Hamdullah Suphi Tanrıöver'in Eserlerinde Milli Mücadele

Seçilen metin:

Hamdullah Suphi Tanrıöver:

 

                                İSTİLÂ ÖNÜNDE TÜRK HALKI

 

1920'de İzmir Kız Öğretmen Okulu'nda:

İzmir'de tahkikat yapacak olan beynelmilel komisyona Türklerin serbestçe şehadette bulunabilmelerini telkin maksadiyle Millî Blok namına göz hekimi Esat Paşa'nın teklifi üzerine İzmir'e gitmiştim. Erkekler arasında, bu Tahkik Komisyonu gittikten son­ra kendilerinin takibata uğra­dıkları korkusu çok yer tutmuştu. Kadınlar vasıtasiyle ruhlar üze­rinde müessir olmayı düşündüm ve İzmir Kız Muallim Mektebi'nde hanımları, mektebin müdürü olan Zehra Hanımın delaletiyle gizli bir içtimaa davet ettim. Bu musahabe mektep talebesiyle dışardan gelen hanımlar­dan mürekkep bir zümreye irad edilmiştir.

Hanım Efendiler, Küçük Hanımlar!

İzmir'i evvelce de ziyaret etmiştim. Balkan muha­rebesinin acı hatıraları kalbimizde çok canlı olduğu günlerde buraya arkadaşlarımla beraber bir sıra konfe­rans vermek üzere gelmiştim.

İzmir'de Rum ahali taşkın bir hâlde idi. Türklerin el'an bu topraklarda oturmalarına hiddetle bakıyorlardı. Sinemalarda, mektep kürsülerinde ve Belediye Bahçesi'nde Anadolu'nun parlak istikbali hakkında nutuklar irad ettim.

Balkan felâketinin bizim için bir kaza eseri olduğunu, Türk'ün Balkan milletleri önündeki mağlubiyeti milletçe bir mağlubiyet değil. Fakat hükûmetçe bir mağlubiyet olduğunu iddia ettim. Balkan milletleriyle Türk arasında kuvvet nokta-i nazarından yapılacak bir mukayesenin ancak Türk lehine netice vereceğini tekrar ve tekrar ısrar ile anlattım.

Bugün benim vazi­yetim ne hazindir ki, aynı İzmir'in sokaklarında Yunan zabitiyle Rum kızının kol kola gezdiğini seyrediyorum. İki gün evvel iki Yunan jandarmasının süngüsü önünde karakoldan karakola götürüldüm. Yunan polisinin önünde isticvap edildim, izahat verdim. Benim vaziye­tim şüphe yok, yanılmış bir adam vaziyetidir.

Fakat Hanım Efendiler!

Felâket tamam olmayınca hakikî ölçümüzü veremeyeceğimize kanaat getirenler var. Ben onlardan biriyim. Sizi bu içtimaa çağırmadan evvel şehrin maruf bir takım adamlariyle temasa geldim. Bi­risi bana dedi ki, Tahkik Komisyonu’na bütün gördükle­rimi söylemek isterim, fakat bu komisyon gittikten son­ra bizi Yunan polisinin takibatından kim kurtaracak?

Abdülhamid’in uzun müddet yaverliğinde bulunan yer ve yurt sahibi bu zengine sordum: Akhisar cephesinde, Aydın'da Yunan askerlerinin karşısına çıkan kimseler can ve mal teminatını kimden alıyorlar? Onlar ne ölüm için ne de ilerlemesi muhtemel olan Yunan ordusunun yağmaları ve müsadereleri için kimseden teminat istemediler. Bir cümle ilâve ettik. Yunan ordusu burada kalırsa, şehadette bulunan veya bulunmayan, mutlak neniz varsa hepsini kaybedeceksiniz, canınızla beraber son oluğunuza kadar.

Muhterem Hanımefendiler!

Türk milletinin en büyük zaafı tarihini unutmuş olmasındadır. Uzak tarihini değil; hatta yakın tarihini bilmemesindedir. Demek ki, bugünkü İzmir'de hâlâ Yunan ordusu, Yunan hükûmeti yerleştikten sonra ma­lını, canını muhafaza ederek yaşamak ümidinde olanlar var. Hata, feci hata buradadır. Bunun mutlaka tashihi lâzımdır.

Ben çocukluğumdan beri daima, Türk askeri geçerken, gözlerini ağlarken gördüğüm Türk kadınına, erkeğini uyandırması, ona izzet-i nefis vermesi, ona muhakkak ve mutlak olan tehlikeleri göstermesi için sizin yardımınıza muhtaç oldum, sizi bunun için çağır­dım. Bakınız hanımefendiler, bugünkü vaziyetimiz nedir, size gördüğüm gibi anlatayım; tâ ki siz de Yunanlılarla uyuşarak ve barışarak burada yaşamak ümi­dini taşıyanlara akıbetleri hakkında telkinde bulunasınız.

Yunanistan İzmir yakalarına uzun bir yoldan do­laşarak geliyor. Şimdiye kadar geçtiği yolda ne yaptı ise, bundan sonra da onu yapacaktır. Biliniz, muharebe eden hükûmetler değil, milletlerdir. Millet ve milliyet muharebeleri, muharebelerin en korkuncu, en vahşisidir. Karşınızda konuşan adamın şehadetine, bilhassa bu işte şehadetine tam itimat etmenizi rica edeceğim.

Çünki ben, yuvası Yunan ordusunun geçtiği yol­lara tesadüf etmiş eski bir Türk ailesinin çocuğuyum. Hepiniz bilirsiniz. Eski Tuna Vilâyeti, Eski Şarkî Ru­meli, Bulgaristan oldu. Orada el'an Türkler yaşıyor. Burada el'an altı yedi yüz bin Türk, kendi köylerinde, kendi kasabalarında evlerini, tarlalarını, dinlerini ve dillerini muhafaza ederek yaşamakta devam ediyorlar. Bazan Bulgar gazetelerinde öyle bir fıkraya tesadüf edersiniz ki, bahsedilen yer Bulgaristan'da mıdır, Anadolu'da mıdır fark edemezsiniz. O kadar halk, yer ve isimler eski şekillerini muhafaza etmiştir.

Bulgaris­tan'ın yeni istiklâl tarihinde Türklere karşı cebir ve şiddet olmadı diyemem, oldu. İlk zamanlarda ve hâlâ ara sıra eski din ve milliyet husumetlerinin ruhlarda yaşadığını gösterir muamelelere, ta'rizlere tesadüf edersiniz. Fakat hakikat odur ki, Bulgar milleti ve onun hükûmeti, benim toprağımın üzerinde benden başka kimse yaşamayacaktır dememiş ve bunu bir devlet aki­desi hâline koymamıştır. Bulgaristan'da Türk vardır. Çünki Bulgar milleti başka milletlere hayat hakkını tanır. Bunu bir defa kaydediniz.

Hanımefendiler; siz, yarın muallim olacak aziz kızlarım;

Allah'ın yer yüzünde en esrarengiz bir siyanet ve beka kuvveti olan kadın ruhunun şefkatini, büyük ikna kuvvetini aileleriniz nezdinde ve halk içinde hakikatle­rin anlaşılması için kullanınız. Size Bulgar milleti, Türk'ü imha etmedi dedim. Biraz daha şimale, Roman­ya'ya bakınız. Eski Osmanlı İmparatorluğu'nun Eflâk ve Buğdan eyâletlerinde Türkler yüz sene evvel nasıl oturuyorsa, yine öyle oturuyorlar. Romanya'da Ana­dolu parçaları var. Dobrice'de, Tuna boylarında, şimendifer yollarında Türk köyleri, Türk kasabaları hâlâ yerlerindedir.

Manzarada minareyi ve camii görürsünüz. Ro­manya havasında ezan sesi durmamıştır. Ben, Bükreş'te kendi gözlerimle İstanbul mahallelerinde, Bursa'da olduğu gibi Türk helvacılarının alış veriş ettiklerini gördüm. Çünki Romanyalı yalnız ben, benden başkası­na hayat yok dememiştir. Sırbistan'da, Arnavutluk'ta, Bosna ve Hersek'te Türkler ananevî hayatlarına devam ediyorlar. Bosna Hersek'te Avusturya idaresi ve sonra Sırp idaresi ne kıtale, ne cebrî muhacerete lüzum gör­dü. Tazyik olmadı değil, fakat tazyik maruf Yunan si­yasetinin yıkıcı, boğucu şekillerine kadar asla inmedi.

Size daha büyük, daha umumî bir misâl irâe etmek isterim. Bilirsiniz ki, Türk dünyasının asıl varisi Rus milleti olmuştur. Kırım'dan, Kafkas'tan, Kazan'dan başlayarak ummanın eteklerine kadar yayılan Türk memleketlerinde ne kadar hanlık ve hakanlık varsa, şimdi hepsi Rus ülkelerine dahildir.

Fakat Çarlık idare­si bütün husumete ve bütün huşunete rağmen, hiçbir yerde Türk halkını baştan başa imha etmeği düşünmedi. Evet itiraf edelim ki, bunun bir kısmı Hrıstiyan dinine girerek bizden koptu ve ayrıldı. Muharebeler esnasında boğuşmaların icap ettirdiğinden daha fazla kan aktı.

Fakat Rusya denen geniş, büyük memlekette otuz mil­yon Türk yaşıyor. Türk nerede bekaya imkân bulmamıştır; nerede camilerden mezar taşlarına kadar ne ka­dar yadigârı ve izi varsa sökülüp atılmıştır bilir misi­niz? Yunanistan'da, Mora İhtilâli muhtelif cephelere ne olursa olsun, bir cephesi itibariyle bir kıtal ve ifna cephesidir. Bu yangından canlarını nasılsa kurtarabilen Türk aileleri fırtınanın sürüklediği yapraklar gibi, Mı­sır'dan, Alâiye'den, Antalya'dan İzmir'e ve İstanbul'a kadar nerede başlarını sokabilecekleri bir köşe varsa atılıp iltica ettiler.

Hanımefendiler, bunu iyi anlayınız. Balkan milli­yetperverliği başka milletlerin milliyetperverliğine benzemez. Balkan milliyetperverliği baskın, suikast, bomba ve çete hareketleriyle dolu hususî, kızıl bir tarihe maliktir. Balkan milliyetperverliği yırtıcıdır, vahşi­dir. Balkan memleketleri hayvânât-ı vahşiye bahçelerine benzer, her hududun arkasında birbirinden demir parmaklıklarla ayrılmış diş ve tırnaktan ibaret kan içici bir milliyetperverlik vardır. Bu milliyetperverlikler hudutların demirleri arasında mütemadi birbirine pen­çelerini uzatırlar ve yekdiğerini yırtarlar.

Müştereken bizim üzerimize saldırdıkları zaman ne kadar vahşi iseler, Balkan muharebesinden sonra gördüğümüz üzere kendi aralarında boğuşmağa başladıkları zaman da o kadar vahşidirler. Fakat zaptettikleri topraklarda hiç bir Balkanlı millet, Yunanlılar kadar mutaassıp milli­yetçi ve inhisarcı olmadı. Ben size Yunan milliyetperverliğinin hikâyelerini kendi aile hâtıralarımla, kitap­lardan aldığım malûmatla, işittiklerimle nakletmiyo­rum. Kendim Yunanistan'da seyahat ettim.

Kaç defa bütün bir şehrin sokaklarını her istikamette uzun uzun dolaştıktan sonra, nefsime sormuşumdur: Acaba Türk­ler buraya asla ayak basmamışlar mıdır? Her girdikleri memlekette mensup oldukları dinî medeniyetin bütün müesseselerini vücuda getiren cetlerimiz Yunan topraklarında hiçbir bina kurmamışlar mıdır? Evet kur­muşlardır, fakat Türk'ü o topraklarda yaşatmayan hu­sumet, onun yadigârlarını da yaşatmamıştır.

Yunan istilâsı Mora'dan şimale doğru çıktıkça, derhal etrafında bir Türk boşluğu vücuda getirdi. Teselya ovası, Konya ovasından daha az Türk değildi. Seyyahlar Ramazan gecelerinde Yenişehr’e doğru giderken, tâ uzaktan minarelerin kandillerinden göklere akseden büyük aydınlığı seyrederlerdi.

İstanbul'da Yeni Cami'in evkafını tetkik ederken Teselya Türk köylerinin isimlerini birer birer buldum. Çünki bu köylerin öşrü Yeni Cami’ye vakfedilmişti. Acaba Anadolu'nun hangi köşesi eski Teselya'dan daha Türk'tür denilebilir. Yunanistan genişledikçe, Türk'ün çekilmesi lâzım geldi ve nihayet Garbî Trakya'ya kadar adalar da dahil olmak üzere Yunanlının ayak bastığı yerden biz tamamiyle boşaldık. Garbî Trakya'da ise ahitlere rağmen kısacık bir zaman zarfında Türk ekse­riyeti kaybolup gitmiştir.

Hanımefendiler;

Acaba tatbik edilen fikrin kısa bir cümle içerisin­de ifadesini ararsak, millî Yunan siyasetini daha iyi anlamış olmaz mıyız? Yunanistan'ın yüz senelik tari­hinde fiil haline geçen siyaseti böyle hülâsa olunabilir: Türklerin hatasına biz düşmeyelim. Bizi bıraktıkları için biz yeniden doğuyor ve bir hükûmet kuruyoruz. Bu netice bizim kalmamızdandır. Türklerin bir gün geri gelmemesi için biz onların yaptığının zıddını yapmalı­yız. Halbuki bütün büyük milletlerin tarihiyle iştihat ederim hiçbir büyük milletin tarihi böyle bir siyaset kaydetmez.

Eski Yunanistan, Akdeniz ve Karadeniz havzasın­da kurduğu bütün müstemlekelerde yerli halk ile me­saisini teşrik etmiş, beraberce yaşamış, onları imha etmeği aklından geçirmemişti. Romalılar müsaadekârlıkla maruf geniş bir siyasetin mümessilidirler. Müs­tevli Arap, Asya içlerinden İspanya içlerine kadar her yere, her kavme, her dine müsamaha ve mürüvvetle muamele etti.

İngiltere hakkında yer yer duyduğumuz şikâyetler ne olursa olsun, hiç şüphe yok ki, vardığı yerlere bize Yunan ve Balkan misâlini hatırlatacak çeşit çeşit zu­lümlerden bir tekini götürmemiş, geniş bir siyasetin mümessilidir. Bunu söylerken İstanbul'dan geldiğimi unutmuyorum. İstanbul'da İngiliz işgalinin manzarası, İngiliz tarihini inkâr eden bir mahiyettedir. İngilizler kendi askerlerinin İstanbul topraklarında irtikâp ettik­leri taşkınlıktan, tecavüzlerden haya etseler yeridir.

İstanbul'da gördüğümüz İngiltere; tarihte ve İngilte­re'de gördüğümüz kadim, maruf ve müsamahakâr İn­giltere'ye asla benzemez. Fakat onun siyaseti de başka milletler muvacehesinde umumî hatları itibariyle bütün müstevli, fâtih ve temdihkâr (övünülecek) diğer büyük milletlerin tarihinin aynıdır.

Türk ırkının tarihi ise, iradesi şedit olmasına rağmen, bütün Asya'da, Afrika'nın şimalinde ve Avru­pa'nın koskoca pir parçasında dinî ve millî müsaadekârlığın en asil bir örneğini teşkil eder. Türk idare­sinde başka milletlerin kalması, dünya bilir ki, haricî korku ile asla münasebeti olmayan bir hadisedir. Rum'un bir gün Mora yarım adasında tekrar hayata gelmesi ve bir gün de Anadolu sahillerine ordu halinde çıkması, bütün büyük fatih milletlerin tarihinde tesadüf ettiğimiz aynı ruh, aynı müsaadekârlık neticesidir.

Bel­ki beni dinleyenler arasında cetlerimizin tuttuğu bu yolu, gördüğümüz acı hakikatler karşısında, tasvip et­meyenler bulunur. Keşki Yunanlıların bugün bize yap­tıklarını biz de vaktiyle düşünmüş olsaydık Balkanlar elimizden çıkmaz ve imparatorluk böyle feci bir inkıraz tehlikesine düşmezdi derler. Halbuki Osmanlı İmparatorluğu’nun büyük inkişafında şimdi tetkik ettiği­miz müsaadekârlık pek ziyade müessir olmuştur.

Fati­h’in Balkan yarım adasını baştan başa zaferden zafere geçerek dolaşabilmesi, mağlûp milletlere, mağlup din­lere gösterdiği mürüvvet sayesindedir. Her şiddetin, bilhassa bu, imha mahiyetini alırsa, uyandıracağı aksülameli unutmamak lâzım gelir. Ya babalarımızın Türkiye'de başka milletler yaşatmamasına mukabil eski Türk memleketlerini elde edenler de, orada Türk yaşatmasalardı, Osmanlı Türkleri'nin siyâseti diğer topraklarda  yaşayan  kırk  milyonluk Türk'ün  canına  mal olurdu.

Hanımefendiler, küçük hanımlar; unutmayınız ki İngiltere'nin yanında bir İrlanda meselesi var. Alman­ya'nın yanında asırlarca bir Lehistan meselesi vardı. Avusturya'da ve Rusya'da Alman olmayan, Rus olmayan milletlerin meselesi son zamanlara kadar mev­cut olmaktan hâlî kalmadı. Yalnız Türkler değil, bizim babalarımız değil, diğer büyük milletler de Yunan sis­temi gibi mağlup milletleri imha ederek onların mese­lesini halletmek fikrini bir an hatırlarından geçirmediler.

Filvaki Katolik ve Latin âleminin en geri ve en mutaassıp köşelerinden biri olan ve kendi hudutları içinde çürüyen İspanya, Arap ulüvvücenabına kıtalle, cebrî tanassurla, engizisyonla mukabele etti ve Arap istilasını böyle kafi bir hale uğrattı. Hatta müstevli Arapları değil, Yahudileri bile dünyanın her köşesine ve bilhassa Türkiye'ye can atacak bir kahra maruz bı­raktı. Fakat bugünkü dünyada İspanya'nın hangi sahada hürmetle yad edilebilecek bir mevkii vardır. Bu İspan­yol engizisyonundan beri ikinci engizisyon Yunan mi­sâlinde görünür.

İşte hanımefendiler, İzmir'inizde, Aydın'ınızda dolaşan Yunan neferi, Yunan zabiti arkasında böyle bir mazi bırakmış olan bir askerdir. Kalırsa hepiniz için perişanlık, sefalet, fakr ve ölüm muhakkaktır. İzmir rıhtımı üzerine basan ilk Yunan ayağı, geniş bir kan lekesi bırakmıştır. Bunu hatırlıyorsunuz. Yunanistan burada kalırsa, biz burada kalamayız. Beynelmilel ko­misyon sizin lisanınızdan bu hakikati dinlemek için buraya geliyor. Arkadaşlarınız, oğullarınız ve akraba­nız arasında yılgın olanlara cesaret vereceksiniz.

Bir tek ümidimiz var. O, mücadele yolunun sonunda görünüyor. Rumeli üzerinden olduğu gibi, şimdi Anadolu üzerinden de İstanbul'da birleşecek iki kol hâlinde uzanan Yunan ordusunu Anadolu gayreti söküp atmağa mecburdur. Ölüm işgalin devamında, hayat ise mücadele tarafındadır. Türk kadını bu mücadeleyi, hiçbir zaman köle olmağa razı olmamış bir ırkın anası sıfatiyle, asîl ve civanmert sesini korkak vicdanlara duyurarak takviye ve teşdit etmeğe davetlidir. Ben millî müesseselerin bu düşünüşünü, bu ümidini bedbaht İzmir’le, şeref hissini kaybetmesi mümkün olmayan asil Türk kadınına arz etmeğe geldim. Mâruzâtımla huzuru­nuzda bu vazifem hitam bulmuş oluyor.

 


Son değiştirme: 21 Şubat 2018, Çarşamba, 17:31