Tevfik Fikret

Seçilen bazı metinler:


MUSÂHABE-İ EDEBİYYE

 

EVZÂN-I ARUZ

 

Tefâhür olmasın, zaten öyle olacak bir şey yok ya!... Kudret-i fâtıra size büyük, amma ne kadar büyük bilir misiniz; karşınızda mâî dumanlar arasında mahmûrâne bir ceberut ile sizi pâmâl-ı enzâr-ı mehâbet eden... En küçük, en âciz bir âvâze-i te'essürünüzü âğûş-ı mekânetinde büyüterek sem-i hayretinize -uzaktan uzağa işitilir bir gök gürültüsü gibi- aksettiren dağlar kadar, evet o kadar büyük bir isti'dâd-ı mûsikî vermiş olabilir; bundan dolayı siz iftihar da edersiniz, fakat şu nakledeceğim hikâyecikte benim için tefâhuru mûcib olacak, tefâhura haml edilecek bir şey yoktur; lâzım gelirse ben de bununla müftehir olabilirim:

Mektepte idim. Lisân-ı edebi hecelemeye henüz başlamıştık. Halbuki ben dört seneden beri mevzûn tekellüm ediyordum. Şiir nâmına yazdığım hezeyanlar hocalarımın, arkadaşlarımın delâlet ve himmetiyle gazetelere, Tercüman-ı Hakikat"a bile girmiş, ismime şâir sıfatı çoktan izafe edilmiş idi.

O sene daha ilk defa olarak edebiyat dersinde bulunuyor tenâfur-ı hurûf ve kelimâtı, ta'kid-i lafzî ve ma'nevîyi ve za'f-ı te'lifleri, tetâbu'ları, garabetleri, tekrarları -o her satır yazımızda birkaç misâline birden tesadüf olunabilen şevâ'ib-i fesâhati- daha ilk defa olarak işitiyor, ilk defa olarak öğreniyorduk.

Nihayet imtihan günleri, imtihan saatleri geldi, yetişti. Hocalarımız toplandılar. Mevki-i imtihana birer birer çekilmeğe başladık. Mektebimizde meselâ Arabî, Fârisî, Türkî edebiyat muallimleri bir odada birleşir, aynı zamanda bu üç dersin imtihanı birden icra edilirdi. Nevbet-i su'âl muharrir-i âcize geldi.

Geçende talebemden birinin "gayret ve atâletimizin tecrübegâhı cevher-i liyâkatimizin mihekk-i siyahı" diye tarîf ettiği ma'hûd kara tahtanın başına geçtim. İbtidâ Arabîden imtihan ettiler. O bilâ-vukû'at geçti. Sonra edebiyât-ı Osmâniyyeden soruldum. Söylediğim kâ'idenin bir de mevzun misâli vardı; pür-tumturak u hoş-edâ, onu da okudum. Bunun üzerine hoca efendilerden hangisi idi, pek iyi tahattur edemiyorum, biri -şüphesiz benim sıyt-ı âfâk-gîr! şâiriyetime istinâden-okuduğum neşîdenin veznini sordu.

Oraya kadar bir iki ufak tereddüdden başka eser-i acz göstermemiş olan şâkird-i şâ'ir (pek âmiyane amma) ve dahi turalar noktasında hâ'ib ü hâsir kala kaldı. Su'âlin tekerrürü üzerine lisânından birkaç "fe'ilâtün, fe'ûlün" terkibi döküldü ise de... Hayır, manzumenin vezni onların hiç biri değildi. Nihayet yine o müz'ic su'âli irâd etmiş olan zât:

"Aruz okumamışlar; bunu sormaya zâten hakkımız yoktu." yolunda zü'l-ciheteyn bir itizâr ile kusuru üzerine almak inâyet-i âciz-nevâzânesinde bulundu. İyi kötü bir numara verdiler. Fârisî imtihanına geçildi. Evvelâ Fârisî’den Türkçe’ye bir tercüme yaptırıldı. Bu "Bostan" dan uzunca bir parça idi. Sonra Türkçe bir beyit yazdırdılar. Muallim efendinin ihtarıyla bunu lisân-ı Sa'dî'ye manzum olarak nakle çalıştım. Şu iki mısra vücuda geldi:

"Onun hile tuzağında Kaf Dağı'nın Anka kuşunu avlamaya çaba göster. Eğer Süleyman olmak islersen karıncanın hatırını incitme."

Tercümem esasen bir şeye benzemiyordu; fakat manzum oluşu hey'et-i imtihâniyeyi hakkımda sitâyişhân etti ve deminki şiirin veznini bulamayışıma şimdi âdeta istiğrâb edildi. O zaman söylediler, okuduğum neşîde bahr-i mütekaribden imiş: Fa’ûlün / Fa'ûlün / Fa'ûlün / Fa'ûl. Ben ise yazdığım mısrâların hangi vezinden olduğunu bilmiyordum!...

Bunu hikâyeden maksadım şu ki: Mevzun yazmak için mutlaka aruz okumağa hacet yoktur, şiir söylemek için mevzun yazmağa ihtiyaç olmadığı gibi.

Eğer insanlarda tabî'at-ı şi'riyye mevhûbât-ı fıtriyyeden ise bu ka'idenin doğru olduğunda şüphe edilemez. Hilkaten "âhenk-şinâs" bir tab'a mâlik bulunanlar için mevzun yazmak dili olanların söz söylemesi kadar tabîî değil midir? Bildiğim, görüştüğüm erbâb-ı "zevk" arasında arzu etmiş, meşgul olmuş da vezinli bir söz söyleyememiş kimse tanımıyordum. Halbuki nice arzu eden, meşgul olan zâtlar biliyorum ki hatta vezni dürüst bir mısra söylemekten bugün acizdirler.

Birçoklarımızın belki bi't-tecrübe malûmu olan şu hakikati yeni bir nazariye imiş gibi deliller arayarak, burhanlar getirerek isbata lüzum yoktur, sanırım. Maamafih her şeyi mutlaka bir kitaptan okuyup bellemek fikir ve ihtiyacında bulunan birtakım merak sahipleri vardır ki onlar için müstağnî-i tedvîn hiç bir ilim olamaz, ilm-i aruz ise ma'lûm olan hâl ve şeklinde, olsa olsa ulemâ-yı İslâmiyye tarafından vaktiyle ulûm-ı edebiyyeye ne kadar merak edilmiş, ne kadar ehemmiyet verilmiş olduğunu isbata hizmet eder.

Vâkı'â bu da az şey değildir. Fakat alelâde bir külliyât veyahut bir mecmû'a-i müntehabât mütâla'a etmek, hiç olmazsa coğrafyayı güzelce tahsil ile farazâ "bahr-ı remel" nâmına yeryüzünde bir deniz bulunmadığını öğrenmek aruz okumaktan bî-şübhe birkaç kat ziyâde mûcib-i istifâde olur.

Demem ki vezinlerle hiç meşgul olmayalım. Bilâkis, bunları tedkîk edelim. Ancak tedkîkatımız her vezne bir isim vermekten, her veznin şöyle birkaç seklini sayarak bunlar için de birer ikişer de misâl getirmekten ibaret olmasın; daha nâfi, daha ciddi neticeler versin.

Meselâ anlayalım ki evzânın hangisi daha rakîk, daha saf, daha sâde, daha hafif, daha şuh, daha mest, daha raksân ve nevayî. Hangisi daha samimî, daha mü'essir, daha ciddî, daha ağır, daha ulvî, daha semavî ve ruhanîdir. Evet bakalım hangi vezin hangi zeminlere daha muvafık düşecek, hangi hissiyyât hangi vezinlerle daha tam, daha salim olarak tebliğ edilebilecek. Hâsılı hangi şiir hangi vezne tatbîkan söylenirse tabîiyyetini, samîmiyyetini, ruhunu muhafaza edecek.

Vakıa "san'atta hadd olmaz" fikrine göre bu da bir nev'i tahdîddir, amma dereceye kadar işe yarar; hiç olmazsa mübtedîler evzânın bu hasiyetlerini kendi kendilerine takdir ve ta'yîn edinceye kadar dûçâr olacakları -hepimizin dûçâr olduğumuz - pîç ü tâbdan kurtulmuş olurlar. Hem bunun için öyle uzun uzun kitaplar tasnifine, düstûrlar, ka'ideler vaz'ına da lüzum yoktur; edebiyat kitaplarına birkaç sahîfecik ilâve edilse kifayet eder.

Denilebilir ki "zâten aruz kitapları da bu maksada mebnî yazılmış! Bahirlerin esâmisi bunlara dâhil olan evzânın havas ve keyfiyâtı tamâmiyle müş'irdir." Hayır, bir kere nâm ve unvan hiç bir vakit ta'rîf yerini tutamaz. Bu olmasa bile meselâ "bahr-i karîb"den ne anlarız?...

Bizce o isimler evzânın havâss-ı hakîkiyyelerinden ziyâde ahvâl-i sûriyyeleri nazar-ı dikkata alınarak vazolunmuş, adetâ şekillerine bakılmış, sesleri dinlenmiş, duruşları, yürüyüşleri, koşuşları, atlayışları -o da bir dereceye kadar- gözetilmiş, halbuki tabî'atları, mizaçları isti'dâdları, kuvvetleri, hâsılı ruhları hiç tedkîk edilmemiş: Bu neden duruyor? Şu ne için koşuyor? O ne sebebe mebnî atlıyor? Buralarına sevk-i fikr etmeğe lüzum görülmemiştir...

Biz de görmesek ne olur? Hiç! Fakat erbâb-ı tabî'at ve kabiliyyet o havâssı görür, hem bir aruz kitabının belki yapraklarını çevirmeğe muhtaç olmaksızın görür, ve bize de gösterir ki mevzun yazmak için mutlaka aruz okumağa hâcet yoktur, şiir söylemek için mevzun yazmağa lüzum olmadığı gibi!

(Servet-i Fünûn, 3 Teşrîn-i evvel 1312/15 Ekim 1896)

ÖMR-İ MUHAYYEL

 

Bir ömr-i muhayyel... Hani gülbünler içinde
Bir kuşcağızın ömr-i bahârîsî kadar hoş;
Bir ömr-i muhayyel... Hani göllerde, yeşil, boş
Göllerde, o sâfiyet-i vecd-âver içinde
Bir dalgacığın ömrü kadar zaîl ü muğfel
                 Bir ömr-i muhayyel!

Yalnız ikimiz, bir de o: Ma'bûde-i şi'rim;
Yalnız ikimiz, bir de onun zıll-ı cenâhı;
Hâkîlere bahş eyleyerek hâk-i siyâhı
Dûşunda beyaz bir bulutun göklere âzim.


Her sahn-ı hakîkatten uzak, herkese mechûl;
Bir safvet-i masûmenin âgûş-ı terinde,
Bir leyle-i aşkın müteennî seherinde
Yalnız ikimiz sayd-ı hayâlât ile meşgul.

Savtındaki eş'ar-ı pür-âhenk ile mâlî,
Şi'rimdeki elhân-ı muhabbetle nagam-sâz,
Ah istiyorum, göklere âmâde-i pervâz
Bir lâne-i âvârede bir ömr-i hayâlî...

Bir ömr-i hayâlî... Hani gülbünler içinde
Bir kuşcağızın ömr-i bahârîsî kadar hoş;
Bir ömr-i hayâlî... Hani göllerde, yeşil, boş
Göllerde, o sâfiyet-i vecd-âver içinde
Bir dalgacığın ömrü kadar zaîl ü hâlî
                Bir ömr-i hayâlî!

(Servet-i Fünun, 5 Teşrin-i sani 1314)

 

YAĞMUR

 

Küçük, muttarid, muhteriz darbeler
Kafeslerde, camlarda pür ihtizâz
Olur dembedem nevha-ger, nağme-sâz
Kafeslerde, camlarda pür ihtizâz
Küçük, muttarid, muhteriz darbeler...

Sokaklarda seylâbeler ağlaşır
Ufuk yaklaşır, yaklaşır, yaklaşır;
Bulutlar karardıkça zerrâta bir
Ağır, muhtazır dalgalanmak gelir;

Bürür bir soğuk, gölge etrafı hep,
Nümâyân olur gündüzün nısf-ı şeb.

Söner şimdi, manzûr olurken demin
Hayulâsı karşımda bir âlemin.

Açılmaz ne bir yüz, ne bir pencere;
Bakıldıkça vahşet çöker yerlere.

Geçer boş sokaktan, hayâlet gibi,
Şitâbân u pûşîde-ser bir sabî;

O dem leyl-i yâdımda, solgun, tebâh,
Sürür bir kadın bir ridâ-yı siyâh

Saçaklarda kuşlar -hazindir bu pek! -
Susarlar, uzaktan ulur bir köpek.

Öter gûş-ı rûhumda boş bir enîn,
Boğuk bir tezâd-ı sükûn u tanîn;

Küçük, pür-heves, gevherîn katreler
Sokaklarda, damlarda pür ihtizâz
Olur muttasıl nevha-ger, nağme-sâz
Sokaklarda, damlarda pür ihtizâz
Küçük, pür heves, gevherîn katreler...

(Servet-i Fünun, 2 Teşrin-i Evvel 1313)

 

 

SEN OLMASAN
 
 
Sen olmasan... Seni bir lâhza görmesem yâhut,
         Bilir misin ne olur?
Semâ, güneş ebediyyen kapansa, belki vücud
Bu leyl-i serd ile bir çâre-i teennüs arar,
            Ve bulur;
Fakat o zulmete mümkün müdür alıştırmak
Bütün güneşle, semâlarla beslenen rûhu,
            Bu rûh-ı mecrûhu?..
 
Sen olmasan... Seni bulmak hayâli olsa muhâl,
             Yaşar mıyım dersin?
Söner ufûlüne bir lâhza kâil olsa hayâl;
Soğur, donar, kırılır senden ayrılınca nazar
        Ne hazîn
Gelir hayât o zamân hem vücûda hem rûha,
Yaşar mıyız seni kaybetsek âh ben, kalbim,
             Bu kalb-i muztaribim?
 
Sen olmasan... Bu samîmî bir itirâf işte;
           Sen olmasan yaşamam:
Seninle râbıtamız hoş bir itilâf işte;
Fakat bu râbıta hâlî mi rûhu ezmekten?...
        Akşam
Gurûba karşı düşündüm sükûn içinde bunu:
Fenâ değil sevişip ağlamak, fakat heyhât,
         Bükâya değse hayât!..
(Servet-i Fünun, 4 Eylül 1313)

 

 

BALIKÇILAR

 

-Bugün açız yine evlatlarım, diyordu peder,
Bugün açız yine; lâkin yarın, ümid ederim,
Sular biraz daha sakinleşir... Ne çare, kader!

- Hayır, sular ne kadar coşkun olsa ben giderim
Diyordu oğlu, yarın sen biraz ninemle otur;
Zavallıcık yine kaç gündür işte hasta...

                                            - Olur;
Biraz da sen çalış oğlum, biraz da sen çabala;
Ninen baban, iki miskin, biz artık ölmeliyiz...
Cocuk düşündü şikâyetli bir nazarla: - Ya biz,
Ya ben nasıl yaşarım siz ölürseniz?

                                     Hâlâ
Dışarda gürleyerek kükremiş bir ordu gibi
Döğerdi sahili binlerce dalgalar asabî.

- Yarın sen ağları gün doğmadan hazırlarsın;
Sakın yedek biraz ip, mantar almadan gitme...
Açınca yelkeni hiç bakma, oynasın varsın;
Kayık çocuk gibidir: Oynuyor mu kaydetme,
Dokunma keyfine; yalnız tetik bulun, zirâ
Deniz kadın gibidir: Hiç inanmak olmaz ha!

Deniz dışarda uzun sayhalarla bir hırçın
Kadın gürültüsü neşreyliyordu ortalığa.

- Yarın küçük gidecek yalnız, öyle mi, balığa?
- O gitmek istedi; 'Sen evde kal! ' diyor...
                      - Ya sakın
O gelmeden ben ölürsem?

                    Kadın bu son sözle
Düşündü kaldı; balıkçıyla oğlu yan gözle
Soluk dudaklarının ihtizâz-ı hâsirine
Bakıp sükût ediyorlardı, başlarında uçan


Kazayı anlatıyorlardı böyle birbirine.
Dışarda fırtına gittikçe pür-gazab, cûşân
Bir ihtilâc ile etrafa ra'şeler vererek
Uğulduyordu...

                - Yarın yavrucak nasıl gidecek?

Şafak sökerken o, yalnız, bir eski tekneciğin
Düğümlü, ekli, çürük ipleriyle uğraşarak
İlerliyordu; deniz aynı şiddetiyle şırak -
Şırak döğüp eziyor köhne teknenin şişkin
Siyah kaburgasını... Ah açlık, ah ümmîd!
Kenarda, bir taşın üstünde bir hayâl-i sefîd
Eliyle engini güyâ işâret eyleyerek
Diyordu: 'Haydi nasibin o dalgalarda, yürü! '

Yürür zavallı kırık teknecik, yürür; 'Yürümek,
Nasibin işte bu! Hâlâ gözün kenârda... Yürü! '
Yürür, fakat suların böyle kahr-ı hiddetine
Nasıl tahammül eder eski, hasta bir tekne?

Deniz ufukta, kadın evde muhtazır... Ölüyor:
Kenarda üç gecelik bâr-ı intizâriyle,
Bütün felâketinin darbe-i hasâriyle,
Tehî, kazâzede bir tekne karşısında peder
Uzakta bir yeri yumrukla gösterip gülüyor;
Yüzünde giryeli, muzlim, boğuk şikâyetler...

(Servet-i Fünun, 13 Mayıs 1315)


Son değiştirme: 21 Şubat 2018, Çarşamba, 13:18