Bozkır Kültürü ve Türk Edebiyatı

EMPERYALİST PROJEYİ ÇÖZEN TÜRK BEYİ: BİLGE KAĞAN

 

Türk'ün kimlik ve kişilik inşasında her zaman kullanabileceği, kendisine dönebileceği ve zamanına uyarlayabileceği temel metinlerinden oluşan millî hafızası oldukça zengindir. Ta Orhun Abideleri'nden Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi'ne kadar binlerce önemli millî metnimiz, yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor.

Köktürk Devleti hükümdarı Bilge Kağan, 732 yılında kardeşi Kül Tigin adına ve 735'te oğlu tarafından kendi adına dikilen 2 taştan oluşan her 2 abidede Türk milletine sarsıcı ikazlarda bulunur.

Bu Orhun Abideleri'nde Bilge Kağan bilinçli, uyanık, iradeli, milletinin iyiliğini, geleceğini düşünen sorumlu milliyetçi bir Türk beyi tavrı ortaya koyar. Geniş tecrübe ve bilgi birikimine bağlı olarak bugün bizim için de geçerli olabilecek çok önemli uyarılarda bulunmaktadır.

O zaman Türk milletinin ve devletinin Çin emperyalizmine maruz kalışını ve bunun bizim için ne gibi olumsuz sonuçlar doğurduğunu ve doğurabileceğini bilge bir aksakal Türk beyi olarak irdeler.

Bilge Kağan, özellikle Çin emperyalizmi karşısında Türklerin ne gibi durumlara düştüğünü ve düşebileceğini anlatırken aslında bu uyarılar, bugün bizim için de geçerliliğini korumaya devam eden evrensel nitelikli sözlerdir.

Şimdi Bilge Kağan'ın derin bir analiz ürünü olan bu hitabesinden bazı cümleleri günümüz Türk milletinin Amerika, Avrupa Birliği ve diğer emperyalist devletler karşısındaki durumuna uyarlayarak yorumlayalım ve günümüz için işlevsel kılarak yeniden güncelleyelim.

Bilge Kağan, Türk milletine şöyle seslenir:

*"Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp uzak milleti öylece yaklaştırırmış. Yaklaştırıp, konduktan sonra, kötü şeyleri o zaman düşünürmüş."
Buradaki Çin milleti, günümüzde karşımıza Amerika ve Avrupa Birliği olarak çıkmaktadır. O zaman Çinlilerin Göktürklere yaptığı gibi günümüzde de Batılı emperyalist devlet ve odaklar, bizi avlamak, sömürmek için tatlı söz ve ipek kumaşla yaklaşıyorlar.

"Tatlı söz" simgesinin günümüzdeki karşılığı, her gün gazete ve televizyonlarda liberal faşist kimlikli karanlık aydınların Avrupa Birliği'nin bizim için ne kadar faydalı ve gerekli olduğunu anlatmaları, Batının, Amerika'nın bizim için tek kurtuluş çaresi olduğunu söyleyip durmalarıdır.

Batı bize "ilerlemek, kalkınmak, gelişmek, müreffeh bir toplum olmak istiyorsanız bizim gibi olun, batılı olun, millî ve dinî değerlerinizden vazgeçin, tamamen bize benzeyin" gibi tatlı sözleri hem kendisi söylemiş, söylemekte; hem de içerdeki devşirilmiş sözcülerine söyletmektedir.

Emperyalizmin işbirlikçisi, fonlanarak semirmişi, maaşlı propaganda elemanları her gün bizi entelektüel gevezeliklerle demokrasi, özgürlük, ilerleme, kalkınma, liberalizm, küreselleşme, batılılaşma adına tatlı sözlerle avlıyorlar.

Bazen de başka türlü "tatlı sözler" söylüyorlar. Mesela diyorlar ki "siz Orta Doğu'nun liderisiniz, bizim adımıza, Büyük İsrail adına Suriye'ye girin, bizim adımıza İsrail'e jandarma ve köle olacak Barzani ve PKK devleti kurun, altyapısını yapın, yarı fiyatına elektrik verin, onlara ağabey olun, siz büyük devletsiniz. İran, Suriye terörist devlet, oralara demokrasi götürün" filan gibi "tatlı sözler"le sırtımızı sıvazlayarak, dolduruşa getirerek, İslam dünyasındaki emperyalist projelerini bize uygulatıyorlar.

"İpek kumaş" simgesinin karşılığı ise, biyolojik varlığımızı, cesedimizi, bedenimizi iyi, güzel, konforlu, rahat imkânlar içinde yaşatma vaadidir. Emperyalist Batı, bizi avlamak için sıcak para gönderiyor, bol borç veriyor, fon veriyor, güya bilim, teknoloji veriyor, çeşit çeşit teknolojik oyuncaklar, filmler, müzikler, romanlar, şunlar bunlar gönderiyor ve bizi bunlarla zihnimizi, vicdanımızı kıskıvrak avlıyor.

Tatlı söz ve yumuşak ipek yani yalan yanlış propagandalar, yanlış bilgilendirmeler, gerçeği saklayıp yalanlarla oyalamalar ve ıvır zıvır aygıtlar ve eğlencelerle, uyutucu ve uyuşturucu nesnelerle avlamak bir emperyalist taktiktir.

 O zaman Çinliler yapıyordu, bugün Batılılar. Bizim Bilge Kağan'dan ders alarak bu emperyalist kandırmacalara kanmamamız, aldanmamamız ve uyanık bulunmamız gerekiyor. Emperyalizm karşısında millî reflekslerimizi diri tutmalıyız.

Emperyalist devlet ve oluşumlar, hem coğrafi, hem kültürel, hem siyasi, hem ekonomik anlamda kendilerine uzak olan Türk milletini yalan yanlış propagandalarla ve maddi ve ekonomik vaatlerle kendisine yaklaştırıyor ve gönlümüzü çeliyor.

Sonra da, Avrupa Birliği'ne alacağız vaadiyle, stratejik ortağımız, müttefikimiz diye kendisine yaklaştırıyor, ondan sonra kötü şeyler düşünmeye başlıyor. Yani ondan sonra Ermeni soykırımı sahtekârlığını dayatıyor, Kıbrıs'ı elimizden almak istiyor, Güneydoğu Anadolu bölgesini bizden koparmak istiyor, ekonomik kaynaklarımıza, yer altı yer üstü zenginliklerimize el koyuyor, millî, İslamî, yerli kültür ve medeniyet yapımızı yok ediyor. Daha da çoğaltılabilir.

Bugün Türk milleti olarak bizim Amerika ve Avrupa gibi her türlü emperyalistin tatlı sözüne, yumuşak ipeğine kanmamamız lazım. Biz, emperyalizme kültürümüzle, dinimizle, coğrafyamızla uzak milletiz. Bizi kendisine yakınlaştırmaya, kendisine benzetmeye, Hristiyanlaştırmaya çalışıyor, ama buna aldanmamamız lazım.

Çünkü tuzağı şu: Bizi önce kendine yaklaştırıyor, sonra bizi sömürmek, dönüştürmek, köleleştirmek, hatta yok etmek gibi kötü şeyler düşünüyor. İzin vermemeliyiz. Her şeyi, bugün olacakları ayan beyan, veciz bir şekilde söylemiş olan Bilge Kağan atamız, hitabesine şöyle devam ediyor:

*"İyi bilgili insanı, iyi cesur insanı yürütmezmiş. Bir insan yanılsa, kabilesi, milleti, akrabasına kadar barındırmazmış. Tatlı sözüne, yumuşak ipek kumaşına aldanıp çok çok Türk milleti öldün; Türk milleti öleceksin! Güneyde Çogay ormanına, Tögültün ovasına konayım dersen, Türk milleti öleceksin!"

Emperyalist devletlerin Türk milletini çökertmek, ortadan kaldırmak, darmadağın etmek için uyguladığı taktiklerden biri de Türk'ün 2 önemli insan tipini etkisiz hale getirmektir. Bunlar:

 

1. İyi bilgili insan. Yani bu milletin sahih, gerçek münevver Müslüman Türk aydınlarını, bilim adamlarını, sanatçılarını, mütefekkirlerini, siyasetçilerini yok etmek. Ya da bunlara söz ve yazı yazma imkânı vermemek, etkili ve yetkili makamlara getirmemek, suçlamak, kötülemek, itibarsız hale getirmek.

Bugün millî, yerli ve İslamî değerlere bağlı, istiklalci, emperyalizme boyun eğmeyen, Türk milletini bilgilendirmek ve bilinçlendirmek için gece gündüz uğraşan büyük ve saygın Türk bilim, fikir ve sanat adamları ya yok sayılıyor ya yalan yanlış suçlamalarla etkisiz hâle getiriliyor ya da söz söylemesinin, yazı yazmasının önüne geçiliyor ve kendilerine hiçbir yetki verilmiyor.

Mütareke döneminde İngilizler, İstanbul'u işgal ettiklerinde Mart 1919'dan Ekim 1920'ye kadar Türk milletinin vicdanı, beyni ve ruhu olan 145 aydınını İngiliz sömürgesi olan Malta'ya sürmüştü. Yani emperyalist işgalci Batı, "iyi bilgili insanlarımızı" yürütmek istemedi. Çünkü bu Türk aydınları, yerli ve millî idiler.

İçinden çıktıkları Türk milletine ihanet etmemişlerdi. İşgalci Haçlı ordularına yalakalık yapıp onların emrinde olmadılar. Gâvurun lehine Türk'ün aleyhine çalışmadılar. Vatanı satmadılar, parçalattırmadılar, sömürge yaptırmadılar. Vatanı ve milleti kurtarmak için her türlü riski alarak Millî Mücadeleye destek verdiler.

 

2. "İyi cesur insan". Bu da iradeli, cesur, kahraman, azimli, sebatlı Türk askeri ve siyasetçisini temsil eder. Bilge Kağan'ın "İyi bilgili insan, iyi cesur insan" ifadelerinin karşılığı, daha sonraları Osmanlı literatüründe "ehl-i seyf ve kalem" diye devam edecektir. Osmanlı toplum ve devlet sistemi de 2 önemli unsur üzerine temellendirilmişti.

Ehl-i seyf yani iradeli ve dirayetli askerî ve yönetici sınıf, bir de "ehl-i kalem" yani âlimler, sanatçılar, din adamları.

Hem İslamiyet'ten önce hem Müslüman olduktan sonra Türk bilgeleri, bizim devlet ve millet olarak ayakta kalabilmemizin sırrının, bu iki temel unsuru böyle kavramlaştırıp formülleştirerek ifade etmede bulmuşlar.

Günümüzde de Türk milletini yok etmek için emperyalist odaklar, bilinçli bir şekilde "iyi, bilgili insan"larımız olan bilim adamlarımızı, aydınlarımızı, sanatçılarımızı, din adamlarımızı etkisiz hale getirmişlerdir. Aynı şekilde "iyi cesur insanlar"ımız olan milliyetçi Türk subaylarını, idarecilerini ve siyasetçilerini de etkisiz hale getirmek için bin türlü yalan yanlış tezgâh kuruyorlar.

İşte Bilge Kağan ta o zaman bu emperyalist tezgâhı çözmüştür. Türk ordusunun nasıl tasfiye edilmek istendiğini şimdi Bilge Kağan'ın tecrübesiyle daha iyi anlıyoruz.

Bugün iyi bilgili ve iyi cesur insanlarımız ailelerine, akrabalarına ve milletleri olan Türk milletine kadar tamamı tehdit altındadır. Kendi vatanımızda barındırılamaz hale getirilmişiz. Bugün Türkiye'de Türk milleti, esir gibi bir durumdaysa yani yer altı yer üstü zenginlikleri elinden alınıp gâvura teslim edilmişse, bağımsız karar alma iradesi demek olan siyaseti elinden alınıp Avrupa Birliği ve Amerika'ya teslim edilmişse, millî, İslamî kültürü yok edilip gâvurun kokuşmuş kültürüne mahkûm edilmişse, anayasasından Türk adı ve kimliği silinmek isteniyorsa Türk milleti esirdir.

Bunun sebebi de gâvurun tatlı sözüne ve yumuşak ipeğine aldanmasıdır. Bu da Türk milletinin ölümü demektir. Kendine ait kimlik değerleri, millî değerleri, maddi ve manevi zenginlikleri elinden alınmış ve yok edilmiş millet ölmüş demektir. Amerika ve Avrupa Birliğine her anlamda esir edilmiş Türk milleti, ölmüş demektir. Bilge Kağan atamızın "çok çok Türk milleti öldün; Türk milleti öleceksin!" sözü gerçekleşmiş gibidir.

Türk'ün tekrar dirilişi ise bütün maddi ve manevi değerlerini yeniden elde etmesine, her anlamda istiklâline kavuşmasına, bağımsızlığına sahip çıkmasına, siyasetine, ekonomisine, tarımına, dinine, diyanetine, diline, kültürüne, edebiyatına sahip çıkmasına bağlıdır. İstiklâlci Türk beyleri! Türk'e istiklâlini iade etmek için meydan sizin, at sizin, hüner sizin, şan sizin. Namınız var olsun.


‘BEYLİK ERKEK EVLADI KUL OLDU HANIMLIK KIZ EVLADI CARİYE’

 

Türk devlet geleneği çok eskidir. Dünyanın en eski, köklü ve kurumsal yapısı sağlam devlet geleneği olan milletlerden biri Türk milletidir. Türk devleti Cumhuriyet’le başlamadı, Osmanlı ile başlamadı, Selçuklu ile başlamadı. Türk devleti, bunlardan çok eskilere dayalıdır. En eski Türk devletlerinden biri de Köktürk Devleti’dir. Köktürk Kağanlığı, 552-745 yılları arasında Çin’de ve Orta Asya topraklarında hüküm sürdü. Bu devlet, Türk adıyla kurulan ilk Türk devletidir.

Bu devletin iki önemli öncüsü Köl Tigin ve Bilge Kağan ile bunların tecrübeli veziri Tunyukuk adına Orhun Abideleri ya da Köktürk Kitâbeleri denilen bengü taşlar dikildi. Bu taşlarda bu Türk beylerinin devlet yönetme tecrübelerine, hatıralarına, Türk devlet felsefesine yer verildi. Köl Tigin Kitâbesi, 732 yılında, Bilge Kağan Kitâbesi 735 yılında yazılmışlardır. Tunyukuk kitâbesi, 720-725 yılları arası dönemde yazılıp dikildi.

Bu tarihsel bilgilerden çok, bizi ilgilendiren asıl konu, taş üzerine yazılan bu metinlerin hem edebî değeri, hem de Türk devlet felsefesini ve geleneğini çok açık ve net bir şekilde ortaya koymasıdır. Bu kitâbelerdeki devlet felsefesi, güncelliğini bugün de korumaktadır. Bugün Türk devletini yönetme mevkiinde olanların ve yönetmeye talip olanların bu metinleri mutlaka dikkatli bir şekilde okuması gerekir.

Türk devlet adamlarının bunlar üzerinde düşünmesi ve oradaki uyarıları dikkate alması temel bir zorunluluktur. Zira bu metinler, özellikle Çin emperyalizmi karşısında Türk devletinin ne gibi durumlara düştüğünü ve bunlardan nasıl ders çıkarılması gerektiğini anlatır. Ayrıca gelecek Türk nesillerine ikazları içeren çok önemli hususlar vardır. Bu metinleri okurken, sanki Türk milletinin günümüzdeki temel sorunlarını çözümlüyormuş gibi bir duyguya kapılıyoruz.

Mesela bu kitâbelerden bir bölüm alalım. Bilge Kağan atamız şöyle diyor: “Beyleri, milleti ahenksiz olduğu için, Çin milleti hilekâr ve sahtekâr olduğu için, aldatıcı olduğu için, küçük kardeş ve büyük kardeşi birbirine düşürdüğü için, bey ve milleti karşılıklı çekiştirttiği için, Türk milleti il yaptığı ilini elden çıkarmış, kağan yaptığı kağanını kaybedivermiş.

Çin milletine beylik erkek evlâdı kul oldu, hanımlık kız evlâdı cariye oldu. Türk beyleri Türk adını bıraktı. Çinli beyler Çin adını tutup, Çin kağanına itaat etmiş. Elli yıl, işi gücü vermiş. Doğuda gün doğusunda Bökli Kağan’a kadar ordu sevk edivermiş. Batıda Demir Kapı’ya kadar ordu sevk edivermiş. Çin kağanına ilini, töresini alıvermiş.”

735 yılında söylenen bu sözlerin günümüzde nasıl tekerrür ederek devam ettiğini görmek insanı üzüyor. Metni günümüze dönük olarak yorumlayalım:

-O zamanki Çin’in bugün bizim için karşılığı Amerika ve Avrupa’dır. O zaman Göktürk Devleti üzerinde Çin emperyalizmi belâsı vardı. Bugün bizim üzerimizde de Amerika ve Avrupa emperyalizmi belâsı var. O zaman Çin milleti hilekâr, sahtekâr, aldatıcı idi. Küçük kardeş ve büyük kardeşi birbirine düşürüyordu. Türk beyi ile Türk milletini karşılıklı çekiştirttiriyordu. Bundan dolayı Türk milletinin devleti ve ülkesi yok oldu ve kağanı yani başkanı, hükümdarı elinden gitti.

Bugün de bir bütün olarak Batı emperyalizmi, bizimle olan münasebetlerinde sahtekârca davranıyor, aldatıyor. Türk millet birliğini teşkil eden kardeşleri, milletimizin değişik kesimlerini etnik, mezhepsel, ekonomik ve hayat tarzı farklılıklarına göre birbiriyle çatıştırmaya çalışıyor, bölüp parçalıyor.

Bu durum sonucunda Türk milletinin bağımsız millî Türk devleti devlet olmaktan çıkacak, vatanı elinden alınmış olacak. Zaten kademe kademe uzun zamandan beri millî Türk devletinin bağımsız siyasi iradesi ortadan kalkmış durumdadır. Büyük ölçüde Amerika ve Avrupa’nın siyasi iradesi, millî Türk devletinin idaresinde yönlendirici ve belirleyici konuma geçmiş vaziyettedir.

Yani Türk’ün devleti elinden alınıyor. Vatanımız da hem bizzat toprakları satılarak, hem değişik şekillerde siyasi, ekonomik ve kültürel anlamda işgale uğrayarak yavaş yavaş elimizden alınıyor. Ayrıca Batı emperyalizmine teslim olma, boyun eğme, tabi olma ve hatta taşeron olma sonucunda, tamamen Türk milletinin menfaatlerini koruma iradesini temsil eden Türk hakanı kavramı da Atatürk’ten sonra büyük aşınmalara uğramıştır.

-Bilge Kağan atamızın kitâbesinde yer alan önemli bir tespit de “Çin milletine beylik erkek evlâdı kul oldu, hanımlık kız evlâdı cariye oldu.” ifadesidir. Göktürk Devleti idarecileri millî kimliklerini, kendi bağımsız siyasi iradelerini, birliklerini, dirliklerini, bütünlüklerini kaybedip Çin emperyalizmine boyun eğdikten sonra, başı dik onurlu bir şekilde efendi ve bey olacak erkek evlâtları Çinlilerin kölesi oldu. Saygın bir hanım olacak kız evlâtları da cariye oldu.

Bu durum, maalesef bugün de karşımızda bir gerçeklik olarak duruyor. Hayata büyük umutlarla başlayan dinamik, enerjik, akıllı, zeki, çalışkan Türk oğulları, mesleklerini icra edecek bir zemin ve iş bulamamaktadırlar. Milletimizi idare edenler de bu evlâtlarımızın en saygın ve verimli bir şekilde istihdamını sağlayacak kapsamlı bir planlama yapmamaktadır.

Bunun sonucunda her biri birer Türk beyi olacak kapasitedeki Türk oğulları Amerika’nın, Avrupa’nın ya da başka yabancı odakların, şirketlerin ya güvenlik görevlisi ya askeri ya işçisi olarak köleleştirilmiştir. Hatta hiçbir iş bulamayarak sefalete mahkûm edilmiştir.

Nitekim Türk gençlerinin Amerika’ya nasıl köle edildiğinin bir örneğini verelim. Amerika 2007 yılında bir kanun çıkardı. Buna göre ordusuna başka ülkelerden asker alıyor. Maalesef bazı Türk gençleri de Amerikan ordusunda bir Amerikalının referansı ile 6 aylık bir İngilizce eğitiminden sonra 9 yıl 11 aylık bir sözleşme ile maaşlı asker oluyor. 6 ayda sadece 15 gün tatil hakkı var.

Bu tatili de sadece Dubai’de yapabiliyor. Amerikan ordusunda paralı, maaşlı köle olarak çalıştırılan bu Türk gençleri, Irak ve Afganistan gibi Müslüman ülkelerde Amerikalı iş adamlarının, petrol, diğer enerji ve doğal kaynak akbabalarının, tüccarlarının menfaatini korumak adına diğer Müslüman kardeşlerine karşı savaştırılıyor.

Bilge Kağan atamızın ta o zamanlarda tespit ettiği, bey olacak Türk gencinin gâvura kul köle olması, tam da budur ve bu durum, Türk milleti için tam bir zillettir, utanç verici bir hâldir. Diğer taraftan hanım olacak kız evlâtlarımız da maalesef yine aynı şekilde benzer bir sürece sokularak kendi vatanımızda, kendi ellerimizle yabancılara teslim ettiğimiz iş yerlerinde, fabrikalarda, bankalarda, şurada burada âdeta cariye gibi çalıştırılmaktadır.

Bunun yanında pek çok genç kızımız, Avrupa ülkelerine, Amerika’ya, şuraya buraya karın tokluğuna bebek bakıcısı olarak gitmekte, oralarda yabancıların cariyesi gibi çalışmak durumunda kalmaktadır. Bazen de başlarına nahoş haller gelmektedir. Ayrıca eğlence mekânlarında bazı kızlarımız maalesef gâvuru eğlendiren bir cariye konumuna itilmektedir. Buna bir örnek verelim:  

1968 yılında Amerika'nın ünlü 6. Filo'sunun İstanbul'u ziyaret etme kararı alınınca “Türkiyeli hükûmet!...”, karşılama hazırlıklarına başlamış, bu bağlamda genelevini de hazırlamış ve buraya güzel kadınları getirmiş. Böylece Türk kızları Amerikan askerlerine peşkeş çekilmek istenmiş. Nihayet 15 Temmuz 1968 tarihinde 6. Filo’ya bağlı bir uçak gemisi, beş destroyer Dolmabahçe’ye demirlemiş.

Eğlence mekânlarında, Amerikan askerlerine dansöz oynatılmış ve âlem yaptırılmış. Nitekim o günleri yaşayan bir Amerikan askeri, ABD askerlerinin kaldığı otelde deniz piyadelerine sunulan Türk dansözün görüntülerini çekmiş ve şöyle demiş:

"Türk hükûmeti bize müthiş bir misafirperverlik gösterdi. Karşılama olarak hükûmet, otele dansözler getirdi. Lokum gibi Türk dansözlerde hepimizin gözü kaldı. Bizlere ilişkiye girebileceğimiz bile söylendi."

-Yine bugün için de geçerliliğini koruyan önemli bir tespit de Türk beylerinin Türk adını bırakması, ama öte yandan Çinli beylerin Çin adını koruması, Çin kağanına itaat etmesidir. Bu durum, Çinlilerin ilerlemesi, yükselmesi; ama Türklerin de gerilemesi sonucunu doğurmuştur.

Günümüzde de Türk devletini yönetme mevkiinde olanların çok gerekli imiş gibi Türk adını anayasamızdan, bütün resmî ve özel kurumlarımızdan silmeye çalışmaları, ilginç bir benzerlik oluşturuyor.

Demek ki o zaman Çin emperyalizmi bazı Türk beylerini elde etmiş, onları kandırıp aldatmış, âdeta mankurtlaştırarak kendi kimliğine, milliyetine yabancılaştırmış, kendi milletinin, milliyetinin adı olan Türk adını unutturup sildirmişti.

Bugün de Amerika ve Avrupa emperyalizminin mankurtlaştırma projesine maruz kalmış bazı Türk beyleri, kendi kimliklerinden, adlarından, milliyetlerinden utanır hâle sokulmuş ve bunlara Türk adını anayasamızdan silme görevi verilmiş. Türk milleti için en büyük utanç vesilelerinden biri de budur.

Türk’e Türk adı yani milliyeti unutturuluyor, ama öte taraftan aynen Çinlilerin Çin kimliğine sadık kalması gibi, Amerika’da Amerikan milliyetçiliği yüzde doksan beşe çıkıyor, Avrupa ise tamamen milliyetçi, hatta ırkçı bir kimliğe bürünüyor.

Başka milletler ve devletler, kendi millî adlarına ve kimliklerine sahip çıkarak, milletlerini ve devletlerini kalkındırma heyecanı içinde çalışırken, Türk’e Türklüğü unutturularak millet olmaktan çıkarılıyor.

Dolayısıyla millî şuuru yok edilmiş Türk, millet olmaktan çıkıp, sadece kendi menfaatini düşünen bencil bir bireye dönüştürülüyor ve tabii bu durum, Türk millet ve devletinin gerilemesine sebep oluyor.

Netice-i kelâm, tarihimizin engin tecrübelerinden ders alıp millî ve dinî değerlerimize bağlı kalarak istiklâlci Müslüman Türk kimliğimizi iyice sağlamlaştırıp tahkim ederek tarihsel yürüyüşümüzü sürdüreceğiz. Yoksa yok.

 

TÜRK MİLLETİNE HİLEKÂRLIK, SAHTEKÂRLIK YAPMAK VE ALDATMAK

 

Bilge Kağan atamız 735 yılında, Orhun Kitabelerinde Türk devletinin ve milletinin nasıl yıkıldığı ile ilgili olarak şöyle diyor:

“Beyleri, milleti ahenksiz olduğu için, Çin milleti hilekâr ve sahtekâr olduğu için, aldatıcı olduğu için, küçük kardeş ve büyük kardeşi birbirine düşürdüğü için, bey ve milleti karşılıklı çekiştirttiği için, Türk milleti il yaptığı ilini elden çıkarmış, kağan yaptığı kağanını kaybedivermiş. Çin milletine beylik erkek evlâdı kul oldu, hanımlık kız evlâdı cariye oldu. Türk beyleri Türk adını bıraktı. Çinli beyler Çin adını tutup, Çin kağanına itaat etmiş. Elli yıl, işi gücü vermiş. Doğuda gün doğusunda Bökli Kağan’a kadar ordu sevk edivermiş. Batıda Demir Kapı’ya kadar ordu sevk edivermiş. Çin kağanına ilini, töresini alıvermiş.”

Bu metinden hareketle tarihten günümüze kadar devam eden süreçte Türk devletinin ve milletinin nasıl çöktüğüne ve hatta ortadan kaldırıldığına bakalım. Türk Devleti ve Milletinin bölünmesi ve yok olması tehlikesi eskiden de vardı, bugün de vardır.

Türk Devletini ve milletini bölüp yok etmek isteyen dış etkenler, düşman devlet, millet ve odaklar tarih boyunca hep olmuştur. Atatürk Gençliğe Hitabesinde bunlar için “haricî bedhahlar” (dışarıdan bizim kötülüğümüzü isteyenler) tabirini kullanır. Bilge Kağan zamanında bu emperyalist haricî bedhahlar Çin milleti ve devleti idi. O zaman Türk devlet ve milletini bölüp parçalayıp yok etmek isteyen emperyalist Çin milletinin ve tabii devletinin bize karşı tutumları ve politikalarının bir parçası şu idi:

Türk Milletine Hilekârlık, Sahtekârlık Yapmak ve Aldatmak: Bilge Kağan atamız 735 yılında, Orhun Kitabelerinde şöyle diyor: “Çin milleti hilekâr ve sahtekâr olduğu için, aldatıcı olduğu için,” Türkler de bunlara inandığı için, güvendiği ve aldandığı için Türk devleti ve milleti çöktü, geriledi, zayıfladı. Bu çok önemli bir tespittir.

Nitekim Çin karşısında zor durumda olan Doğu Köktürk Devleti’nin hükümdarı olan Işbara, 585 yılında, Çin’e barış teklifinde bulunur. Bunun üzerine gelen Çin diplomatı Işbara’ya hakaret eder, sahtekârca bir teklifte bulunur ve Türk kültürünü bırakıp Çin’lileşmeyi teklif eder. Zor durumda bulunan Işbara, Çin’e bağlanmayı kabul eder fakat asimilasyonu, Türklükten çıkıp Çinlileşmeyi reddeder. Çin İmparatoruna gönderdiği mektupta şu soylu tavrı ortaya koyar:

“Size bağlı kalacak, haraç verecek, kıymetli atlar hediye edeceğim. Fakat dilimizi değiştiremem. Uzun saçlarımızı kestiremem. Halkıma Çinli elbisesi giydiremem. Âdetlerinizi, kanunlarınızı alamam. Bu konuda bütün milletim, çarpan tek bir yürektir.”

Bu durumlar, bugün için de geçerliliğini koruyan evrensel bir hakikati ifade eder. O zaman Çin milleti ve tabii devleti, Türk devleti ile olan siyasi, ticari, askerî ilişkilerinde hile yapmış, sahtekârlık yapmış ve Türkleri aldatmış. Bu da Türk devletinin ve milletinin bölünmesine, zayıflamasına ve dağılmasına sebep olmuş. Tarihin diğer dönemlerinde de benzer şekilde dışarıdan yabancı devletlerin hilelerine, sahtekârlıklarına ve aldatmalarına maruz kalarak devletlerimiz dağılmıştır.

Nitekim Tanzimat’tan sonraki süreçte de Batıya verilen sözler, Batıyla yapılan anlaşmalar sonucunda Osmanlı Devleti’nin kademeli olarak nasıl yıkıldığını ve parçalandığını gördük. İşte bu tarihî tecrübeleri Atatürk bildiği için emperyalist yabancı devletlere güvenmemiş, kendi işini kendisi görmüş, hatta kendi döneminde Batıya seyahat bile etmediği gibi, Batıyla ciddi manada kurumsal anlaşmalara da gitmemiştir. Çünkü emperyalist Haçlı Batının hilekârlığını, sahtekârlığını ve aldatıcılığını yakinen bilmiş, görmüş ve yaşamıştır.

Mesela 1911’de kurulan Hürriyet ve İtilaf Partisinin bir adamı olan Mehmet Kadri, Osmanlı Devleti’nin son yıllarında Bilge Kağan atamızın uyarısından habersizce şöyle demiş:

“Türkiye’ye bunca iyilikleri olmuş olan İngiltere’nin yardımı olmazsa yaşayamaz, ciddi hiçbir iş yapamazdı. En iyisi Anadolu’ya İngiliz’i getirip nasihatları üzere işlerimizi yavaş yavaş düzeltmeliyiz. Himmet ve dirayetine yardım etmeliyiz. Başka çaremiz kalmadı. Hem en sağlam çaremiz budur.”[1]

Bu derebeyi ruhlu Mehmet Kadri gibi adamlara karşı bey ruhlu Atatürk, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde 1922'de yaptığı tarihî bir konuşmada şöyle cevap verecektir:

 “Efendiler, Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık Türkiye tam tersine gerilemiş ve düşüş vadisine yuvarlanadurmuştur. Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre uygun yapmak, yürümek, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi bir takım zihniyetler belirdi. Halbuki, hangi istiklal vardır ki ecnebilerin (yabancıların) nasihatiyle, ecnebilerin planlarıyla yükseltilebilsin? Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir. Tarihte, böyle bir olay yaratmaya kalkışanlar, zehirli sonuçlarla karşılaşmışlardır. İşte Türkiye de, bu yanlış zihniyetle sakat olan bazı yöneticiler yüzünden, her saat, her gün, her yüzyıl, biraz daha çok gerilemiş, daha çok düşmüştür.”

Bugün maalesef, derebeyi ruhlu yöneticiler, Türkiye’nin durumunu düzeltmek için mutlaka Avrupa Birliği’nden nasihat almayı, bütün işleri Avrupa’nın ve Amerika’nın emellerine göre yapmayı, bütün dersleri Avrupa’dan, Amerika’dan almayı siyasetçilik, yöneticilik zannediyorlar. Bu zihniyet Türk devletini de böler, Türk milletini de dağıtır.

Nitekim uygulanan Türk düşmanlığına dayalı etnik siyaset, PKK eşkiyası ile yapılan müzakereler millî Türk devletini ve vatanını bölmeye; hatta yıkmaya dönük çalışmalardır. O zaman çare nedir? Çare ve çözüm, Atatürk beklemek değil, Atatürk olmaktır. Çare, Atatürk gibi “hangi bağımsız millî devlet vardır ki Avrupa Birliği’nin ve Amerika’nın nasihatiyle, onların planlarıyla, ev ödevleriyle, Kopenhag kriterleriyle yükseltilebilsin? Tarih böyle bir olayı kaydetmemiştir.” Diyecek istiklalci bir iradedir.

 

 

 



[1] Serayih, Paris, 1912, s.283-284, 312.

 



[1] Mustafa Necati Sepetçioğlu, Türk Destanları, Toker Yayınları, İstanbul 1978, s.49


Son değiştirme: 20 Şubat 2018, Salı, 22:33