"Nasrullah Kürsüsünde" Adlı Metinde Milli Mücadele

Mehmet Âkif Ersoy:

 

NASRULLAH KÜRSÜSÜNDE

 

Üstad-ı muhterem Mehmed Âkif Beyefendinin Kastamonu'da Nasrullah Cami-i Şerifinde îrad buyurdukları mev'ızaların hülâsasıdır:

“Ey iman etmiş olanlar, ey Müslüman­lar, içinizden olmayanlardan, size yabancı milletlerden dost ittihaz et­meyiniz. Âyet-i celîledeki (bitâne), içli dışlı görüşülen, kendisine her türlü esrar tevdî edilen samimi dost, 'yar-ı cân, arkadaş, mahrem-i esrâr manalarınadır. Öyle bitâne ki, sizlere karşı mazarrat îka' etmekten aranıza fitneler, fesatlar sokmaktan hiç bir vakit geri durmazlar. Ellerinden gelen fenalıkların hiç birini sizden esirgemezler.

Sizin sıkıntılara, musibetlere, felâketlere uğramanızı isterler. Görmüyor musunuz, hakkınızda besledikleri düşmanlık ağızlarından taşıp dökülüyor. Bununla beraber yüreklerinde, sinelerinde gizlemekte oldukları kinler, garazlar, husumetler öbür türlü zabt edemeyip de ağızlarından kaçırmakta oldukları buğz ve adâvetten çok büyüktür. Çok şiddetlidir.

Bizler size her biri ayn-ı hik­met, mahz-ı ibret olan âyetlerimizi böyle sarîh bir surette bildirdik. Eğer sizler akı karadan, iyiyi kötüden seçer, hayrını, şerrini düşünür aklı başında adamlarsanız bu hikmetlerin, bu ibretlerin muktezâsınca hareket ederek hem dünyada hem ukbâda felâhı bulursunuz.” (Kur’an-ı Kerim, Âl-i İmran Suresi, Âyet nu: 118)

Ey Müslümanlar, sizin için bu âyet-i celîleye ittibadan başka selâmet yolu yoktur. Takip edilecek hatt-ı hareket, düstur-ı siyaset tamamiyle bu âyet-i celîlede mündemicdir. Binâenaleyh meâl-i ulvîsini bir kerede toplayıp ifade edelim. Cenab-ı Hak buyuruyor ki:

-Ey mü'minler, size ellerinden gelen fenalığı yapmaktan çekinmeyen, bu hususta hiç bir fırsatı kaçırmayan, dininize yabancı milletleri kendinize mahrem-i esrar, dost arkadaş ittihaz etmeyiniz. Bunların suret-i haktan görünerek size güler yüz göstermelerine, hayrınızı ister gibi tavırlar takınmalarına asla kapılmayınız. Onların gece gündüz isteyip durdukları sizin felâketinizden, izmihlalinizden, esaretinizden başka bir şey değildir.

Baksanıza, size karşı kalplerinde besledikleri düşmanlık o kadar dehşetli ki bir türlü zaptedemiyorlar da ağızlarından kaçırıyorlar. Hâlbuki yüreklerinde kök salmış olan husumet ağızlarından taşan ile kabil-i kıyas değildir. Ondan çok fazladır, çok şiddetlidir. İşte bütün hakâyıkı âyât-ı celîlemizle sizlere açıktan açığa tebliğ ediyoruz, bildiriyoruz. Eğer aklı başında insanlarsanız, eğer dâreynde zelil olmak, hüsranda kalmak istemezseniz bizim âyât-ı celîlemizin muktezasınca hareket ederek felahı bulursunuz.

Bu âyet-i celîle Sûre-i Âl-i İmran'dadır. Sûre-i Tevbe'de de: “Ey Müslümanlar Cenab-ı Hak içinizden Hak yolunda mücahedede bulunanları, Allah ile O'nun Resul-i Muhtereminden, bir de mü'minlerden başkasını kendisine dost ittihaz etmeyenleri görmedikçe sizler öyle başı boş bırakılacak mısınız, zannediyorsunuz?” (Tevbe Suresi, Âyet nu: 16) buyuruluyor.

Bu iki âyet-i celîleden mâadâ,

”Ey peygamber, kâfirlerle ve münafıklarla savaş. Onlara karşı çetin ol. Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir yerdir.” (Tevbe Suresi, Âyet nu: 73),

“Ey iman edenler, önce kâfirlerin size yakın olanlarıyla savaşın ki sizde bir azim ve kuvvet görsünler. Biliniz ki Allah müttakilerle beraberdir.” (Tevbe Suresi, Âyet nu: 123),

“Ne Yahudiler, ne Hristiyanlar sen onların dinlerine uymadıkça senden asla razı ve memnun olmayacaklar. De ki: “Allah’ın hidayet yolu olan İslam, doğru yolun ta kendisidir.” Andolsun sana vahiy ile gelen bu kadar ilimden sonra onların keyif ve arzularına uyacak olursan Allah’tan sana ne hakiki bir dost, ne de hakiki bir yardımcı vardır.” (El bakara Suresi, Âyet nu: 120),

“Ey iman edenler, içinizden kim dininden dönerse bilmiş olsun ki Allah öyle bir kavim getirecek ki Allah onları sever, onlar Allah’ı severler. Müminlere karşı boyunları aşağıda, kâfirlere karşı başları yukarda.. Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte o Allah’ın lütfudur, onu dilediğine verir. Allah ihsanı geniş olandır. Her şeyi bilendir.” (Maide Suresi, Âyet nu: 54)

gibi diğer âyât-ı kerime daha vardır ki hep aynı ruhtadır.

Ey cemaat-ı Müslimîn, insan için kendi aleyhine bile çıksa hakkı, hakîkati  söylemek lâzımdır.  Ben de bir zamanlar Kitabullah'ı tilâvet ederken bu gibi âyât-ı celîleye geldikçe "Acaba sair milletlere karşı biraz şiddetli davranılmıyor mu? Müslüman olmayan akvâm hakkında daha merhametkâr olmak icab etmez miydi?" gibi düşüncelere dalardım.

Vakıa bu hatıraların sırf şeytanî vesveselerden başka bir şey olmadığını bilirdim. Lâkin velev şeytanî olsun, o düşünceleri içimden söküp atıncaya kadar hayli mücahedelere mecbur kalırdım. Acaba bu vesvesenin menşei ne idi? Burasını araştıracak olursak işi biraz tabiî görürüz. Öyle ya, gözümüzü açtık, Avrupa medeniyeti, Avrupa irfanı, Avrupa adaleti, Avrupa efkâr-ı umûmiyesi nakaratlarından başka bir şey işitmedik.

İngiliz adaleti, Fransız hamiyeti, Alman dehası, İtalyan terakkiyâtı kulaklarımızı doldurdu. Lisan bilenlerimiz doğrudan doğruya bu heriflerin eserlerini, bilmeyenlerimiz tercümelerini okuduk; edebiyatları, hele edebiyatlarının ahlâkî, insanî, içtimaî mevzuları pek hoşumuza gitti. Müelliflerin kıymet-i ahlâkiyye ve insaniyyelerini eserleriyle ölçmeye kalkıştık. İşte bu mukayeseden itibaren al­danmaya, hatadan hataya düşmeye başladık.

Bu adamların sözleriyle özleri arasında asla münasebet, müşabehet olamayacağını bir türlü düşünemedik. İşte okuyan, yazanlarımızın çoğuna ârız olan bu dalâl, bu hata bir zamanlar bana da musallat oldu. Bereket versin ki yaşım ilerledi, tecrübem arttı.

Husûsiyle Avrupa'yı, Asya'yı, Afrika'yı dolaşarak Avrupalı dediğimiz milletlerin esaret altına, tahakküm altına aldıkları bîçare insanlara karşı reva gördükleri zulmü, gadri, hakareti gözümüzle görünce artık aklımı başıma aldım. Demin söylediğim şeytanî vesveselere kapılmış olduğumdan dolayı Cenab-ı Hakk'a tövbeler ettim.

Dünyada Avrupalıları bihakkın anlayan ve anladığını da iki cümle ile hülâsa edebilen bir Müslüman varsa o da eâzım-ı ümmetten fâzıl-ı mağfur Hersekli Hoca Kadri Efendi merhumdur. Âlem-i İslâm'ın en fedakâr, en faziletli erkânından Mısırlı Prens Abbas Halim Paşa bir gün musahabe esnasında demiş ki:

-Hoca Kadri Efendi'yi zaten Mısır'dan tanırım. İrfanına, uluvv-i cenabına hayran olurdum. Bir aralık Fransa'ya uğramıştım. Paris'te ilk işim  bu  muhterem  Müslümanı ziyaret etmek oldu. Kendisiyle biraz hoş beşten sonra dedim ki:

-Hocam! Senelerden beri burada oturuyorsun. Şarkın, garbın ulûmuna, fünûnuna cidden vâkıf bir nâdire-i fıtratsın. Yakînen gördüğün şeyler tabiîdir ki tecrübeni, görgünü artırmıştır. Öğrenmek isterim. Avrupalıları nasıl buldun?

-Paşa! bu adamların güzel şeyleri vardır. Evet pek çok güzel şeyleri vardır. Lâkin şunu bilmelidir ki o güzel şeylerin hepsi, evet hepsi yalnız kitaplarındadır.

Hakîkat, Hoca merhumun dediği gibi Avrupalıların ilimleri, irfanları, medeniyetteki, sanayideki terakkîleri inkâr olunur şey değildir. Ancak insaniyetlerini, insanlara karşı olan muamelelerini kendilerinin maddiyattaki bu terakkîleriyle ölçmek kat'iyyen doğru değildir. Heriflerin ilimlerini, fenlerini almalı fakat kendilerine asla inanmamalı, asla kapılmamalıdır.

Bunların bütün insanlara, bilhassa Müslümanlara karşı öyle kinleri, öyle husûmetleri vardır ki hiç bir suretle teskin edilmek imkânı yoktur. Suretâ dinsiz geçinirler. Hürriyet-i vicdan diye kâinatı aldatıp dururlar. Hele biz Müslümanları, biz şarklıları taassubla itham ederler dururlar! Heyhat dünyada bir mutaassıp millet varsa Avrupalılardır. Gerçek Avrupalılardan daha mutaassıp bir cemaat vardır ki o da Amerikalılardır. Taassuptan hiç haberi olmayan bir millet isterseniz o da bizleriz.

Ey cemaat-i Müslimîn! Bilirim ki bu sözlerim sizin senelerden beri avutulmuş, uyutulmuş fikirlerinize biraz aykırı gelecektir. Onun için bir iki misâl getirmek îcap ediyor:

Bilirsiniz ki bizim harb-i umûmîye girmemizden en çok müstefid olan bir millet varsa o da Almanlardı. Şunu ihtar edeyim ki ben bu kürsüde harb-i umûmîye girmek mi lâzımdı, girmemek mi evlâ idi. Girmeden durabilir miydik, biraz daha geç mi girmemiz muvafık  idi? Gibi meselelerin hiç birini mevzu-ı bahs edecek değilim. O benim sadedimin, salâhiyetimin haricindedir.

Ortada bir vak'a var ki biz Almanlarla birlikte olarak harbe girdik. Yüz binlerce şehit verdik. Yüz binlerce hânümân söndü. Milyonlarca sâmân kaynadı gitti, şimdi Almanlar için ne lâzım geliyordu? Ne yapacaklardı? Şüphesiz bütün dünyanın, bütün dünyadaki milletlerin kendilerine ilân-ı harb ettikleri bir zamanda böyle yegâne müttefikleri olan bizleri sinelerine basacaklar; bütün gazeteleriyle, bütün kitaplarıyle, bütün edîbleriyle, bütün muharrirleriyle bizi alkış, teşekkür tufanları içinde boğacaklardı. Heyhat! Bu umûmî harbin ilk senesinde ben mühim bir vazife ile Berlin'e gitmiştim. O aralık Almanya hükûmeti bize dedi ki:                     

-Bizim Meclis-i mebusanımızdaki bilhassa Katolik mebuslar kıyamet koparıyorlar. Almanlar gibi mütemeddin, mütefennin bir millet nasıl oluyor da Müslümanlar gibi, Türkler gibi vahşîlerle ittifak ediyorlar? Bu bizim için zül değil midir? diyorlar. Aman, makaleler yazınız, eserler yazınız, biz onları Almancaya tercüme ettirelim. Ta ki Müslümanlığın da bir din, Müslümanların da insan olduğu bunların nazarında taayyün etsin.

Almanya hükûmeti haklıydı. Çünki Alman milleti nazarında Müslümanlık vahşetten, Müslümanlarsa vahşîlerden başka bir şey değildi. Onların gazetecileri, romancıları; hele müsteşrik, denilip de şark lisanlarına, şark ulûm ve fünûnuna, şark ahlâk ve âdâtına vâkıf geçinen adamları mensup oldukları milletin efkârını asırlardan beri bizim aleyhimize o kadar müthiş bir surette zehirlemişlerdi ki arada bir anlaşma, barışma husulüne imkân yoktu.

Biz o sırada kendimizi onlara tanıtmak için tabiî elden geldiği kadar çalıştık. Lâkin tamamiyle muvaffak olduğumuzu asla iddia edemem. Heriflerin taassubu yaman! Kökleşmiş bir takım kanaatler hakkı görmelerine mâni oluyor.

Harp esnasında bilirsiniz ki Almanya imparatoru İstanbul'a gelmişti. Biz safderun Müslümanlar Halife-i İslâmın müttefiki sıfatıyle o misafire karşı nasıl hürmette, nasıl ikramda bulunacağımızı şaşırdık. Bu şaşkınlıkta o kadar ileri gittik ki Dârü'l-hilâfe'nin yani İstanbul'un minarelerini kandil gecesi imiş gibi kandillerle donattık. Alman dostluk yurdu binası kurulacak denildi, bol keseden bir kaç camimizi heriflere peşkeş çektik.

Ha! Gelelim bizim bu gibi fedâkârlığımıza karşı gördüğümüz mukabeleye. Kuds-i şerifi bizim elimizden gasbettikleri zaman bu felâket harb-i umûmî üzerine büyük bir te'sir îka etmişti. Yani Filistin cephesinin bozulması muharebe terazisini düşmanlarımızın tarafına ağdırmıştı. Binaenaleyh müttefikimiz olan Almanlarla yine Almandan başka bir şey olmayan Avusturyalıların bu işten bizim kadar müteessir olmaları icab ederdi.

Ey cemaat-i Müslîmîn! İşe bakın ki Kudüs, velev ki İngilizlerin eline geçmiş olsun, velev ki bu memleketin düşman eline geçmesi bu cephenin bozulması yüzünden muharebe bizim hesabımıza gâib olsun, tek Müslümanların elinde, Türklerin elinde kalmasın da hasmımız da olsa dindaşımız olan İngilizlerin eline geçsin, diyerek Viyanalılar şehrâyîn yaptılar.

Evlerini donattılar. Bu maskaralığı men' edip yakılan elektirik fener­lerini söndürünceye kadar Avusturya hükûmetinin göbeği çatladı. Artık taassubun hangi tarafta, hürriyetin, müsamahakârlığın hangi tarafta olduğunu bu misallerle de anlamazsanız kıyamete kadar anlayacağınız yok­tur.

Avrupalıları, Amerikalıları dinsiz derler. Size bir hakîkat daha söyleyeyim mi? Dünyada din ile en az mukayyed olan bir memleket varsa o da bizim memleketimizdir. Bugün cuma olduğu hâlde Kastamonu'nun en şerefli bir camiinde görüyorsunuz ya, kaç saflık cemaat bulunuyor!

Dünyanın en mamur, en müterakkî, en yeni memleketi olan Berlin'de pazar günü büyük kiliseler hıncahınç doludur. Hem kiliseleri dolduran cemaati avamdan zannetmeyiniz. Bütün kibarlar, zenginler, milletin münevver dediğimiz tabakasına mensup adamlar. Temiz temiz giyinmiş halk bu cemaati teşkil eder.

İngiltere'ye gidiniz, şayet cumartesi gününden etinizi, ekmeğinizi tedarik etmezseniz pazar günü aç kalırsınız. Çünki kıyamet kopsa dinî bir gün olan pazar günlerinde hiç bir dükkânı açtıramazsınız. İngilizler duasız sofraya oturmazlar, duasız sofradan kalkmazlar.

Rumeli zenginlerinden bir adam tanırım ki ziraat tahsili için yetişmiş bir oğlunu Amerika'ya göndermişti. Çocuğun kendi ağzından işittim, diyor­du ki:

Memleketin acemisi idim, lisanlarını lâyıkıyle bilmiyordum. Nevyork'ta bir otelde bulunuyordum. Gece canım sıkıldı. Oturduğum odada bir piyano vardı. Azıcık şunu tıngırdatayım dedim. Sazın perdeleri üzerinde parmaklarımı hafifçe gezdiriyordum. Aradan iki üç dakika henüz geçmemişti ki odanın kapısına yumruklar inmeye başladı. Ne oluyoruz? diye kapıyı açtım.

Bir baktım ki otelcinin karısı hiddetinden ateş kesilmiş bana alabildiğine söğüyordu. Karı benim ne barbarlığımı, ne saygısızlığımı, ne ahlâksızlığımı, hülâsa hiç tutar bir yerimi bırakmadı. Meğer o gece Hristiyanların eizzesinden yani velîlerinden birisinin gecesi imiş.

O geceyi o velîye hürmeten ibadetle geçirmek icab edermiş. Piyano çalmak maazal­lah küfür derecesinde günahmış! Artık karıya memleketin acemisi olduğumu, bu hatanın bundan kasdım olmaksızın sâdır olduğunu anlatıncaya kadar akla karayı seçtim.

Ey cemaat-i Müslimîn! Bizim diyarda cuma namazı kılınırken tavla şakırtıları, serhoş naraları duyulduğu nâdir vak'alardan değildir, zannederim.

Görüyorsunuz herifler dinlerine nasıl sarılmışlar, asabiyet-i diniye meselesinde ne kadar ileri gitmişler! Bu da sebepsiz değil. Çünki onların doğar doğmaz beşikte, biraz büyüyünce eşikte dinî, millî telkinat ile kulak­ları dolar. Müslümanlara karşı husûmet, adavet hisleri her fırsatta bilis­tifade kendilerine verilir.

Kendi cinslerinden, kendi dinlerinden, kendi renklerinden olmayan mahlûkat-ı beşeriyyenin insan sayılamayacağı bunların kafalarına iyice yerleştirilir. O sebepten bir Avrupalının, bir Amerikalının bir şarklıyı, hele bir Müslümanı sevmesine imkân yoktur. Ressamları meydana getirdikleri türlü türlü resimlerle, şâirleri şiirlerle, hikayecileri gayet maharetle yazılmış romanlarla, siyasîleri gazetelerle hep onların bu hislerini canlandırır durur­lar.

Anlıyorsunuz ya, biz nasıl yetişiyoruz, onlar nasıl yetiştiriliyor? Lâkin bu heriflere karşı olan buğzumuzu hiç bir vakit onların ilimlerine, fenlerine, sanatlarına sıçratmamalıyız. Çünki medeniyetin bu kısımlarında onlara yetişemezsek yaşamamıza, bize emânetullah olan din-i İslâmı yaşatmamıza imkân yoktur. Biz Müslümanlar bin tarihinden itibaren çalışmayı bıraktık. Atalete, sefahete, ahlaksızlığa döküldük.

Avrupalılar ise gözlerini açtılar, alabildiğine terakkî ettiler. Görüyorsunuz ki denizlerin dibinde gemi yüzdürüyorlar. Göklerde ordular dolaştırıyorlar. Madem ki dinin müdafaası farz-ı ayındır; madem edâ-yı farzın mütevakkıf olduğu esbabı elde etmek farzdır; o hâlde düşmanlarımızın kuvvet namına neleri varsa hepsini elde etmek için çalışmak efrad-ı müslimînin her birine farz-ı ayındır. Ne hacet!

“Düşmanlara karşı ne kadar kuvvet tedarik etmeye, hazırlamaya muktedirseniz derhal hazırlayınız.” (Enfal Suresi, Âyet nu: 60) emr-i ilâhîsi sarihtir. Şüpheye, tereddüde, düşünmeye, taşınmaya mahal yoktur. O hâlde ne yapacağız?

Aramıza sokulan fitneleri, fesatları, fırkacılıkları, kavmiyetçilikleri, daha bin türlü ayrılık, gayrılık sebeplerini ebediyyen çiğneyerek el ele, baş başa vereceğiz. Hep birden çalışacağız. Çünki bugün dünyanın, dünyadaki, hayatın tarzı büsbütün değişmiş, yalnız başına çalışmakla bir şey yapamazsın. Toplar, tüfenkler, zırhlılar, şimendiferler, limanlar, yollar, tayyareler, vapurlar elhasıl düşmanları bize üstün çıkaran yarım milyar Müslümanın bir kaç milyon firenge esir olmasını temin eden esbab ve vesait ancak cemiyetler, şirketler tarafından meydana getirilebilir.

Demek, Müslümanlar Allah'ın, Kitâbullah'ın, Resulullah'ın emrettiği, tavsiye ettiği vahdete, birliğe, cemaate sarılmadıkça, âhiretlerini olduğu gibi dünyalarını da kurtaramazlar. Her şeyden evvel vahdet, cemaat, teâvün. Bir kere bunu elde edelim. Alt tarafı Allah'ın inayetiyle kolaylaşır.

Bununla beraber icabında Avrupalılarla birleşebiliriz, ancak bu birleşmek bize hiç bir vakit onların ezelî ve ebedî düşmanımız olduğunu, her fırsattan bilistifade bizi mahvetmek en başlı emelleri bulunduğunu unutturmamalıdır. Yani vatanımızın, dinimizin menfaati, ticaretimizin, ser­vetimizin, refahımızın terakkisi namına icab ederse, mümkün olursa mütekabil, müşterek müttefikler[1] üzerine bunlarla çekişe çekişe pazarlık ederek ittifak ederiz. Ancak bu pazarlıklarda son derece açıkgözlü bulun­mamız lâzım gelir.

Biz Müslümanlar ise maalesef gerek içimizdeki, gerek dışımızdaki yabancıların sözüne kanıyoruz da birbirimize itimat et­miyoruz. Onlardan giydiğimiz külahı kendi dindaşlarımıza, kendi kardeşlerimize giydirmek için uğraşıyoruz. Cenab-ı Hak

“Mü'minler birbirlerinin kardeşinden başka bir şey değildir.” (Hucurat Suresi, Âyet nu: 10) buyuruyorken yazıklar olsun ki biz o kardeşlikten çok uzakta bulunuyoruz. Ancak ayda, âlemde bir kere camie geliyoruz. Huzûr-ı ilâhîde birleşiyoruz. Fakat namazı bitirip pabuçlarımızı koltuklayarak dışarıya fırlayınca birbirimize karşı derhal ya hasım yahut hiç ol­mazsa bîgâne kesiliyoruz.

Âyât-ı kerîme var, nâmütenâhî ehâdîs-i şerîfe var ki efrad-ı müslimînden biri diğer dindaşlarını kendi öz kardeşi bil­medikçe, onların meserretiyle mesrur, musibetiyle, mâtemiyle mahzun olmadıkça tam Müslüman olamaz. İmanın kemali cemaat-i müslimîne sımsıkı sarılmakla kaimdir. “Müslümanların derdini kendine derd etmeyen Müslüman değildir” buyuran Resûl-i Hakîm Sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz Hazretleri diğer bir hadis-i şeriflerinde buyuruyor ki: “Dünyanın öbür ucundaki bir Müslimin ayağına bir diken batacak olsa ben onun acısını kendimde duyarım.

Bütün Müslümanlar bir araya gelerek tek bir vücûdu meydana getiren muhtelif uzuvlara benzerler, insanın bir uzvuna bir hastalık, bir acı isabet etse, diğer uzuvların kâffesi o hasta uzvun elemine ortak oldukları gibi bir Müslüman da diğer dindaşlarının acısına, musibetine, matemine kabil değil bîgâne kalamaz. Kalabiliyorsa demek ki Müslüman değil.”

“Bir mü'minin diğer mü'mine karşı vaziyeti yekpare bir duvarı vücuda getiren perçinlenmiş kayaların birbirine karşı aldığı vaziyet gibidir. Öyle olacaktır. Öyle olmalıdır”[2] hadis-i şerifini elbette işitmişsinizdir. Sahabe-i Kiram Rıdvânullahi aleyhim ecmaîn hazerâtı arasındaki vahdet, muhabbet, teâvün cümlenizin malûmudur.

Bu din uluları, bu Allah'ın en sevgili kulları huzûr-ı ilâhîye cemaatle durdukları zaman saflar âdeta -marûf tabiri veçhile- sabun kalıbı hâlini alırdı. Birbirleriyle o kadar ittisal hasıl ederlerdi ki üzerlerindeki libaslar daima omuz başlarından eskirdi.

O muazzam saflar müselsel yekpare bir dağ gibi kıyam eder, öyle rükûa varır, öyle sec­deye kapanırdı. Vahdetin namazdaki bu tezahürü namaz haricinde de böylece devam eder giderdi. O sayededir ki İslâm, Aleyhisselâtü ves­selam Efendimizin risalet-i celîlelerinden itibaren yirmi otuz sene zarfında dünyayı kuşatmıştı.

Hadis kitaplarını, siyer kitaplarını, tarih-i İslâm sahifelerini gözden geçirince Ashab-ı Kiram arasındaki birliğe hayran olmamak elden gel­miyor. “Kafirlere karşı çetin ve metin, kendi aralarında merhametlidirler.” (Fetih Suresi, Âyet nu: 29) vasf-ı ilâhîsiyle tasvir buyurulan o kahraman fıtratlar hakîkat birbirleri hakkında ne kadar merhametkârâne derecelerde rikkatli idiler. Düşmanlarına karşı ise nasıl şedîd idiler!

“Mü'minlere karşı mütezellil, mütevazı, halîm, selîm, şefîk, rahîm; kâfirlere karşı ise vakur, metîn, mekîn, şedîd” (Maide Suresi, Âyet nu: 54) olmak İslâmın hasâisindendir. Yazıklar olsun, biz bu hasîsalardan, bu meziyetlerden, bu büyüklüklerden mahrum olduk.

Dinimizden olmayanlara karşı yapmadığımız müdahene, göstermediğimiz nezaket kalmıyor. Birbirimizi ise bir kaşık suda boğmak istiyoruz. Cesaretimiz, kabadayılığımız, asıcılığımız, kesiciliğimiz hep kendi aramızda.

“Kendi kendilerine karşı oldu mu hücumları dehşetlidir. Zahir hâllerine bak­san toplu bir cemaat zannedersin. Hâlbuki hepsinin yüreği başka başka hislerle çarpıyor.” (Haşir Suresi, Âyet nu: 14) mealindeki âyet-i celîle ki münafıklar vasfındadır. Bugün tamamiyle bizim hâlimizi gösterir oldu. Bundan ne kadar sıkılmamız icab der, artık onu siz takdir ediniz.

Ey cemaat-i Müslimîn! Kur'an-ı Kerîm tilâvet ederken bir çok yerlerinde sünnet lafz-ı celîline tesadüf edersiniz, evet meselâ

"..Allah'ın, kulları hakkında carî olagelen âdeti budur.” (Gafır (Mü'min) Sûresi, Âyet nu: 85)

"...(Nitekim) daha evvel geçmiş (peygamberlerde de Allah bu âdeti (bir kanun yapmıştır.” (Ahzab Sûresi, Âyet nu: 38)

"...Sen Allah'ın kanununda asla bir döneklik de bulamazsın." (Fâtır Sûresi, Âyet nu: 43)

"(Biz bunu) senden evvel gönderdiğimiz Peygamberler için de sünnet (ve kaide yapmışızdır)..." (İsra Sûresi, Âyet nu: 77)

gibi daha birçok âyât-ı kerîmede hep bu sünnet kelimesini okursunuz. Kitâbullah'daki sünnet Resulullah'ın sünneti değildir. Peygamberimizin sünneti cümlemizin malûmu. Kur'an'ın sünneti ise Cenab-ı Hakk'ın ezelî ve ebedî olan kanunu demektir. Evet, Allahü Zü'lcelâl'in bu âlem-i hilkatte carî bir çok kanunları var.

Cemâdâtta, nebatatta, hayvanâtta, yıldızlarda, aylarda, güneşlerde, dağlarda, denizlerde, yerlerde, göklerde elhasıl bizim bildiğimiz, bilmediğimiz ne kadar mahlûkat varsa bunların hepsinde ayrı ayrı kanunları carîdir. Bu kanunlar vaz'-ı ilâhî olduğu için insanların tertib et­tikleri kanunlar gibi ömürsüz değildir. Ta ezelde meşiyyet-i ilâhiyye muktezasınca ibda' olunan bu hükümlerin, bu ahkâmın, bu kavânînin hiç bir maddesi, hatta hiç bir kelimesi, hiç bir noktası değişmez.

Bunun böyle olduğunu Kitâbullah da bize sarahaten bildiriyor. Şimdi diğer mahlûkatta, diğer âlemlerde hâkim olan sünen-i ilâhiyyeyi yani Cenab-ı Hakk'ın ezelî ve ebedî kanunlarını bir tarafa bırakalım da yalnız insan kümeleri, beşer yığınları demek olan milletler, ümmetler üzerinde hükmünü süren kanun-ı ilâhîyi tetkîk edelim.

Evet, milletlerde carî olan bu kanunun mahiyetini biz Müslümanlar doğrudan doğruya Cenab-ı Hak'dan yani O'nun bize gönderdiği Kitab-ı Hakîminden öğreniyoruz: Ümmet-i İslâmiyyenin dünyada, ukbada felahını, necatını, saadetini, refahını, sâmânını te'min eden evâmir-i ilâhiye yok mu, işte onların her biri Allah'ın bir sünneti yani bir kanunudur.

“Tefrikadan, ayrılık, gayrılık hislerinden uzak olunuz.” (Âl-i İmran Suresi, Âyet nu: 103),

“Ey Müslümanlar, birbirinize girmeyiniz; sonra kalplerinize meskenet, cebanet, acz, fütur çöker de dev­letiniz, saltanatınız, şevketiniz, kudretiniz, kuvvetiniz, hepsi elinizden gider.” (Enfal Suresi, Âyet nu: 46),

“Sebattan, azimden katiyen ayrılmayınız” (Enfal Suresi, Âyet nu: 46)

İşte bunlar gibi bir çok vasâyâ, bir çok evâmir var ki milleti yaşatmak, dini yaşatmak istersek bunların muktezâsına tevfik-i hareket etmekliğimiz zarurîdir. Demek, milletlerin hayatı, bekası, istiklâli, mahkûmiyetten selâmeti için aralarında vahdet hükümfermâ olması lüzumu bir kanun-ı ilâhî imiş!

Ey cemaat-i Müslimîn! Milletler topla, tüfekle, zırhlı ile, ordularla, tayyarelerle yıkılmıyor, yıkılmaz. Milletler ancak aralarındaki rabıtalar çözülerek herkes kendi başının derdine, kendi havasına düştüğü zaman yıkılır. Atalarımızın "Kale içinden alınır." sözü kadar büyük söz söylen­memiştir. Evet, dünyada bu kadar sağlam, bu kadar şaşmaz bir düstur yoktur. İslâm tarihini şöyle bir gözümüzden geçirecek olursak cenupta, şarkta, şimalde, garpta yetişen ne kadar Müslüman hükûmetleri varsa hep­sinin tefrika yüzünden aralarında hâdis olan fitneler, fesatlar, nifaklar, şikaklar yüzünden istiklâllerine veda ettiklerini, başka milletlerin esareti altına girdiklerini görürüz. Emevîler, Abbasîler, Fatımîler, Endülüslüler, Gaznevîler, Moğollar, Selçukîler, Mağribîler, İranîler, Faslılar, Tunuslular, Cezayirliler...

Hep bu ayrılık gayrılık hislerine kapıldıkları için saltanatlarını gaib ettiler. Biz Osmanlı Müslümanları dünyanın üç büyük kıt'asına hakimdik. Koca Akdeniz, koca Karadeniz hükmümüz altında bulunan cesîm cesîm memleketlerin ortasında bir göl gibi kalmıştı. Ordularımız Viyana önlerinde gezerdi.

Donanmalarımız Hind Denizlerinde yüzerdi. Müslümanlık rabıtası ırkı, iklimi, lisanı, âdâtı, ahlâkı büsbütün başka olan bir çok kavmiyetleri yekdiğerine sımsıkı bağlamıştı. Boşnak İslâvlığını, Ar­navut Lâtinliğini, Pomak Bulgarlığını... elhasıl her kavmin kendi kavmiyetini bir tarafa atarak Halîfe-i Müslimînin etrafında toplanmış, Kelimetullah'ı i'lâ için canını, kanını, bütün varını güle güle, koşa koşa feda etmişti.

Fakat sonraları aramıza Avrupalılar tarafından türlü şekiller, türlü türlü isimler altında ekilen fitne, tefrika, fesat tohumları bizim haberimiz bile olmadan filizlenmeye, dallanmaya, budaklanmaya başladı. O demin söylediğim rabıta gevşedi. Artık eski kuvveti, eski tesiri kalmadı.

Kalemizin içinden sarsılmaya yüz tuttuğunu gören düşmanlar kendi aralarında birleşerek yani biz Müslümanların memur olduğumuz vahdeti onlar vücûda getirerek birer hücumda yurdumuzun birer büyük parçasını elimizden alıverdiler. Bugün bizi Asya'nın bir ufak parçasında bile yaşayamayacak hâle getir­diler.

Size bir vak'a anlatayım: Mısr-ı ulyâda dolaşıyordum. Orada aklı başında bir Müslümanla görüştüm. Bahsimiz İngiliz siyasetine intikal etti. Dedim ki:

-Şaşıyorum. Onbeş milyonluk koca Mısır'da İngiliz askeri olarak pek az kuvvet gördüm. Nasıl oluyor da bu kadarcık kuvvetle koca bir iklim muhafaza edilebiliyor?

Bu sualim üzerine o zat dedi ki:

-İngiliz ricâlinden biriyle samimî görüşürdük. Sizin aklınıza geleni ben de düşünmüş de herife demiştim ki:

-Günün yahut senenin birinde Osmanlı hükûmeti kırk, elli bin kişilik bir ordu tertip ederek Mısır'a sevk edecek olursa siz İngilizler ne yaparsınız?

-Hiç bir şey yapmayız. Müdafaa imkânı olmadığı için Mısırlarını kendilerine teslim eder çıkarız. Yalnız şurasını iyi biliniz ki biz İngilizler hiç bir zaman Osmanlıların Mısır'a kırk bin kişi değil, kırk kişi sevk edebilecek derecede yakalarını, paçalarını toplamalarına meydan bırakmayız. Memleketlerinde bitmez tükenmez meseleler çıkarırız. Onlar  birbirleriyle uğraşmaktan göz açamazlar ki bir kere olsun Mısır'a dönüp bakmağa vakit bulabilsinler.

Ey cemaat-i Müslimîn! Gözünüzü açınız, ibret alınız. Bizim hani senelerden beri kanımızı, iliğimizi kurutan dahilî meseleler yok mu, Havran meselesi, Yemen meselesi, Şam meselesi, Kürdistan meselesi, Arnavut­luk meselesi... Bunların hepsi düşman parmağıyla çıkarılmış meselelerdir. Onlar böyle olduğu gibi bugünkü Adapazarı, Düzce, Yozgat, Bozkır, Biga, Gönen, Konya isyanları da hep o melun düşmanın işidir.

Artık kime hiz­met ettiğimizi, kimin hesabına birbirimizin gırtlağına sarıldığımızı anlamak zamanı zannediyorum ki gelmiştir. Allah rızası için olsun aklımızı başımıza toplayalım. Çünki böyle düşman hesabına çalışarak elimizde kalan şu bir avuç toprağı da verecek olursak çekilip gitmek için arka tarafta bir karış yerimiz yoktur.

Şimdiye kadar düşmana kaptırdığımız koca koca memleket­lerin halkı hicret edecek yer bulabilmişlerdi. Neûzübillah biz öyle bir akıbete mahkum olursak başımızı sokacak bir delik bulamayız. Zaten düşmanlarımızın tertip ettikleri sulh şerâiti bizim için dünya yüzünde hakk-ı hayat, imkân-ı hayat bırakmıyor. Bu sefer Anadolu'nun bir hayli kısmını yeniden dolaştım, halkın fikrini yokladım. Baktım ki zavallıların bir şeyden haberi yok.

Vâkıa nisbetle havas geçinen takım bu şerâitin pek ağır olduğunu biliyor. Lâkin ilimleri son derecede ihmâlî. Avam ise hiç bir şeyden haberdar değil. Zannediyorlar ki memleketin kenarları yani Hicaz gibi, Bağdat gibi bir iki yer, elimizden çıkmakla iş olup bitecek; Rumeli, İstanbul, Anadolu, Suriye yine bizde kalacak. Artık çiftçi çiftiyle çubuğuyla; esnaf sanatıyla, dükkânıyla; ulemâ medresesiyle, mektebiyle; tüccar alışıyla verişiyle meşgul olacak.

Heyhat! Düşmanlarımız bizi ne hâle getir­mek için geceli gündüzlü çalışıyorlar. Biz ise hâlâ ne gibi hülyalarla ken­dimizi avutuyoruz!.. Allah rızası için olsun, şu muâhedenâmenin bizim hakkımızdaki maddelerini okuyunuz. Okumak bilmiyorsanız birisine okutunuz da dinleyiniz. Maazallah onu kabul ettiğimiz gün acaba nemiz kalıyor? Bir kere Rumeli'nde hiç bir alâkamız kalmıyor.

Çatalca istihkâmâtı da dahil olduğu hâlde denizin öbür yakasındaki memleketler kâmilen gidiyor. Halifemiz İstanbul'dan çıkarılmıyor. Lâkin kendisine yalnız -tıpkı Roma'daki Papa gibi- yedi yüz asker bulundurmak hakkı veriliyor.

Vâkıa Müslümanlar İstanbul'dan bu sefer kovulmuyor. Çünki İngilizler Hind Müslümanlarının galeyanından çekiniyor. Bununla beraber Yunanlılar Çatalca istihkâmâtına sahip olacakları için tabiîdir ki Çekmece civarına is­tedikleri kadar asker yığarlar, Avrupa ahvalinde bir karışıklık zuhur ettiği gibi İstanbul'u alıverirler. O zaman İngilizler Hindlilere:

-Ben halifenizin memleketini sizin hatırınıza hürmeten kendisine bırakmıştım, ama ne yapayım, muhafaza edemedi, Yunanlılar da istîlâ etti! der. Şimdi bir sual vârid olacak:

-Neden İngilizler İstanbul'u doğrudan doğruya kendisine almasın da Yunanlılara versin?

İngilizlerin bu kadar büyümesi müttefiklerinin işine gelmiyor. Binaenaleyh payitahtımızı da alacak olursa araları büsbütün açılacak. Ancak hem Rumeli'yi, hem Aydın vilâyetini elinde tutabilmek için Yunanlılar kuvvetli bir donanmaya muhtaçtır. Bunu ise çaresiz İngilizlerden tedarik edecek. Anlaşıldı ya İstanbul'un Yunan elinde bulunması demek, daima donanmasına muhtaç olduğu İngilizlerin elinde bulunmak demektir.

Rumeli'nin, İstanbul'un, Aydın vilâyetinin Yunanlılar elinde bulun­ması ne demektir, biliyor musunuz? Oralarda tek bir Müslüman kalmaması demektir. Vaktiyle eski Yunanistan'la Mora'daki halkın yarısı Rum ise yarısı da Müslümandı. Bugün o havalide tek bir dindaşımız kalmamıştır. Bu musalaha mucibince verilecek memleketlerde de bir müddet sonra aynı hâl zuhura gelecektir. Evet, Müslüman ahâlî katliam ile korkutularak hicrete mecbur edilecektir.

Bu muahedenin takip ettiği maksat şudur: İngilizler bizden mümkün olduğu kadar fazla adam öldürtmek, kendisinden son derecede az insan harc etmek istiyor. O sebepten bir taraftan Rum, Ermeni çeteleri teşkil edecek; bunlara para, silâh dağıtarak Türkler arasında katliam yaptıracak; diğer taraftan da Müslümanlar, Türkler arasından para ile yahut iğfal ile adamlar bularak bizi birbirimize doğratacaktır ki bu zaten olup duruyor. İşte düşmanın Anadolu'nun iç taraflarında çıkarttığı isyanları bastırmak için biz İzmir, Balıkesir cephelerindeki kuvvetimizi azaltmağa mecbur olduk da Yunanlılar burnumuzun dibine kadar sokuldular.

Neûzübillâh muahedeyi kabule mecbur olduk mu, Anadolu'da asker besleyemeyeceğiz. Yalnız bir miktar jandarma kuvveti bulundurabileceğiz. Bu jandarmalar içinde külliyetli miktarda Rum, Ermeni, Yahudi bulunacak. Zabitlerin yüzde onbeşi ki tabiî hep yüksek rütbeliler olacaktır, ecnebîden gelecektir. Anadolu mıntıka mıntıka ayrılıp her mıntıka bir ecnebî zabitin eline verilecektir.

Meselâ Karadeniz sevâhili mıntıkasındaki İngiliz zabiti bütün inzibat kuvvetlerine kumanda edecek, o zaman istediği gibi Rum, Ermeni çeteleri vücuda getirerek Müslümanların üzerine saldıracaktır. Nitekim bu usûlü İngilizler Kars'ta, Ardahan'da; Fransızlar, Adana'da, Maraş'ta pek güzel tatbik ettiler.

Bilirsiniz ki Anadolu'nun iki mühim iskelesi vardır: biri İstanbul, biri İzmir. Elimizdeki üç buçuk şimendifer hattı bu iki limanda nihayet buluyor. Şimdi İstanbul sözde bize bırakılıyorsa da oranın idaresi, gümrükleri, ver­gileri, zabıtası kâmilen başka ellerde yani bizim dahil olmadığımız bir komisyonun elinde bulunuyor.

Bu komisyonda tabiî İngiliz hâkim olduğundan bizim ihracatımıza, ithalâtımıza istediği gibi müşkilât çıkaracak. Gümrük tarifesini, şimendifer tarifesini, liman tarifesini ona göre tertip ederek Anadolu'daki Müslüman tüccarı tamamiyle iflâs ettirecek. Zaten mütarekeden beri İstanbul'daki Müslümanların ticaretine el altından hep böyle güçlükler çıkarılmıştır. Bundan maksat ise Müslümanları fakir, sefil bırakarak bütün âleme, bilhassa Hind'deki dindaşlarımıza:

-İşte görüyorsunuz a, sizin gayretini gütmekte olduğunuz Türkler ne kadar kabiliyetsiz insanlardır! demektir.

Bu muahede mucibince devletimizin bütçesi İngiliz, Fransız, İtalyan murahhaslarından mürekkep bir komisyon tarafından tertip olunacaktır. Bu komisyonda bizden bir adam bulunacaksa da rey sahibi olamayacaktır. Yani İngiliz bu komisyonda istediğini yaptıracaktır. O hâlde verdiğimiz vergiler hep Rumların, Ermenilerin menfaatine sarf olunacaktır.

İngilizler Mısır'da ahâlî cahil kalsın diye Müslümanlara hiç bir mektep açtırmamıştır. Hindistan'da da ayniyle davranmıştır. Biz de Mısırlılar gibi olacağız. Yalnız bizim Mısırlılardan bir farkımız var ki onlar gibi kâmilen Müslüman değiliz. İçimizde Rumlar, Ermeniler var. Onların çocukları bizim paramızla mektepler açıp okuyacaklar, adam olacaklar. Sanatı, ticareti, ziraati kâmilen ellerine alacaklar. Bizden yalnız ırgat yetişebilecek.

Gelelim 'uhûd meselesine: Ey cemaat-i Müslimîn! Firenkçe bir kelime var: Kapütülasyon! Manâsı: Bizim bilerek bilmeyerek, keyfî yahut ıztırârî ecnebilere verdiğimiz eski imtiyazlardır. Bunların bir kısmı adliyeye aittir. Meselâ içimizde yaşayan ecnebî teb'asından biri ne yaparsa yapsın hükûmetimiz tarafından tevkîf olunamaz. Canîyi yakalamak için mutlaka mensup olduğu sefaretin adamı hazır olmalı. Tevkif olunduktan sonra da sefaretine teslim edilmeli.

Binaenaleyh ecnebîler bu muharebeden evvel bizim içimizde alikıran kesilmişti. Adam döverler, adam vururlar, adam öldürürler, ötekinin berikinin emlâk ve arazîsini gasp ederler. Bütün yaptıkları yanlarına kalırdı. Biz bu imtiyâzâtı harbin bidâyetinde kaldırmıştık.

Şimdi sulh şerâitini kabul ettiğimiz gibi bunlar yine avdet edecek. Hem nasıl avdet edecek biliyor musunuz? Avrupa devletleri tebeasına münhasır olan o imtiyazlar şimdi Rumlara, Ermenilere, Yahudilere de verilecek. Artık bunun ne demek olduğunu ma'tûhlar bile anlar.

Gelelim bu imtiyazların iktisadî kısmına: Ecnebî tebeası temettü', belediye vesaire gibi vergilerden müstesnadırlar. Şimdi Rumlar, Yahudiler, Er­meniler de müstesna olacaktır. Açıkçası bütün parayı Müslümanlar verecekler, bütün parsayı ecnebîlerle içimizdeki gayrimüslimler toplayacak!

Ya gümrükler meselesi... O da bir âfet! Biz başka memleketler gibi gümrüklerimize sahip değiliz. Memleketimize sokulan eşyadan istediğimiz gümrüğü alamayız. Halkımızın fakir düşmesine en birinci sebep budur. Bunu biraz izah edelim. Evvelâ ziraatimizi ele alalım. Rusya gibi, Romanya gibi, Amerika gibi toprağı zengin memleketlerde ekin pek ucuza mâl oluyor.

Heriflerin vapurları, şimendiferleri de çok olduğundan dünyanın her tarafına kolaylıkla arpa, buğday gönderiyorlar. Binaenaleyh bu memleket­ler İstanbul piyasasına döktükleri ekini bizden yani Anadolu'dan daha ucuza mâl edebilirler. Bizim çiftçimiz ise malını İzmir, İstanbul gibi büyük şehirlerde kurtarabilecek para ile satamayacağından hem ekemez, hem fakir düşer.

Buna karşı ne çare olabilir? Evet, çare hâriçten gelecek ekin vesâir yiyecek şeylere öyle bir gümrük koymaktır ki bu gümrüğü verecek ecnebî tüccar piyasada malını Anadolu'dan gidecek maldan daha pahalıya satmak mecburiyetinde kalsın. İşte Fransa gibi, Almanya gibi toprağı çok zengin olmayan hükûmetler kendi köylülerini hep bu usûl sayesinde kurtarabilmiştir. Bizde ise bu çareye müracaat kâbil olamayacağından muahedeyi kabul ettiğimiz gibi çiftçimiz bitecektir.

Gelelim sanayie: Bilirsiniz ki memleketimizde bir çok ham eşya yetişir: Keten, kenevir, pamuk, yün, tiftik, deri, sonra türlü türlü madenler. Biz bunlardan istifade edemiyoruz. Meselâ bir dokuma fabrikası yahut demir fabrikası açmaya kalkışsak Avrupa'nın, Amerika'nın fabrikalarıyla başa çıkamayız.

O hâlde ne yapmalıyız? Bizim sanayimiz de onların sanayii derecesini buluncaya kadar hariçten gelecek ma'mûlât üzerine münasip bir gümrük koyabilmeliyiz. Koyamadığımız gibi hiç bir mües­sesemiz, hiç bir fabrikamız bir sene bile yaşayamaz. Bilirsiniz ki kendimize mahsus destgâhlarımız, bezlerimiz vardı.

Bunlar memleketimizin her tarafında satılıyordu. Ahalimize de bir çok menfaatler temin ediyordu. Hâlbuki ecnebi fabrikalarıyla rekabet edemediğinden dolayı ezildi, gitti. Şu hâlde halkımız ziraatini, sanayiini ileri götüremez, ticaretini de gayrimüslimlerin vergi vermemesi yüzünden başa çıkaramazsa tabiîdir ki sefil olur, perişan olur. Haydutluktan başka yapacak bir iş bulamaz.

Şimdi bir mühim mesele var. Onu tedkik edelim: Neden İngilizler bizim mahvımızı temin için bu kadar uğraşıyorlar? Evet, bunlar harb-i umûmînin bidayetinde "Biz bütün milletlerin istiklâli için harbediyoruz!" tekerlemesini muttasıl tekrar edip durdukları için mahkûmiyetleri altında bulunan yüz milyon Müslümana da istiklâl sevdası geldi. Mısır'da, Hind'de birbiri ardınca isyanlar başladı.

Vâkıa İngiliz bu isyanları kendisine mahsus olan müdhiş bir vahşetle bastırdı. Lâkin bunların bir daha baş kaldıramamaları için dünyada hiç bir Müslüman memleketin müstakil kalmaması lâzımdı. Mütarekeden sonra ise müstakil olarak iki Müslüman hükûmet kalmıştı ki biri biz idik. Diğeri de İran idi.

Biliyorsunuz ki İran hükûmet-i İslâmiyyesinin icabına baktılar. İngiliz himayesini lanet halkası gibi Acemlerin boynuna geçirdiler. O hâlde yalnız biz kaldık. Ey cemaat-i Müslimîn! İngilizin asıl düşmanlığı bizedir. Çünki biz asırlardan beri hilâfeti elimizde tutuyoruz. Asırlardan beri âlem-i İslâmın başında olarak ehl-i salîble çarpışıyoruz.

Dünyanın bütün Müslümanları selâmetlerini, necat­larını yıllardan beri müştak oldukları istiklâllerini bizden bekliyorlar. Yüzlerce milyon Müslümana nisbetle bizim bir avuç mesabesinde olan halkımızın ne ehemmiyeti vardır? demeyiniz, iyi biliniz ki bu bir avuç halkın bütün âlem-i İslâmda pek büyük mevkii, pek büyük itibarı vardır.

Bütün Müslümanlar bilirler ki maazallah Saltanat-ı Osmaniye'nin, Hilâfet-i İslâmiyye'nin devrilmesi bütün cihan-ı imanı sarsacaktır. Bütün Müslüman yurtlarını en müthiş zelzelelere tutulmuş gibi hasara uğratacaktır. Mütarekeyi müteâkip Mısır'da, Hint'te hatta dün elimizde iken bugün işgal altında bulunan Irak'ta, Suriye'de zuhur eden ihtilâller, isyanlar, kıyamlar gösteriyor ki biz Osmanlı Müslümanları öyle âlem-i İslâmın ve dolayısıyla ve düşmanlarımızın lâkayt kalabileceği bir küme değiliz. O sebepten İngilizler bizi büsbütün mahvetmeğe ne kadar çalışsalar kendi menfaatleri nâmına o kadar haklıdırlar. Ama diyeceğiz ki:

Bugün bütün dünyaya hâkim olan İngiltere satveti karşısında bizim ne ehemmiyetimiz olur ki herifler senin dediğin gibi bizim günün birinde büyüyeceğimizden korksunlar da bu kadar ihtiyatlara lüzum görsünler?

Yanılıyorsunuz, iş öyle değil. Avrupalılar yalnız bugünü, bugünkü hâdisâtı seyretmekle kalmazlar. Onlar yarını, gelecek seneyi hatta gelecek asrı, hatta bir kaç asır sonunu tahmin etmek, hesap etmek isterler.

Heriflerin siyaseti müthiştir. İşte o müthiş siyaset sayesinde kendileri ne oldular, bizi ne hâle getirdiler, görüyorsunuz. Binaenaleyh velev bir kaç vilâyetten ibaret bir Anadolu hükûmetinin kalmasına bile kendi ihtiyarlarıyle yani muztar kalmadıkça, kâbil değil, razı olamazlar.

-Pek alâ! Ne yapabiliriz? Uzun zamanlardan beri devam eden dahilî, haricî muharebeler, bilhassa Balkan muharebesiyle şu harb-i umûmî bizde can bırakmadı, kan bırakmadı, para bırakmadı, hiç bir şey bırakmadı. Düşman ise bu kadar kuvvetli. Şerait-i sulhiyyeyi çârnâçar kabul edeceğiz. Bu tıpkı silâhsız bir adamın dağ başında müsellâh haydutlar tarafından kuşatılmasına benzer, ister istemez eşkıyanın emrine boyun eğecek...

Pek doğru! Yalnız iki nokta var. Bir kere o müsellâh haydutlar ortalarına aldıkları bîçâreden parasını isteseler, üzerindeki elbisesini isteseler, ayağındaki pabucunu, başındaki külahını isteseler biz de vermesini tasvip ederdik. Lâkin bununla kanaat etmiyorlar ki. Bîçâre herifin kollarını, bacaklarını kestikten sonra:

-Boynunu uzat! Kafanı da ver! diyorlar. Madem ki teklif bu kadar ağırdır, artık bunu hiç kimse kabul edemez, ister istemez dişiyle, tırnağıyle uğraşır, çabalar. Nefsini imkânın son derecesine kadar müdafaaya bakar.

Ey cemaat-ı Müslimîn! İşte bugün bizden istedikleri, ne filân vilâyet, ne falan sancaktır. Doğrudan doğruya başımızdır, boynumuzdur, hayatımızdır, saltanatımızdır, devletimizdir, hilâfetimizdir, dinimizdir, imanımızdır.

Bir de o müsellâh olduğunu kabul ettiğimiz haydutların başları pek boş değil. Korktukları tehlikeler var. Biz zarurî olan müdafaa-i hayat vazifesinde biraz daha sebat edecek olursak emin olunuz ki cehennem olup gidecekler. Galiba maksat anlaşılmadı. Biraz izah edelim.

Kuvvetlerinin, kudretlerinin pek büyük olduğunu bildiğimiz düşman­larımızın önünde bugün iki müthiş tehlike var: Biri onların kendi tabiri veçhile İslâm tehlikesi, diğeri Bolşevik tehlikesi! İslâm tehlikesini herifler çoktan beri hesaba almışlardı da ona göre ellerinden gelen tedbiri tatbik­ten geri durmamışlardı. Lâkin altı, yedi seneden beri devam eden bu harp bir çok hesapları altüst etti.

Bir çok tahminler yanlış çıktı. Bugün İngilizler artık müstemlekelerindeki insanlardan eskisi gibi emin olamıyorlar? Beşeriyetin gözü açıldı. Mahkum milletler kendilerinin hâkim milletler elinde ne büyük bir kuvvet olduğunu bu sefer gözleriyle gördüler. Kan­larını, canlarını kimlerin hesabına döktüklerini anladılar. Harbin her türlü safahatında bulundular… Hücum nedir, müdafaa nasıl olur? En son icat olunmuş silâhlar, bombalar nasıl kullanılır? Hepsini bilfiil öğrendiler.

Hele tahakkümleri, esaretleri altında yaşadıkları Avrupalıların kendilerini harbe sürüklerken verdikleri vaatlerin hiç birinin aslı faslı olmadığına bu gidişle kıyamete kadar kendileri için hürriyet, refah, rahat yüzü görmek nasip olamayacağına iyice yakîn hasıl ettiler. Bugün cihan eski cihan değil.

Hele Asya hiç o bildiğimiz hâlde bulunmuyor. Bilûmum şarkta, bilhassa Müslümanlarda büyük bir intibah, bir uyanıklık mevcut. Asya'nın şimal kısmında yaşayan dindaşlarımız kâmilen denecek derecede müsellâh, mütebâkîsi de bir taraftan silâhlanıyor. Fikirler gittikçe değişiyor. İstiklâl sevdaları her yerde uyanıyor. İşte bütün bu hareketler İslâm tehlikesi nâmı altında toplanarak düşmanlarımızı tir tir titretiyor.

İkinci tehlikeye gelince: Bolşeviklik denilen bu hareket Avrupa'nın doğrudan doğruya kalbine çevrilmiş bir silâhıdır. Senelerden beri sosyalistlik namı altında için için kaynayarak Avrupa hükûmetlerini ürkütüp duran bu hareket bugün Rusya'da yanar dağlar gibi alevler saçmaya başladı. Bu yangının kıvılcımları Paris, Londra, Roma ufuklarına dağılır, oralarda yer yer yangınlar çıkarır oldu.

Çünki hükûmetleri ne kadar uğraşsa, ne kadar çabalasa zaten böyle bir yangın için Avrupa'nın her tarafında istidad vardı, hazırlık vardı. Sermaye sahipleriyle amele arasındaki gerginlik son senelerde, bilhassa bu muharebe esnasında son dereceyi bulmuştu. Ruslar ön ayak olarak çarı, çarlığı, asilzadelerin bitmez tükenmez imtiyazlarını, servetlerini, sâmânlarını hâk ile yeksân edince, Avrupa'daki sosyalistler de ayaklanmaya azmetti. Bu adamlar diyor ki:

-Bu harp, bu yedi seneden beri devam eben âfet kırk elli milyon beşerin doğrudan doğruya harp meydanlarında helâkine sebep oldu. Bir o kadar insanı da sönen hayatların arkasından bîkes, perişan bir hâlde bıraktı, manevî bir ölüme mahkûm etti. Neticede ne oldu? Bir kaç zalim hükûmetin istibdadını artırdı. Milyarlarca servet sahibi bir kaç muhtekirin hazinelerini, kasalarını doldurdu.

Fukara tabakasının sefaletini artık tahammül edilmeyecek derecelere getirdi. Ahlâk namına, insaf namına bir şey bırakmadı. Hepsini sildi süpürdü. Kimsenin kimseye emniyeti, itimadı kalmadı. Âlem-i beşeriyet her türlü insanî duygulardan sıyrılarak yırtıcı hayvanlar derekesine indi.

O hâlde biz kimin için çarpışmış, hangi gayeye hizmet etmiş olduk. Bununla beraber sulh şeraiti diye ortaya atılan hezeyannâmeler bundan böyle milletlere asla rahat, huzur temin et­meyecektir. Bilakis bunların aralarındaki ihtilâfları, husûmetleri, rekabetleri, kinleri, intikam hislerini büsbütün körükleyecektir. Artık beşeriyet buna tahammül edemez. Artık sefil mahiyetleri bütün çıplaklığıyla meydana çıkan bütün bu teşkilâtı, bütün bu müessesâtı yıkmalı, yerine yenilerini koymalıdır...

İşte heriflerin mülâhazaları aşağı yukarı bu merkezdedir. Zaten garbın ukalâsı, hükemâsı çoktan beri böyle bir akıbetin zuhurunu bekliyor­lardı. Dışı gözlere pek parlak görünen medeniyet-i hâzıranın içinden çürümeye yüz tuttuğunu, günün birinde paldır küldür yıkılacağını söyleyip duruyorlardı. Benim bu kürsüden söyleyecek bir sözüm varsa o da garp medeniyeti dediğimiz o rezil âlemin bir an evvel hâk ile yeksân olmasını temenniden ibarettir.

Ey cemaat-i Müslimîn! Sakın bu sözlerimden benim ilim düşmanı, marifet düşmanı, terakkî düşmanı olduğuma zâhib olmayınız. Benim bütün insanlar hesabına, bilhassa dindaşlarım namına istediğim bir medeniyet varsa o da her manasıyle pâk, yüksek, namuslu, vakarlı bir medeniyettir, yani bir medeniyet-i fâzıladır.

Garb medeniyeti maddiyattaki terakkisini maneviyat sahasında kat'iyyen gösteremedi. Bilakis o ciheti büsbütün ihmal etti. Hayır ihmal etmedi; bile bile pâymâl etti. Avrupalıların ne mal olduklarını anlayamayanlar zannederim ki bu sefer artık gözleriyle görerek hatalarını tashih etmişlerdir.

Avrupa hükûmetlerini titreten bolşevik tehlikesi, bizler gözlerimizi açmak şartıyle, âlem-i İslâm hakkında tehlike değil, bilakis istifade olunacak bir fırsattır. Çünki evvelâ bizde Bolşevikliğin yahut hariçten sirayetini hazırlayacak sebepler yok. Ne sermaye sahiplerimiz, ne bankalarımız, ne amele meselemiz, ne arazi meselemiz mevcut değil.

Saniyen bütün harekâtımızı, muamelâtımızı tanzim eden şeriatımız sosyalistlerin, bolşeviklerin bundan asırlarca sonra belki bulabilecekleri düsturların, esasların en insanî, en ulvî, en fıtrî, en şefîk, en rahîm eşkâlini ihtiva etmektedir.

Binaenaleyh bolşeviklerin garb medeniyetini yıktıkları gün bizim esaslı hiç bir şeyimiz sarsılacak değildir. Sarsılsa sarsılsa Avrupalıları körü körüne ve hiç lüzumsuz yere taklit ederek aldığımız bir takım şeyler sarsılacaktır ki zaten bugünkü felâketimizin en birinci sebebi o mefâsidin harîm-i mevcudiyetimize sokularak hayat-ı içtimâiyye ve siyâsiyyemizi zehirlemesidir.

O hâlde bizim bolşeviklerden korkmamıza mahal olmadığı gibi, bolşevik olmaya da ihtiyacımız yoktur. Biz elimizdeki şeriatın ahkâmına, esâsât-ı fâzılasına tamamiyle sarıldığımız gün yakamızı kurtarmış oluruz. Evet, düşmanın düşmanı dost olmak itibariyle müşterek, mütekabil menafi' dairesinde bolşeviklerle ittifak edebiliriz.

Garbın âlem-i beşeriyeti, bilhassa biz Müslümanları ezmek için kuvvet almakta oldukları o mel'un zulüm müesseselerini yıkmak hususunda bolşeviklere yardım da ederiz. Artık bu ittifakın zamanını, zeminini, dairesini; bu muavenetin derecesini tayin etmek tabiîdir ki selâhiyet sahiplerine aittir.

O cihetleri onlar düşünsünler, onlar halletsinler. Böyle bir ittifaktan biz ne kadar is­tifade edersek Ruslar da o derecede müstefid olacaklardır. Çünki ihmal edilmeyecek bir kuvvet olduğunu demincek söylediğimiz İslâm âlemi ken­dileriyle müttefik olmak şöyle dursun, bitaraf kalmakla bile bolşeviklere pek kıymetli muavenette bulunmuş olur.

Buna mukabil şimdiye kadar şimalden, cenuptan, şarktan, garptan mahsûriyet içinde kalan Müslüman milletlere de böyle bir ittifakın vereceği faideler inkâr olunamaz. Henüz silâh tedarik edememiş olanları silâhlanacaklar, arkalarından emin olarak önlerindeki düşmanı denize dökmeye, asırlardan beri gaib ettikleri istiklâli ele geçirmeye muvaffak olacaklardır.

Ah, siz o düşmanın elinden zavallı Asya'nın neler çektiğini biliyor usunuz? Hindistan'ı ele alalım. Hangi şehrine gitseniz iki mahalle görürsünüz ki biri İngilizlere, diğeri Hintlilere aittir. Hiç bir Hintli için İngilizlerin cemiyetine girebilmek kâbil değildir.

Bir Hintli temiz giyinmek istese vergi vermeye mecbur tutulur. Şimendiferlere binseniz görürsünüz ki Hintliler için ayrı vagonlar vardır. Hastahanelere gidiniz, ayrı koğuşlar vardır. Bîçareler o vagonlara binmeye, o koğuşlarda yatmaya mecburdur. İngilizlere:

-Niçin bu bîçarelere insan muamelesi etmiyorsunuz? diye soranlara:

Maymunlar adam olur, Hintliler adam olmaz! cevabını verirler.

Bir İngiliz, Hintliyi istediği gibi döver; ceza lâzım gelmez. Şayet öldürürse pek hafif ceza-yı nakdî ile kurtulur. Hintlinin kazancının yüzde tamam altmışı hükûmet tarafından alınarak İngiltere'nin ihtiyâcâtına sarf olunur. Hindistan'daki bir kaç yüz milyon nüfusun üçte birinden fazlası karnını doyurmaktan acizdir. Bu sefalet gittikçe artıyor. Bundan bir asır evvel hesap etmişlerdi:

Seksen sene zarfında on sekiz milyon Hintli açlıktan ölmüştü. Bu son asrın ilk on altı senesi zarfında ise aynı sebepten helâk olanların miktarı yirmi milyonu bulmuştur. Yetmiş sene evvel bir Hintli günde bizim para ile kırk para kazanırken bugün bu kazanç on beş paraya inmiştir. Bununla beraber zavallı Hintli İngiliz'den üç kat fazla vergi verir.

Peki, bu vergiler ne olur, bilir misiniz? İngiliz hazinesine toplanıp müstemlekât ahalisi arasında nifak çıkarmaya, fesat çıkarmaya sarf edilir. Evet son yüz sene zarfında Hindistan vâridatından tamam yüz milyon İngiliz lirası müstemlekâtta sefer yapmak için harc olunmuştur. İngilizler Hindistan'daki kumaş destgâhlarını yok etmek için ustaların baş parmaklarını kesmekten bile çekinmemişlerdir.

Bunlar yerli sanayiini mah­vetmek için hiç bir mel'anetten geri durmazlar. Seksen milyon Müslüman Hintli için tek bir sultanî mektebi vardır. İngilizler bu mektebe son derecede düşmandırlar. Hindistan'daki İngiliz sultanîlerine girmek Hintlilere memnudur. Bir Hintli en ufak silâhı bile taşıyamaz. Büyücek çakı taşıyanlar şiddetli cezaya çarpılır.

Mütarekeden beri kasapların bıçakları, berberlerin usturaları akşamları polis karakollarına teslim ediliyor. Hindistan'da dört nevi insan var: İngilizlerin memurları, İngiliz­lerin Hindistan'da uzun müddet oturup kalanları, melezler, Hintliler. Melez­ler beşeriyetin hakir bir sınıfı sayılırlar. Hintlilere gelince o bîçareler âdil! medenî! İngilizler nazarında hayvan makulesidir.

Gelin biraz da Afrika'ya geçelim. Cezayir'de, Tunus'ta, Fas'ta Müslümanlara Fransızlar tarafından hayvan muamelesi edilir. Oradaki Hristiyanlar, Yahudiler a'şâr gibi, ağnâm gibi vergilerin hiç birini vermezler. Müslümanlara gelince bizim zamanımızdan kalma vergilerin hepsini verdikten başka Fransızların vaz' ettikleri kapı, pencere vergilerini de verirler.

Bunun için bîçare Müslümanlar topraklarını, akarlarını, hayvanlarını muvazaa suretiyle çok zaman Hristiyanların yahut Yahudilerin üzerine çevirmeye mecbur olurlar. Bu mecburiyet yüzünden külliyetli para verdikleri gibi ekseriya mallarını da gâib ederler. Sırf Müslümanların vergisiyle yaşayan belediyelerde hiç bir müslüman a'za bulunamaz. Şayet bulunur­sa rey sahibi olamaz.

Gerek Cezayir'de, gerek Tunus'ta kabilelerin müşterek mer'aları vardır. Lâkin bu mer'alar muttasıl Fransızlar tarafından bâdıhevâ gaspedildiği için bîçare Müslümanlar hayvanlarını geçindiremiyorlar. Zarurî olarak cenuba yani çöle doğru çekiliyorlar. Fransızlar Afrika'daki müstemlekelerine kendi milletleri için köy teşkil edecekleri zaman Arapların elindeki araziyi bâdıhevâ alırlar.

Bununla kalmayarak o yeni köye lâzım olan suyu civardaki Müslüman köylerinden getirip Müslümanları susuz bırakırlar. Bu suretle vücuda getirilen her Hristiyan köyüne varidat bulmak için yine Müslüman köylerine çullanırlar. Onlardan alacakları bele­diye rüsûmuyle o Hristiyan köyünü refah içinde yaşatırlar. Bir Fransız Müslüman aleyhinde ikame-i dava etmez. Çünki lâzım görmez. Onu isterse döver, isterse öldürür.

Ey cemaat-i Müslimîn! Zaman, zemin müsait olsa size İngiliz adaletinden, Fransız medeniyetinden! bir çok parlak numuneler daha gösterirdim. Maamâfih ibret alacaklar için bu kadarı da yetişir zannederim. İşte sefaletlerinin derecesini kısaca anlattığım o zavallı dindaşlarımızın imdadına yetişmek yahut hiç olmazsa onların düştükleri felâkete düşmemek için artık gözümüzü açmalıyız.

Düşmanımızın bizi de onların hâline getirmek için bugün elinde iki vasıtası var. Ziyade yok. Çünki hadd-i zatında gerek keyfiyet, gerek kemiyet itibariyle mühim olan kuvvetlerini dağıtmıştır. Ordusunun bir kısmı Hindistan'da, bir kısmı Irak'ta, bir kısmı İran'da, bir kısmı İrlanda'da, bir kısmı bizzat İngiltere'de, bir kısmı Mısır'da, bir kısmı Sudan'da, bir kısmı Filistin'de meşgul. Müstemlekât as­kerine itimadı kalmamış. Bilhassa Hint Müslümanları "Artık biz dindaşlarımıza karşı silâh kullanmayız." diyorlar.

Binaenaleyh şimdi söylediğim gibi bizi ezmek için ancak iki kuvvete malik bulunuyor: Birincisi Yunan ordusu, ikincisi memleketimizde çıkaracağı, daha doğrusu çıkarmakta olduğu nifak! Zaten bu ikinci kuvvet olmasa birincisinin hiç ehemmiyeti yoktur. Biz aklımızı başımıza alarak el ele verdiğimiz gün inayet-i Hakla memleketimizi, istiklâlimizi kurtarmaklığımız muhakkaktır.

İşte vilâyât-ı Şarkiyye ahalisi gözünüzün önünde duruyor. Bunlar düşman istîlâsı ne demek olduğunu gözleriyle gördükleri için bu sefer İngiliz iğfâlâtına kapılmadılar. Aralarında tefrika çıkmasına, nifak çıkmasına meydan bırakmadılar.

Can cana, baş başa verdiler; yurtlarını çiğnemek, kendilerini esaret altına almak için hudut boyunda fırsat gözetip duran düşmanı tarumar ettiler. Kars gibi en müstahkem bir kal'aya bayrağımızı dikerek ileriye doğru yürüdüler, gittiler. Cenâb-ı Hak o kahraman mücahitlerimize tevfikler ihsan buyursun; Anadolu’muzun garbındaki bu sefil düşmanı da Ermenilerin bihakkın uğradıkları akıbete uğratsın..

-Âmin!..

Bizi mahv için tertip edilen muâhede-i sulhiye paçavrasını mücahitlerimiz şark tarafından yırtmaya başladılar. Şimdi beri taraftaki dindaşlarımıza düşen vazife Anadolu’muzun diğer cihetlerindeki düşmanları denize dökerek o murdar paçavrayı büsbütün parçalamaktır. Zira o parçalanmadıkça İslâm için bu diyarda beka imkânı yoktur.

Ey cemaat-i Müslimîn! Hepiniz bilirsiniz ki buhranlar içinde çarpıp duran bu din-i mübîn bizlere vedîatullahtır. Kahraman ecdadımız bu sübhânî vediayı sıyânet uğrunda canlarını feda etmişler. Kanlarını seller gibi akıtmışlar. Muharebe meydanlarında şehit düşmüşler; râyet-i İslâmı yerlere düşürmemişler.

Mübarek na'şlarını çiğnetmişler; şeriatın harîm-i pâkine yabancı ayak bastırmamışlar. Babadan evlâda, asırdan asıra intikal ede ede bize kadar gelen bu emânet-i kübrâya hıyanet kadar zillet tasav­vur olunabilir mi? Yoksa bizler o muazzam ecdadın ahfadı değil miyiz? Ağyâr eline geçen Müslüman yurtlarının hâli bizim için en müessir bir levha-i ibrettir.

Endülüs diyarını gözünüzün önüne getirin. O, cihanın en mamur, en medenî, en mütefennin iklimi vaktiyle sinesinde on beş milyon Müslüman barındırırken bugün baştan başa dolaşsanız, tek bir dindaşımıza rast gelemezsiniz. Allah'ın vahdaniyetini garbın âfâkına ikrar ettiren o binlerce minarenin yerlerindeki çan kulelerinden bugün etrafa tes­lis velveleleri aksediyor.

Şevketin, medeniyetin, irfanın, ümranın müntehasına varmışken birbirlerine düşerek vatanlarını üç buçuk İspanyola karşı müdafaadan âciz kalan bu zavallı dindaşlarımızdan olsun ibret alalım da İslâm’ın son mültecâsı olan bu güzel toprakları düşman istîlâsı altında bırakmayalım. Ye'si, meskeneti, ihtirası, tefrikayı büsbütün atarak azme, mücâhedeye, vahdete sarılalım. Cenab-ı Kibriya Hak yolunda mücahede için meydana atılan azim ve iman sahipleriyle beraberdir.

“Bizim uğrumuzda mücâhede edenlere gelince: Biz onlara elbette yollarımızı gösteririz. Şüphesiz ki Allah her hâlde ihsan erbabıyla beraberdir.” (Ankebût Suresi, Âyet Nu: 69)

Ya ilâhî bize tevfikini gönder!

                                       -Âmin!

Doğru yol hangisidir, millete göster!

                                       -Âmin!

Ruh-ı İslâmı şedid sıkıyor, öldürecek.

Zulmü te'dîb ise maksûd-ı mehîbin gerçek

Nâra yansın mı beraber bu kadar mazlûmîn?

Bîgünahız çoğumuz yakma ilâhî!

                                          -Âmin!

Boğuyor âlem-i İslâmı bir azgın fitne,

Kıt'alar kaynayarak gitti o girdâb içine.

Mahvolan aileler bir sürü ma'sûmundur;

Kalan âvârelerin hâli de malûmundur.

Nasıl olmaz ki, tezelzül veriyor arşa enîn!

Dinsin artık bu hazin velvele yâ Rab!

                                          -Âmin!

Müslüman yurdunu her yerde felâket vurdu;

Bir bu toprak kalıyor dinimizin son yurdu.

O da çiğnendi mi, çiğnendi demek şer'-i mübîn.

Hâksâr eyleme yâ Rab onu olsun!

                                           -Âmin![3]

"Ve âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun." (Saffat Sûresi, Ayet nu: 182)

(Sebilürreşad, 25 Teşrin-i Sani 1336-15 Rebiülevvel 1339, C.11, S.464, s.249-259; Abdülkerim Abdülkadiroğlu - Nuran Abdülkadiroğlu, Mehmed Akif’in Kur’an-ı Kerim’i Tefsiri, Mev’ıza ve Hutbeleri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 1991)

 



[1] “Müttefikler” kelimesi Diyarbakır baskısında “menfaatler” şeklindedir.

[2] Bk. Buharî, Salat, 88. Bab; Edeb, 36. Bab; Mezalim, 5. Bab: Müslim, Birr, 65. Hadis; Tirmizî, Birr, 18. Bab; Neseî. Zekat. 67, Bab: Müsned. C. 4 s. 104, 405,409.

 

[3] Safahat, 2. Kitap, Süleymaniye Kürsüsünde, s.161.


Son değiştirme: 21 Şubat 2018, Çarşamba, 17:35