Servet-i Fünun'da Şiir Anlayışı

Seçilen örnek metinler:


MUSÂHABE-İ EDEBİYYE

 

TE'SÎR-İ EVZÂN

 

Asrımızda her şeye bir ma'nâ-yı vücûd veren, en hafi serâ'ir-i şühûd ve tabî'atı bir lem'a-i mekşûfiyet altında enzâr-ı i'tibâra arz eden felsefe-i hâzıra -beşeriyetin lisan-ı heyecanı olan- nazmı da hâdde-i tedkîkinden geçirmiş ona da bir şekl-i fennî iksâ etmiştir.

Ve hele de mevzûn söz kadar dâ'ire-i tabîattan hâriç bir şey olamaz; vâkı'â bir fikri doğruca, bir tertîb-i mantıkî altında ifâde etmek varken onu eğip bükerek mevzû ve mukarrer ölçüler altına almak, bî-lüzûm takdim ve te'hîrler, bî-fâide hazf ve ilâvelerle şekl-i tabîîsinden çıkarmak ne için?

İşte nesr-i hâzır tarafından manzûmât hakkında ibzâl edilen bu ta'riz de yine vehleten pek muhikk görünür; fakat biraz ta'mîk edilince anlaşılır ki o takdim ve te'hîrler, o hazf ve ilâveler ekseriya bî-lüzûm ve fâide olmadıktan, sözün tabî'iyyetine halel getirmedikten başka ona bir te'sîr-i belîğ bahşediyor; bu te'sîr ile manzum eserler mensur eserlerden ziyâde hâfıza-ârâ oluyor.

Bir te'lîf-i hikemîden tercüme ettiğim şu satırlar daha ziyâde îzâh-ı bahse kâfildir:

"..... Bizce nazm, kelâm-ı mensur taraf-gîrânının iddi'â ettikleri derecede gayr-ı tabîî, yapma bir şey değildir. Onun tabîat-ı beşeriyede bir menşe'i vardır, binâenaleyh ilâ-nihâye payidar olması pek muhtemeldir. İlm-i menâfiu'l-a'zânın bu bâbdaki ahkâmına göre lisân-ı âhenk-dâr-ı nazm -ki gaye-i maksadı her şeyden evvel ifâde-i hissiyattır- bizzat hissiyattan mütevelliddir.

"Bu müsellemdir ki hissiyât-ı şedîdenin taht-ı tesîrinde bulunduğumuz vakit evzâ'ımıza bir ahenk, tabîr câizse bir mevzûniyyet gelir. Dimağda hâsıl olan teheyyücât, kanûn-ı mahsûsu hükmünce, -aynıyla bir âb-ı râkidin karıştırılmasıyla tahassul eden ihtizâzât gibi- hemen yine az çok kurbiyyeti olan a'zâya sirayet ve intişâr ediverir...

Alelade bir sabırsızlık, yahut sıkıntı zamanında bacağımızın oynadığı, sarsıldığı vâki değil midir? Maddî ve ma'nevî ıztırâbâtımız arasında bütün vücûdumuz harekete gelir; şayet te'essürümüz o kadar şiddetli değilse vücûd önden arkaya doğru sallanmaya ve bu suretle kendi heyecan-ı ıztırâbını ta'dîl ve tanzime sâ'î olur. Nitekim pek büyük bir sevinç insanı sıçramaya, oynamaya sevkeder. Aynı kavânîn ve hâdisât cihâz-ı savtîde dahi câridir.

Burada mes'ele-i esâsiyyeye temas ediyoruz: Teheyyüc-i asabî neticesi olarak söz kâbil-i takdir ve tahmin bir vezin ve ahenk ile revnak-yâb olur; bir nâtıka-perdâz, kızışınca, îrâd etmekte olduğu nutka ibtidâ-yı hitabetinde mevcut olmayan vezin ve ahengi ithâl etmeye başlar; efkârı iktisâb-ı şiddet ve servet ettiği kadar kelâmı da bir letâfet-i mûsîkiyye ile insicâm-pezîr olur.

"Bu böyle olduğu gibi bir mu'âşıkın lisân-ı garâmı duyulup zabt olunabilse onda da bir nevi ihtizaz, muntazam bir temevvüc, kaba taslak birtakım eczâ-yı nazmiyye bulunacağında şübhe yoktur. Alfred de Musse lisân-ı edebiyyâttan bahsederken: "Bu lisânın şu hâssası vardır ki bunu herkes anlar, fakat söyleyemez..." demiştir ve bunda şübhesiz haklıdır. Maamâfih hepimiz hayatımızın bir deminde, ekseriya bilmeyerek, o lisânı söylemiş, sedamıza o tagayyürât-ı müterennimeden, lisânımıza -lisân-ı şâirde bizi meşhur eden- o selâset-i mûsikiyyeden bir şey iâre etmiş.. Sonra, a'sâbımızın bu gerginliği geçince yine eski lisânımıza, hissiyatın sükûn ve itidaline delâlet eden o sâde, o adî tavr-ı beyânımıza, avdet eylemişizdir...

Nazım -hiç olmazsa- mevzû-ı aslîsi yani vezni nokta-i nazarından gayr-ı tabîî bir şey değildir. İnsanlar akıl ve zekâlarının geçici bir arzusuna, bir meyline tâbi olarak şiir ile, hattâ nazm ile iştigâl etmemişler, bilâkis, buna tabîatlerinin bir cehdi sayesinde ve bir düstûr-ı fennî mucibince vâsıl olmuşlardır.

"Kıvâm-ı ahenk hissiyatın derinliğine bir delîl-i tabîî olduktan fazla -yine ilm-i menâfiü'l-a'zânın diğer bir kanunu mucebince- bu hissiyatı sâmi'înin kalbine sirâyet ve nüfuz ettirmek hâssasına da mâliktir. Binâenaleyh manzum söz söylemek, yani bir fikri nazmen ifâdeye kalkışmak, bu teşebbüs:

"Ben hissiyatımı lisân-ı adî ile ifâde edebilmek derecesinin fevkinde meşhûn-ı meserret veya zebûn-ı ıztırâbım!" demekten başka bir şey değildir. Denebilir ki nazm darabân-ı kalbin kulakla işitilecek mertebeye gelmesidir; bu darabân sesimize bir intizâm getirir ve bütün kalplerin birlikte çarpmasını icap eder.

"İşte kelâm-ı mevzûn hissiyatı böyle sûret-i tabîiyyede ifâde ve başkalarına infaza hizmet ettiği gibi ezhân-ı sâmi'îni, büyük bir kuvvet sarfına meydan vermeyerek, o hissiyat üzerine celb ve cem'e de muvaffak olur. Filhakika selis ve âhenk-dâr bir ifâde, dinleyenler tarafından fazla zihin yormaksızın, fazla dikkat sarf etmeksizin anlaşılır.

Bununla beraber biz Mösyö Sipenser kadar ileri giderek nesrin ma'lûm olan perişanlığından adem-i ıttırâd ve intizâmından dolayı kâri'i büyük bir fa'âliyet-i zihniyyeye icbar ile efkâr ve hissiyatı lüzumu kadar muhakeme ve tevsî'den alıkoyduğunu, nazmın ise, bilâkis, her heceyi zabt için lâzım olan mikdâr-ı dikkati evvelden hazırlayarak kuvâ-yı fikriyyemizi boş yere sarf ve izâ'adan bizi men ettiğini iddiâ etmeyiz... İyi manzumeler ekseriya mensur eserlerden daha güç anlaşılır; sebebi, bunlarda efkârın gâh pek mütekâsif olması, gâh pek yüksek bulunmasıdır. Maahazâ şurası inkâr olunamaz ki lisân-ı âhenk-dâr-ı nazm dimağa daha çabuk nüfuz ve tesîr eder ve orada daha çok iz bırakır. Bu noktadan bakılınca nazım nesirden daha mükemmel bir âlettir; zira daha cüzî temayülle hareket ederek daha az kuvvet istihlâk eder. Bir de esvât-ı mürekkebesinin imtizaç ve selâseti, elfâzının adem-i tenâfür ve sıkleti, hecelerinin hiffet ve uzûbeti ile nazım gerek zihin gerek hafıza için bir mu'âvin, bir hâdimdir..."

Bu izahattan anlaşılıyor ki nazım öyle bazılarının zannettikleri gibi gayr-ı tabîî, sahte bir lisan-ı ifâde değil, bilâkis hissiyatın 'en tabîî, en muvafık bir tercümân-ı sehhârıdır. Şu'arâ-yı sâlifenin kisve-i nazma soktukları üryan ve perişan birçok fikirler, mülâhazalar yalnız o sayede, o füsûn-âmîz kisve-i beyan sayesinde boşluklarını örtmüşler, mevcûdiyet-i sahîfelerini şimdiye kadar muhafaza etmişlerdir.

Hangimiz hafızamızı yoklayacak olsak, kim bilir ne zamandan beri orada nakşolup kalmış beş on beyte tesadüf ederiz. Bunların arasında öyleleri vardır ki insan güya manâlarını düşünmeden, anlamadan, yalnız kelimelerin cereyan-ı âhengine kapılarak tekrarlamış, tekrarlaya tekrarlaya ezberlemişim zanneder.

Bugün birçoklarımızın ezberinde bulunan bir gazel bazen en hafif bir darbe-i mu'âhezeye bile dayanabilecek bir meziyyet-i fikriyyeyi haiz değildir; bununla beraber onu tekrar etmekten bir mahzûziyyet, bir keyif, bir safa duyar, samîm-i kalbimizde ona mahsûs bir nağmenin dâima ihtizazını hissederiz.

Bu nağme ile o gazel en me'mûl olmayan bir sırada dudaklarımızdan dökülür. Sonra biraz dikkat edince... Fakat hayır! O, dikkate, tedkîke gelmez; öylece, olduğu gibi sevilir. Yalnız şurası muhakkaktır ki bu nevi nazımlar dâima pek selîs, pek lâtîfü'l-inşâd olanlardandır.

Bunlarda öyle bir suhûlet-i intiba vardır ki zihne, hafızaya, ruha güya seyelân etmiş, sereyân etmiş zannolunur. Şimdi bu mazhariyyet hangi eser-i mensura nasîb olmuştur? Bazen bir cümle-i nesriyye hatırda kalır; fakat dikkat edilince onun da bir selâset-i mahsûsası, bir nağme-i mahsûsası, bir vezn-i mahsûsu olduğu görülür.

Alelumûm nazmın güzelliğini temin eden şey veznin muvafakatidir. Te'sîr-i evzân san'at-ı nazmın husûsiyle bizim nazmımızın en çok tedkîke şayan bir noktasıdır. Arûz-ı Osmânî pîş-i intihâb ve isti'mâlimize bir çok vezinler dökülüyor, bunların hangileri daha ziyâde sezâ-yı iltifattır.. Hangilerinden ne gibi yerlerde nasıl istifâde kâbil olur..

Birbirlerinden fark-ı hakîkileri nedir.. Bu nasıl anlaşılır… Edvâr-ı şi'riyyemizin hangilerinde hangi vezinlere en çok rağbet gösterilmiştir.. Hangi şâirimiz hangi vezni kesretle kullanmış ve bununla ne yolda güzellikler istihsâl etmiştir.. Vezinlerimiz ne gibi tefennünlere müsâittir..

Hangisi daha sade ve selîs, hangisi daha rakîk veya tumturaklıdır.. İşte birçok su'âller ki her birinin halli uzun uzun musâhabelere zemîn-i cereyan olabilir. Fakat ne söylense, ne kadar îzâhât verilirse bir zevk-i şâirânenin ilham edeceği dekâyık-ı san'ata kabil değil mikyas olamaz.

Vezinlerimize müte'allik mebâhis içinde en ziyâde şâyân-ı kayd bir şey var; o da "kelimâtın harekât-ı tabîiyyesi"dir. Bilmem, bu tabîr ile fikrimi iyice anlatmak, mümkün olabilecek mi? Demek istiyorum ki yalnız evzânı manâ ile te'lîfe itinâ etmek.. Şu manâ tumturaklı bir vezin ister, bu biraz daha nesrîsini götürür.

Öteki bahr-ı hezecden beriki bahr-ı mütekâribden hazzeder hükümlerini vermek kolaydır, fakat kâfi değildir. Vezni mevzû'a yakıştırdıktan sonra -ki şiir-âşinâ bir tabiat bunu ekseriya kendiliğinden yapar- vezin ile kelimâtın da muvâfakatına[1] dikkat etmek lâzımdır; ve işte burada elfâzın harekât ve sekenât-ı tabîiyyesine göre vezni istihdam etmek, ondan türlü türlü istifâdeler eylemek mümkündür. Meselâ tabîaten kâbil-i imâle olan bir kelime veznin öyle bir parçasına tesadüf ettirilir ki bundan husule gelecek ahenk büyük bir fâ'ide-i ma'neviyye, bir te'sîr-i ma'nevî vücûda getirir:

 

“Ah!'Ey aşk âteş-i hicrana yakma canımı,

İncitirsin korkarım cânımdaki cânânımı.”

 

beyündeki "Ah!" yahut:

 

“Senin bana açtığın bir tek yara ile yetinmiyorum. acele et ey avcı

Senin açacağın bir başka yarayı da şevkle bekliyorum, ey ömür... bekle!”

 

şiirindeki "ey ömr!" enîn-i medîdi gibi.

Evzânın bu yolda isti'mâl-i ma'ânî-pîrâsına büyük  şâirlerimizin âsârında epeyce tesadüf olunur. Ez-cümle Ziya Paşa merhumun:

Birsin bir... Birliğinde şek yok!

 

Mısra-ı bedî'indeki "bir..." kelimesinin taharrük-i şedidiyle Fuzûlî'nin:

 

Dost bî-pervâ, felek bî-rahm, devrân bî-sükûn:

Derd çok, hem-derd yok......

 

beyt-i meşhûrundaki "derd" ve "hem-derd" tabirlerinin telaffuz-ı cezîli bu yolda bulunacak en güzel misallerdendir.

Abdülhak Hâmid Beyefendi'nin:

 

“Döner vâdide dûrâdûr bir ses, rûdar çağlar”

 

mısrâındaki "dûrâdûr" ve "rûdlar" kelimeleri ise -âheng-i taklîdiyi hâvî âsâr-ı Osmâniyyenin en parlaklarından olan- bu mısrâ-ı nefisi hakîkaten canlandırıyor.

Şunu da kaydetmeli ki bu havas "efâ'îl 've tefâ'îl"e münhasırdır.

Evzânımızın daha birçok suver-i istihdamını ta'yin kâbilse de onları inşâallah başka bir musâhabemizde mevzû-ı bahs ederiz.

(Servet-i Fünûn, l Teşrîn-i evvel 1314/13 Ekim 1898)



[1] Bu muvâfakat "nazmın nesirden fark olunmayacak surette külfetsiz olmasından" ibaret değildir. O yolda olan nazımlara sâdece selîs derler. Halbuki bir nazm için yalnız selâset yani suhûlet-ı kırâ'at kâfi olamaz.

 


Son değiştirme: 21 Şubat 2018, Çarşamba, 13:16