Servet-i Fünun Edebiyatı Anlayışı

Seçilen bazı metinler:

MUSÂHABE-İ EDEBİYYE

 

LİSAN -I Şİ'R

 

Senenin hangi mevsiminde, mevâsimin hangi eyyâmında olursa olsun ekseriya bir durgunluk kâ'inâtı istilâ eder, hava hiç esmez, yahut rûh-nevâz bir letâfetle nazlı nazlı teneffüs ederek dalları, yaprakları hafifçe kımıldatır; ağaçların tepelerini dalgalandırır; suların yüzünü buruşturur. Bunlardan hâsıl olan sadâ sâkit ve muttarid bir valide ninnisine pek müşâbihtir. Mevcudat aralarında râzgûyâne fısıldaşıyor kıyâs edilir!..

Hiç bir gürültü simâh-ı tabîatı rencide etmez, yalnız -mevsim, bahar ise- yeşilliklerin arasında.. -yaz ise- dalların, çalıların üzerinde.. -sonbahar ise - yuvacıkların kenarında, -kış ise- âşiyân-ı sükûnları içinde küçücük bir iki kuşun cıvıltıları işitilir. Pek sıcaklarda bazen kurbağaların boğuk vakvakası, böceklerin yeknesak cırıltısı da bunlara inzimâm ederse o kadar; başka bir ses o âheng-i huzurun insicâm ve ittırâdına halel getirmez.

Kâ'inât sükûn ve sükûnun âğûş-ı nevâzişinde gunûde-i rahat ve rehâvet olmağa hazırlanıyor zannolunur.. iken bir de -nasıl bir sebebe mübtenî olduğu kimsece ma'lûm olmayan, yahut erbabından başka herkese meçhul bulunan- bir te'sîr tabakât-ı havâ'iyyeye nâgehânî bir ihtizâz getirir. Kenâr-ı ufkta bir lihâf-ı nermîn gibi kat kat duran beyaz bulutlar birdenbire morararak parlak gökyüzünde, bir tündbâd-ı hadîd u şedîd önünde serseriyâne dolaşıp dağılmaya başlar; sath-ı deryâ dağlar gibi dalgalar ile sahillere karşı kükrer durur; demin sütliman olan denizin mâî hâresi üzerinde rahat rahat yüzüp giden bir gemi şimdi her ipinden, her makarasından bir âvâze-i istimdâd çıkararak kara dalgaların, beyaz köpüklerin arasında- muvâzenesini kaybetmiş, yolunu şaşırmış sarhoşlar gibi -çalkalanıp yatar; rüzgâr gittikçe hiddet ve şiddetini artırarak yerden toprakları kaldırmak, gökten bulutları indirmekle uğraşır; kayaları kırar; koparır; canhıraş tarrâkalarla uçurumlardan aşağı yuvarlar; ağaçları çatır çatır yerlerinden söker, sürükler kaldırır, atar; dereler coşar; meşcereler uğuldar; gök gürler; şimşek parlar; her şey her taraf inler!...

Bu gürültü arasında neye uğradıklarını bilemeyen hayvancağızlar yuvalarına, inlerine doğru koşarlar. Ötede -boranın zûr-ı tazyîkile bükülüp duran- bir kavak ağacının müteharrik dalları üzerinde artık ârâm edemeyeceğini hisseden siyah bir karga "gaak!" diye acı bir nevha-i ıztırâb çıkararak havalanır, vücûdu bulutların zalâm-ı dehşetine, sadâsı fırtınanın velvele-i mehâbetine karışır, kaybolur gider. Nihayet girye-i tesîri andırır bir yağmur ağır ağır dökülerek heyecân-ı ulvî-yi tabî'ati teskin eyler.

İşte efkâr ve hissiyatın timsâl-ı ma'nîdârı olan söz de aynıyla böyledir; dimağ -sevinç veya keder- hiç bir te'essüre ma'rûz olmayarak hâl-i tabîîde, ruh sakin, kalb müsterih vel-hâsıl mizaç uyuşukluğa yakın bir durgunluk içinde bulunduğu zaman -ki i'tidâl-i dem esnasında demektir- söylenen sözler kavâ'id-i âdiyenin tayin ve irâ'e ettiği intizâm-ı umûmî ve mantıkî dâiresinde gayet düzgün, gayet açık ve selis düşer; hadd-i ma'kûl ve ma'rûfu zerre kadar aşmaz; mübalağalardan, kinâyelerden vâreste olarak her cümle yerli yerinde, her cümlenin erkânı ve furû'u mevâki'-i mu'ayyenesinde bulunur. Hâsılı mizacın o sükûnet-i nâ'imânesi silsile-i kelâmda da tamamıyla müşâhede edilir.

Fakat insan maddî veya ma'nevî- bir sebeble mütehassis ve müteessir olup da bir kerre beyin tayakkuz ve tenevvür etti, ruh münşerih veya münfa'il oldu, kalb fevka’l-mu'tâd halecân ve darabâna başladı mı o zaman -bir cûy-ı hoş-cereyan gibi kemâl-i uzûbet ve suhûletle âdeta akıp gitmekte olan söz bağteten mütegayyir olarak evvelki haliyle nisbet kabul etmeyecek bir şiddet ve mü'essiriyyet kesbeder. Nâtıka sırf hissiyât-ı kalbiyyeye teba'iyyetle nahv ve mantık usûl ü dâ'iresini çiğneyerek meselâ eczâ-yı kelâmı alt üst eder; bir cümleyi diğer bir cümlenin ortasına, bir edatı kâ'ideten bulunması lâzım gelen mevki'in hilafı bir noktaya atar, kesik kesik ibareler, garip garip tabîrler fırlatır, mübalağalar eder, kinâyeler söyler, teşbihler, isti'âreler yapar...

İmdi ey sevgili kâri' (Lisân-ı şi'r) ser-levhasıyla başladığımız bir musâhabeyi böyle fırtına tasvirlerine, hissiyat ta'rîflerine boğup geçmeyeceğimize, bu mukaddimelerden mutlaka bir netice tevlidine gayret edeceğimize elbette kanâ'at buyurursunuz değil mi? O halde bize sorunuz ki (lisân-ı şi'r) nedir?

Lisân-ı şi'r, lisân-ı tahassüs, lisân-ı ruhtur. İfâdemizi ruhumuzun temâyülât-ı bedâyi-perestâne ve teheyyücât-ı hakâyık-cûyânesine tatbik eder, kalemimizi kalbimize rabteylersek lisân-ı şi'r ile ifâde-i meram etmiş oluruz; söylediğimiz şeyler şiir olmasa bile şairane olur.

Evet, Edebiyât-ı Cedide; "Zerrâttan şümûsa kadar her güzel şey şiirdir" hakikatini meydana koydu; üdebâ-yı cedide bu hakikati onun kadar parlak âsâr ve emsâl ile isbâta muvaffak oldular. Bunun için ne yaptılar? Menâzır-ı hilkat ve tabîatın nefs-i nâtıkalarına bahşettiği te'essürâtı hakîkî ve tabîî bir surette elvâh-ı tasvirlerine aksettirmeğe çalıştılar; çehre-i kudrette nazar-ı im'ânlarını kamaştıran güzelliklerin yüreklerinde hâsıl eylediği tahassüsâtı -olduğu gibi-teblîğ ve ifâdeye alıştılar; o sayede mevki-i istifâdeye ciddî ve samimî birkaç eser kondu. O eserler hangileridir ve mâhiyet ve meziyyetleri nedir? Buralarını teşrih ve tasrîhe lüzum olsa da mahal yok. Maksad (lisân-ı şi'rin mâhiyet ve meziyyetini teşrih ve tasrîh olduğu cihetle, tedkîkatımızı hep o cihete sevketmek isteriz.

Malûmdur ki şiir bazılarımız tarafından elan tarz-ı hâsü'l-hâss-ı belâgat addedilmek istenilen nazma münhasır ve müftekır değildir. Binâenaleyh lisân-ı şiir denildiği zaman mutlaka kelâm-ı mevzun anlaşılmak iktizâ etmez. Şu kadar var ki vezinli sözler ruhun her türlü harekât ve ihtizâzâtını mümkün mertebe izhâra tabî'atin güzelliklerini, garipliklerini, perişanlıklarını -nesre nisbetle daha ziyâde muvafakat ve muvaffakiyyetle- taklîd ve iş'âra müsta'id olduğundan her kavmin üdebâ ve şu'arâsı en şedîd, en ulvi, en rûh-perver hislerini nazmen ifâde etmişler yani en güzel şiirlerini manzum söylemişlerdir.

Bunun için (lisân-ı şi'r) tesmiye etmek istediğimiz o tavr-ı belâgate ekseriyyetle manzûmâtta müsadif oluruz. Efkâr ve hissiyatımızı nev' ve mâhiyetlerine, rikkat veya şiddetlerine muvâfık olmak üzere ağır veya hafif, batî veya serî', uzun veya kısa vezinlerle ifâde edebilmek kâ'idesi de nazmın ayrıca bir meziyetidir.

Bir neşîdede mevzû'un tabîatına göre vezin intihabı evzândan birkaçının aynı manzumede mezc ve telifi ve kâbil-i takti’ ve tefrik olan vezinlerin bir iki parçaya ayrılarak isti'mâli gibi meseleler burada zikre şâyân şeyler ise de onlardan diğer bir musâhabede ayrıca bahsetmek de mümkün olduğundan şimdilik sarf-ı nazar eyliyoruz.

Yalnız edebiyattan gâye-i merâm sözü mü'essir düşürmek olmasına nazaran (lisân-ı şi'r)in ta'bir-i âherle (şîve-i şâirane) nin bunda pek çok dahli olduğunu tekrara lüzum görürüz. Her mütehayyiz şâirin bir şîve-i mümtâz-belâğatı olduğu gibi alelumûm şiirin de kendine has bir lisânı olmak tabîî değil midir? Bu lisân -yukarıda tarîfe çalıştığımız veçhile- ruhun temâyülât ve ihtisâsâtına tevfîk-i kelâmdan ibaret olduğu için meselâ:

“Yarım saatten beri yazmakla uğraştığım, yarım dakikada söyleyip mahv ettiğim şu bir sahife yazı... Sevgilim!.. Güya senin tefsir-i me'âlin olacaktı; olmadı, bir hayâlin bile olmadı, ruhtan teşbihler, nurdan istiârelerle mâl-â-mâl olan şu bir yığın sevât!.. Güya senin tasvir-i cemâlin olacaktı, heyhat! Bir zılâlin bile değil!..”

 

veyahut:

 

“Bir güzel göz, siyah bir göz ki penbe beyaz bir çehrenin en parlak bir ziyneti. O sâyedâr kirpikler arasından fırlayan gamzeler ruhu yerinden mi oynatır, kalbi hareketten mi alıkor ne yapar? Yâ Rabbi ne yapar ki insan karşısında tekellümden kalır, teneffüsten kalır?.. Bu kadar masnûât-ı hârikan arasında, ey Hâlik-ı ervâh, iki ma'nîdâr gözden ulvî bir bedî'an daha yoktur...”

 

yolunda i'vicâclı takdim ve te'hîrli sözlere pek tabîî kâ'il olur. Kavânîn-i fesâhatle vech-i telifi bulunamayacak birçok ta'bîrât ve terkîbât olur ki o tavr-ı beyâna göre nekâyıstan değil, bilakis fezâ'ilden sayılır. Ez-cümle-kâ'idesine bi-hakkın tatbik edildiği hâlde -za'f-ı telîf veya ta'kîd gibi fesahatin kat'iyyen zecr ve men ettiği hücnetlerden birini hâvi olduğuna hükmedilmek lâzım gelen bir söz lisân-ı şi're pek muvâfık ve müstahsen gelebilir. O kâidesizdir, fakat yanlış değildir; şâir onu sarf ve nahv yerine his ve ruhuna tâbi olarak söylemiştir.

Maamafih şurasını arz edelim ki maksadımız öyle fâhiş bir takım yanlışlıkları zevksiz ve fâ'idesiz birtakım kâ'ide-şikenlikleri lisân-ı şi'r nâmına makbul veya merdûd göstermek değildir. O gibi mübâlâtsızlıklar hiçbir vakit, hiçbir vesile ile şâyân-ı müsâmaha olamaz ve olmamalıdır.

(Servet-i Fünûn, 11 Nisan 1312/23 Nisan 1896)

 


MUSÂHABE-İ EDEBİYYE

 

MÜSTEZÂDLARIMIZ

 

Çok düşünmeye hacet yoktu; Asır Kütüphanesinin -O sırada hakikaten ciddî bir arzû-yı terakkiye mukarin olarak intişâra başlayan- haftalık risalesi için yazacağım eser öyle dûr u dırâz tefekküre, tekellüfe muhtaç değildi; bununla beraber düşünüyordum...

Mevsim yaz idi; zannederim, Temmuz içinde idik.

O gün zarâfet-i tabîatlarına pek ziyâde itimat ettiğim iki arkadaşımla denizden Büyükdere'ye kadar gidip geldiğimiz esnada artık kat'iyyen karar vermiştik ki şiirlerimize ekseri o tabî'at-güdâz, o yek-âvâz değirmen ahengini veren şey vezinlerimizdir: Meselâ:

 

"Sırma kâkül, sîm-gerden, zülf tel tel, ince bel.

Fâ'ilâtün / Fâ'ilâtün / Fâ'ilâtün / Fâ'ilün!...

 

Vâkı'â fena değil amma bu kadarla kalsa! Şimdi bunun evveline: "

 

"Şivesi, nâzı, edası, handesi pek bî-bedel;

 Gerdeni püskürme benli, gözleri gayet güzel... "

 

diye iki satır ilâve edin, âhirine de:

 

Gül yanaklı, gülgüli kerrâkeli, mor hâreli!

 

Mısra-ı gulgule-fermâsını koyun; sonra dinleyin:

 

"Şivesi, nâzı, edası, handesi pek bî-bedel,

Gerdeni püskürme benli, gözleri gayet güzel!

Sırma kâkül, sîm-gerden, zülf tel tel, ince bel...

Gül yanaklı, gülgüli kerrâkeli, mor hâreli!"

 

Ahengin bu kadarı da fazla, değil mi? Bir şarkı, bir terane için yine zararı yok; fakat bu şekilde, bu nağmede uzun bir manzume okumak mümkün müdür ki tab'-ı rakîk-i şâ'irâneye kelâl bahş olmasın? Ya neûzübillah Tuhfe-i Vehbî ezberciliği ettiğimiz zamanlardaki gibi bir de taktî eyleyerek inşâd etmek lâzım gelse!...

İşte üç arkadaş tek ü tâz-ı musâhabe arasında sözü bu taktî vadisine de uğratmış, gülüp geçmiş idik.

Bir aralık Tarabya'da bir yalının açık pencerelerinden görülen bir salon derûnu bahsimizi Beyoğlu'nda Şâve'nin mağazasına kadar çekip götürdüğü gibi iki iskele sonra Boyacı köyüne çıkan dört kadınla iki çocuktan, bir de lâciverd paltolu, sarı pantalonlu erkekten mürekkeb aile halkının hâli üçümüze birden tarz-ı terbiyye ve ta'ayyüşün etvâr ve evzâ'a verdiği başkalığı yâd ettirdi.

Nihayet Köprü'ye, oradan da evlerimize geldik.

O gece yazı masamın başında... Bahçenin aks-i lerziş-i mehtâbıyla kararıp açılan yaprak kümelerine, çiçek tarhlarına doğru kanatlarını açmış iki pencerenin arasında... Gündüzün refiklerimle cereyan eden müşâfehenin hâtırât-ı latifesi karşısında oturmuş düşünüyordum.

Müşâfehemizin medhali o günlerde pek ziyâde hâhişle kaleme aldığım hâlde -hasbe'l-îcâb- neşrettirmediğim bir makale olmuştu.

Şimdi bu cümleyi yazdıktan sonra şu "hasbe'l-îcâb" terkibini ne için kullandığımı düşündüm; manâsız! Makalemi neşrettirmeyişimin sebebini söylemek dururken böyle ibhâm-ı merama ne lüzum var?...

Evet, makalem evzân-ı aruzdan birkaçı istisna edilince diğerlerinin pek fazla bir âheng ile nakîsa-dâr olduğuna, bunlarla okuyanları usandırmayacak uzunca bir şiir yazmak mümkün olamayacağına dâirdi. O vakitler, ki bundan dört sene evvel... Bakınız pek eski değil, daha dört sene evvel evzân-ı şi'riyyemizin bir noksanından bahseden makaleyi neşretmeye cür'et edememiştim.

Tereddüdüm şundan ileri gelmişti: Fikrimin kabul edilmeyeceği -ma'lûm; fakat bu adem-i kabul bir taraftan itiraz suretinde izhâr edilecek olursa ne yaparım? Müdâfa'a-i hakikat kolay mı?.. Bir de şu mülâhazada bulunmuştum: İnsan bu gibi efkârını birtakım mukaddimelerle önceden serd ve îzâh eylemektense bilâ-mukaddime tatbikatına girişip lâzım geldiği halde sonra müdâfa'a etmek daha doğru olur.

Asır Kütübhânesinin haftalık risalesi için yazacağım manzume işte bu son mülâhazamın ilk eser-i tatbiki olacaktı. Bir vezin intihâb edeyim ki -diyordum-lüzûmundan ziyâde müterennim olmasın, yalnız bir selâset-i nesriyye ile sâmi'a-nevâz olsun, kâfi!

Derhal bildiğim vezinleri birer mısra, birer beyit zihnimden geçirmeğe başladım; hiç birini beğenemiyordum; nihayet:

 

"Geldim baba, açın kapıyı...

               -Vay gözüm Nijâd,

 Gel sohbetiyle hâtırı şâdân eden çocuk!"32

 

beyti bir lem'a-i dehâ-kâr gibi- hafızamı aydınlattı. Mevzû'u çoktan beri tasmîm-kerde-i hayâlim olan manzumemin veznini de intihâb etmiştim; yazmağa başladım: Bir parça, iki parça, üç parça, dördüncüsünde bir kafiyenin icbâr-ı nâgehâniyle biraz tevakkuf etmek lâzım geldi. Yukarıdan beri yazdıklarımı gözden geçireyim, dedim. Heyhat! Manzumemin bir hafta evvel karaladığım "Ey yâr-ı nâğme-kâr!" teranesinden âhenkçe farkı yok gibi idi.

Elfâzın bu selâset-i zâ'idesinden kurtulmak için bir çâre te'emmül ediyordum. Her iki veya üç mısrâda bir kerre vezinden hâriç bir iki kelime koymak, meselâ bir küçük mısra yazmak ki vezni evvelkilerin veznine uymasın. Bununla bir dereceye kadar maksad hâsıl olabilecekti. Yalnız bu küçük mısra için nasıl bir vezin intihâb etmeli ki manzumeyi ıttırâd-ı âhenkten kurtarmakla beraber çiğ düşmesin? Orasını sevk-i tabîate bıraktım. Yazmış olduğum kıt'aları birer birer alarak bu yeni fikr-i ta'dîle göre ıslâha koyuldum. İlk parça:

 

Feyz-i bahârdır deheninden uçan ziyâ;

Bekler çiçek açılmak için ibtisâmını,

Bekler hubûb için o seher-hîz olan sabâ

                        Bir hırâmını.

 

şekline girince son iki lafzın başka bir ahenkle okunabilmesi imkânı beni memnun etti.

 

Envâr-ı ismetinle tecelli edince sen

Enzâr-ı 'aşk önünde olur mâ'il-i sücûd;

Bulmuş kadar latifsin, ey gonce-pîrehen.

Ruhtan vücûd!

 

ve

 

Rahmet biter, bulut dağılır, mihr-i nev-bahâr

Âfâka lem'a-rîz oluyorken hazîn hazin,

Eyler çiçeklerin biri bir hande âşikâr..

                 Sen o handesin.'

 

kıt'alarını yazıp tekrar okuduğum zaman me'mûlümün fevkinde bir selâset-i nesriyye ile meşhûn bularak sevindim. Birkaç gün sonra da manzumem risalenin son sahîfeleri arasında -süsündeki kusurdan haberdâr olan bir kız gibi- sıkıla sıkıla âlem-i neşriyata çıktı.

Eserimi en evvel gören zât beğenmiş, fakat "keşke şu son mısraları yarım bırakmasaydın!" demiş idi. Biraz daha vâkıf-ı aruz geçinen biri de "bu müstezâd olacak amma hani öteki mısrâların ilâveleri?" kaydını beyâna lüzum görmüştü.

O zamanlar resâ'il-i mevkûtede sık sık âsâr-ı manzume görülmemekte olduğundan mıydı? Her nedense "Ey Kız" manzumesi neşredildiği günden itibâbaren âşinâ, bigâne birçok erbâb-ı edebin nazar-ı dikkatini celb etmiş gibi göründü. Alel-umûm beğenenler bir kıza hitabımda kudsiyyet-i bekârete lâyık bir lisân-ı ihtiram kullanmış, açıkçası zebân-dırâzlık etmemiş olduğumu bir fazîlet-i nâdire addediyorlar; beğenmeyenler ise böyle müstezâd olamayacağından; bizde müstezadın bir şekl-i mahsûsu ve:

Mef'ûlü / Mefâ'îlü / Mefâ'îlü / Fa'ûlün

Mef'ûlü / Fa'ûlün

 

diye bir vezn-i mu'ayyeni olduğundan bahsediyorlar; hiç olmazsa:

 

Vaz'-ı me’âl-perverin eş'ârdan güzel,

Şâir değil, fakat ne kadar şâ'irânesin,

Sâfiyyet-i muhabbete ezhârdan güzel

Bir nişanesin!

 

kıtasındaki "vaz'-ı me'âl-perverin" terkibine ilişiyorlardı. Hâlbuki itikâd-ı hakîrânemce "Ey Kız" manzumesinin birçok kusuru, yalnız bir meziyyeti vardı. Kusurlarını ta'dâda hacet yok, meziyyeti (Mef'ûlü / Mefâ'îlü / Mefâ'îlü / Fa'ûlün - Mef'ûlü / Fa'ûlün} vezninde olmaması idi; fakat bunu o zaman anlatmak ne kadar güçtü.

Aradan çok geçmedi, Safa Bey:

 

"Evrâkı düşüp yerlere kalmış yine üryân,

Eşcârda manzûrum olan manzara bârid;

Yağmur yağıyor, sanki bu dem her biri giryân

Bir heykel-i câmid. "

 

kıt'a-i garrâsıyla başlayan "Hazân" neşidesini -galiba aynı mecmuada- neşrederek müstezadın şekl-i ma'rûfunu tağyirdeki cür'eti kabul ediyorsa da vezince o kadar müsamahaya ka'il olmayacağını bir tarz-ı şâ'irânede kemâl-i fesahat ve selâsetlı anlatmak istedi.

Sonra Cenâb Şehâbeddin Bey'in:

 

"Gezdim akşama kadar servler içre küskün.

Seni gömmüştüm o gün!"

 

beytiyle biten bir şi'r-i hazini intişâr etti. Bunda müstezadın vezni de şekli de değiştirilmiş, lâkin ahenk muhafaza edilmiş idi.

Daha sonra Menemenlizade Tahir Beyefendi'nin "Tesadüf" unvanlı şu eserlerini okuduk:

 

"Bir gün ki bahar etmiş idi lutf ile ihyâ

Gülzâr-ı safâyı.

Çıkmıştım o gün etmeğe gülzârı temâşâ;

Müstağrak-ı envâr idi hep zîr ile bâlâ,

Gül-goncelerin râyihası eylemiş imlâ

Âfâk-ı hevâyı

Cennette mi, dünyâda mıyım? Anlamadım ben;

Firdevs idi gülşen.

Yalnızca gezerken

                       ….... ilah"

 

Burada küçük parçalar yalnız lüzum görüldükçe îrâd ediliyor, aradaki mısrâların adet ve mevkiince ıttırâd gözetilmiyordu.

Geçen seneye gelinceye kadar müstezâdlarımız bu derece-i teğayyürde kaldı. Ara sıra müstezâd nev'inden bazı şeyler yazılıyor, lâkin hiçbirine evvelkilerden başka bir şekil verildiği görülmüyordu. Derken Servet-i Fünûn 'un geçen seneki nüshalarından birinde Cenâb'ın "Riyâh-ı Leyâl" ser-nâmeli manzumesi neşrolundu. "Riyâh-ı Leyâl" istenildiği gibi tavsîr edilmek için bir silsile-i esvâd ister; öyle bir ahenk ister ki hevânın keyfine göre değişmeli; çılgın rüzgârlar gibi gâh ıslık, gâh boru çalarak, bazan kahkahalarla, bazan ağır ve sürekli uğultularla inleyerek devam etmeli. Bu tehavvülât-ı savtiyyeyi yalnız kelimeler üzerinde husule getirmek mümkün olamayacağını bilen şâ'ir-i sâhir veznin de mu'âvenet-i kabiliyyetine mürâca'atla şöyle bir müstezâd vücûda getirmişti:

 

"Ey gizli kebûterlerin âheste sürûdu.

Ey mirvaha-i lâne-i mürgân.

Ey bâd-ı hırâmân..

Âfâka inince gecenin sütre-i dûdu,

Başlarsın ufuktan seyelâna

Bâlîn-i cihâna,

0l dem ki olur, ey tarab-âmûz-ı hayâlât.

Bir nây-ı zümürrüd gibi nâlân

Destinde nihâlân..

0l dem ki............ilâh

 

"Riyâh-ı Leyâl" gibi bir eser ihtimâl ki bir daha yazılmaz, yazılamaz; lâkin bu tarz-ı müstezâd nazmımız için şâyân-ı ehemmiyyet bir kazançtır.

Servet-i Fünûn’da o zamandan beri daha başka müstezâdlar da neşrolundu ki bu miyânda yine Cenâb'ın:

 

"Dilerim kalb-i zârımı her ân

Senin garamına bir mehd-i ihtizaz etmek;

Ayırır korkusuyla dest-i zemân

Samîm-i kalbimi bir gün vedâd-ı nâzından.

Dilerim genç iken ölüp gitmek."

 

Kıt'asını hâvi neşîde-i âşıkânesi yâda lâyıktır... Mebâni’l-İnşâ müstezadı:

"Müstezâd diye mâba'dlarında kendilerine mürtebit bir fıkra-i mensura mezkûr olan mısra veyahut beyte derler." diye tarîf ediyor ve şu misâli getiriyor:

 

"Ser-tâ-be-kadem şu'le-i aşkım şererim yok,

Ammâ nelerim var.

Yandı dil ü cânım gam ile eşk-i terim yok,

Dahî beterim var.

Sordukta dedim" ............ ilah

Bu ta'rife göre yeni müstezâdlara başka bir isim bulmalıyız mı  diyorsunuz!.. Bakındı şu düşündüğünüz şeye!

(Servet-i Fünûn, 16 Kânun-ı sânî 1312/28 Ocak 1897)

 



Son değiştirme: 21 Şubat 2018, Çarşamba, 13:14