Türk Edebiyatında Enternasyonalist ve Milliyetçi Düşünce

TEVFİK FİKRET’TE BEYNELMİLELCİLİK DÜŞÜNCESİ


 

Giriş: Beynelmilelcilik ya da enternasyonalizm, dünya insanlığını din, dil, milliyet, vatan gibi sınırlarla ve farklılıklarla bölme durumuna karşı olabildiğince ortak bir çizgide bütünleştirme, birleştirme amacını güden ve evrensel olma iddiası taşıyan bir yaklaşımdır. Coğrafî, millî, dinî, kültürel sınırları aşarak dünya insanlığının birlikteliğini, kardeşliğini gerçekleştirmek gibi bir ideali vardır. Bunun ütopik anlamda en uç noktası, aynı dili konuşan, herkesin birbirini kardeş bildiği, milliyet farkının ortadan kalktığı tek bir dünya milleti oluşturmadır. Ancak, çoğu zaman beynelmilelcilik, bu saf ütopyaya bağlı kalmaz. Tüm dünya insanlarının birliği düşüncesi, çoğunlukla dünya insanlığını hegemonyası altına almak isteyen, dünyayı sömürü alanı olarak gören sömürgeci ve emperyalist ideolojilerin, büyük devletlerin propaganda aracı hâline gelmiştir.

Ben bu tebliğimde Fikret’in eserlerinden yola çıkarak onun beynelmilelci düşünceye sahip olup olmadığı, eğer bu düşünceyi taşıyorsa ne oranda ve hangi bağlamda bir beynelmilelci olduğunu tartışmaya açacağım.

Tevfik Fikret, üzerinde çok tartışılan bir Türk şairidir. O edebî kişiliğinden çok, siyasî ve fikrî kişiliğiyle gündeme gelmiştir. Bu konuda da en çok onun enternasyonalist kimliği üzerinde durulmuştur. Bu doğrultuda bazı yazarlar, eleştirmenler, incelemeciler onu en çok insaniyetçi, hümanist, vatanperver, özgürlükçü olarak tanımlamışlardır. Bunlara bazı örnekler verelim:

Ziya Gökalp: “Fikret ümmet ruhuna, ümmet uygarlığına son ve kesin darbeyi vuran yenilikçidir… Edebiyatımızı asrîleştirerek ve insanîleştirerek gerçek rolünü hakkıyla ifa etmiş bir dahimizdir!” [1]

Yakup Kadri Karaosmanoğlu: “Tevfik Fikret bu memlekette hür düşüncenin, insanlık ve medeniyet yolunun akıncılarından biri olarak görünmeye başlamıştı.”[2]

Fuat Köprülü: “Vatanını düşman darbelerinden uzak, özgür ve mutlu görmek isteyen vatanperver şair, aynı zamanda kandan ve kanlı zaferlerden nefret eden bir insaniyetçiydi.”[3]

Nazım Hikmet: “insaniyetçi şair Tevfik Fikret” [4]

Sabiha Sertel: “Fikret’in düşünce ve duygularına insaniyetçilik, devrimcilik hâkim olmuştur. Bu, onda bütün fertlerine hürriyet, adalet, eşitlik veren bir toplum özlemi yaratmıştır. Fakat Fikret kendini bir sınıfın temsilcisi olarak değil, insaniyetçi bir düşüncenin temsilcisi olarak görüyordu.”[5]

Mustafa Baydar: “Onun insancı ve özgür düşünceleri…” [6]

 

İlhan Selçuk: “Tevfik Fikret’e de insan şairi denebilir.”[7]

Orhan Karaveli: “büyük vatansever, büyük hümanist…”[8]

Bu seçme yargılardan da anlaşılacağı üzere Fikret insaniyetçidir. Fikret’te enternasyonalist düşünce, esas itibariyle 1900 sonrası yani Servet-i Fünun sonrası yazdığı şiirlerde görülür. Bu tarihten önce millî ve dinî duyarlığa sahiptir. Meselâ 1897 Yunan Savaşı münasebetiyle millî duyarlıkla vatan şiirleri yazdı.

O, önceleri dindar ve milliyetçi bir kişiyken, zamanla dinî ve millî değerlerden uzaklaşıp beynelmilelci bir hümanist olmayı yeğlemiştir. Fikret, aslında çok değişken bir kişiliğe sahip. Onun beynelmilelci olmasında toplumsal, idarî ve siyasî şartların olumsuzluğu belirleyici olmuştur. Fikret, beynelmilelci düşünce ve yaklaşıma daha çok Osmanlı devlet idaresinin yanlış uygulamaları, şahsına yönelik olumsuz tavırları sonucu mecburen yöneldiğini belirtir. Meselâ II. Meşrutiyet döneminde zamanın Millî Eğitim Bakanı Emrullah Efendi’nin işlerine fazlaca müdahale etmesine sinirlenen Fikret, Galatasaray Lisesi müdürlüğünden istifa eder. Hükûmet, onun yerine Salih Zeki’yi müdür olarak tayin eder. İttihat ve Terakki iktidarı yanlısı gazeteler, bu tayini olumlu bulurlar, hatta Emrullah Efendi, “Ne var sanki! Bir şair yerine bir alim getirdimse fena mı etim?” diye Fikret’le alay eder. Bunun üzerine Fikret’in İttihatçılara düşmanlığı ve kini iyice artar. Bu durumlara iyice kızan Fikret, Tanin gazetesine Hüseyin Cahid’e yönelik olarak bir açık mektup gönderir. Bu mektubunda şöyle der:

Azizim Cahid,

Dünkü makâlende benim Robert Kolej’e yeniden bir vazife-i talîm ile davet edildiğimi yazıyorsun. Mekteb-i Sultânîde bulunduğum kadar Robert Kolej’deki hizmet-i tedrîsiyyemi zaten terk etmiştim. Yalnız Kolej idaresinin gösterdiği arzu ve müsaadeye mebnî haftada bir kere Çarşambaları Hisar’ın en güzel sırtına yükseliyor ve iki sınıfın – kısm-ı azamı Türk olmak üzere- anâsır-ı muhtelife-i Osmâniyyeden müterekkib ve cidden güzîde şâkirdleriyle meşgul oluyordum. Geçen devrin tazyîk-i muhniki içinde emsâlsiz ve hakîkaten serâzâd bir insan hayatı ihdâ ve temin eden o havâ-yı sâf-ı hürriyeti teneffüs ettikçe ciğerlerimde hâlâ bir hafiflik bir kuvvet ve ciyâdet hissettiğimden o rûh-ârâ tepe ile râbıtamı bütün bütün kesmek istememiştim… Ne kadar haklı olduğumu şimdi görüyorum: Bir muhit-i gayz u gılzet içinde henüz serbestçe ve insanca iş görülemez.

Bugün sa’y ü irfânım tebdîl-i tâbiiyyet ediyor demektir.. Buna dünkü fenâ hayâtımızda çâresiz katlanmıştım; bugün yine öyle yapmaya mecburiyet görüyor ve Kolej’in hürriyet-nevâzâne ve kadr-şinâsâne açtığı âğûş-ı rağbete işte sürükleniyorum. Kabahat benim değil; ben oradan da size ve insanlığa hizmet edeceğim.

Oğlu anadan ayıran eller kahrolsun!

Tevfik Fikret

Tanin, No: 579, 31 Mart 1326  / 11 Nisan 1910” [9] 

Sa’y ve irfanı uyruk değiştiren Fikret’in beynelmilelci düşüncesi en belirgin olarak “Halûk’un Âmentüsü” şiirinde görülür ve o, burada vatan ve millet düşüncesini bir kenara atmıştır. Ona göre vatan, bütün yeryüzü, millet de bütün insanlıktır:

“Toprak vatanım, nev-i beşer milletim.. İnsân

İnsân olur ancak bunu iz’ânla inandım.” [10]

der. Aslında bu söz, Fikret’in özgün bir düşüncesinin ürünü değildir. O, genellikle batılı sanatçı ve düşünürlerin görüş ve sözlerini bazen aynen, bazen de içerik olarak tekrarlayan bir şairdir.

Aynı sözü, neredeyse kelime kelime Victor Hugo, Les Burgraves (Le Bürgrav) (1843) adlı bir piyesinin önsözünde şöyle dile getirmişti: “Avoir pour patrie le monde et pour nation L’humanite” (Avuar pur patri lö mond e pur nasyon lümanite)

Ziya Gökalp, bu sözün filozof Fihte’ye ait olduğunu şu cümleleriyle dile getiriyor: “Cermanlık mefkûresi, Purusya’nın Napolyon ordusu tarafından tezlîl edildiği büyük felâket anında feveran etti. O zamana kadar “milletim nev-i beşerdir, vatanım rû-yı zemin” diyen feylesof Fihte bile o anda iliklerine kadar Cerman olduğunu his ve ilân etti.”[11]

Johann Gottlieb Fichte (1762-1814) Kant felsefesini geliştirmiş, kendine göre bir sosyalizm fikri oluşturmaya çalışmıştı. Napoleon Berlin’i işgal ettiği sıralarda konferanslar vererek Alman milliyetçiliğini geliştirmiştir. Bu konferansları Alman Milletine Nutukları (Reden an die deutsche Nation, 1806) adıyla yayınlandı. O, Romantiklerin etkisiyle kozmopolitizmden milliyetçiliğe geçti.

Batılı yazarlardan alınan bu söz, bizde Fikret’ten önce Şinasî tarafından şöyle aktarılmıştı:

“Milletim nev-i beşerdir vatanım rû-yı zemîn”[12]

Fikret’in bunu Hugo’dan mı Fihte’den mi yoksa Şinasî’den mi aldığını bilmiyoruz. Ama bu sözün Fikret’ten önce başkaları tarafından dillendirildiği kesindir.

Gerçi bizde daha önce Yunus Emre, aynı düşünceyi biraz farklı biçimde şöyle dile getirmişti:

“Dünya benim rızkımdurur

Kavmi benim kavmimdurur.”[13]

Fakat Yunus Emre, İslâm anlayışına dayalı bir insaniyetçilik güderken Fikret ve Şinasî, batılı anlamda bir hümanizmayı dillendirdiler. Bu anlamda Fikret, Yunus’tan değil; Batıdan etkilenmiş ve beslenmiştir. Fikret’in neden batılı bir hümanist ve beynelmilelci olduğunu ayrıntılı olarak görelim.

 

Dine Muhalif Beynelmilelci Düşünce

Dinler, dünya insanlığını belli inanç ve yaşama biçimlerine göre gruplara ayıran, bölen toplum sistemleridir. Aslında her din, kendine göre beynelmilelcidir. Yahudilik gibi bazı dinler dışında bütün dinler, tüm dünya insanlığını kendi inanç sistemleri düzleminde birleştirmek isterler. Fakat sonuçta o dine inananlar ve inanmayanlar diye bir bölünme kendiliğinden doğar. Beynelmilelciler, soyut fikirler düzeyinde dine dayalı toplum farklılıklarını reddederler.

Fikret, kendi döneminde var olan siyasî anlamda ittihâd-ı İslâm (İslâm birliği)a muhalif olduğu gibi kültür ve medeniyet planında da İslâma ve bütün dinlere karşıdır. Beynelmilelci düşüncesini konumlandırırken insanların hem dinlere göre hem de milliyetlerine göre kümelenişine muhalefet ederek, kendisi için son dönem Batı medeniyeti planında bir evrensel insanlık, beynelmilel bir dünya tasarımı ortaya koymuştur. Beynelmilelcilik adına dine muhalefet planında, hem felsefî ve fikrî anlamda hem de sosyal ve siyasî anlamda din taraftarlığını reddetmiştir.

a. Felsefî ve Fikrî Planda Dine Muhalefet:

1. Tanrıya Karşı İnsan: Fikret, Tanrı karşısına insanı çıkarır. Bunun sonucu olarak da insanı tanrılaştırır. Bu, bir bakıma Hümanizm yorumudur.

Ortaçağ sonrası Reform, Rönesans ve Aydınlanmayla gelen pozitivist ve seküler süreçte Avrupa’da Hıristiyanlığın sunduğu, her şeye hâkim, her şeye gücü yeten, insanı ezen yüce ilâh anlayışı yerine kendi kurtuluşunu kendisi gerçekleştiren, tabiat kuvvetlerine bilim ve teknik gücüyle hâkim olabilen, bilim ve sanatıyla harikalar yaratabilen “ilâh insan” kavramı çıkarılmıştır. Muharref Hıristiyanlık, toplumu insanı ezen, silen, yok eden baskıcı, despot bir göksel ilâh korkusuyla yönetiyordu. O zaman güç gökteydi. Yani varlığı gökte tasavvur edilen Tanrıda. İnsan, bilim yapamazdı. Bilim, sadece İncil tefsirlerinden ibaretti. Beşerî anlamda sanat da yapamazdı. Sanat, sadece kilise sanatıydı.

Ancak Aydınlanmayla birlikte güç ve ilâhlık gökten yere, Tanrıdan insana indi. Bu sefer insanın yaptığı bilim, sanat vs. her şey kutsanmaya başladı. Vahye karşı akıl kutsallaştırıldı. Özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda rasyonalizmin, pozitivizmin, materyalizmin yükselişi bu anlayışa dayalıdır. Batıda Martin Luther (1483-1546), John Calvin (1509-1564) gibi kişiler Vatikan’ı protesto ederek dinde reform yapılması gerektiğini istediler. Muharref Hıristiyanlığa karşı geliştirilen eleştiri ortamında Allah’a inanıp Kiliseye karşı olduğu gibi Allah’a ve din kurumuna tamamen karşı fikirler de doğdu. Liberal, deist, ateist düşünceler bunlardan bazılarıdır. Fikret, Batının tarihî seyrine bağlı kalarak Tanrıya karşı insanı ön plana çıkarmıştır.

Şair, hayatı ve toplumu kurtaracak olanın insan olduğu vurgusunu “Hayat” şiirinde de şöyle ortaya koyuyor:

“hayatı kurtaracak;

Beşer… bu şimdi muazzeb sürüklenen meflûc,

Adım adım edecek zirve-i halâsa urûc…

İnan, Halûk, ezelî bir şifâdır aldanmak!”[14]

Ayrıca Tanrı-insan karşıtlığını, akıl ve vahiy karşıtlığı bağlamında ele alıp akla önem verişini şu beytle belirginleştiriyor:

“Aklın, o büyük sâhirin i’câzı önünde

Bâtıl geçecek yerlere husrânla inandım.”(s.542)

Burada “akıl”, mucizeler yaratan müspet bilim ve teknik buluşları, “bâtıl” da dini, vahyi temsil ediyor. Fikret, müspet bilime olan inancını şu beytle pekiştiriyor:

“Bir gün yapacak fen şu siyah toprağı altın,

Her şey olacak kudret-i irfanla… inandım.”

Fikret, bu konuda özgün bir düşünce üretebilmiş değildir. Zira o, batının geçirdiği bir tarihsel süreci bizim tarihimize de uyarlamaya çalışmıştır. Evet Batı, bir Ortaçağ yaşadı. Bu dönemde kilise kurumu, insan üzerinde bir baskı uyguladı. Engizisyonlar yaşandı. Bilim ve sanat üretmeye izin verilmedi. Yerdeki insan, gökteki Tanrı tarafından ezildi. Rönesans, Reform ve Aydınlanma mücadeleleri, bu baskıcı göğe karşı verilmiş yerdeki insanın kurtuluş savaşlarıdır.

Ancak İslâm, dinin de onaylamadığı münferit olaylar dışında bir din olarak, bir kurum olarak insanın özgür bilim ve sanat üretimine engel olmamış, insanı ezen, silen, yok eden bir Tanrı üretmemiştir. Dolayısıyla Fikret’in burada bütün dinler için gittiği genelleme doğru değildir.

 

2. Gayba Karşı Şehadet Âlemi: Fikret, çıplak gözle görülmeyen, beş duyuyla algılanamayan soyut, manevî unsurları kabul etmez. Gayba ait hakikatları gerçek saymaz ve onun için inanmaz. O, şehadet âleminin, görünen, somut, maddî dünyanın gerçeklerine bağlıdır. Nitekim “Tarih-i Kadime Zeyl” şiirinde çocukluk ve gençlik yıllarında “Bilmeden görmeden iman et(miş)tim”[15] der.

“Beşerin böyle dalâletleri var:

Putunu kendi yapar, kendi tapar.

…..

Dinle tekbîri, işit çan sesini,

Göreceksin ki, bütün boşluktur,

Umduğun, beklediğin şey yoktur;

Düzme Allah’ı gibi Şeytan’ı,

Buda’sı, Ehrimen’i, Yezdan’ı;

Topunun hâlıkı bir vehm-i cebîn!

Gölgeler gölgeler…. Onlarda derin

Bir karanlık sezerek çevrildim,” [16]

diyerek dinlerin gaybî, görülmeyen ama imanla varlığı kabul edilen, eserleriyle kendi varlığını hissettiren soyut hakikatlarını gölgeler olarak niteleyerek reddettiğini belirtir. “Tarih-i Kadime Zeyl”deki:

“Yaşamak dini benim dinimdir

….

Din-i hak bence, bugün din-i hayat!” [17]

mısraları da gaybı reddedip şehadet âlemini esas aldığını gösteriyor.

 

3. Fikret’te Deist ve Panteist Düşünceye Dayalı Teolojik Beynelmilelcilik: Tevfik Fikret, Allah ve din konusunda deisttir. Deizm (Yaradancılık), vahiy, peygamber, din, kilise gibi kurumların aracılığı olmadan Tanrının sadece akıl yoluyla bulunabileceği, yaratıcının evreni yarattıktan sonra dünyanın işleyişine müdahale etmediği, her şeyi insanın aklına bırakıldığı görüşüdür. Kurallı ve kurumsal din anlayışına karşı herkesin vicdanına mahsus bir inanç ve tanrı anlayışını benimser. Fikret, bu anlayışta inanç ve tanrı beynelmilelciliği bulur. Yani insanların Musevîlik, İsevîlik, Müslümanlık gibi ayrı dinler tarafından paylaşılmış olmalarına, insanların ayrı din cemaatlerine bölünmelerine karşı tüm insanlığı soyut bir Allah inancında birleştirmeyi kendince daha uygun bulur. Yani inanç bağlamında bir beynelmilelciliği ön görür.

“Tarih-i Kadime Zeyl”de şöyle der:

“Enbiyâdan yaşarım müstağnî,

Bir örümcek götürür Hakka beni:

Kitâbım sahn-ı tabîat kitâbı,

Bendedir hayr ü şerrin esbâbı” [18]

Nitekim “Halûk’un Âmentüsü” adlı şiirinde de şunları görürüz:

“Bir kudret-i külliye var ulvî ve münezzeh,

Kudsî ve muallâ, ona vicdânla inandım.”[19]

 

Aydınlanma düşünürleri, özellikle 18. yüzyılda Voltaire ve Rousseau gibi felsefecilerin temsilciliğinde kurumsal, törensel, kurallara ve şekillere  bağlı din yerine; doğal dini öngörmüşlerdi. Panteizmde de tanrısal ruhun ve varlığın tabiatın tamamına sindiği düşünülür ve tabiat ortasında tabiatın bütünlüğüne kalbî bir tapınma ibadet olarak görülür. Fikret de bu düşünce ve yaklaşımlar doğrultusunda yani Batıdan ve Abdülhak Hâmid’den aldığı fikirleri “Tarih-i Kadime Zeyl” şiirinde tekrarlayarak şöyle çoğaltır:

“Ben ne ma’bûd, ne mu’bid bilirim,

Kendimi hilkate âbid bilirim.

Gökte binlerce mesâcid görürüm,

Onda vicdânımı sâcid görürüm.

Bu sücûd işte benim tââtım,

Bu ibâdette geçer sââtım.

Bu ibâdette fahûr u hurrem,

Beni ben bir kayadan fark etmem.

Bir minik kuşla biriz tapmakta:

Ben de tehlîl ederim ishak da.”[20]

 

Tanzimat dönemi şairi Abdülhak Hâmid de daha önce Sahra adlı kitabında bedevî tipinin temsilciliğinde deist ve panteist düşüncelerini şöyle dillendiriyordu:

“Seyredip vâlihâne âfâkı,

Bî-delâlet bulur o Hallâkı.

Ederek kubbe-i semâya nazar,

Tapınır kendi kendine dâim.

Ahter-i sâbit-i ziyâ-güster

Şem’a-i mâbede olur kâim

Şeceristân cemâât-ı mescid,

Ki gelip nefh-i bâd ile vecde,

Hazret-i fıtrate eder secde.

Hayy-i mevcûd u vâcid ü mûcid

Görünür, kim o âbid-i sâcid

Olduğu âlem-i müheyyicde,

Bakıp etrâfına taabbüd eder;

Tâati muttasıl teceddüd eder.”[21]

Fikret’in yukarıda aldığım mısraları ile bu mısralar, alt alta okununca Fikret’in Hamid’i az bir değişiklikle tekrar ettiği görülür.

Fikret, inanç bağlamındaki beynelmilelci düşüncesini şöyle ortaya koyuyor: Musevîlik, İsevîlik, Muhammedîlik gibi kurumsal dinler, ayrı dinler, ayrı cemaatler, ayrı mabedler, ayrı ibadet kuralları oluşturmuşlar. Bu da bir bakıma din milliyetçiliğini doğurmuştur. Halbuki deizmde, panteizmde herkes için genellenebilecek yani tün dünya insanlığını bir noktada birleştirerek beynelmilel bir hava oluşturabilecek olan tabiata bakıp hayran olmak, bütün varlıkların aynı coşkuyu yakalaması gibi çok soyut düzeyde kalan bir inancı dillendiriyor.

Tevfik Fikret de Batının geldiği bu anlayışı benimsemiş ve vahye karşı aklı, Tanrıya karşı insanı, ilâhî güce karşı beşerî gücü kutsamıştır. Nitekim “Gökten Yere” (s.572) isimli şiiri de dine muhalif beynelmilelci düşüncesini hem isim simgeselliğinde hem de içerikte yansıtmaktadır. Bu şiir, yukarıda anlattığımız süreci bir bakıma özetlemiştir. Burada bir dine inanan, bir millete mensup olan insanların değil; genel ve soyut anlamda bütün insanlığın ve insanın kutsanması vardır. Şair, dinin kılavuzluğundaki insanlığın geri kaldığını belirtirken; dini ve imanı terk ettikten sonra ilerleyip güçlendiğini, aydınlandığını vurgular. Vahiy yerine aklın kılavuzluğunu tercih eden bu yeni insan, onun ifadeleriyle şöyle anlatılır:

“Tahkîka yol bulan nazarın her hakîkatı

Bir gün bedâheten görecektir. Ve bî-delîl

Artık yolunda gitmeye kâdirsin. Âsümân

Kâfî, dehânı etti asırlarca imtihân.

Her gün başında yıldırım, altında zelzele,

Mat’ûn ü müştekî yaşadın; hep elem, hüzün;

Kandır bütün sehâyifi târîh-i ömrünün!

Hâkim zekâ ve tecrüben artık gavâile.

Ezdin başınla taşları, yendin denizleri;

Tuttun elinle berki, o gurrende ejderi,

Tuttun ve bağladın; o senin şimdi en mutî,

En cânlı âletin; odur ilkâ-yı rûh eden

Eşbâh-ı mümkinâta senin kudretinle, sen

Bî-şüphe kendi kendine bir âlem-i bedî,

Bir âlem-i şuûn u bedâyi’sin… Ey hayât,

Ey rûh-ı kâinat,

Takdîs edin: Beşer

Takdîse müstahaktır; odur Rabb-i hayr ü şer,

Rabb-i mümkinât!”(s. 73-574)

Fikret’e göre vahyi dışarıda bırakıp salt aklının ürünü olan müspet bilimin kılavuzluğunu benimseyen kurtarıcı insan, “Gökten dehâ-yı nârı çalan kahramân…” (“Promete”, s.543) dır.

Benzer düşünceleri “Halûk’un Âmentüsü”nde de görüyoruz. O bu şiirinde dini, tanrıyı reddediyor ve tek gerçek olarak insanı alıyordu. Dinlerin bir hakikat olarak varlığından söz ettikleri şeytan, cin, melek gibi figürleri reddediyor, sadece insan figürüne inanıyordu. Dünyanın insanla yani insan aklının ürünü olan bilim ve teknikle cennete döneceğini, dolayısıyla cennetin öte dünyada değil, bu dünyada aranması gerektiğini belirterek metafiziği reddeden, salt fizik varlığa inanan bir pozitivist ve materyalist yaklaşımı öne sürüyordu.

b. Sosyal ve Siyasî Planda Dine Muhalefet: Fikret, toplum ve milletlerin birbirleriyle savaşmasında, kan dökülmesinde dinlerin büyük bir role sahip olduğu düşüncesindedir. Ona göre toplumları birbirine düşüren dinlerdir. Sosyal ve siyasî anlaşmazlığın sebeplerinden biri dindir. Yani kısaca Fikret’e göre dinler, kötülüklerin kaynağıdır. Bunu “Tarih-i Kadim”de şöyle vurgular:

“Din şehîd ister, âsümân kurban;

Her zaman her tarafta kan, kan, kan!..” (s.640)

“Sâhib-i kâinât… Evet, gerçek,

Sâhib-i kâinât olan ceberût,

O takarrüb-şiken likâ-yı samût,

O fakat aslı hep bu kavgaların…” (s.642)

Fakat Fikret’in dinlerin kötülüklerin kaynağı olduğu düşüncesi de kendine ait özgün bir düşünce değildir. Pek çok konuda olduğu gibi Fikret, bu düşünceyi de Batıdan almıştır. Nitekim Aydınlanmacıların bayraklaştırdıkları Lucretius’un şu mısraına bakalım:

“Tantum religio potuit suadere malorum” (Din, işte böyle kötülüklere yol açar.)

 

Milliyete Muhalif Beynelmilelci Düşünce

Fikret, beynelmilelci yaklaşımını başlıca iki temel kuruma; dine ve milliyete muhalefet ederek ortaya koymaya çalıştı. Dine muhalefetinden söz ettik. Şimdi de milliyet karşısındaki tutumuna bakalım. Fikret’in şiirlerinde toplum ve millet kavramlarına bu tarz bakış açısını görmek mümkündür. Onun milliyet bağlamındaki beynelmilelci düşüncelerini alt başlıklar hâlinde örneklendirelim:

Osmanlılık: İttihatçılar, ‘hürriyet’, ‘uhuvvet’ (kardeşlik), ‘müsâvât’ (eşitlik) ilkelerini bayraklaştırarak II. Meşrutiyet (1908)’in ilân edilmesini sağladılar. Bununla milliyetçiliğe, etnik köken ırkçılığına karşı Osmanlılık adı altında bir Osmanlı birliği ülküsünü güdüyorlardı. Fikret de büyük ölçüde bu kozmopolit toplum anlayışını benimsemişti. Yani herkesin milliyet kaydına bakılmayarak hür, eşit ve kardeş olmasını istiyordu.

Balkan Harbinin bozgun havası içinde Fikret, Yakup Kadri’ye şunları söyler: “Meşrutiyetin ilk günlerinde memlekette din ve cins ayrılıkları tamamiyle kalkmış ve hocalarla papazlar bile birbiriyle sarmaş dolaş olmuşken ortaya bir “Millet-i hâkime” lâfı atarak milletin muhtelif unsurları arasına nifak sokan kimdi? Hüseyin Cahit.”[22]

Fikret, genel anlamda bir Osmanlılık milletinden bahseder. Fakat bu konuda da çelişkiler içindedir. Bazen soyut anlamda Osmanlı bünyesinde yer alan bütün kavimleri kardeş bir topluluk alarak bir yaklaşım geliştirir. Bu bağlamda Türklüğü öne çıkarmaz ve kozmopolit bir Osmanlılık ideali güder. Bazen de Osmanlıdan büyük oranda Türklüğü kasteder. Meselâ “Bir Kız Mektebi İçin” şiirinde bunu görmek mümkündür:

“Osmanlılık… O dünkü şehâmet, o dünkü şân,

Osmanlılık… O dünkü hamiyet, muhâleset

Mahvolmamış ve olmayacaktır; bugünkü kan

Aynıyla dünkü kandır; evet dünkü kan; evet,

Siz, birkaç atlı koskoca bir ülke fetheden

Osmanlı kahramanlığının kan ve nâmını

Hâmilsiniz; bu fıtrat o fıtrat, bu ten o ten!

Onlar nasıl zamanlarının ihtirâmını,

Onlar nasıl o refrefe-i nûr u şevketi

Pîrâmeninde toplayabilmiş bu sancağın?

Târîhe söyletin bu muallâ hakîkatı.

Söyletmesek de biz, o sükût etmiyor, bakın:

 

Osmanlılar, -diyor- sizin ecdâd-ı pâkiniz

Cidden birer hızâne-i himmetti; en metîn,

En zinde bir merâm ile asrın ve şüphesiz

Dünyânın en bahâdırı onlardı; fahredin,

Mağrûr olun… Fakat vatan ikmâl-i şân için

Evlâdının kemâlini ister; o mutlaka

İster ki siz de himmet edin, siz de yükselin.”[23]

 

Hürriyet:

“Bu hey’et şânlı bir timsâlidir hürriyetin, takdîs!

Yaşar her ferd için, takdîs-i hürriyet ibâdettir.”[24]

 “Ey şânlı vatan bayrağı, bir gün seni oğlum

Bir mevkib-i zî-heybet-i hürriyet önünde

Çekmiş görebilseydim… O pür-hande ölürken”[25]

Fikret, vatanın hürriyetini ister. Bu hürriyet, toplumun dinden ve saltanat rejiminden kurtulması anlamındadır. Fikret, bu düşünceyi yine batı siyaset düşüncesinden almaktadır. Batıda ortaya çıkan Liberalizm düşüncesinin toplum sözleşmesi ilkesine göre siyasî iktidar, kiliseden yani din kurumundan ve bir aile, hanedan yönetiminden, krallıktan, saltanattan kurtarılmalı, toplum ve devlet yönetimini topluma vermelidir. Fikret, bu düşünceyi kendi ülkemize uyarlayarak toplumun İslâm ve saltanat rejimi tarafından esaret altında olduğu kanaatindedir ve Meşrutiyet idaresiyle toplum, din ve saltanat boyunduruğundan hürriyetine kavuşturulacaktır.

 

Uhuvvet: Fikret, bununla bütün milletlerin kardeşliğini, birlikteliğini kastediyor: “Sen doğ bize, sen doğ bize, ey fecr-i uhuvvet!”[26] der.

Fikret, şiirlerinde “millet” terimine yer veriyor. Ancak o “Vatan Şarkısı” şiirinde olduğu gibi “Osmanlı milleti”nden şöyle bahseder:

“Biz fedayî milletiz, merd oğlu merd Osmanlıyız”[27]

Fikret, milliyet kaydına da itibar etmemiştir. Kendi milletinin siyasî temsilcisi olan II. Abdülhamid’e düşman bir unsur olan Ermenilerin suikast düzenlemelerine sevinmiş, onların başarılı olamamaları karşısında hayıflanmıştır. Mensup olduğu Türk milletiyle millî bağlamda bir birlikteliği kabul etmeyişinin, kendi devlet başkanına cinayet teşebbüsünde bulunan Ermeni teröristlerine alkış tutmasının bir belgesi olarak “Bir Lahza-i Taahhur” adlı manzumeyi yazdı. Bu manzumeyi herkes çok iyi biliyor.

Ermeni terörü sadece II. Abdülhamid şahsına yönelik değildi. Onların hedefi Türk milletiydi ve toplumsal bir kargaşa çıkarmaktı. Fikret, II. Abdülhamid’e olan kinini dizginleyememiş; ve ne yazık ki dolaylı olarak kendine, kendisinin mensup olduğu Türk milletine ve onun siyasî temsilcisine yönelik olan alçakça bir terör teşebbüsünü “Ey darbe-i mübeccele, ey dûd-ı müntakim,” (s.483) diyerek adeta kutsamış, göklere çıkarmış, hararetle alkışlamıştır.

Adi bir bombacı teröristi:

“Ey şanlı avcı, dâmını bî-hûde kurmadın!

Attın.. Fakat yazık ki, yazıklar ki vurmadın!”(s. 484)

diyerek kahraman yapmıştır. Fikret’in burada millî bir duyarlıktan yoksun olarak soyut bir beynelmilelcilik hayaliyle ne hâllere düşebileceğini görmekteyiz. Zira dünyada beynelmilelci insan ya yoktur ya da tamamen hayal dünyasında yaşayan saf idealist beynelmilelciler vardır. Ermeni teröristi Fikret gibi beynelmilelci değil, Ermeni milliyetçisiydi. Fikret, onu alkışlamakla bilmeyerek, dolaylı olarak Ermeni milliyetçisi safında bir konuma düşüvermektedir.

Ayrıca burada Fikret’in kendi kendisiyle düştüğü bir çelişki var. Fikret, “Tarih-i Kadim” şiirinde genel anlamda dünya tarihini konu almakla birlikte, bu kapsam içerisinde İslâm’ı, Osmanlı tarihini hep savaşmakla, kan akıtmakla suçlar ve şöyle der:

 “Kahramanlık… Esâsı kan,vahşet;

Beldeler çiğne, ordular mahvet;

Kes, kopar, kır, sürükle, ez, yak, yık;

Ne “Aman!” bil, ne “Âh!” işit, ne “Yazık!”

Geçtiğin yer ölüm, elem dolsun;” (s. 641)

Genel anlamda savaşa, kana öldürmeye karşı olduğunu, kan döken kim olursa olsun onu lânetlediğini ifade eden, burada da bu bağlamda Türk kahramanlığını, İslâm kahramanlığını ve kahramanını yerden yere vuran Fikret, nedense Ermeni teröristleri kan akıtınca bu akıtılan kan, ona heyecan veriyor, bombacı teröristi kahraman ilân ediyor. Demek ki kan, akıtana göre mahiyet değiştiriyor. Şöyle der:

“Ey şânlı avcı, dâmını bî-hûde kurmadın!

Attın… Fakat yazık ki, yazıklar ki vurmadın!

 

Dursaydı bir dakikacağız devr-i bî-sükûn,

Yâhûd o durmasaydı, o iklîl-i ser-nigûn,

Kanlarla bir cinâyete pek benzeyen bu iş

Bir hayr olurdu, misli asırlarca geçmemiş.

Lâkin tesâdüf… Ah, o kavîler münâdimi”(s. 484)

İlkeli bir insan, kan akıtmaya, savaşa karşıysa kan akıtan ve savaşan kim olursa olsun aynı tavrı alır. Haçlı saldırılarına karşı ülkesini ve milletini koruyan Türk kahramanı katil, Türk kanı akıtan Ermeni teröristi şanlı avcı olarak nitelendirilirse böyle bir insancıllık, insaniyetçilik, hümanizm hiç inandırıcı olmaz.

Fikret’in Türk milliyeti aleyhtarlığının en önemli dayanaklarından biri onun siyasal planda ittihatçı olmasıdır. Fikret, II. Meşrutiyeti alkışlarken, başlarda İttihat ve Terakki Partisini desteklerken ülkede gerçek bir ittihat olacağını umuyordu. O ütopik anlamda romantik bir ittihatçıdır. O, Osmanlı Devletinde yer alan değişlik ırk ve dinden insanların ırkî ve dinî özelliklerini geri plana atıp Osmanlı vatandaşlığı bağlamında bir birlikteliklerini yani ittihadı bekliyordu. Fakat Türk’ten başka her kavim ırkçılık yapıyor, reel planda ittihad gerçekleşmiyordu. Diğer kavimlerin Türk kavmi aleyhinde çalışmaları karşısında İttihat ve Terakkiciler, Türk milliyetçiliği politikasını benimsemek durumunda kaldılar. Fikret, İttihatçıların Türk milliyetçiliği çizgisini beğenmedi. Hemen hatırlatalım, İngiltere de İttihatçıların bu politikasını beğenmiyordu. Atatürk’ün önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşu, bir yönüyle Osmanlı bünyesindeki başka kavimlerin ihanetine uğramış, saflığından ve iyi niyetinden istifade ile kandırılmış mazlum ve asil Türk milletinin kendi başının çaresine bakmasıdır.

Fikret, Muasır Garp Medeniyeti Beynelmilelcisidir:

Reaksiyoner bir tavırla dine ve milliyete karşı soyut düzeyde idealist ve romantik bir beynelmilelcilik geliştiren Fikret, aksiyoner planda da muasır Garp medeniyeti bağlamında bir beynelmilelcilik fikrini benimsedi. Kendi dönemindeki Batı medeniyetinde buluşan bir dünya insanlığı birlikteliği ideolojisini idealize etti. Batının ulaştığı bilimsel ve teknik aşamayı çok önemsiyor, dünya insanlığının, tabii bu arada Türk milletinin de batılı bilim ve tekniği alarak kurtulacağı inancını taşıyordu. Robert Kolej’de uzun yıllar görev yapmış, o ortamda Anglo-Sakson kültürü almış, özellikle İngiltere’ye büyük bel bağlamıştı. Oğlu Halûk’un macerasını herkes biliyor.

Yakup Kadri, onun sözünü ettiğimiz anlamda beynelmilelci kimliğini çok iyi tespit etmiştir:

“Tevfik Fikret, son şiirlerinde bize yalnız medeniyetçi ve insaniyetçi tarafıyla görünür. Fakat, medeniyet ve insanlık anlayışının Tanzimat devri aydınlarından kalma pasif bir Avrupa hayranlığından ileri gittiği de hissedilmez.”[28]

Fikret, oğlu Halûk’un temsilciliğinde Türk gençliğinin ancak ve sadece Garp medeniyetini iktibas ederek kurtulacağı inancındadır.

Fikret, ”Halûk’un Vedâı” şiirinde Garp medeniyetini şöyle kutsar:

“Sen tren, ben vapurda pür-temkîn

Atılırken-sen İskoç illerinin

Sisli, yağmurlu, karlı buzlu, fakat

Cidd ü himmet, vakâr u hürriyet

Dolu peygûle-i temeddününe.”[29]

 

Ayrıca yine bu konuyla ilgili olarak Şehzade Ömer Faruk Efendiye bir mektubunda şöyle der:

“Fıtrat-ı asîlenizi büyültecek, yükseltecek olan Avrupa seyahatine çıkacağınız günü haber alınca veda ve teşyie koşmak vazifemdir.”[30]

Fikret’in muasır garp medeniyeti beynelmilelciliğinin bir başka boyutu da onun Aydınlanmacı bir aydın oluşudur.

Aydınlanmacı Fikret:

Rönesansa kadar Batıda muharref Hıristiyanlık hüküm sürdü. Kilise düşünceye, bilime, sanata ve hayata hâkim konumdaydı. Beşerî, insanî üretime izin vermeyen, gökteki Hıristiyanlık ilâhının yerdeki insan üzerine bir baskısı vardı. Ancak 16. yüzyıl başlarından itibaren Kilise içinden protesto sesleri yükselmeye başladı ve Protestanlık doğdu ve Vatikan’ın Katolik hâkimiyeti zayıflamaya başladı. 16. ve 17. yüzyıllardan itibaren Kiliseye bağlı olmayan laik düşünürler, bilim adamları, sanatçılar vahiyden büyük ölçüde bağımsız, insan merkezli ve kaynaklı bilim ve sanat üretmeye başladılar. 18. yüzyıla gelindiğinde Kilise kurumundan bağımsız bir düşünce, bilim ve sanat belirgin biçimde öne çıkmaya başladı ve bu yüzyıla “Aydınlanma Çağı” dendi. Aydınlanma, bir felsefe akımı değil, Avrupa’da Ortaçağ sonrası dinî dünya görüşüne karşı laik ve seküler dünya görüşlerinin genel adıdır. Aydınlanma, aslında çok genel bir kavram. Aydınlanma, kişinin önemine inandığı, benimsediği ve inandığı bir düşüncede, varlıkta ya da ortamda ulaştığı en yüksek bilinç hâlidir. Budistlerin Nirvanaya ulaşması onların aydınlanmasıdır. Hinduların Samadhisi de onlar için bir aydınlanmadır. Mutasavvıfların aydınlanması da fenâfillah mertebesine ermektir. Vecd, istiğrak ve cezbe hâline gelince kalpleri ve ruhları aydınlanmış olur. Pozitivistler de kendilerine yollarını aydınlatacak fener olarak vahiyden bağımsız akletmeyi ve müspet bilimi görmüşler, bunlarla aydınlanmışlardır. Kendilerine Aydınlanmacı demeleri de bundandır. Yani Ortaçağ karanlığından akıl ve müspet bilim feneriyle yol aramışlardır.

Aydınlanma döneminin ayırıcı özellikleri şunlardır: Vahiy yerine aklı esas alma, akla göre düşünme ve yapma, Katolik Kilisesinin temsil ettiği bir din anlayışına karşı olma, bir şeyin doğruluğunu eleştirel süzgeçten geçirerek kabullenme, şüphecilik. Fikret bu kavram ve değerlere şiirlerinde önemli bir yer vermiştir. Şimdi onları örneklendirelim:

 

-Aydınlanma: Bir takım Fransız yazarları Aydınlanma dönemine “Le siécle de Lumiére (aklın aydınlattığı asır) demişlerdir. Aydınlanma, Ortaçağın karanlık çağ olarak adlandırılmasının bir karşıt adıdır. Yani karanlık çağdan sonra aydınlık çağ gelmiştir.

Fikret, aydınlanma kavramına hem anlam olarak hem de terim olarak yer vermiştir. “Sabah Olursa…” adlı şiirinde şöyle der:

“………. Siz, ey fezâ-yı ferdânın

Küçük güneşleri, artık birer birer uyanın!

Ufukların ebedî iştiyâkı var nûra.

Tenevvür… Asrımızın işte rûh-ı âmâli;

Silin bulutları, silkin zilâl-i ehvâli,

Ziyâ içinde koşun bir halâs-ı meşkûra.

Ümîdimiz bu: Ölürsek de biz, yaşar mutlak

Vatan sizinle şu zindân karanlığından uzak!”[31]

Şimdi burada şunu görüyoruz: Halûk’un temsilciliğinde geleceğin küçük güneşleri olan Türk gençliğinin Aydınlanmacı yaklaşıma dayalı Batı medeniyeti temelinde bir Türkiye kurmaları temennisini dillendiriyor. Kullandığı kelime ve ifadelere dikkat edelim. “Güneş” aydınlatan, ”uyanın!”, Ortaçağ karanlığından uyanmayı ifade eden bir uyarı, “nûr”, aydınlık, ”Tenevvür”, aydınlanma, “bulutların silinmesi”, karanlığın ortadan kaldırılması, yani Ortaçağın sona ermesi, ”Ziyâ”, ışık, “zindan karanlığı”, Ortaçağ karanlığıdır.

Aydınlanma terim ve kavramlarına “Dârü’l-Muallimîn Marşı” şiirinde de yer veriyor:

“Cehlin, gecenin hâdimiyiz, hâdim-i ilmiz;

Fikr ordusu, feyz ordusu, nûr ordusuyuz biz.”[32]

Burada “cehl” ve “gece” Ortaçağ karanlığı, “ilm”, batılı anlamda yeni müspet bilimler, “fikr”, “feyz” ve “nûr” da aydınlanmayı sağlayacak ışıktır. İlk mısraın günümüz Türkçesiyle karşılığı: “Cehaletin, gecenin yıkıcısı, gidericisiyiz, ilmin de hizmetçisiyiz.” olacaktır.

 

-Akılcılık: Akla Batıda daha önceki zamanlarda da önem verilmekle birlikte 17. asırda Galile ve Descartes gibi bilim adamı ve filozoflar, aklı daha belirgin bir biçimde öne çıkarıp kutsallaştırdılar. Rasyonalizm, insanın tanrıyı aklıyla bulabileceği, ayrıca kurumsal anlamda dine, kiliseye, kurumsal ibadetlere, törenlere, ruhbanlığa gerek olmadığı düşüncesidir. Kilise inancına göre kişi, tanrıya ancak İsa vasıtasıyla ulaşabilir. Rasyonalistler buna karşı çıktılar ve İsa’nın aracılığı olmadan Tanrıya ulaşılabileceğini savundular. Herkes kendi zihniyle Tanrıyı idrak edebilir, dediler.

Fikret, “Halûk’un Âmentüsü”nde aklı kutsayan şu beyte yer veriyor:

“Aklın o büyük sâhirin i’câzı önünde

Bâtıl geçecek yerlere husranla, inandım.”[33]

 

-Şüphe ve eleştirel yaklaşım: Aydınlanma düşüncesinin bir başka boyutunu şüphe ve eleştirel yaklaşım oluşturur. Fikret, bu kavramlara da değinmiştir:

“İştibâh… İşte töhmetim! Neye zarar?

Şübhe bir nûra doğru koşmaktır.”[34]

 

-Garp Siyasetine Bağlılık:

Fikret, fikrî ve felsefî anlamda Garp medeniyetine tam bağlılığını ilân ettiği gibi siyasî anlamda da aynı paraleldedir.

O, muasır garpla aynı siyasal dili kullanır: Avrupa, o zamanlar Osmanlı devleti için “hasta adam” tabirini kullanıyordu. Fikret de “Halûk’un Vedâı” şiirinde yaşlı, dalgın, ağır bir çınara benzettiği Osmanlı devletini tasvir ederken:

“……. Söyle ey çınar bağrın

Hangi odlarla yandı? Hangi siyah

Kurt içinden kemirdi? Hasta, tebâh”

………………

Zahmetin, himmetin, ve fazlın için

Koyar elbet vatan; bu, hasta nine

Bir sıcak bûse terli nâsiyene!...”[35]

diye devam ediyor. Osmanlı için “hasta” sıfatını o da kullanıyor.

 

Yakup Kadri, anılarında Fikret’le aralarında geçen bir konuşmaya yer verir:

“Balkan Harbinin bozgun havası içinde idi. Düşman ordusu Çatalca’ya gelip dayanmıştı. Sabahları oradan gelen top sesleriyle uyanıyorduk. İşte, böyle günlerin birinde Karaköy Köprüsü üstünde Tevfik Fikret’e rastgelmiştim ve aramızda on onbeş dakika süren şöyle bir konuşma olmuştu:

“Ben: Beyefendi, bu ne felâket!

O (Fikret): Felâket değil, işlenen cinayetlerin cezası.

Ben: Bu telâkkinize iştirak edemiyorum. Biz, Avrupa devletlerinin himayesi altında hazırlanmış korkunç bir suikasta kurban olduk. Cinayet adını verdiğiniz hataları işlemeseydik de bizi gene bu akıbete uğratırlardı. Nitekim, hatırlarsınız, Meşrutiyet İnkılâbının ertesi günlerinde de böyle bir suikastın küçük bir denemesi karşısında kalmıştık: Avusturya-Macaristan devleti Bosna-Hersek’i ilhak etmiş ve aynı zamanda Bulgaristan bizden tamamiyle ayrılmıştı. Nitekim I. Meşrutiyet de Rusya’nın bize karşı açtığı harp sonunda ortadan kalkmıştır. Kanaatim şudur ki, bizi taksime karar vermiş büyük Avrupa devletleri, biz her ıslahat yoluna girmek istedikçe önümüze türlü gaileler çıkarmaktadırlar.

O (Fikret): Çünkü bu ıslahat hareketlerimizde samimi olduğumuza inanmamaktadırlar. (Yüzüme hem acımayı, hem istihzayı ifade eden bir gülümsemeyle bakarak) Görüyorum ki, Merkez-i Umumî (İttihat ve Terakki Partisi) hocalarıyla Ocaklılar (Türk Ocağı) sizi de zehirlemişler. (…) Meşrutiyetin ilk günlerinde memlekette din ve cins ayrılıkları tamamiyle kalkmış ve hocalarla papazlar bile birbiriyle sarmaş dolaş olmuşken ortaya bir “Millet-i hâkime” lâfı atarak milletin muhtelif unsurları arasına nifak sokan kimdi? Hüseyin Cahit. Orduyu siyasete alet etmek suretiyle bugünkü perişanlığına sebep olanlar kimlerdi? İttihadcılar. Hür dünyanın kalesi İngiltere’den (!) yüz çevirip Abdülhamid’in dostu Wilhelm Almanyasının kucağına atılmak politikasını güden hangi hükûmetti? İttihad ve Terakki Hükûmeti.”[36]

 

Yukarıdaki ifadeleriyle Fikret, genel anlamda Batı; özelde ise İngiliz taraftarlığını açıkça ortaya koymuştur. Fikret’e göre İngiltere, ciddî ve samimî çalışma, gayret, vakar ve hürriyet dolu medeniyet köşesidir:

“Cidd ü himmet, vakâr u hürriyet

Dolu peygûle-i temeddününe.”[37]

Yine ona göre İngiltere, “Hür dünyanın kalesi”dir.”[38]

Ayrıca II. Abdülhamid’in Alman taraftarı politik tutumuna muhalefet olarak İngiliz taraftarlığında bulunmuştur. 1899’da bir grup siyaset ve yazı adamı, Meşrutiyet’in yeniden hayata geçirilmesi için teşebbüse geçerler. Bu bağlamda eski sefirlerden Ali Galip Beyin evinde İsmail Safa, Ubeydullah, Hüseyin Siret gibi kişiler toplanır. O sıralarda İngilizler, Boerlerle savaş hâlindedir. Bu savaşta Fikret’in de içinde bulunduğu 70 kadar kişinin imzaladığı İngiltere’nin galip gelmesini dileyen bir yazıyı İngiltere Sefaretine teslim ederler. Amaçları İngiltere’nin desteğini alarak II. Abdülhamid’i düşürmektir. Bu teşebbüsün öncüleri tutuklanıp sürgüne gönderilirler ama Fikret salıverilir. Ancak göz hapsinde tutulur.

Fikret, Yakup Kadri’ye Birinci Dünya Savaşının 2. yılında şunları söyler:

“zavallı millet, zavallı millet… Bu maceraperestlerin divanelikleri uğruna kanı oluk oluk akıyor. Ümit ederim ki çok sürmez bu. Yegâne tesellimi bu ümitte buluyorum. Dün Marne, bugün Verdun derken gelip kurtarırlar elbet…” Bu sözler üzerine Yakup Kadri şöyle devam eder:

“Kimler kimi kurtarır diye sormaya dilim varmadı. Bu, bizim kuşağın hayata ilk adımlarını attığından beri büyüklerinin ağzından işittiği bir söz, bir slogandı. “Bizim adam olacağımız yok: Düvel-i muazzamadan biri elimizden tutup medeniyet yoluna sokmadıkça. Bakınız İngiltere beş on yıl içinde Mısır’ın çehresini nasıl değiştiriverdi ve o memleketin sefil ve esir halkını nasıl refaha, hürriyete kavuşturdu!”Adlarına Jön Türkler yani Genç Türkler denilen hürriyet ve medeniyet mücahidi aydınlarımızdan çoğunun fikri de bu idi. Nitekim 1902’de İngiliz İmparatorluğu Güney Afrika sömürgesinde patlayan ve yıllarca süren Boerler kurtuluş mücadelesine karşı açtığı kanlı savaşı kazandığı gün, bunu medeniyetin zaferi sayan bir Edebiyat-ı Cedide şairiyle ileri fikirli geçinen bir sarıklı Hoca, İstanbul’da İngiliz Büyükelçiliğine giderek tebriklerini sunmuşlardı.

Nitekim 1908’de Mebusan meclisinin açılış merasimine giden İngiliz Büyükelçisinin arabasını gene bu çeşit hürriyetseverler atları koşumlarından çıkararak Divanyolu’ndan Sultan Ahmet meydanındaki Meclis kapısı önüne kadar çekmişlerdi. Nitekim, 1921’de askerî şeref ve itibarın en yüksek mertebesine erişmiş ve namuslu, haysiyetli bir devlet adamı olarak tanınmış Sadrazam İzzet Paşa, Heyet-i Nasihanın başında Anadolu’ya gittiği zaman Garp Cephesi Kumandanı İsmet Paşaya “fena mı olur sanki, şu mücadeleyi bıraksanız da sulh yoluyla İngiltere’nin himayesine girsek” demeği şanına, şerefine yakıştıracak kadar bir gaflete düşmüştü. “[39]

Fikret’in İngiliz taraftarlığının bir başka dolaylı göstergesi eğitim anlayışında görülür. Fikret, çocuk şiirlerinden oluşan Şermin (1914) adlı kitabında İngiliz eğitim sistemini önerir. O sıralarda ülkede eğitimde reform yapılması lüzumu üzerinde durulur. Millî Eğitim Bakanı Emrullah Efendi’nin temsil ettiği grup, eğitimde reforma önce üniversiteden başlanması gereğine inanır. Eğitimci Satı Beyin temsil ettiği grup da tam tersine ilkokuldan başlamanın lüzumuna inanırlar. Fakat Emrullah Efendi, bir süre sonra Satı Beyin görüşünü benimser ve 1913’te Tedrisat-ı İbtidaiyye Muvakkat Kanununu çıkarır. Bu sıralarda Tevfik Fikret de aynı zamanda bir eğitimci olarak bu çalışmalara şiirleriyle katkıda bulunmak istedi ve Şermin’i yazdı. Fikret, ülkenin kurtuluşunu batılı değerlerle donanmış yeni bir insan tipinin yetiştirilmesiyle mümkün olacağına inanıyordu. Satı Beyin açtığı özel Yeni Mektep’in Yuva adlı ilkokul bölümü öğrencileri için şiirler yazdı. Onun bu şiirlerinde ortaya koyduğu eğitim anlayışı şudur: Öğrenciye soyut anlamda bilgiler aktarmak, ezberletmek gereksizdir. Bunun yerine çocuğu pratik hayata, iş hayatına hazırlayıcı uygulamalı eğitim verilmelidir. Bilgiler, dolaylı olarak, oyunlar vasıtasıyla, bizzat uygulamalar yaparak, deneyle, el becerileriyle verilmelidir. Ayrıca metafizik unsurlarla dolu, dinî kültürü olan, hayalî ve soyut özelliklere sahip bir âlem yerine beş duyumuzla algılayabildiğimiz fizik objelerle dolu bu dünyanın bilgisi verilmelidir. Bu anlayış da genelde İngiliz eğitim sisteminin bir yansımasıdır.

 

Sonuç: Fikret’in din ve milliyet kavramlarına muhalefet temelinde geliştirdiği ve kendi dönemindeki muasır garp medeniyetini esas alan beynelmilelci düşüncesi, soyut düzeyde kalan, idealist ve romantik bir tutumun sonucudur. Reel dayanakları yoktur ve olmamıştır. Nitekim şair, “Halûk’un Âmentüsü” şiirinde bunu dillendirir:

“Ebnâ-yı beşer birbirinin kardeşi… Hulyâ!

Olsun, ben o hulyâya da bin cânla inandım.”

Tarih boyunca dünya insanlığı hiçbir zaman evrensel anlamda insan kardeşliğini somut olarak gerçekleştirememiştir. Âdem’in oğulları Habil ile Kabil’in zıtlaşmasından, kutuplaşmasından itibaren insanlar, toplumlar dinlere, milliyetlere, coğrafî bölgelere, ideolojilere göre ayrılmışlar ve haklı haksız birbirleriyle didişip durmuşlardır. Kimse bu mücadeleden vazgeçmemiş, herkes kendini haklı gösterecek tavırlar içinde olmuştur. Bir de güçlü olan veya güçlü olmak isteyen toplumlar ve milletler, dünya kamuoyuna hep beynelmilelci mesajlar vermişlerdir. Esasında bir Rus milliyetçiliği imparatorluğu olan Komünizm, kan ve terle üretilen ürünü Ruslara akıtırken; kendilerine salt emek düşen emekçilere de işçilerin kardeşliği türküsünü söyletiyordu. Bugün de Amerika, siyasî ve askerî gücüyle pek çok ülkeyi sömürürken, dünyaya globalizm şarkısını söyletiyor. Komünizmin dünya işçilerinin kardeşliği ile Amerika’nın globalizmi zayıf toplumları daha kolay sömürebilmek ve dünya kamuoyunu aldatmak için üretilmiş birer beynelmilelci ideolojidir. Maalesef realite budur. İnsanoğlunun hep birbirinin kardeşi olması hayali ise şairce romantik bir hayaldir.

 

 

Kaynakça

Fehmi Baykan, Aydınlanma Üzerine Bir Derkenar, Ankara 1996.

 



[1] Orhan Karaveli, Ölümünün Doksanıncı Yılında Tevfik Fikret ve Halûk Gerçeği, İstanbul 2005, s.51.

 

[2] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, Bilgi yayınevi, Ankara 1969, s.269.

[3] Tevfik Fikret ve Ahlâkı, İstanbul Kanaat Matbaası, Eylül 1918.

 

[4] Kemal Sülker, Nazım Hikmet’in Gerçek Yaşamı, İstanbul 1977, C.2, s.94-96.

[5] Sabiha Sertel, İlericilik Gericilik Kavgasında Tevfik Fikret, İstanbul 1996.

[6] Varlık dergisi, 15 Aralık 1967.

[7] İlhan Selçuk, Orhan Karaveli, Ölümünün Doksanıncı Yılında Tevfik Fikret ve Halûk Gerçeği, İstanbul 2005, s.13.

 

[8] Orhan Karaveli, Ölümünün Doksanıncı Yılında Tevfik Fikret ve Halûk Gerçeği, İstanbul 2005, s.33.

 

[9] İsmail Parlatır, Tevfik Fikret Dil ve Edebiyat Yazıları, Ankara 1993, s.309-310.

 

[10] Tevfik Fikret Bütün Şiirleri, hzl.İsmail Parlatır-Nurullah Çetin, TDK, Ankara 2001, s.541.

 

[11] Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak, İstanbul İnkılâp Kitabevi, s.39

 

[12] Şinasî Bütün Eserleri, hzl. İsmail Parlatır-Nurullah Çetin, Ekin Kitabevi, Ankara 2005, s.30.

[13] Talat Halman, Yunus Emre, İstanbul 2003, s.35.

[14] Tevfik Fikret Bütün Şiirleri, hzl.İsmail Parlatır-Nurullah Çetin, TDK, Ankara 2001, s.456.

 

[15] A.g.e., s.664.

 

[16] A.g.e., s.664.

 

[17] A.g.e., 1, s.665.

 

[18] A.g.e., s.665.

[19] A.g.e., s.541.

 

[20] A.g.e., s.664-665.

[21] Abdülhak Hâmid Tarhan, Bütün Şiirler 1, hzl. İnci Enginün, Dergâh yayınları, İstanbul 1991, s.44,45.

[22] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, Bilgi yayınevi, Ankara 1969, s.287-288.

 

[23] Tevfik Fikret Bütün Şiirleri, hzl.İsmail Parlatır-Nurullah Çetin, TDK, Ankara 2001, s.567.

 

[24] A.g.e.,  s.492.

 

[25] A.g.e., s.530.

 

[26] A.g.e.,  s.490.

 

[27] A.g.e., s.489.

 

[28] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, Bilgi yayınevi, Ankara 1969, s.285.

 

[29] Tevfik Fikret Bütün Şiirleri, hzl.İsmail Parlatır-Nurullah Çetin, TDK, Ankara 2001, s.544.

[30] İsmail Parlatır, Tevfik Fikret Dil ve Edebiyat Yazıları, Ankara 1993, s.310

 

[31] Tevfik Fikret Bütün Şiirleri, hzl.İsmail Parlatır-Nurullah Çetin, TDK, Ankara 2001, s.462.

 

[32] A.g.e., s.491.

[33] A.g.e., s.542.

 

[34] A.g.e., s.644.

[35] A.g.e., s.545.

[36] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, Bilgi yayınevi, Ankara 1969, s.287-288.

 

[37] Tevfik Fikret Bütün Şiirleri, hzl.İsmail Parlatır-Nurullah Çetin, TDK, Ankara 2001, s.544.

[38] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, Bilgi yayınevi, Ankara 1969, s.287-288.

 

[39] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, Bilgi yayınevi, Ankara 1969, s.291-292.

 


Son değiştirme: 20 Şubat 2018, Salı, 23:33