Mehmet Rauf

Mehmet Rauf hakkında bilgi:


MEHMET RAUF (1875-1931):

 

Doğumu ve Ailesi: 12 Ağustos 1875’te İstanbul’da, Balat’ta, Kesmekaya Mahallesi’nde doğdu. Babası Kütahyalı olup İstanbul’a yerleşmiş Liman Dairesi memuru Hafız Ahmet Şükrü’dür. 1887’de annesini, 1896’da babasını kaybetti.

 Mehmet Rauf

Eğitim Hayatı: Önce Defterdar Mahalle Mektebi’nde okudu. 3 yıl Eyüp Rüşdiyesinde okudu, sonra Soğukçeşme Askerî Rüşdiyesi’ne geçti ve burayı 1888’de bitirdi. Aynı sene babası, iş güç sahibi olsun diye oğlunu Heybeliada’daki Bahriye Mektebi (Deniz Lisesi)’ne verdi. Ancak edebiyat heveslisi olan Mehmet Rauf, denizci değil edebiyatçı olmak istediği için bu okula gönülsüz girdi.

Bu okulda vasat bir öğrenci olan Rauf, 1893’te Bahriye Mektebi’nden teğmen rütbesiyle mezun oldu. 1894’te 8 ay Girit’te Suda Limanı’nda Mehmed Selim eğitim gemisinde staj gördü, sonra İstanbul’a geldi. İngilizce ve Fransızca öğrendi.

gezgindergi_kultur_gecmis_yuzyilin_gezginleri (54)

Yaptığı İşler: 1895’te Kiel Kanalı’nın açılış töreni için Almanya’ya Hamburg’a Fuad Vapuru ile görevli olarak gitti. Dönüşte Girit’te 8 ay daha kaldı ve 1896’da İstanbul’a döndü. Tarabya’daki Karakol Gemisi’nde irtibat subayı, 1898’de yüzbaşı oldu. Çeşitli donanma gemilerinde çalıştı. Boğaziçi’nde ve Tarabya önlerinde elçilik gemilerinin irtibat subayı olarak çalıştı.

1904’te Protokol memurluğuna getirildi. 1905’te Bahriye Mektebi’nde yazı öğretmenliği yaptı. İkinci Meşrutiyet ilan edildikten sonra Servet-i Fünun topluluğundan arkadaşları yüksek mevkilere gelip iyi imkânlar içinde yaşadığı hâlde o, bu yeni dönemin imkânlarından faydalanamamıştır.

1910’da 14 yıl süreyle Mehâsin dergisini çıkardı. Şeker ticareti yaptı. 1923’te Süs adında bir kadın dergisi yayınladı. Hayatını yazılarıyla kazanmaya çalıştı.

Mahmet Rauf, görünüşe, süse, sanata, zevkli yaşamaya önem verdi. Tek varlığı olan evini satıp onun parasıyla yemiş içmiş, gezmiş dolaşmış, geri kalanla piyano almış, sonra piyanoyu satıp onunla da kendisine güzel bir elbise yaptırmış.

Rauf, başlıca dört şeye önem verdi: Aşk, süs, edebiyat, musiki. Bütün bunlar tamamen sanatsal değere, estetiğe bağlıdır. O hayatı güzellik ve sanatsal değer olarak algılamıştır.

Dağınık, savruk, hesapsız bir hayatı vardır. Para tutmayı, tasarruf etmeyi bilmez. Günlük yaşar. Bir Zambak’ın Hikâyesi (1910) adlı pornografik bir roman yazdı. Bundan dolayı ceza aldı ve askerlik görevine son verildi. Bu olay onun itibarını bir hayli sarstı. Bundan sonra hayatını yazılarının ücretiyle kazanmak zorunda kaldı.

Hayatının son zamanlarında Hükûmet kendisine bir maaş bağlamasına rağmen hep maddi sıkıntı içinde olmuş.

Evlilikleri: 1901’de Tevfik Fikret’in halasının kızı Ayşe Sermet ile evlendi ve bir süre Rumelihisarı’ndaki yalıda Tevfik Fikret’le aynı evde yaşadılar. Bu evliliğinden Fatma Nihal (1901’de doğdu, Selami İzzet Sedes’in eşi oldu) ve Süheyla (1909’da doğdu ve 5 yaşında iken öldü) adında iki kızı oldu.

Sık sık âşık oldu, hep kadınlarla ilgilendi ve bohem bir hayat sürdü. Aşkları uğruna yuvasını dağıttı. Hem bekârken hem de evliyken yasak aşklar yaşadı. Çok çapkındır. Kadınların uzaktan görünüşüne, yürüyüşüne, gülüşüne, bakışına, başörtülerini bağlayışına âşık olur. Kalıcı bir aşkı yoktur, hercâîdir.

Güzel bir hanıma tutulmuş, ancak ondan yüz bulamayınca intihara kalkışmış, son anda kurtarılmış. Kumar, alkol ve sigara düşkünlüğü yoktur ama onun tek tutkunluğu kadınadır. En büyük zevki, orada burada gördüğü kadınları seyretmektir. O, bunu güzel sanatlardan sayar. Kadın güzelliğini estetik bir değer olarak algılar.

1910’da Zambak romanını okuyarak kendisine âşık olan İzmirli zengin bir aile kızı olan Besime ile evlendi. Bu evliliğinden Hüseyin Cevval Rauf (Gülergün) adlı bir oğlu oldu. Bu ikinci evliliği de fazla sürmedi.

1926’da ise yine eserlerini okuyarak kendisine âşık olan ve kendisinden 28 yaş küçük olan Muazzez adında bir öğretmenle evlendi. Fakat bu evlilikten 13 gün sonra kısmî felç geçirdi. Bundan sonra eşi onun yazılarını yazmada yardımcı oldu. Sağ kolunu kullanamadığı için o söylemiş, karısı yazmıştır.

Ölümü: 23 Aralık 1931’de İstanbul’da Cerrahpaşa Hastanesi’nde öldü. Maçka’daki aile kabristanında yatmaktadır.

Eserleri:

Roman: 1. Ferdâ-yı Garâm (Servet-i Fünun 1897, Selanik Matbaası 1913), 2. Eylül (Servet-i Fünun 1900, Âlem Matbaası 1901), 3. Bir Zambak’ın Hikâyesi (1910), 4. Genç Kız Kalbi (Servet-i Fünun 1912, Muhtar Halit Kütüphanesi 1914, Mustafa Özbalcı tarafından günümüz Türkçesine uyarlandı: 2004), 5. Bir Aşkın Tarihi (Servet-i Fünun 1912, Kanaat Matbaası 1915), 6. Menekşe (Servet-i Fünun 1913, Teshil-i Tıbaat Matbaası 1915), 7. Karanfil ve Yasemin (1924), 8. Böğürtlen (Gelincik 1924, Akşam Matbaası 1926), 9. Define (Resimli Ay 1926, Kanaat Kütüphanesi 1927, Mustafa Özbalcı tarafından günümüz Türkçesine uyarlandı: 2005), 10. Kan Damlası (Sevimli Ay 1926, Kanaat Kütüphanesi 1928. Mustafa Özbalcı tarafından günümüz Türkçesine uyarlandı: 2005), 11. Son Yıldız (1927), 12. Halas (1929. İstiklal Harbinin romanı), 13. Harabeler (1927), 14. Kabus (1928), 15. Yara (1935, Hilmi Kitaphanesi. Ceriha adlı oyunundan uyarlama.)

Hikâye: 1. İhtizar (1909), 2. Âşıkane (1909), 3. Son Emel (1913), 4. Hanımlar Arasında (1914), 5. Menekşe (1915), 6. Bir Aşkın Tarihi (1915), 7. Üç Hikâye (1919), 8. Kadın İsterse (1919), 9. Pervaneler Gibi (1920), 10. İlk Temas İlk Zevk (1922), 11. Aşk Kadını (1923), 12. Gözlerin Aşkı (1924), 13. Eski Aşk Geceleri (1927, Zeki Çakılalan tarafından yayınlandı: Bordo Siyah Klasik Yayınlar, İstanbul 2003).

Tiyatro: 1. Pençe (1909), 2. Cidal (1911), 3. İki Kuvvet (1912), 4. Diken (1917), 5. Yağmurdan Doluya (1919), 6. Sansar (1920. Ayşenur Külahlıoğlu İslam tarafından yeni Türk harfleriyle yayınlandı. Akçağ Yayınları, Ankara 2004), 7. Ceriha (1923, Yara adıyla 1927), 8. Dilenci (1325 Resimli Kitap).

Tercüme ve Uyarlama Piyesleri: 1. Ferdi ve Şürekası (1909. Halit Ziya’nın aynı adlı romanından uyarlama), 2. Yağmurdan Doluya (1919, Octave Feuillet’in Charybe en Scylla adlı eserinden uyarlama), 3. Pembe Köşk (1921), 4. Gençlik (1923, Alfred Phaed’den), 5. Kargacık Burgacık (1923, Victorien Sardau’un Les Pattes des Monches adlı eserinden uyarlama), 6. Kamçı (Maurice Hennequin ile Georges Duval’in Le Coupde fovet adlı eserinden uyarlama), 7. Amca Bey (Paul Gavault’un Mou bon uncle adlı oyunundan uyarlama), 8. Leyla (1924, Fedora’dan uyarlama), 9. İnhiraf (Bernstein’in Le Detour adlı eserinden uyarlama), 10. Evlat Acısı, 11. Komşu Kocası, 12. Erkek.

Mensur Şiir: 1. Siyah İnciler (1901, Rahim Tarım tarafından yeni Türk harfleriyle yayınlandı: Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 1997).

Hatıra: 1. Edebî Hatıralar (Mehmet Törenek tarafından derlenip yeni Türk harfleriyle yayınlandı: Kitabevi Yayınları, İstanbul 1997), 2. Mehmet Rauf’un Anıları (Rahim Tarım tarafından derlenip yeni Türk harfleriyle yayınlandı: Özgür Yayınları, İstanbul 2001).

 

Edebiyat Hayatı:

Gençlik ve Acemilik Dönemi: Edebiyata ilgisi çocukluktan başladı. 10 yaşlarında babası onu tiyatroya götürüyordu. Mehmet Rauf, ilk gençlik yıllarında daha çok ibretli, korkunç sonları olan cinayet romanları okuyup tercüme etmiş; hatta yazmış. Fakat bir süre sonra cinayet romanından duygu romanına geçmiş. Bu yaşlardan itibaren tiyatro eserleri ve romanlar okumaya başlamış.

Edebiyatla olan ilgisi Bahriye Mektebi’nde devam etmiş. Fransızca roman ve tiyatro eserlerini hem okumuş, hem de tercüme etmiştir. Bunların bir kısmı sahnelenmiştir. Bahriye Mektebi’nde iken yazı denemelerinde bulundu. Bu sıralarda Ahmet Midhat Efendi etkisiyle Denâet yahut Gaskonya Korsanları adında bir macera romanı yazdı. Rüşdiyede o kadar çok  roman okur ki adı “roman okuyan efendi”ye çıkar. Bahriye Mektebi’nde İngilizce olan eğitimin yanında, Fransızca’yı da tiyatro ve roman okuyarak ilerletmiş.

Öğrencilik yıllarında Resimli Gazete’de bazı ürünleri yayınlandı.

Beslendiği ve etkilendiği başlıca yazarlar: Ahmet Midhat, George Ohnet, Octave Feuillet, Alphonse Daudet, Emile Zola, Gustave Flaubert.

Serrvet-i Fünun Dönemi: 1896’da Servet-i Fünun topluluğuna katıldı. Mehmet Rauf, 16 yaşında etkisinde kaldığı Halit Ziya’ya, onun üslubu ve tekniğine uygun olarak yazdığı hikâyeleri gönderdi. Halit Ziya bunları beğendi ve yayınladı. Zamanla Halit Ziya’yla dostlukları arttı. Halit Ziya’nın özel kütüphanesinden bolca Fransızca kitap okudu.

Mehmet Rauf, bu ilk edebiyat çalışmalarından sonra Halit Ziya’dan etkilenerek asıl kendi şahsiyetini bulmaya başladı. Özellikle Halit Ziya’nın Nemide adlı eserinden etkilendi. Mehmet Rauf’un benimsediği, sevdiği yeni roman türü artık yumuşak, duygusal roman türüdür.

O, kibar, şair, seçkin ruhlu, derin, hummalı, ihtiraslı aşklarla hayak kuran, ince ve nefis kadınları seven, aşkları uğruna büyük fedakârlıklar gösteren, büyük kahramanlıklar yaparak harab olan, ölen kişileri konu alan romanları sevmeye başladı. Şiirsel, sanatkârane, renkli, kokulu, yumuşak bir üslubu sever. Bu roman tarzı tam da onun kişiliğine uymaktadır.

Mektep, İkdam, Servet-i Fünun, Resimli Kitap, Musavver Hale, Musavver Muhit, Şehbal, Şiir ve Tefekkür, Şebab, Resimli Ay, Sevimli Ay, Güneş, Tanin, Yeni Ses, Cumhuriyet, Peyam, Payitaht, Vakit gibi dergi ve gazetelerde ürün yayınladı. 1900’de Servet-i Fünun dergisinde tefrika edilen Eylül romanıyla meşhur oldu.

Mehmet Rauf, roman, hikâye, tiyatro, mensur şiir, makale, hatıra gibi türlerde ürün verdi. Tercümeler yaptı. Gazetelere yazılar yazdı. Mehâsin (1909) ve Süs (1923), Gelincik (1924), Sinema Yıldızı (1924) adlı kadın ve magazin dergilerini çıkardı. 1917’de Şule Neşriyat Evi adında bir yayınevi kurdu.

Bazı yazılarında Rauf Vicdanî, Besim Rauf, Cemil, Jüpon, Ali Necdet, Mehmet Nazif gibi takma adlar kullandı.

 


Seçilen bazı metinler:


MEHMET RAUF:

 

SENİN GÖZLERİN

 

Senden sonra sevdiklerimi düşündükçe hafızamda tecessüm et­mek isteyen rüyalı çehrelerin uçuşarak, oynaşarak, karışarak di­zildiklerini, taayyün ettiklerini, sonra azâ-yı vechiyelerinden ba­zılarının raks ederek, yayılarak, silinerek kaybolduklarını, bir bulutlanmadan sonra hepsinin birer cüz'ünden mürekkeb tek bir çehreye münkalib olduklarını görürüm ki bu çehre senin çehrendir.

O zaman tahattur ederim ki bunların hepsini birbirine ben­zettiğim, hepsinde birbirini ihtar eden, hepsinde asıl seni ihtar eder haller gördüğüm olurdu. Acaba ben onları kendilerinde sa­na benzeyen bûsişler bulunduğu için mi sevmiştim?

Fakat bu çehre, senin çehren olmakla beraber, bir noksanı var; öyle bir noksan ki çehrenin ruhu, öyle bir şey ki bu çehre senin olmakla beraber yine sen, sevdiğim, öldüğüm sen değil­sin; ve bunu arayıp bulmak isteyince görürüm ki bundaki nok­san senin gözlerindir.

Ancak senin gözlerini bu hep sevdiklerimin eczâ-yı vechi­yelerinden mürekkeb çehreye koyunca çehreni, o sevdiğim öl­düğüm çehreni buluyorum. Acaba seni asıl gözlerin için mi sev­miştim?

1315

 

 

 

MEHTAB

 

Deniz karşıki sahilin kumları üstünde dalgın dalgın nefes alıyor, manzara mahmur bir sükûn-ı tam içinde tulû-ı kameri bekliyor, yavaş yavaş tekâsüf eden zıll-i arz Beykoz'un üstünden nebeân eden sabah nurlarına benzer billûrîn iltima'larla gecenin eşbâha verdiği kışr-ı muzlim-i lerzân üzerine bir sath-ı envâr çekiyor; deniz zîbakî bir rükûd ile hâmuş, pür-hâb ü sükûn; yalnız dalga­lar, uzaklarda derin derin inleyen dalgalar...

Birdenbire çehre-i kamer infilâk etti, pak ve mahmur, se­mânın bütün nücûmu zerrîn bir tebessümle titreştiler, suların üstünde pür-nûr handeler terennüme başladı, sevâhilin sükûn-ı mağmûmânesine bir vakar-ı melûl geldi; kamerin gittikçe beyazlaşan ziyası, gecenin gittikçe lâcivertleşen zulmeti içinde Yeniköy dubasının yeşil ziyâları maîleşiyor, Umur Yeri'ndeki kır­mızı ziyalar sâkit birer nigâh-ı rica gibi bakıyor; kamerin ziyası o kadar donuk ki duman zannolunur, bir mehtap değil bir hâle..

Âh bana bu ketum mehtap dokunuyor, sırf nur ve cevher­den mehtaplar istiyorum; yahut yok zulmetler olsun, hiçbir nigâh ziya ile titrememiş bakir, saf zulmetler olsun; hiçbir enîn-i beşerle sızlamamış ezelî sükûnetler olsun; gideyim, enîn-i âmâ­limi orada inleyim, mürde-zâd ümitlerimi oraya gömeyim.

1314


Son değiştirme: 21 Şubat 2018, Çarşamba, 13:38