünyanın en güzel edebiyatlarını yaptık. Dünya edebiyat tarihine en seçkin ürünleri biz kazandırdık. Dev bir edebiyat birikimimiz var. Yani sözlere, yazılara aktarılmış çok değerli duygu ve düşünce hazinesine sahibiz. Toplumsal hayatımızı nizama sokacak bilgelikler cevherleriyle doludur Türk edebiyat tarihimiz. Hem bireysel, hem toplumsal, hem evrensel hayatımızda bize mutluluk ve haz verecek bir dünyanın sırlarıyla kuşatılmışız edebiyat birikimimizle.

Bu keşif heyecanını yaşamak, Türk çocuklarının cehdine kalıyor. Biz Türk milleti olarak edebiyatı önce hayatımızla sergilemeyi, sonra bunu söze aktarmayı yeğleyen bir milletiz. “Yaşamadığınız, yapmadığınız şeyi niçin söylersiniz?” itabına muhatap olma mahcubiyetini derinden hisseden bir anlayışın çocuklarıyız bizler.

O yüzden bizde kâlden önce hâl vardır. Yani sözden önce yaşantı vardır bizde. O yüzden biz sahih edebiyatın varisiyiz. Batıda edebiyat “literature”dır. Yani önce yazı gelir onlarda. Yazılan şey önceliklidir. Yazılan şeyin sıhhati, gerçekliği, yaşanmışlığı geri planda kalır. Belirleyici olan sanal bir şeydir, yazıdır. Hayat yazının arkasından gelir. Bizde ise önce hayat vardır, yazı o hayatı ifade eder. Ehl-i kâl olmak pek benimsenmez. Ehl-i hâl olmak makbuldür bizde. Batıda edebiyat yazıyla ilişkilendirilmiş olarak “literature”dır. Bizde ise edebiyat edeble, yani yaşantıyla ilişkilendirilmiş olarak edebiyattır. Önce yaşantı vardır; yazı bunu yansıtan bir şeydir.

Buradan nereye varmak istiyorum?

Sahih bir hayat kurgusunu gerçekleştirme niyet ve amacında olan, bunu da yazıya aktarmak isteyen edebiyat yapıcı “insan”ların tam bir azim, irade ve kararlılık ortaya koymalıdırlar. Hayat algısının sıhhati, yaşama pratiğinin doğruluğu, yazının garantisi olacaktır. Yani doğru yerden bakılıp doğru yoldan gidişin türküsü olmalıdır edebiyat. Hak bir görüşün, Hak bir çığlığın, Hak bir feryadın, yakarışın, öfkenin karşılığı olmalıdır edebiyat. Allah’ın yarattığı gibi saf ve temiz kalan bir fıtratın aynası olmalıdır edebiyat. Saf, latif ve tertemiz bir yaratılışın yansıdığı bir satıh olmalıdır edebiyat.

Edebiyat, Türk milletinin millet olabilme kabiliyetini göstereceği bir zemin olmalıdır. Edebiyat, Türk milletinin ortak heyecanının, ahenginin, millî şuurunun ifadesi olmalıdır. Edebiyat, Türk milletinin geçmişin yaşanmış tatlı hatıralarıyla mutlu oluşunu ve gelecek günler tahayyülünün heyecanını söyleyen bir şey olmalıdır. Müslümanlık ve Türklük temel değerlerinden zerre sapmadan, tam bir millî ruhun şarkılarını terennüm gayretidir edebiyat.

O hâlde bu soylu edebiyat zemininde Türk’ün deha çiçeklerinin yeşermesi beklentimizin boşa çıkmaması için Türk çocuklarına gayret düşüyor. Bu zeminin derinlikli, büyük, çarpıcı, etkili, vurgulu, anlamlı üstün edebiyat eserlerinin sergilendiği bir galeri olmasını temenni ediyoruz. Dergiler, Türk çocuklarının kendilerine olan özgüvenlerinin sınandığı bir alan olacaktır.

Dergiler, Türk evlatlarının Türklük ve Müslümanlık değerleri üzerinde yükselen bir yeni medeniyet ve kültür mimarisinin zemini olacaktır. Beklentimiz odur ki Türk’ün söyleyeceği çok söz vardır ve sözünü de en güzel söyleyecektir. Geçmiş, şimdi ve gelecek bütünlüğünü aynı anda idrak eden zeki Türk çocuklarının duygu ve düşünce çiçeklerine muntazırım. Her dem yeniden doğma heyecanı hayata tutunmamızı sağlıyor.

 

 

* TÜRK EDEBİYATÇISININ SORUMLULUĞU

 

Edebiyat, bir ferdin ve bir milletin olaylar, durumlar, nesneler, zaman, mekân, kavramlar, düşünceler karşısında duygusal tepki verme biçiminin sözel ifadesidir. İnsanın diğer canlılardan en önemli farkı, düşünce ve duygu üretebilmesi ve bunları söze ve yazıya aktarabilme yeteneğidir. Edebiyat, ferdin ve milletin vicdanıdır, hafızasıdır, şuurudur, hayatiyetinin en önemli göstergesidir.

İnsanoğlunun dünyada varoluşunu gerçekleştirme alanlarından biri edebiyattır. İnsanlar, gündelik hayatlarında da edebiyat yaparak hayata anlam ve ruh kazandırabilirler. Bütün sevinme, kızma, öfkelenme, acıma, korkma, üzülme duyguları değişik estetik seviyelerde ifadeye kavuşur. En genel manada edebiyatı olmayan dil ve millet yoktur.

Ancak estetik seviyesi yüksek edebî metinlerle kişiler ve milletler önem kazanırlar, hayatlarını daha güzel, etkili ve hissedilir derecede yaşayabilirler. Hayatı zevkli, güzel, verimli, anlamlı yaşamanın en önemli yolu edebiyat dolayımından geçirilerek yaşanmasıdır.

Halk arasında bir tabir vardır: “Ot gibi geldi, ot gibi yaşadı, ot gibi gitti.” Bu cümlede aslında derin bir mana gizlidir. Bu söz, hayatı son derece sığ, yüzeysel, sıradan, verimsiz, etkisiz, baki kalan bu kubbeye bir hoş sada bırakmadan ölüp giden insanlar için söylenmiştir. İnsan, ister örgün eğitim kurumlarının programa bağlı eğitiminden geçerek elde ettiği bilgiye bağlı olarak alim, isterse hayat mektebinden sağalttığı hikmetlere bağlı olarak arif olsun; bu fark etmez.

Kişi, kendine ait özgün, yeni, farklı bir duygu, düşünce üretmeden, bu dünyada kendine ait bir iz bırakmadan geçip giderse ona “ot gibi yaşadı” derler. Böyle insanlar, doğuştan kendilerine emanet olarak verilen duyma, düşünme ve bunları ifadeye kavuşturma yetilerini kullanmamış, yani emanete ihanet etmiş insanlardır. Bu bakımdan edebiyat, insanoğlunun tarih boyunca her zaman en temel insanî ihtiyaçlarından ve alametlerinden biri olmuştur.

Türk milleti olarak biz, dünyanın en eski ve en büyük edebiyat birikimine sahip milletlerinden biriyiz. Yüzyıllar boyunca duygu ve düşünce kapasitemizi sonuna kadar kullanarak evrensel boyutlarda yüksek düşünce ve duygu verimlerini en güzel, en etkili, en faydalı, en doğru, en iyi bir şekle sokarak insanlar arası dolaşıma sunduk.

Ferdî nitelikli edebiyat yaparken de aslında toplum için bir edebiyat ortaya çıkıyordu. Ferdî nitelikli bütün kaygılarımızı, sorunlarımızı, duygularımızı, hâllerimizi, yaşantılarımızı hep genele dönük olarak milletin faydasına, istifadesine, paylaşımına yönelik olarak ürettik. Divan edebiyatının en ferdî denilebilecek ürünlerinde bile Türk milletinin hemen her ferdinin kendisini bulabileceği bir içerik yapısı vardı. Mesela aşk duygusunun edebiyatı( , ) hem beşerî hem ilahî planda evrenselleştirilerek, toplumsallaştırılarak üretiliyordu.

O şiirlerdeki aşk, sadece bir kişinin kendisi ile sınırlı kalan bir durum değildi. Dinleyen ve okuyan herkes, sunulan aşk edebiyatıyla kendisi arasında rahatlıkla bir özdeşlik kurabiliyordu. Bu durum, aşağı yukarı günümüze kadar bu boyutuyla devam etti. Onun için edebiyat, bizde hem bir güzel sanat dalı olarak, hem bir düşünce üretme biçimi olarak, hem duygusal tepki verme biçimimizin bir ifadesi olarak işlevsel niteliğini hep korumuştur.

Ancak son yıllarda özellikle 1980 sonrası dönemde Türk edebiyatı, millî bir kurum olarak işlevini büyük ölçüde yitirdi. Bugün Türk milletinin gündeminde edebiyat yok. İnsanımız yeni çıkan dergilere, edebiyat kitaplarına itibar etmiyor. Çünkü günümüz Türk edebiyatı milletten kopuktur, millî ruha tercüman olamamaktadır, milletin temel ihtiyaç maddesi olmaktan çıkmıştır.

1980’lere kadar Türk şiiri gürül gürül akan bir nehir gibiydi. Türk milleti bu nehirde ruhlarını yıkar, arınır, enerji toplar, neşelenir, hüzünlenir, haykırırdı. Şiirde kendisini bulur, kendisini şiirle ifade eder, bundan haz alır, bununla beslenir, bununla duygularını terbiye eder, aklını, fikrini bununla derinleştirip güzelleştirirdi. Ama bugün şiir, maşerî vicdanımızda soyut bir ruh olarak, Türk milletinin tamamını ruh, duygu, düşünce ve heyecan ortak paydasında buluşturan bir unsur olarak yer almamaktadır. Bunun en önemli göstergesi, günümüzde edebiyat dergilerinin, şiir kitaplarının satmaması, ilgi görmemesidir.

Bu durumun en temel nedeni, İkinci Yeni şiir anlayışının taklitçilerin elinde yozlaşması, anlamsızlaşması, şiirin artık şiir olmaktan çıkmasıdır. İkinci Yeni şairleri, bu şiir anlayışını ve tekniğini başarılı bir şekilde uyguluyorlar, anlamsızlıkları içinde bile bir anlam üretiyorlardı. Ancak günümüz Türk gençliği, matah bir şeymiş gibi İkinci Yeni anlayışına bağlı şiir yazma hevesine düştü, ancak bu tarzda yazarsa kendisine büyük şair denileceğini vehmetti. Pek çok insanın kolayca derununa vakıf olabileceği, anlam katmanlarına nüfuz edebileceği, ruhsal anlamda ünsiyet sağlayabileceği metinler yazarsa, şairden sayılmayacağı vehmine kapıldı.

Sehl-i mümteni içinde derinliği, estetik mükemmeliyeti yakalayabilmek çok büyük bir bilgi ve tecrübe birikimi gerektiriyordu. Bilme, öğrenme, tecrübelerin imbiğinden geçme, büyük hayatlar yaşayarak kemale erme, büyük düşünme ve büyük duyma; yani sonsuz bir ufuk sahibi olma gibi özelliklerden yoksun olan genç şair, kısa yoldan, taklit düzeyde, karmaşık; hatta kaotik bir yapı içerisinde kelimeler yığınından müteşekkil bir laf salatası yapmaya başladı.

Böyle yaparsa bunları da kimse anlamaz ve algılamazsa, kendisine “ne derin adam, ne büyük şair, muhakkak bir şeyler diyor, ama bizim kıt anlayışımız, az aklımız, incelmemiş zevkimiz bunu anlamaya ve algılamaya yetmiyor” denileceğini vehmederek esrarengiz büyük bir şair olma hayaline kapıldı.

Maalesef 1980 sonrası dönemde şiire başlayıp şair olarak ünlenmiş kişilerden kimse bir şey hatırlamıyor, kimse onlardan şiir ezberleyemiyor, kimse onları şair olarak zikretmiyor. Bir yerlerde şiir okunacağı, şiirden söz edildiği zaman hep 1980 önce şiir birikimine dönülüyor. O bakımdan genç şairler, hemen vakit geçirmeden nerede hata yaptıklarını görüp sahih bir Türk şiiri üretme kaygısına düşmeliler.

Edebiyat, her şeyden önce bir atmosfer işidir. Atmosfer de ancak kendi içinde uyumlu, ahenkli millî bir toplumsal hayatın havasından doğar. Bugün toplumsal manada millî bir Türk hayatı ortadan kalkmıştır. Toplumsal nitelikli bütün faaliyetler, millî olmaktan çıkmıştır. Saf bir millî Türk hayatı kalmamıştır.

Modernitenin dayatmaları, saldırıları, planlı ve bilinçli Avrupaî bombardımanlar Türk havasını zehirlemiş, millî sosyal hayat kalıplarını sokaktan kovmuştur. Sokağımıza, mahallemize hâkim olan hava, beşinci dereceden yozlaşmış kültürün isleri ve gayr-i Türk köylülüğün kaba saba, insicamsız bağırtılarıdır. Türk milletinin atmosferi hem modernizmin hem de gayr-i Türk köylülüğün cürufuyla işgal edildiği için, ne saf bir Türk şiiri, ne romanı, ne hikâyesi üretilebiliyor.

Özellikle en sosyal ve en millî olması gereken roman türü adına ortaya konan ürünlerin büyük çoğunluğu Türk milletiyle hiçbir organik bağa sahip değildir. Bugün roman, Türk düşmanı kişi ve unsurların Türk millî varlığını yok etmek için kullandıkları bir silaha dönüşmüştür. Bu tür romanlar, bizim çocuklarımıza nesiller arası köklü, sahih, iyi, güzel, doğru değerler aktarımına hizmet etmemekle birlikte yüzyıllar boyu ürettiğimiz büyük insanlık medeniyeti olan Türk-İslam kültür ve medeniyetini bombardımana tutmaktan başka bir amaca hizmet etmiyor.

1980 sonrası romanların büyük bir kısmında güzelliklerin, çarpıcı manada olumlu değerlerin, insanları millet yapmaya dönük telkinlerin yer alamadığını görüyoruz. Bu romanlarda postmodernizm adına, Türk tarihi, kültürü, tasavvufu, değerleri yağmalanarak, alaya alınarak, hakaret edilerek, düşmanca saldırılarak sunuluyor. Böylelikle okuyucu olan Türk gençliğinde bir bilinç kirlenmesi ve buna bağlı olarak kendinden utanma, kendinden uzaklaşma, kendi olmaktan çıkma, kendine yabancılaşma duygusu uyandırılıyor.

Yerli oryantalistlerin sanat maskeli propaganda silahlarıyla Türk gençliği, millî ruhtan uzaklaştırılıyor, asil bir millete mensubiyet şuurundan yoksun bırakılıyor, kendi tarihini, kendi atalarını, kültürünü bir an önce kurtulunması, kesilip atılması gereken bir yük olarak görmesi sağlanıyor.

Böylelikle Türk genci, utanılacak bir tarihe varis olmanın ezikliği, özgüven yokluğu içinde kendini boşlukta bir fert olarak hissediyor. Kendisi için kimlik tanımlamasında düşmanlarının tuzaklarına uygun biçimde kozmopolit anlamda bir dünya vatandaşı olarak görmekle vicdan azabını yok ettiğine inandırılıyor.

Bu tür roman silahlarıyla iğdiş edilmiş, köksüz, kimliksiz, tarihsiz, değersiz, hedefsiz, özgüvensiz, ibiş hâline getirilmiş bir gençlik, emperyalist sömürge imparatorlukları, derin küresel dünya devleti tarafından kolayca güdülecek, sömürülecek bir yığına dönüştürülmüş olmaktadır. Yamukların postmodern görünümlü roman silahlarıyla Türk tarihi, kültürü, değerleri yağmalanırken şarlatanların aşk romanı, pornografi romanı, şehvet romanı, Türk milletini açıkça aldatmak amaçlı romanları, Türk aile değerlerini, Türk milletinin yüksek düzeydeki cinsellik, kadın-erkek arası ilişkiler kültürünü yerle bir etmektedir. Tarih, kültür, din, cinsellik yağmacılarının yanında bir de Türk düşmanlığına dayalı etnik ırkçılık yapan roman kılıklı bombalar da saçılıp duruyor ortalığa. Bunların da sosyal anlamda millî birlik yapımızı darmadağın etme amacından başka bir hedefi yoktur.

1980 sonrası dönemde roman adı altında ortalığı kaplayan bu mürekkep ve kâğıt çöplükleri, küresel sömürü sisteminin Türk millî varlığını çok değişik cephelerden yok etme amacına dönük olarak üretilmiş projelerin birer parçasından başka bir şey değildir. Bunun karşısında Türk milleti, kendi edebiyatını üretiyor mu? Maalesef hayır. 1980 öncesi bize özgü, bizi ifade eden, kuvvetli bir millî edebiyat damarımız vardı. Bugün o kanal büyük ölçüde kurumuştur. Edebiyat, bir milletin genel, kültürel, medenî, sosyal ve siyasî yapısından bağımsız düşünülemez.

Millet olarak bizim sosyal, siyasî ve kültürel yapımız ne ise edebiyatımız da onun yansımasıdır. Bu yansıma iki biçimde tezahür eder: Ya aynı doğrultuda bir devam çizgisidir ya da tepkisel doğrultuda yeni bir yapıdır. Bugün ülkemiz ve milletimiz, pek çok ekonomik, kültürel, siyasî kurumlarıyla Avrupa Birliği ve Amerika kaynaklı küresel emperyalist odakların hâkimiyeti altına girmiştir. Batılılar ve onların yerli işbirlikçisi olan gayr-i Türk unsurlar tarafından her anlamda bir işgal ve istila dönemi yaşıyoruz.

Yüzyıllara dayanan birikimlerini ve kazanımlarını her alanda kaybetmekte olan Türk milletinin bu olumsuz, kötümser, karamsar durumdan bir kurtuluş üretmesi, bir çıkış yolu bulması, yeniden derlenip toparlanması, silkinmesi, daldığı derin gaflet uykusundan uyanması gerekir. Tarihe karşı direnebilmesi, yeniden tarihin en iddialı milletlerinden biri olması mücadelesi için ayağa kalkması, bir silkinme, uyanma, şahlanma dönemine girmesi için heyecan dalgası üretecek bir edebiyat doğması için zemin son derece uygun. Ancak şu bir realite ki, ortada üzerine ölü toprağı serpilmiş bir Türk milleti var ve uyuyan bu devin uyanması ve uyandırılması için büyük şairlerin, romancıların, hikâyecilerin, film yapımcılarının meydan alması gerekiyor.

 

 

 


Son değiştirme: 20 Şubat 2018, Salı, 14:24