Halit Ziya

Seçilen bazı metinler:

FERHUNDE[1] KALFA[2]

 

Ferhunde, küçük hanımla beraber büyümüştü. Beraber büyümüş olmak imtiya­zı[3] Ferhunde’ye ev halkı içinde hususî bir mevki, bir müstesna kader vermişti; birkaç kereler efendinin ağzından işitmişti ki Ferhunde evin bir kızı gibidir. Onun için Hasna’ya[4] ne yapılsa mutlaka bir aynı, biraz daha muhtasar[5], biraz daha hafif olarak Ferhunde’ye de yapılırdı; hiç olmazsa renk itibariyle bir karabet[6], bir müşabehet[7] gözeti­lir. Hasna’ya bir bayram için meselâ pembe ipekten bir kumaş alınırsa Ferhunde için bir yünlü yahut basma, fakat her halde pembe bir şey alınırdı ve bu Ferhunde için ik­tifa olunacak[8] bir vicdan itminanı[9] idi.

Onun için Hasna’ya görücüler gelmeye başlayınca Ferhunde gizli bir sevinç duydu; bu görücüler kendine de bir izdivaç[10] mübeşşiri[11] hükmünde idiler, mademki küçük hanımdan ayrı tutulmuyor. Görücüler geldikçe ona kanatlar takılır, merdivenler­den uçarak iner çıkar, yaşmakları[12], feraceleri[13] almak vazifesini başkalarına bırakarak soluk soluğa koşar, küçük hanıma haber verir, giyilecek esvap[14] hakkında uzun uzun mücadeleler eder, sonra bir aralık ortadan kaybolur, beş dakika sonra değişmiş ola­rak dönerdi. En mühim vazife onundu, misafirlere kahve verirdi ve bu rasime[15] için Ferhunde Kalfa da giyinir kuşanırdı.

Âdet etmişti; mutlaka esvabını küçük hanımınkine yakıştırmaya çalışırdı; bugün küçük hanım görücülere yeşil mantinlerle[16] çıkacak öyle mi? Ferhunde derhal karar verirdi: O da tirşe[17] basmalarını giyecek.

Sonra küçük hanım önde, Ferhunde Kalfa arkada görücülerin huzuruna çıkılır­dı. Kahveleri verdikten sonra Ferhunde gider, tâ küçük hanımın sandalyesine muva­zi[18] bir yerde gözlerini indirerek, derunî[19] bir hicap[20] ile kızararak tâ kalbinden gelen bir titreme ile elinde kahve tepsisi bekler, burada beş on dakika küçük hanımla beraber görücüye çıkmış bir kız hayatını yaşardı.

Görücülerin yanından çıkılınca, helecan içinde, küçük hanımla beraber koşar, onunla odaya kapanır, küçük hanımın boynuna sarılır, zapta kuvvet bulunamamış bir sevinç coşkunluğu ile: “Çıldırdın mı? Ne oluyorsun? Kendine gel Ferhunde!.." ih­tarlarına[21] rağmen öper, öperdi. İlk defalarında: "Ah bilsen, küçük hanımcığım, ne kadar sıkıldım!... derdi. Sonraları “artık alıştım, şimdi üzülmüyorum, artık gelin oluversen de...” demeye başlamıştı.

O mutlaka giden görücülerin kendisine de bir şey­ler getireceklerinden, bu evin içinde dönen izdivaç meselelerinden kendisine de bir hisse isabet edeceğinden vicdanî bir kanaatle emindi. Bunu ne onun, ne başkalarının söylemesine hacet[22] yoktu, bu o kadar tabiî [23]bir şeydi ki söylenmesi hatta tabiîliğini ihlâl ederdi[24]; mademki küçük hanımdan ayrı tutulmuyor.

Kendi güzelliğine itimadı vardı; hatta görücüler gelmeye başladıktan sonra kü­çük hanımla kendi arasında mukayeseler kurar, nispetler[25] tayin eder, hesap neticesin­de kendisine pek de iftihara[26] medar olmayacak yekûnlar[27] çıkarmazdı. Onun kısa kısa siyah kaşları, yumuşakça küçük siyah gözleri, pek ziyade ulandığı zaman donuk bir pembe tabaka altında dalgalanan kişmirî[28] bir rengi, geniş omuzlar altında gittikçe dar­laşan gövdesiyle hoş bir endamı vardı.

Bütün bunları eski kırılmış bir aynadan aşırarak odasında ihtimamla[29] muhafaza olunan el kadar bir parçada uzun uzun tetkik ederek[30] hükmetmişti ki, Ferhunde Kalfa öyle yabana atılacak bir şey değildi. Yalnız kü­çük hanımın bir şeyini kıskanırdı; sarahatle[31] tevil etmeksizin[32] kıskanırdı: Sarı saçlar... Kaşlara, gözlere, tene o kadar ehemmiyet vermezdi. Kendisinde bunları karşılayacak kıymetler, meziyetler bulurdu; fakat saçlar... Ah, mümkün olsa onları değiştirmek, bu kara şeyleri sarı, sapsarı, sırma yapmak mümkün olsa!...

*

Düğüne karar verildikten sonra ufak bir korku ile beraber sevinmekten hâlî[33] kal­mamıştı; hatta bir gece farkında olmaksızın o korkuya lüzumundan ziyade nefsini teslim ettiğini birden hissedince silkinerek kendi kendisini şiddetli bir azap ile hakikate davet etmişti: Çılgın kız! Çift düğün yapacak değiller a! Her şeyin sırası var.

Kıskanmıyor, aksine o beklenen sıra çabuk gelmek için herkesten ziyade o telâş ediyor, her sabah çarşıya çıkılmak lüzumunu küçük hanımın hatırına o getiriyordu, Bu çarşı seferlerinde hanımlara o refakat[34] ediyor, işlenmiş terlik kutuları, türlü türlü kumaş paketleri, sırmalı bohçalar, havlular, kollarının arasında biriktikçe bunların başkasına taşıttırılmasına müsaade etmeyerek kucağından taşan eşya ile hanımların arkasından koşuyordu. Bunları koltuğunun altında, göğsünün üstünde taşıdıkça, sık­tıkça izdivaca nefsince bir yaklaşma hasıl oluyor, onlardan ruhuna bir hülya[35] kokusu, bir saadet müjdesi geliyordu.

Böyle eve neler taşıdı! Terden yaşmağı yanaklarına yapışarak, yorgunluktan soluya soluya İstanbul’un bin köşesinden neler neler getirirdi! Ve hep bunlar alınırken,  beğenilirken kendisini, kendi düğününü düşünür, tabiî bir insaf hissesiyle mevkiini[36] tayin, hülyalarını tadil etmekle[37] beraber bunlardan, bütün bu kumaşlardan, işlenmiş şeylerden, gümüş evaniden[38] kendisine de küçük kıtada, daha az, daha ucuz, daha sade bir çeyiz tertip ederek içinden, tâ vicdanının derinlerinden türlü emellere yol açardı: “Şundan ben de alayım, varsın biraz sade olsun”, “Bunun elbette bir ucuzunu bu­lurum, ama daha küçük olacakmış, ne zarar var?” derdi.

Bunlar eve getirilip de herkes başına üşüşünce Ferhunde, bir ateş parçası kesi­lirdi. Elinden gelse bunları kimseye göstermeyecek, kimsenin el sürmesine razı olmayacaktı; bunlara bakmak, dokunmak hakkı, küçük hanımdan sonra yalnız kendisine münhasır hükmündeydi; onları herkesten kıskanır, esirgerdi.

Çarşıda refakat hakkını kimseye bırakmadığı gibi evde dikilecek, yapılacak şey­lere de kimseyi karıştırmazdı; bir gece “Haydi! artık yoruldun, git de yat!” dedikleri için hüngür hüngür ağlamış, saatlerce matem tutmuştu.

Bir gün sofra başında efendi ile hanım ufak bir fısıltıdan sonra Ferhunde’ye ba­karak ikisi de gülümsediler, onun yüreği oynadı, ihtiyarsız[39] gözlerini indirdi.

O gece Ferhunde olmayacak vesileler icat ederek beyefendi ile hanımın yanına girdi çıktı, o gülümsemenin manasına dair bir koku almak istiyordu. Kendi kendisi­ne “Acaba ne var?” diyordu. Ne olduğundan âdeta emindi: “Acaba kim istiyor?” di­yordu.

Ertesi sabah hanımın sesi işitildi: -Ferhunde seni efendi istiyor.

Az kaldı düşecekti, bir müddet cevap veremedi, bir hareket edemedi, dizleri tit­riyordu. Efendinin yanına girince gözlerini kaldırıp bakamıyordu, nihayet, işte o sa­adet müjdesini almak dakikası gelmişti!..

Efendi kesik kesik başladı: -Ferhunde! Sen Hasna ile beraber büyüdün, seni şimdiye kadar ondan ayrı tutmadım, sen de hepimizin memnuniyetini kazandın!..

Ferhunde nefes alamıyordu. Efendi devam etti:

-Şimdi Hasna yabancı bir eve gidiyor, orada yanında candan bir kimse bulun­mayacak olursa pek ziyade sıkılacak. Nihayet düşündük, seni beraber göndermeğe karar verdik, işitiyor musun Ferhunde? Hasna ile beraber gideceksin. Senden eminiz, ona nasıl sadakatle hizmet edeceğini pek iyi biliriz. Sonra, bir iki sene sonra, hayırlı bir sırada da, elbet sen de mükâfatını görürsün, anlıyor musun, Ferhunde?

Ferhunde anlıyordu, ilerledi, efendinin eteğini öptü ve kalbinde azim[40] bir sevinçle çıktı, evet, seviniyordu. Şüpheli bir vaziyette kalmaktan elbet böyle açık bir vaat almak daha hayırlıydı. Bir iki sene sonra? Bir iki senenin ne ehemmiyeti var? Göz açıp kapayıncaya kadar sene geçiyor, “hayırlı bir sıra”dan maksadı da anlamıştı, ken­di kendisine: “Ne olacak küçük hanımın bir çocuğu olunca...” diyordu.

Bu vak’adan[41] sonra Ferhunde’ye bir başka hiffet[42] geldi, o güne kadar ufak bir korkudan hâli kalmamıştı, fakat bu defa işte emelinin ufkuna ciddî ve sarih[43] bir ümit dikilmişti. Düğünde Ferhunde’nin şahsiyeti taaddüt etti[44], bir Ferhunde’den yüz Ferhunde çıktı, her tarafta ona tesadüf olunuyor, her iş başında o görülüyordu. Bu düğün bir nevi onun düğününün mukaddimesi[45] idi. Böyle sevinç ve telâş ile kalabalığın içinde koştukça kendisine de bir parça gelin oluyor nazarıyla bakıyordu.

Ona hep cihazlık cariye sıfatıyla “Kalfa!.. Kalfa!..” diyorlar ve Ferhunde Kalfa, etrafında yükselen bu ihtiram[46] hitabı arasında bir iki sene sonra bir hayırlı sırada yapılacak olan düğünün başlangıç lezzetini bugünden duyarak düğün evini sevinç ve telâşıyla dolduruyordu.

Bu günden sonra bekleme devresi başladı. Doğrudan doğruya sormaya cesaret edemez, bir küçük istifsar[47] kelimesinin müdahalesiyle gizli emellerine nüfuz edilmesine sebebiyet vereceğinden ihtiraz[48] ve sükût ederek beklerdi. Fakat günler, aylar ge­çiyor, hâlâ o beklenen şeyden bir haber gelmiyordu.

Bir gün kızararak, utanarak her vakit her şey hakkında teklifsiz görüştüğü küçük hanımından bu defa sıkılarak sor­maya cesaret etti: “Küçük hanımcığım, yapyalnız kaldık, bize ne vakit bir eğlence çıkacak?” Aldığı cevap hiç hoş değildi. “Aman Ferhunde, sen de, hiç yeni gelinliğimi bilmeyeyim mi?”

O gün Ferhunde’nin başına ağrı geldi, dilim dilim limon keserek kahveye batırdıktan sonra başına bağladı ve hep evin içinde akşama kadar böyle dolaştı. Artık zavallı kalbi isyan etmeye başlıyordu. Demek küçük hanım eskiyecek, ondan sonra çocuk doğuracak, daha sonra Ferhunde düşünülecek?

Artık titizleşiyor, olmayacak bahanelerle kavgalar icat ediyor, damat bey biraz yüksek sesle bir şey söylese yukarı çıkıp saatlerle ağlıyordu.

Sabahları kalktıkça yatağının içinde oturur ve uzun uzun düşünerek düğünden beri geçen zamanın hesabını bulmaya çalışırdı. Kendi kendisine "Mevlûttan sonray­dı. O sene yazın Kadıköyü’ne gittik, bir sene de Çamlıca’da kaldık, şimdi yine yaz yeliyor...” diye seneleri birbirine ekleyerek bir yekûn bulmak ister, sonra: Üç sene... Üç sene olmuş...” nidasiyle hayret ederken birden bir şey kalbini kıvırırdı: “Bir sene de yazı burada geçirdik, demek dört sene oluyor. Dört sene! Küçük hanım hâlâ yeni gelinliğini bilecek!”

O vakit küçük hanıma düşman olur, o sabah aşağıya indikten sonra bütün hiz­metini ters bir tarafla, çatık kaşlarla görürdü.

Bir gün evin içinde bir yeni haber duyuldu: “Gelin hanım gebe imiş!” denildi.

Ferhunde artık sıkılmadı, bu haberin sıhhatinden emin olmak istiyordu, küçük hanımı­na koştu ve tereddütsüz, açıktan açığa sordu; ona gülerek: “Galiba!” cevabı verildi.

Oh! Bu müphem[49] cevap onu nasıl üzdü, günlerce, haftalarca uykusu kaçtı. Nihayet haberin sıhhati[50] tahakkuk edince[51] Ferhunde’ye büyük bir kalp istirahatı, bir vicdan em­niyeti geldi. Şimdi artık önünde meşkûk[52] bir bekleme değil, malûm[53] bir mühlet vardı.

Bütün eski faaliyetini, neşesini tekrar buldu, artık küçük hanımının yanından ayrılmıyor, gözünün içine bakıyor, o merdivenlerden inerken kollarına girmek istiyordu.

İkide birde sorardı: “Daha ne kadar var, küçük hanım?.. Şimdi sekiz aylık mı ol­du? Daha bir ay var, tam otuz gün deseniz e!..”

Bu bekleyiş helecanı onu sarartıyor, kuvvetten düşürüyordu, artık bütün hayatı bir marazî asabiyet[54] içinde hummalarla geçiyordu.

*

Çocuğu çıldırasıya sevdi, hemen bütün hizmetlerini üstüne aldı, hele çamaşırla­rı yıkamak vazifesini herkesten esirgedi. Zıbınlarını, gömleklerini çitiledi. Tâ çama­şırlıktan sesi işitilirdi: “Sevsinler de sevsinler! Kendine göre çamaşırları da varmış...”

Fakat bütün bu muhabbetlerle beraber çocuk kendisine bir müjde getirmekte ge­cikiyor. Ferhunde ninni söyleyerek beşiği salladıkça aylar da birer birer geçerek o es­ki senelere katılmaya gidiyordu.

O artık beklemez olmuştu, şimdi bir fütur[55] başlangıcının hissiyatıyla emellerine bir atalet geliyor ve ayakları gittikçe ağırlaşarak, endamı gittikçe çökerek evin için­de yorgun yorgun dolaşıyordu.

Ona artık Ferhunde Kalfa denilmiyor, Sabit Bey’in dadısı deniliyordu. Bu unvan başka ağızlara da sirayet ederek yavaş yavaş Ferhunde Dadı unvanıyla tanılır ol­du ve bu sanki onu yirmi sene ihtiyarlattı.

*

Bir bayram günü çocuğu dadısıyla beraber büyük babasına gönderdiler. Dönüş­te büyük efendi dedi ki: -Biraz dursan a, Ferhunde. Senin hizmetine artık mükâfat zamanı geldi.

O zaman efendi çekmecesinin kapağını açtı, kalemini baş parmağının tırnağın­da çıtlattı, bir kâğıt çekti ve düşüne düşüne, her kelime için kalemini dört beş kere hokkasına batıra batıra uzun uzun yazdı, tekrar okudu, cebinden mührünü çıkarıp mürekkepledi ve ihtimamla kâğıda bastıktan sonra bu ameliyatı dikkatle takip eden çocuğa uzatarak: -Al, Sabit! Dadına ver, artık rahat etsin... dedi.

Ferhunde o dakikaya kadar anlamamıştı, efendinin bu sözü hakikati birden tef­sir etmiş oldu. Teessüründen, sevincinden oraya yığılıverecekti. Çocuğun elinden kâ­ğıdı alarak efendisinin ayaklarına kapandı.

Demek o kadar zamandan beri beklenen saadet dakikası gelmişti. Demek o ar­tık gelin olabilecekti ve şimdi aralarında birkaç beyaz tel fark olunan saçlarını, bu ka­ra şeyleri sarı, sapsarı, sırma gibi yapmak mümkün olacaktı.

Bu akşam Ferhunde bu bahtiyarlık hücceti[56] ile eve dönünce damat bey de buna kendi tarafından bir mükâfat hissesi ilâve etmek isteyerek:

-Ferhunde Dadı, seni gelin etmek de benden. Sabit’i çabuk büyüt, mektebe ve­relim de... dedi.

Ferhunde’nin bir müddetten beri yavaş yavaş sönen, küllenen emel ateşinin üze­rinden bir rüzgâr geçmiş gibi oldu. Bu kâğıt parçası bütün hülya kuvvetlerini ihya etmiş[57], tazelemişti. Onu sandıktan, bohçaların arasından çıkarıp öpüyor, derin derin es­rarla[58] dolu mealini[59] düşünüyormuşçasına saatlerle bu yazılara bakıyordu... Sonra gi­der, gizlice bir aynada saçlarını muayene ederdi: Bir, iki, üç... Oh! Şimdi onlardan birçok vardı, fakat mademki boyayacak.

*

Sabit’in mektep meselesi iki büyük mateme karıştı, büyük efendi ile büyük ha­nım birbirlerinin arkasından senelerce düğün ihtimallerinin önüne set çekerek aileyi matemde bıraktılar. Bu iki darbe Ferhunde’nin emellerinde son kuvvetleri de ezdi, artık bütün dünyaya, hatta o kâğıt parçasına küstü. Geceleri yatarken düşünmemeye, hülya kurmamaya çalışıyordu. Şimdi zavallı kalbinde, her şeyi fena gösteren bir acı­lık büyüdükçe Ferhunde’nin omuzları daha ziyade çökerek adımları daha ziyade ağırlaşarak şakaklarında gittikçe beyaz teller çoğalıyordu.

Bir gece Hasna Hanım tiz bir kahkaha ile odasından çıkarak telâşla Ferhunde’yi çağırdı: -Dadı! Dadı!..

Şimdi Ferhunde’ye o da dadı diyordu. Ferhunde yanlarına çıkınca Hasna Hanım’la damat bey hâlâ gülüyorlardı. Hasna Hanım dedi ki: -Dadı! Haberin var mı? Senin kısmetin çıktı.

Ferhunde hayretle baktı, inanamıyordu: -A, inanmıyor musun, Dadı? İşte bey söylüyor, seni Sabit’in lalası[60] istiyormuş.

Ferhunde hiç cevap vermedi, çevrildi ve dışarıya çıktı. Kendi kendisine mırıldanırken, arkasından işittiler: “Tamam! diyordu. Bekle bekle de lalaya var...”

Ferhunde’nin lalayı istemediğine kanaat hasıl olunca bütün kolculara[61], eve gelip giden kadınlara, komşulara haber verildi ki evde gelin edilecek bir çırak var. Bu günden sonra Ferhunde için yeni bir humma devresi başladı.

İzdivaç meselesi tekrar can bulmuştu, hatta görücüler bile geldiler. Lâkin zaman geçiyor, beyaz teller sönmeyen bir inat ile çoğalıyor ve Ferhunde hâlâ bekliyordu.

Bir gün Hasna Hanım dedi ki -Dadı! Bugün seninle nereye gidiyoruz, biliyor musun? Sabit için kız bakmaya... Ferhunde şaşırdı. Nasıl? Sabit Bey evlenecek kadar büyümüş müydü? O vakit kendi kendisine hesap etti: Sabit için yirmi ikisinde diyorlardı, düğünden dört sene sonra doğmuştu. Hasna Hanım gelin olurken yirmisin­de imiş, onun küçük hanımdan iki yaş büyük olduğunu söylerlerdi. Şu halde?.. Hesabı bulamıyor, bu seneleri birbirine ilâve ederek o müthiş yekûnu keşfedemiyordu:

Fakat tâ kalbinin içinde bir düğüm burkuldu.

*

Ferhunde bu düğünde de koşacak kadar kuvvet buldu. O kalabalığın arasında dolaştıkça bu defa “güveyin dadısı: güveyin dadısı” fısıltılarını işitiyordu. Bu gece odasına kapandı, senelerden beri ihmal edilerek terkolunan o artık eskimiş, sararmış, yazıları donuklaşmış kâğıt parçasını çıkararak üzerine kapandı, ağladı, ağladı...

*

Bu düğün de geçmiş, aylar yine fasılasız zincirini sürükleye sürükleye Ferhunde'nin saçlarına bir kar tabakası daha ilâve etmişti. Bir gece yeni güveyi gelin dadılarını içeriye çağırdılar ve yalvarmaya başladılar: Evet, lala elân rica ediyor, başları­nın etini yiyor, âhir ömründe[62] sükûn saatini onların lutfundan bekliyor... İkisi de Ferhunde’ye sarıldılar, sarkık yanaklarını öptüler; beyaz, artık bembeyaz saçlarını okşa­dılar.

Ne iyi olacaktı! Onları salıvermeyeceklerdi; onlar yine burada oturacaklar, yeni çıkacak bebeğe bakacaklardı.

Gelin Hanım gülerek: “Doğacak bebek namına değil mi, Ferhunde bacısı?” di­yordu. Evet, artık bu yeni unvana az bir zaman kalmış, birkaç ay sonra bebek çıkacak ve Ferhunde artık gelin olmaya ikna edilen Ferhunde, bu bebeğin bacısı olacak­tı!..

*

Düğün günü bütün ev halkının ısrarına karşı duramayarak Ferhunde süslendi, köşeye oturtuldu; nihayet işte gelin olmuştu. Fakat saçlarını sapsarı, sırma gibi yapa­mamış, yapmak istememişti; çünkü onlar artık siyah değil, beyaz, bembeyaz, ipek gi­bi beyazdı…

(Bir Yazın Tarihi, Âlem Matbaası, İstanbul, 1900)

 



[1] Mes'ut, saadetli, mutlu, mübarek, uğurlu.

[2] Eskiden saraylarda ve konaklarda hizmetlilerin başında bu­lunan kız ya da kadına verilen bir unvandır. Kalfalar çok küçük yaşlarda konaklara alınır ve evin düzenine uygun şekilde yetiştiri­lirler. Belli bir hizmet süresinden sonra çehizleri konak sahibi tara­fından hazırlanarak evlendirilirler.

 

[3] Ayrıcalığı

[4] Namuslu ve güzel kız

[5] Kısa

[6] Yakınlık

[7] Benzerlik

[8] Yetinilecek

[9] Tatmini

[10] Evlilik

[11] Müjdesi

[12] Baş ile birlikte yüzü ve ağzı da kapatan başörtüsü.

[13] Kadınların sokağa giydikleri, arkası bol, yakasız, mantoya benzeyen bir üst giysisi.

[14] Elbiseler

[15] Âdet, eskiden kalma âdet. Tören, merasim.

 

[16] Canfese benzeyen bir tür ipekli, tok, ince, değerli kumaş. Fransızcadan dilimize geçmiş bir kelimedir.

 

[17] Yeşille mavi arası renk.

[18] Koşut, paralel.

[19] İçsel

[20] Utanç

[21] Hatırlatmalarına

[22] İhtiyaç

[23] Doğal

[24] Ortadan kaldırırdı

[25] Bağıntı, ilgi, ilinti.

[26] Övünmeye

[27] Toplam

[28] Bir çeşit yünlü kumaş

[29] Özenle

[30] İnceleyerek

[31] Açıkça

[32] Yorumlamaksızın

[33] Uzak

[34] Eşlik

[35] Hayal

[36] Konumunu

[37] Değiştirmekle, düzeltmekle

[38] Kapkacak

[39] Bilinçsizce

[40] Büyük

[41] Olaydan

[42] Hafiflik

[43] Açık

[44] Çeşitlendi, çoğaldı

[45] Başlangıcı

[46] Saygı

[47] Bir şeyin açıklığa, aydınlığa kavuşmasını, açıklanmasını isteme, bir durumu anlamaya çalışma, sorma.

[48] Çekinme, sakınma.

[49] Belirsiz, kapalı

[50] Sağlam ve doğru olduğu

[51] Gerçekleşince

[52] Şüpheli

[53] Belirli, bilinen

[54] Hastalıklı bir sinirlilik

[55] Aldırışsızlık, bezginlik, umutsuzluk, usanç.

[56] Belgit, tanıt

[57] Diriltmiş

[58] Sırlarla

[59] Anlamını

[60] Çocuğun bakımı, eğitim ve öğretimiyle görevli kimse.

[61] Bir şeyi korumak için bekleyen ya da kol gezen görevli.

[62] Ömrünün sonunda


DENİZDE

 

Kayık akıntıların cereyan-ı hafifine tebaiyyeten güneşin son ziyalarıyla tenevvür eden mevcelerin üzerinden süzülüp gitmekteydi..

Kürekleri ellerimden bırakmış, gurûbu mütehayyilâne temaşa edi­şini seyre dalmıştım. Genç kızın nazarı, hayal-cûyâne şems-i garibin envâr-ı hazinine cilvegâh olan kısm-ı semâya istiğrak etmişti.

Kayığın içinde mütefekkirane aldığı vaziyet latif, âşıkane bir levha teşkil etmekte, genç kıza bir timsal-i hayal şeklini vermekteydi.

Kayık münevver suları yararak yolunda terakki ediyordu... Şems ufkun hizasına gelmiş, nısfı denize garkolmuş zannolunurdu.

Bu suretle şemse doğru müştakâne, meftunâne ilerledik. Kayık sey­rini o rütbe tesri etmişti ki bizi öylece âğûş-ı şemse atmağa şitâb ediyor zannettim.

(Mensur Şiirler, İzmir, 1307/1891)

 

 

SARI GÜL

 

Gözlerin elindeki güle merkûz idi. Parmakların aheste aheste yap­raklarını koparıp rüzgâra bahş ediyordu.

Seni seyrettikçe kalbimde hüzünler hissediyordum. Şu anda hayal­hanenin acı acı fikirlerle meşgul olduğundan emin idim.

Yapraklar bitinceye kadar hiç tavrını, vaziyetini değiştirmeyerek hazin hazin sükût ediyordun. Lakin son yaprak metanetini mahvetti; bir­den bire bir tuğyân-ı sirişk hasıl oldu.

Ağladın. Şimdi topraklara mevzu olan başını sineme dayadın, hün­gür hüngür ağladın.

Ben de ağlıyordum. Senin ağlayışına ağlıyordum.

Senin gözlerin sükût etti, lâkin benimkiler devam ediyor.

x

O zamandan beri sarı gülleri görmesini arzu etmem. Çünkü en kıy­metlisini mezara gömdüm.

(Mensur Şiirler)

 

MEZAR

 

Mezar mehd-i ebediyet, atebe-i melekiyyettir. Orada eşi'a-nisâr-ı hayat olan gözler söner, darabât-ı kalbiyye sükut eder, hayat intiha bulur; fakat mezar diğer bir hayatın mebde'i, diğer bir cihanın mukaddemesidir.

Mezar fenanın müntehası, bekânın ibtidasıdır. Hüzünler, kederler, hayaller, ümitler, sürurlar orada mahvolur; lakin mezar hakikatin penahı, esrar-ı hilkatin cilvegâhıdır. Mezar ulviyyeti süfliyyetten tecrit, beşeriyeti melekiyyete taklib eder bir tasfiyegâh-ı âlîdir.

Esîr-i hayat olan ruh envar-ı kudsiyetini mezarda neşreder. Mezar bir semâ-yı vesi'adır ki merbut-ı vücut olan ruh orada serbestane, ahrârâne pervaz eder.

Mezar amâk-ı muzlimede açılmış bir hufre-i dehşetnâk, bir parça taş ile setr olunmuş medfen-i ecsâddan ibaret değildir. Mezar bir cihandır ki ulviyet, kudsiyet içinde pervaz eder; mezar bir âlemdir ki piş-i ulûhiyette deveran eder.

(Mensur Şiirler)

 

GİRYE-İ TABİAT

 

Semâ-yı sahrayı kesif bir sütre-i mâtemî istilâ etmiş, etrafı hazin bir zulmet kaplamış, derin bir sükut içinde bârânın aheste aheste sukûtundan başka bir şey işitilmiyor.

Şems bulutlar arasından o derece kesif görünüyor ki bir perde-i si­rişk altındaki gözleri andırıyor.

Mevcudat, matem-i tabiate karşı hazin hazin sükût ediyor. Sema giryelerini saçmakta devam ediyor.

Tabiatın şu hal-i melâl-engîzi beni meclûb etti. Sıklet-i bârân altında dallarını sarkıtmış olan bir ağacın altına oturdum.

Gözlerim sahranın menâzır-ı ye's-âmîzini müştakâne, mütelezzizâne dolaştı.

Kalbimde bir memnuniyet-i hazine hissediyordum. Mevcudatı be­nimle beraber girye-nisâr-ı ye’s görmekte garip bir lezzet buldum.

(Mensur Şiirler)

 




Son değiştirme: 21 Şubat 2018, Çarşamba, 13:32