Ruşen Eşref Ünaydın'ın Eserlerinde Milli Mücadele

Seçilen Metinler:

Ruşen Eşref Ünaydın:

 

İSTİKLÂL YOLUN'DA

BAYRAĞIMIZ

 

Anadolu'nun üzüntülü yollarında hayli günler karardı.

Ruhumuzu ve adımlarımızı kervanlarla kağnıların ahengine alıştıra alıştıra köhne ve basit hanlı konaklar aştık. Nihayet bir akşam Ankara, gözlediğimiz Ankara, dost - düşman dillerde ef­sane olan şimdiki Ankara yüksek yaylalara hörgüç gibi çök­müş dağlarıyla ufkumuzu kapladı.

Ankara'da ilk sabah boru sesinden uyandım. Bu ses be­nim için bir sıla ve bir hasret sesiydi! İstanbul'da aylardan beri saygısız gaydalar ve yaygaralı farfarlar Bursa'da, Edir­ne'de, İzmir'de yabancı ve liyakatsiz adımlarla nümayişler işittikçe kendilerini kendi içlerinde bir eski hatıra gibi anma­ya mecbur kalan Türkler, yalnız o talihsizler benim bu ses­ten neler anladığımı daha iyi sezebilirler! Kendimize sanki yeniden kavuşuyordum ve kendimizi karşılar gibi bir garip hisle pencereye gittim.

Kışla olmuş eski tüccar depolarının meyda­nında, karların üstünde sırtları bana dönük müfrezeler gör­düm. Bunlar bizim askerlerimizdi. İstanbul'daki arkadaşların­da gevşekleşen katılık ve diklik bunlarda hâlâ mevcut.

Orada­kiler gibi bunlar elleri ceplerinde ve başları önlerinde bekleşmiyorlar. Süngülerini çelikten bir parmak gibi göğe kaldırmış­lar, bir şeye karşı insandan ve madenden bir hürmet hâlinde duruyorlar. Hayatları çürümüş bir büyük mazinin artığından ziyade küçük fakat gürbüz bir istikbalin başlangıcını hatırla­tıyor. Önlerinde bizim bayrağımız ağır ağır tecellî etti: Coşkun bir kızıl yele gibi göklere savrulmaya başladı. Eksildiği yerlere doğru uçmak ister gibi heyecanlıydı.

Kendisinde eski Türk günlerinin vakar ve kuvveti hâlâ bakîydi. Sallanışında hürriyetin istiklâlin şen ve âteşîn lezzeti vardı. Yalnız bir bay­rak gibi manidar değildi. Bir mürşid gibi beliğdi. Vakitsiz kötürümleşen ruhum onun mucizesiyle yeniden ısındı. Kımıldan­dı, doğruldu. Bir afiyete kavuşuyordum.

Rengini ecdadımızın içinden alan bayrağımız bizim gü­nümüzde kararacaktı. Eski şehsuvarların kavukları üstünde bir kızıl gül gibi cenkten cenge gezdikten sonra torunlarının başına bir yas çevresi gibi düşecekti. Fakat o sabah karşımda bir avuç Türk'ün gülbankı arasında ezasız endişesiz, yeniden doğuverdi.

“İnönü'nün ferdasında bana “Mohaç”taki kadar taze ve şerefli göründü. Avrupa'nın ortasında zaferlerin hırslı rüzgârında uçarken belki daha fani idi; fakat şimdi yaylala­rımızda bir avuç büyük mazlumun isyanından doğan teselli ve inşirah içinde daha zinde ve mutmain görünüyor. Mohaç'ta geçirdiği demler cihana giden bir uzun zafer yolunun müntehası idi. Fakat İnönü'nde bitmiş sandığı bir yolun mebdei oldu.

Bu tulûun karşısında ibadet saatlerini hatırlatır bir mu­habbetle mücehhez askerler merasimden sonra çekildiler. Fa­kat ben pencereden ayrılamıyordum. Bir hasretten sonra bay­rağın kıymetini daha başka ve daha yakından duyuyordum.

Yâ Rabbî! Alnımızdan çıkan bir damla kan gibi bugüne kadar başlarımızın üstünde şanla, asaletle gezdirdiğimiz bay­rağı sandık diplerinde saklamaya mahkûm edilecek Türk ne­silleri dünyanın muhakkak en talihsiz çocukları olacaktır. Fa­kat içimizden dökülen kan bir daha içimize tıkılabilir mi? Bi­liyoruz ki bayraklarını başlarının altında saklayanlardan deği­liz! Daima başlarımız bayraklarımızın altında kalacaktır.

Ey gazî hünkârlar mahbûbu ve şehit erler yadigârı! O sabah sana bakmaya bir türlü doyamadım. Sen muhayyilenin sun'î imtizaçlarından icat edilmedin, doğrudan doğruya kalplerimizden aktın. Sen insanda en mukaddes şeyin hayat mayiinin rengisin. Ve üzerinde gökten izler var. Onun için bir öz, bir kaynaksın; onun için solmayacak, kurumayacaksın... Son neslin başları üstünde de ilk neslin başları üstündeki gibi hür ve kırmızı yaşayacaksın... Ve Türklerden bir son nesil tanıma­yacak, göremeyeceksin!

(Ruşen Eşref Ünaydın, Hâkimiyet-i Milliye, Nu. 101, 6 Şubat 1337/1921)

(Ruşen Eşref Ünaydın’dan Seçmeler, hzl. Necat Birinci, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1982)

 

 

Ruşen Eşref Ünaydın:

 

KUVVE-İ MANEVİYYEMİZ

 

Bu son muharebe esnasında bir gün İsmet Paşa karargâ­hına binlerce telgraf arasında bir kumandandan şöyle bir tel­graf geldi: “Bir alayımız, düşmanın bir fırkasını sabahtan ak­şama kadar tevkif etmiştir. Düşmana birçok zayiat verdirdik­ten sonra tecavüzünü tardeylemiştir”.

Cephenin başka yerinden alınan da şu mealde idi: “Siperler düşman lâşesiyle lebâlebdir. O kadar ki aske­rimizin serbestçe hareketi maktul cesetlerinin çokluğundan dûçar-ı suûbet olmaktadır!”

Tabii, söylemeye hacet var mı ki, bu vaziyette de asker­lerimizin battal ettiği kuvvetler adetçe kendisinden fazla idi. Burada Cebeci Hastahanesi'nde yaralarını tedavi ettiren bir genç zabitten aldığım uzun mektubun bazı parçalarını nak­ledeyim…

Aslanlı garp sırtları muharebelerinden bahsederken:

“Ecdadımızın celadet-i cengâveranesi, emin olunuz, aslanları­mızın bu ulvî savletleri ile bir kat daha tezyin edilmiştir. Alt­mış kişilik bir bölüğün cephesine iki taburu ile hücum eden düşman, bu kuvvetini kâmilen bizim süngülerimize bırakmış­tır. Zâbitân arkadaşlar hep at üzerinde hücum emri veriyor ve efrada hüsn-i misal oluyordu. Yunan, Türk'ün süngüsünü gör­düğü gibi eli, ayağı ve bütün asabı titriyor. Silahını, teçhizatı­nı ve hatta başındaki şapkasını bırakıp kaçıyor!

“Bu maktuller miyânında ağır yaralı bir Yunan neferini gördüm ve isticvab ettim. İfadesi pek mühim ve câlib-i dikkat­tir. Kendisi Dersaadet'li; ismi: Yanko'dur. Sıhhiye çavuşu imiş. Yunan ordusunun ekseriyetini yerli Rumlar teşkil eyle­mekte olduğunu ve bunların kerhen harbe sürüklendiğini ifa­de etti.

Türk'ün: Allah, Allah âvazesi Yunanlıların çalataban kaçmalarına pek büyük bir vesiledir. Hulasaten diyebilirim ki ordumuzun azim ve imanı, kudret ve metaneti önünde Yu­nan sürüsü er geç dağılacaktır. Bilhassa ordumuz, arzu ettiği hattı tutmuş ve manevrasını ikmâl etmiştir. Düşman, şimdi, düştüğü faktan nasıl kurtulacağını düşünüyor.

Bu mektup, muharebenin en şiddetli safhasında yarala­nan bir zabitin maneviyatındaki kuvveti gösterdiği gibi ordu­da yaşayan kuvve-i maneviyyeyi de meydana koyuyor!

Dokuz süngü yiyen bir Mehmetçiğin, önüne üç Yunan esi­ri katıp yarasına rağmen vücudunu da, canlı ganimetlerini de karargâhına teslim ettiğini hepimiz biliyoruz.

Böyle misaller zikretmek lazım gelse satırlar değil, sütun­lar dolar. Falih Rıfkı'nın Ateş ve Güneş'de dediği gibi: “Her zaman düşman bizden çok ve biz düşmandan kaviyiz.”

İşte kat'î muharebeyi bu kuvve-i manevîye kazanacaktır. Türk'teki bu kuvvet, iki salla Rumeli yakasını aşan, karada gemi yürüten. Amsterdam'daki yüce ağaçlara ismini hakkeden, Sengotar'dan aşağı atının karnında kayan Türk günlerinden, Plevne, Şıpka, Çatalca ve Çanakkale'den, bu lâyemut kuvve-i manevi şaheserlerinden kalma an'anevî mirastır. Onun için gayet mühim ve mukaddestir.

“Fıtrat değişir sanma, bu kan yine o kandır”. Mütareke'den sonra Anadolu yaylalarında bütün bir gâsıp dünya karşısında tecellî eden “millî” kudret, tarihteki büyük kardeşlerine yeni bir iftihar sahifesi daha katmadı mı?.. Memleketin her yanı yabancılarla çevrilmişti. Kendi ülkemiz­de kendimizi yok edeceklerdi. Bu ecnebi arzuya yalnız azmi­mizle karşı koyduk. Silahsız, vasıtasız, taraftarsızdık; fakat sırf ümitli idik. Kuvve-i maneviyyemiz asla sarsılmamıştı. Bir sene zarfında silahlandık, vasıtamız arttı. Dünkü düşmanlardan bir haylisi bile bize taraftar oldu. Gazeteleri, diplomatları hakkı­mızı teslime mecbur kaldı.

Demek ki arzumuz meşrudur. Bunun içindir ki dal budak saldı, meyve vermeye başladı. Arzumuzun yürüyüp hakikileşmeye başlamasa irsî ve lâhûtî olan kuvve-i maneviyyemizi arttı­racaktır. Zira biz fatihlik, istilâkârlık oyunu oynamıyoruz; filan kumandana, filan devre şeref ve nişan kazandırmak emeli ile döğüşmüyoruz; bir siyasî zümreye ittifaklık gibi diplomatik düşünceler ile at oynatmıyoruz. Yalnız toprağımızın, canımı­zın, harsımızın, dilimizin, dinimizin düşman ayakları altında çiğnenmesine dayanamadığımız için varlığımızı koruyoruz!

Onun içindir ki rahatını kaçırmak istemeyen, bilakis ken­di rahatı kaçan Türkler, yine bir fikir, bir istiklâl ordusu hâ­linde, vatandaki her karış toprakta bin harika gösteriyor. Es­kişehir'den Erzurum'a Kars'a kadar olan vatan mesafesini okursanız, bu uzak yolun, böyle bin millet çocuğu harikaları ile düşmana ne azim ve ne fecî bir girdap olacağını anlarsı­nız!...

Davamızın felsefesi bu meşru hudut dahilinde durdukça, her gün ümit ve kuvvetimiz artacaktır. Nasıl ki düşmanın da her gün ümidi ve kuvveti eksilecektir.

Biz toprağımızdan düşmanı atmaya mecburuz. Binaena­leyh yumruğumuzu sıkmaya, bağrımızı nihayetsiz bir ümit güneşiyle ısıtmaya muhtacız. Bu kat'î kararımız bize, muhtaç olduğumuz bu şeyleri behemehal temin edecektir.

Bu toprak bizimdir; içinde yabancının işi yok. Anadolu'nun tarlasında yabancının hışıltısı duyuldukça, elimizden silahımız düşme­yecektir. Bu mukaddes silah elimizden düşerse, başımıza düş­manın baltası inecek, ayaklarımızdaki zincirler, esaretin ağır ve cefalı şarkılarını söyleyecektir. Bize hakaret ve cefa eden bu zincir şarkıları, düşmanın kulağına keyif verecektir. Buna hangi Türk dayanır!

Allah Türk’e o günleri göstermesin! Zaten eminiz ki hiç­bir Türk bu feci talie namzet değildir. Salah günleri bizimdir.

Hezimet ve mahkûmiyet günleri de düşmanlarımızın!...

(Ruşen Eşref Ünaydın, Hâkimiyet-i Milliyye, Nu. 253, 3 Ağustos 1337/1921)

(Ruşen Eşref Ünaydın’dan Seçmeler, hzl. Necat Birinci, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1982)

 

Ruşen Eşref Ünaydın:

 

AZİM VE ÎMAN

 

Tarihimizi açın: Caber Kalesi'nden başlayan sayfalar Ça­nakkale sonlarına kadar muhtelif tâlili muharebelerden bah­seder! Üç yüz senelik kısmı mütemadi galebe ve ilerleyişimizi kaydedip, kalan üç yüzü de ağır ağır mağlubiyetimizi ve geri çekilişimizi söyleyen bu sayfalarda değişmez bir tek şiar gör­düm: Azim ve iman...

Tutunduğumuz yerlere ne sıkı sarılmışız!... Süleyman Pa­şa, saldan Rumeli yakasına atlamış; bu yolun ucu iki yüz se­nede feyizli bir sarmaşık gibi Viyana burçlarına tırmanmış!.. Yahşî Bey, Niş duvarlarına yeniçerilerinden evvel asılmış, ko­ca bir Sırbistan'ı yakasından tutup Hüdavendigâr Gazî'ye gani­met getirmiş!.. Fatih İstanbul'un surlarını yıkmış; dairesi Uk­rayna ve Macaristan'dan çizilip Dalmaçya kıyılarından Merakeş civarına indikten sonra Cezayir, Tunus, Hicaz, Irak, Acem Körfez, Isfahan ve Tebriz'e dolanarak Kafkas’ı da ihtiva eden bir çembere bu şehri merkez hazırlamış...

Yavuz Sultan Selim, sekiz yıl kıtalar avına çıktı. Osmanlı terkesine Mısır ve İsfahan'ı asarak Fatih'in beldesine, elinde halife bayrağı, belinde hilafet anahtarları ile girdi...

Barbaros Hayrettin, kadırgalarına Cezayir'i bağladı. Ka­nuni Süleyman'ın ayağına kapanarak hediye etti. Kanunî Sul­tan Süleyman, Şarlken kuvvetini Türk yumruğu ile deşerken, ordusu Viyana önünde karadan ve donanması Tulon Körfezi'nde denizden Fransa'ya yeni bir hayat bahşediyordu... Muhakkak ki, Bakî'nin dediği gibi:

“Baş eğdi âb-ı tîğine küffâr-ı Engerûs

Şemşîri gevherini pesend eyledi Firenk”

 

İlk hamlesinde tarihimiz bize bu yekpare zafer manza­rasını gösterir ki, dört yüz canın yoğurduğu Türk mayasından çıkan bir harikadır!.. Aşiretleri bile birbirine diş bileyen bir sürü milleti bir ruh bağı hâlinde yek-diğerine bağlamış ve dağınık varlıklardan yeni bir vahdet çıkarmış ey kudsî maya!.

Dünyanın üstüne tek başına hamle edenlere dünya, muka­bil hamlede bulunduğu zaman, Türkler yine tek başına kala­caktı!..

Gerilere çekilirken gösterdiğimiz harikalar, ileriye atılır­ken gösterdiğimiz harikalardan hiç küçük değildir. Yenilmek, birçok millet için ar olur. Fakat yalnız bizde bir şan kaldı. Zira, üstümüze saldıranlar bir değil, bin idi. Biz de bir iken binmişiz gibi vuruştuk. Budin'de, Belgrat'ta, Eflâk ve Boğdan'da za­man zaman kararır, zedelenir gibi olan şanımız Kanije'de, Plevne'de, Edirne ve İşkodra'da, en nihayet Çanakkale'de dimdik durdu...

Anladık ki maddi hudutlarımız daralıyor; fakat ruhi hu­dutlarımız Yavuz ve Kanunî ülkesi kadar hâlâ engindir. Bu engin ruh, bu nihayetsiz azim, Türk milletinin sebeb-i mevcu­diyetidir.

Dünyanın savletleri üç yüz yılda bizi ite ite nihayet ilk, gaza yerlerine kadar getirdi. Eski büyük harikanın menbaı olan artık ilk nüveye düştük... Bugün muharebe olan yerler, Osmanlı devleti hayatına başlarken ilk emeklediğimiz toprak­lardır.

Söğüt, Bursa, İznik, Domaniç, Eskişehir, hatta İzmir, altı yüz yıldır, tekfurlar kırılalı, tavâif-i mülûk beyleri küçük küçük mülklerini ilk sultanlarımıza hediye edeli beri, kan rengi ve barut dumanı nedir, görmemiş, duymamış yerlerdi!.. Oralar her taarruzdan masun Türk kucağı idi!.. İslâm'ın “Beytü'l-Harem”i mübarek Hicaz kıtasındadır. Türk'ün “Beytü'l-Harem”i de Bursa ile Eskişehir arasındaki mıntıkada idi.

Bugün Peygamber'in merkadi ile birlikte Türk milletinin mukaddes merkadleri de ağyâr eline düştü. Bu ne hâldir yâ Allah!..

İznik'te Orhan Gazî medrese kurdurdu idi. Ziyafetinde millete yemeği kendi dağıttı, sofraların mumunu kendi yaktı idi; halbuki geçen yıl, onun mezarının başı ucunda Venizelos'un veledi, hem de sandukasına dayanarak resim çektirdi. Bu iki hatırayı bu millet unutacak mı?

Osman Gazî'nin, yeni vatanı ve sevgili Mal Hatun'u ikiz bir aşk gibi ruhunda gezdirdiği Domaniç yaylalarında şimdi küffar dolaşıyor!.. Ya Kütahya? Germiyan Oğullarının çeyiz hediyesi Kütahya! İznik'le birlikte bin cilveli, bin parıltılı çini­lerini uçsuz bucaksız bir Türk âlemine Türk ruhundan doğ­ma, ebedî bahar demetleri ve bahçeleri hâlinde gönderen; her camide, her sarayda, her konakta adı ve tadı tekerrür eden güzel Kütahya!..

Ya yeşil Bursa? Kuvvetimizi ilk denediğimiz, istidadımı­zı ilk gözümüzün önüne koyduğumuz o ced ve an'ane toprağı Bursa.

-Heyetin, Türk kuvvetinin ve Türk güzelliğinin mey­dana konmuş ilk sergisidir. Kıyamete kadar da öyle kalsın in­şallah!

Devlet kuran Osman; ordu kuran, kale, kıta alan Orhan; mülkler zapteden, Edirne'ye de senin gibi Türk siması çizen Kosova şehidi Hüdavendigâr; Yıldırım'ın oğlu, ikinci müessisi Çelebi Mehmed sende; Muradiye sende, eşsiz Yeşil Cami sende, Yeşil Türbe sende...

Mukaddes mezarı bile başına yıkılan büyük mebde, aziz Ertuğrul'un ey tâlisiz Söğüd’ü.

Daha ne sayayım!... Düşman bağrımızı, an'anemizi, tari­himizi çiğneye çiğneye sağ kalanımıza doğru yürüyor. Tarihin ilk delikanlısı Orhan'la ilk gelini Nilüfer'in gözbebeği arslan yürekli Süleyman Paşa bile; ilk vatan şairi, ateş ruhlu Namık Kemâl bile Bolayır'da küffar eline kaldı!...

Ziyanımız, ölçülere sığmayacak kadar büyüktür. Bu sefer fetihlerimizin bazı hatıralarını kaybetmiyoruz. Elimizden alı­nan şeyler bütün varımız ve bütün varlığımızdır...

Elde kalan vatan parçasında otuz beş padişah türbesin­den bir tanesi yok. Önümüzde dua edecek, şefaat bekleyecek bir türbe kalmadı!... Evvelce bizi fetih diyarlarımızdan öteye atmışlardı. Mağlup milletler, topraklarında sonradan yerleş­me galibi istemiyorlardı.

Bu, şimdiki düşüncelere göre haksız değildir. Fakat bu sefer bizi bizden alıyorlar; varlığımızdan ötelere, çıplak yayla­lara sürmek istiyorlar. Türk beldeleri; Türk mimarîsi, Türk bedâyii, Türk şerefi, Türk an'anesi, Türk dini; dokuz yüz yıllık Türk himmeti yabancıya ganimet kalacak!.. Bu da mı hak?..

Vatan, elimizde bir varlık yeri değil, gözümüzün önünde ve cephemizin ötesinde bir hasret manzarası, bir hazin yad kal­dı!..

Biz artık böyle ellerimiz boş, gözlerimiz hasretle, ruhla­rımız nekbet ve kahırla dolu mu kalacağız?...

O hâlde, düşmanı ezmeye mahkumuz!... Vatanın ötesinde duramayız, vatanın içinde bulunacağız, orada yaşayacağız!...

Bunun için ne azmimiz eksik, ne de imanımız!...

***

Bu azmin, bu imanın ne olduğunu İsmet Paşa'dan Meh­metçiğe kadar her Türk çocuğu son dövüşmede bile gösterdi..

Bugün bu kini ile, vatanın acısı ve hasreti ile yanan mil­letin gecesi ve gündüzü artık yirmi dört saat değildir.

Saati yalnız birdir; o da cephedir... Günü ve geceyi o saat bildirir. O, “yat” dediği zaman yatar; o, “kalk” dediği zaman kalkar. Onun için çalışır; son kağnısı, son davarı, son meteliği  yalnız onun içindir... Hepimiz vatanız; tâ ki vatan hepimizin olsun!... Dün kendisine millet tarafından başkumandanlık ve­rilen Mustafa Kemal, bugün her zamandan ziyade Türk azmini' Türk imanını şahsında topluyor. O millete hâdimdir; millet de onun hizmetindedir. O bizdir, biz oyuz. O milleti, millet de onu Çanakkale günlerinde, Erzurum, Sivas ve Ankara günlerinden tanıyor.

Hepimiz bir yolu görüyoruz. Hepimiz bir gayeyi güdü­yoruz: Bire kadar cidal... Yeryüzünde bir tek Türk de kalsa hepimizin cesedi üstünde onun, vatan bayrağını havada tut­ması ve “Müstakilim” diye bağırması hepimizin sesini, hepi­mizin arzusunu dünyaya duyuracaktır... Dünya bu Türk sesine, bu Türk sözüne muhakkak kulak asacaktır...

Biz, büyük günlerden, büyük hârikalardan kalma bir mil­letiz... Bire kadar, soysuz olmadığımızı gösteren; dünden; yarı­na hayat bahasına da olsa, hür ve müstakil atılan Türkleriz. Mustafa Kemal'inden köylü Mehmed'ine kadar yalnız buyuz: Azim ve îman!...

(Ruşen Eşref Ünaydın, Hâkimiyet-i Milliye, Nu. 257, 7 Ağustos 1337/1921)

(Ruşen Eşref Ünaydın’dan Seçmeler, hzl. Necat Birinci, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1982)

 

 


Son değiştirme: 21 Şubat 2018, Çarşamba, 17:33