Hüseyin Cahid

Seçilen bazı metinler:

HÜSEYİN CAHİT YALÇIN:

 

EDEBİYAT VE HUKUK[1]

                                           Musâhabe-i Edebiyye

 

Edebiyyat ile hukuk aynı zamanda aynı safahat-ı tekâmülden geçerler. Fa­razâ edebiyyatta hakikat-perestlik mesleği hüküm-fermâ olduğu bir devirde, nazariyyat-ı hukukiyyede dahi aynı temayülât görülür. Bu tevafuk ve münasebe­ti, müeyyed-i emsile cümlesinden olmak üzere, Fransa'da 1850 ve 1885 seneleri arasında geçen müddet irâe olunabilir. Bu otuzbeş senelik zaman zarfında Fran­sız edebiyatında realizm, natüralizm isimleriyle yâd edilen meslekler, güzeli hakikate, sanatı ilme münkad bulundurmağa sa'y ediyorlardı.

Romanlardan şah­siyet kalkarak bunlar bir mecmua-i vesaik haline geliyor; tiyatrolardaki vazî ve i'tiban bir takım kavâid mehcûr kalarak bir eser sahne-i temaşaya konulacağı zaman mümkün olduğu kadar hakikate takarrüb ediliyor; tarih, tedkikat-ı mû-şikâfâne çinde tebahhura dalıyor; tenkit mümkün olduğu derecede tahallüblü, ilmî olmaya çalışarak imkân mertebesinde bî-tarafiyeti muhafaza eyliyor; şiir bile ilimden, hayat-ı yevmiyyeden mülhem oluyordu.

İşte bu zaman zarfında mevadd-ı hukukiyyede, hüküm-fermâ olan nazariyyata bakılacak olursa orada da gâye-i hayaliye, hiç ehemmiyet verilmeyip bunun istihfaf ve istihkar edildiği anlaşılır. Vakıa bu esnada başka nazariyyat-ı hukukiyye de mevcut idi. Zaten her vakit, her yerde efkâr muhteliftir. Bir kısım halk maziye merbut kaldıkları halde, bir kısmı âtîye doğru şitâbân olurlar.

Fakat, her zaman bu yek-diğeriyle çarpışan efkâr-ı şahsiyye neticesinde bir cereyan peydâ olur ki; aksi cereyanlara, anaforlara rağmen, mütefekkirinin kısm-ı a'zamını ve tefekkür zahmetinden vâreste kılarak başkalarının netayic-i tefekküratını hazırca kabul edenleri bir istikamet-i muayeneye doğru sürükler, işte Fransa'da, 1850-1885 seneleri arasında nazariyyat-ı hukukiyyenin cereyanı da efkâr-ı gaye-i hayaliyi istihfafa sevk ediyordu. Beyne’l-milel, "hakk-ı kuvvet" esasına riayet ediyorlardı.

Mücadele-i hayat nazariyyesini bu suretle su-i tefsîr edenlere karşı Voltaire (Volter)'in evvelden cevab vermiş olduğu söylenerek "Lügat-ı Felsefî" de "harb" bahsinde yazdığı şu satırlar tekrar edildi: "Bütün hayvânât daimî bir hal-i harb içindedirler. Her cins hayvan diğer cinsi mahvetmek için doğmuştur.

Hatta koyunlar, güvercinler bile birçok hayvanat-ı sağîreyi itlaf ederler, aynı bir nev'in erkekleri, dişiler için erkek insanlar gibi aralarında gavgalarda bulunurlar. Hava, toprak, sular birer, meydan-ı ma'rekedir. Cenab-ı Hakk insanları akıl ile mümtaz kılmış olduğu için bu akıl onları taklîd-i hayvâ­nâttan müctenib bulundurmalıdır. Bâ-husûs, tabiat insanlara, hemcinslerini telef edecek bir salah vermediği gibi kan içmekten zevk alacak, bir sevk-i tabiî de vermemiştir."

Beşeriyetin hatt-ı hareketini kurtların, yabanî, vahşî hayvanların hatt-ı ha­reketine benzetmeye çalışanlara karşı i'tiraz eden, bu gaye-i hayalî meftunları ne istihzalara uğramadılar! Onlara hayal-perest diyerek eğlendiler.

Hatta Avrupa'da değil yalnız hükûmetler arasında bir hükûmetin efradı, beyninde de endîşe-i hak ve adalet vak'a-i tarihiyyeye karşı riayet ve sükut et­mek vücûbuna feda edildi. Bir hey'et-i ictimaiyye bir vaziyyete teşbîh ediliyor­du. Bu uzviyyet büyük bir ağaç gibi kendi kendiliğinden nevş ü nema bulur de­niliyordu. Binaenaleyh ıslahat icrası fikri ile bu nevş ü nemaya müdahale etmek tekâmül-i tabiîyi ihlal edebileceği cihetle, bî-faide hatta muzır add olunacağın­dan münasebât-ı beşeriyyede bir hakkaniyet-i ca'liyye aramaktan, mesail-i umumîyyede bir takım kavâid-i ulviye ve mücerredeye tevfîk-i harekete çalış­maktan ise menafi-i milleti günü gününe yola koymak kâfi zannedilirdi.

Hippolyte Taine (İpolit Ten) bir kavmin iktisab edebileceği şekl-i içti­maî kendisinin ihtiyar ve arzusunun fevkinde olduğunu, o kavmin tabiatı ile mazisi neyi icap ederse behemehal o şekle gireceğini iddia ederdi. Kısmen İngilte­re'den, kısmen Almanya'dan istiare bu tarz telakki-i hakîkatperestâne neticesi olarak, insanlar hakikaten gayr-i müsavî iken bunlar arasında müsavat esasını vaz' etmek isteyen Jean Jacques Rousseau (Jan Jak Ruso) ile az mı istihza edildi?

Hukuk-ı tabiiyye tarihinin, izah ve teşrihinde bu suretle istihfaf edildiği gibi bir hey'et-i ictimaiyyeyi, hal-i hazırda ıslah için sarf edilmek istenilen mesaî de takbîh ediliyordu. Renan (Rönan), muhtelif ırklar aynı ırka mensub muhtelif sınıflar, insanlar arasında adem-i müsâvâtı idame etmek âkilane bir hareket ol­duğunu söyleyerek şu sözleri bilâ-tereddüt yazıyordu: "Bütün bir sınıf halk diğerlerinin şan ve şerefi, kuvvet ve iktidarı ile yaşamalıdır."

Sefalet her vakit mevcut bulunmuş olduğu için hastalık ve mevt gibi ebe­dî bir hal diye telakki edilirdi. Binaenaleyh Avrupa hey'et-i ictimaiyyesinin o vakitki halleri karşısında şayan-ı temenni bir gaye-i hayalî tasavvur etmek bir çılgınlık idi. En ciddî kitaplarda yer bulan bu nazariyyat, saha-i fi'liyatta da tesirini gösteriyordu.

İşte böyle edebiyyat ile hukuk yalnız aynı te'sîrat tahtında aynı rengi iktisab etmekle kalmaz, birbirleri üzerinde de te'sîrat-ı mütekâbile de bulunur. Bazen hukuk, edebiyata mevzu ihzâr eder, edebiyat da buna mukabil bazı mevadd-ı kanuniyyeyi ta'dîle çalışır.

Son zamanlarda ceza-yı idam hakkında yazılan şeyler kadar bu te'sîratı irâe edecek güzel bir misal yoktur. Joseph de Maistre (Jozef do Mestr) ceza-yı i'damı bir hey'et-i ictimaiyye için elzem add eder. Bundan sonra ceza-yı idamın vücûb veya adem-i vücûbu üdebâ arasında bitip tükenmek bilmez mübâhasât-ı şedîdeye meydan açar. Mücrimin, izâle-i vücudu müfîd ve meşru olup olmadığı cây-i sual görülerek merhamet ve adalet daha vasi' bir surette telakki edilecek olursa ceza-yı idamdan vazgeçileceği ve darağacından dökülen katarât-ı hûnînin birer tohm-ı garaz ve gadr olacağı iddia edilir.

Bunun üzerine roman­larda, tiyatrolarda ezmine-i vahşiyyeden kalma bir âdet olan bu ceza-yı idam aleyhinde türlü hücumlar görülür. Victor Hugo (Viktor Ügo), "Bir Mahkûmun Son Günü" namındaki eserinde ismi, hali, hatta hayatı bile meçhul bir mahkûm için kulûb-ı kârî'de, rikkat ve merhamet peyda etmek gibi bir muvaffakiyete nail olmuştur.

Bu mahkûm, zî-hayat insanlar arasından çıkarılmış olması, yalnız giyotin ile idam edilmeye değil, kesilinceye kadar süren o batî-i hatt-ı ihtizare mahkum edilmiş bulunması itibariyle merhametimize şayandır. Victor Hugo ölünceye kadar bütün şiirlerinde, mektuplarında, her vakit, bu fikri müdafaada sebat etmiştir. Victor Hugo, cezâ-yı idam aleyhindeki itirazatında, yalnız da kalmamıştır. Birçok muharrirler kendisinin tarafını iltizam ederlerdi. Aleyhinde bulunanlar da eksik değildi, işte bu suretle yalnız ceza-yı idam etrafında birçok âsâr-ı edebiyye tezehhür etti.

Ceza Kanunu gibi kanunname-i askerî de muharrirlerin karihalarını tahrik etmekten hâlî kalmamıştır. Fransa'da gayet ehemmiyetsiz bir şey için bir neferi kurşuna dizerler. Evvelki asır nihayetinde Mercier (Mersie)'den başlayarak, Alfred de Vigny (Alfred do Vinyi)'ye varıncaya kadar birçok muharrirler, Avru­pa kavanîn-i askeriyyesinin bazı mevaddı hakkında nazar-ı dikkati celb ettikleri gibi, zamanımızda Lucien de Gave (Lusien do Gav), Abel Erman (Abel Erman), Jean Grave (Jan Grav), Jean Ajalbert (Jan Ajalber) gibi üdeba da inzibat-ı askerî nam-ı tahtında Avrupa ordularında reva görülen mezalimden şikâyet etmişlerdir.

Kanun-ı medenî ile de edebiyyatın oldukça mühim alış-verişi vardır, işte 19. asırda talak meselesi. Fransa'da talak meselesi vâzı-ı kanun tarafından müteakiben birbirine zıdd suretlerle hail edildiğinden edebiyat da bu ta'dîlat-ı kanuniyyeye göre teessür-yâb olmuştur.

Rabıta-i izdivaç gayr-ı kâbil kesr olursa zevç ile zevce arasında adem-i imtizaç görüldüğü zaman vücuda gelen halde, içinden çıkılmaz, hüzn-engiz fecî' bir şey olur. Kezalik aynı hadise, birçok ahvalde, bir takım vakayi-i mudhikeye de meydan açabilir. Fransız komedyalarında bedbaht zevceler, açık zevceler hakkında, türlü türlü latifeler vardır. Dramlarda, romanlarda ise kadının sadakat-i izdivacından inhirafı, hayat-ı aileye âşık suretinde bir şahs-ı salisin duhûlü üzerine tahaddüs eden vakayi'-i fecîa tafsîl ve izah edilmiştir.

"Princesse de Cleves" (Prenses do Kiev) romanında zevç kederinden vefat ederek zevcesiyle âşıkını hayatında birbirlerinden ayırdığı gibi ba'del-vefat, mematiyle de onları ayırır "La Nouvelle Heloise" (La Nuvel Eloiz) de kadın âşıkının kolları arasına düşmek üzere iken, vefat ederek kurtulur.

George Sand "Jacques" (Jak) roma­nında zevç, dünyada pek fazla olduğunu hissederek sessizce bir intihar ile orta­dan kalkar. Bunlara bir takım düellolar, cinayetler, âşıkâsını hançerleyerek na­musunu kurtaran âşıklar, zevcesi ile asılanı öldüren zevçler, kocasını zehirleye­rek kurtulan kadınlar da ilave olunacak olursa talakın adem-i mevcudiyetinden dolayı ne kadar göz yaşları, ne kadar kanlar döküldüğü anlaşılır.

Şayan-ı dikkattir ki ahlâk ve adalet daima kavanînden ileride yürür ve ekseriya edebiyyat da ahlak ve adaletten ileride gider, izdivaç Fransa'da gayr-i kabil infıkak bir rabıta olduğu sıralarda tiyaro muharrirlerinden, romancılardan birçoğu, birbirleriyle imtizaç edemedikleri halde talakın adem-i mevcudiyetin­den naşî birbirine ilelebed merbut kalan bîçarelere acırlar, onları tuğyana sevk ederlerdi.

Zira bu üdebanın kalemleri altında şairane bir şey, takbîh edilemeye­cek bir hal oldu. Çünkü bazı ahvalde âdeta ma'zûr oluyordu. Göze alınan tehli­kelerden dolayı buna bir azamet geliyor, behemehal bir felâkete saik olduğu için kalpleri rikkate getiriyordu. Hasılı, o vakitler buhran-ı izdivacın tevlîd ettiği eserlerin birçoğu talak lehinde ya doğrudan doğruya, ya bilvasıta birer müdafaa-nameden ibarettir.

Fakat birgün geldi ki, 1789 idaresi ile Fransa'da talak teessüs etti. I. Napolyon tarafından bizzat tatbik olundu, restorasyon devri ile ref edildi ve nihayet yine tatbik olunmaya başladı. Kanun-ı medenîde vukua gelen bu tebeddül, üde­bânın ittihaz ettikleri lisan ve meslekte de bir takım tebeddülata meydan açtı. Zevç ile zevceden her birinin, izdivaç gayr-i kabil-i tahammül bir hale geldiği zaman akd-i nikâhı fesihte muhtar olmaları lüzumunda en çok ısrar etmiş üdebâdan biri olan Alexandre Dumas Fils (Aleksandr Duma Fiş) şu satırları yazıyor­du:

"Mecalis-i talakı kabul edecek olursa tiyatromuz birdenbire ve temamıyle tebeddül ediverecektir. Moliere (Molyer)'in "Aldanmış Kocalar" dramlarımızın bedbaht zevceleri, sahne-i temaşadan kalkacaktır. Çünkü bu eserler, nikâhın gayr-i kabil-i fesh olması esası üzerine ibtina ederler. Binaenaleyh talak kanunu ile edebiyatta yeni bir meslek vücud bulacak ve bu da kanunun en iyi neticele­rinden birini teşkil edecektir.

Artık bize, zinayı calib-i dikkat ve ehemmiyet bir hal olmak üzere irae ediyor diye, ta'n olunmayacak. Çünkü talak var iken zinaya müracaat etmek ahlaksızlıktır. O halde bu mevzu' dramlara değil, komedyalara ait olacaktır."

Alexandre Dumas Fils (Aleksandr Duma Fiş) bu sözleri kesb-i hakikat et­tiği zaman birtakım muharrirler de Fransa'nın talak-ı kanun-ı cedîdindeki bazı garabetlerden, mantıksızlıklardan müteessir oldular. Faraza Fransa kanunu mu­cibince zani ile müznibe birbirleriyle izdivaç edemezler, zevç ile zevce rıza-ı tarafeyn ile fesh-i nikâha muktedir olamazlar, işte bu kısım muharrirler de talak kanununun bu gibi noksanı, garabet-i mevzu ittihaz ederek, fikirleri daha ma'kûl, daha serbest, bir neticeye îsal edecek yolda eserler yazmıştır. Bu meyanda Paul Hervieu (Pol Erviö)'nün "Kıskaç" (Leş Tenailles), Madame Maria Scheliga (Madam Maria Şeliga)'nın "Görenek" tiyatrolarını zikredelim.

İşte kanun-ı medeniyeye ait tek bir nokta etrafında birçok âsâr-ı edebiyye tezehhür etmiş olduğu görülüyor. Diğer mevaddın da, tevlîd ettiği eserler sayıla­cak olursa yekûn pek yüksek bir miktara çıkar. Alexandre Dumas Fils (Aleksandr Duma Fiş) gibi bazı muharrirler yalnız ahlâk ve adalet muasırını değil, kavanîni bile ta'dîl ve tashîh etmeyi kendilerine bir vazife bilmişlerdi. Kadınların, etfal-i gayr-i meşrûanın hali, mirasa, hakk-ı temellüke ait esaslar romanlarda, tiyatrolarda zemîn-i münakaşaya defeat ile vaz' olunmuştur. Sanat için sanat taraftarı olanlar güzelliğin faydaya, bir netice-i ameliyye istihsali fikrine tabi bulundurulmasını takbîh eylerler; maamafîh, yine bir takım muharrir­ler, hey'et-i ictimaiyyeye ait olan mesailde, fikirlerine, mizaçlarına göre, beyan-ı fikr etmekten hâlî kalmayarak bu suretle tarih-i edebiyyat ile tarih-i hukuk ara­sında sık münasebet vücuda getiriyorlar.

(Servet-i Fünun, 16 Ekim 1901)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



[1] Fransızca’dan


Son değiştirme: 21 Şubat 2018, Çarşamba, 13:39