Yakup Kadri'nin Hikayelerinde Milli Mücadele

Seçilen Metin: 

GÜVERCİN AVI

Yakup Kadri Karaosmanoğlu

 

Yoo, güvercinlerime dokunmayınız; dedi.

İhtiyar çiftlik sahibinin hayatta en çok sevdiği şey­lerden birisi ve belki birincisi de güvercinleri idi. Genç yaşından beri ne tarlası, ne ağılı, ne ahırı, ne kümesler onu çiftlik binasının iç avlusundaki güvercinleri kadar işgal etmemiştir. Bunun için değil midir ki, onu, kasabada olsun köyde olsun, aile adının bütün şöhretine rağmen “Kuşbaz Hüseyin Bey” demeden kimse tanımaz.

Kuş merakı, içki, kadın ve kumar iptilâsı gibi bir şeydir. Hüseyin Bey, evleri yıkan, hanumanları dağıtan ve ya ölüm ya cinayetle neticelenen bu üç iptilâdan hiçbirini tanımadı; fakat “Kuşbaz”lığı bunların hepsini bastırdı. Ömrünün öyle devreleri oldu ki, karısını, kızlarını ve en mühim işlerini bu merakı ve bu eğlencesi yoluna, ade­tâ, feda etti; unuttu, kendinden geçti; bir meczup haline girdi.

Şimdi, o havalinin, ne diyorum? belki dünyanın en güzel, en nadir ve en cins güvercinlerine o sahiptir. Otuz senedenberi bu nazenin mahlûklardan, bin ihtimam ve bin itina ile kimbilir kaç nesil yetiştirdikten ve bu fende, kimbilir, ne kadar alın teri döktükten sonra nihayet bugün en temiz bir ıstıfaya mazhar olmuş bu zavallı asîl kuşlar ortasında hayatının en mesut dakikalarını yaşıyordu.

Her birini ayrı ayrı isimleriyle çağırıyordu. Yabancı bir göz için hepsi bir renkte, bir boyda ve bir şekilde görünen bu mahlûkları biribirinden ayıran birçok gizli alâmetler yal­nız ona zahir idi. Bazılarının boyunlarındaki ince mercan gerdanlıkları, bazılarının topuklarındaki altın mahmuzları, kiminin kanatları altındaki yeşil benekleri veya gözlerinin içindeki kızıl yıldızları o görür, o bilirdi.

Avlunun içinde hepsinin derecelerine göre ayrı ayrı daireleri vardı; Kuşbaz Hüseyin Bey, her akşam üstü, insan ruhlu bu güzel kuşların her birinin kendi sevgilisiyle kendi odasına çekildiğini görmeden içi rahat edip yemeğini yiyemezdi.

“Acaba Dilfiraz bu akşam Yaşar'la niçin birleşmedi? Acaba Akkadın’la Süleyman Usta'nın arası ne­den açıldı? Mutlaka küçük Serfiraz Mesud'a gönül bağ­ladı. Fakat, ben bu ikisinin çiftleştiğini hiç istemiyorum. Ne yapsak acaba, ne yapsak...” derdi ve bu endişelerle bütün gece gözüne uyku girmezdi. Yatağının içinde sağdan sola, soldan sağa dönüp dururdu. Karısı yanı başında si­nirlenirdi:

-Yahu, ne olur biraz da benimle meşgul olsan; derdi.

Fakat, Kuşbaz Hüseyin Bey, bütün gönül ve cinsiyet işlerini yalnız güvercinlere mahsus bir şey zannederdi.

Hele, hep birden uçtukları zaman neşesine pâyan ol­mazdı. Avlunun ortasında, elinde bir uzun kargı ile saatler­ce başı havada, ağzı açık hayran hayran dolaşırdı.

1335 senesinin, Nisan aylarında bir öğle sonu bütün civar köylerde olduğu gibi, onun çiftliğine de bir bölük düşman askeri girdiği gün, o, işte bu vaziyette avlunun or­tasında idi. Birden, etrafında adamların koşuşmaya ve içeriden karısıyla kızlarının telâşlı telâşlı konuşmaya başladığını hissetti; döndü baktı ki, iki kanadı açık büyük avlu kapısından içeriye, bir hana inen yorgun ve sakin bir yolcu kafilesi tavrıyla, bazısı atlı, bazısı yayan bir sürü düşman askeri giriyor! Kuşbaz Hüseyin Bey'in ömründe ilk defa olacaktır ki kuşları havada iken başı yere indi; benzi sapsarı, gelenlere doğru yürüdü; henüz bir çiftlik beyi âmirliğiyle:

-Ne var? Ne istiyorsunuz? diye sordu. Bunun üzerine gelenlerden biri gülerek laubali bir tavırla ona yaklaştı:

- Merhaba beyim; yabancı değiliz; dedi.

Hüseyin bey, bu sözleri söyleyerek kendisine elini uzatan genç düşman çavuşunu tanır gibi oldu; fakat, pek iyi hatırlayamadı.

Çavuş sırnaşık bir gülüşle sordu:

Tanıyamadınız mı? İspiro'yu tanıyamadınız mı? İspiro, İspiro?...

Hüseyin bey birden:

- Ha, evet; dedi.

Bu adam, beş sene evvel Hüseyin Bey'in yanında altı ay kadar hizmetkârlık etmişti; eli uzunca ve açıkgöz bir delikanlı idi. Gittikçe lâubalileşen bir tavırla elini ihtiyar adamın omuzuna koydu ve kulağına eğildi. Yavaşça:

-Birkaç akşam burada kalacağız; dedi. Zabitler köy evlerinde rahat edemezler, biraz ikram lâzım...

Hüseyin bey şaşkın bir halde:

-Peki buyursunlar; dedi.

İşte, bunun üzerinedir ki düşmanlar ihtiyarın yanına geldiler, gülüşerek, konuşarak etrafını aldılar; ve havada uçuşan güvercinlere nişan almak istediler. Hüseyin Bey, elindeki kargıyı asabiyetle sallayarak, yan öfkeli yan teh­ditti bir sesle:

-Yo, dedi; güvercinlerime dokunmayınız!...

Fakat, o bu sözünü bitirmemişti ki, yanı başında bir silâh patladı. Hüseyin Bey, eteği tutuşmuş bir adam te­laşıyla ilk kurşunu atanın kolundan çekti:

-Ne yapıyorsun? Sakın ha! diye bağırdı. Lâkin, o bununla meşgul olduğu bir sırada bir diğeri silâhını hava­ya kaldırdı; kulağı dibinde bir ikinci kurşun daha vızladı; havadaki kuşlardan bir tanesi döne, döne, yavaş yavaş aşağı   düşmeye başladı ve uçan kafilede büyük bir perişanlık alâmeti belirdi. Hüseyin Bey'in elinden kargı­sı düştü, bütün vücudu titriyordu, yüzünün rengiyle saka­lının rengi biribirinden fark olunamıyordu. İspiro, yanına yaklaştı:

-Ne olur canım, bırak! dedi.

-Bırak mı? Sen aklını mı bozdun? Söyle şunlara, Vallahi sonra fena olur.

-Fena mı olur? nasıl... Hey kendine gel çorbacı, o günler geçti.

Dünkü uşağın ağzından yüzüne bir tükürük gibi fışkı­ran bu sözdeki nihayetsiz hakareti işitmedi hissetmedi bile... Şimdi bütün hassası birbiri ardısıra havaya kalkan silâhlar vızıldayan kurşunlar döne döne, yavaş yavaş iri kar parçaları halinde yere düşen güvercinlerle meşguldü; çaresiz yalvarmaya başladı:

-Rica ederim yeter artık, rica ederim! diyordu. Size ne isterseniz vereyim... Bunlar ne yenir, ne içilir, yahu günahtır; günahtır.

Ve ona:

-Günah mı? O sizin dinde... Cevabını veriyorlardı ve İspiro arsız arsız gülüyordu. Nişan alan zabitlerden birisi arkasını döndü; kendi lisanında bir şeyler bağırdı, hemen hayvanlarla meşgul neferlerden bir kaçı düşen kuş­ları toplamaya şitap ettiler. Bunlardan bazısı avluya, bazı­ları çiftlik binasının damları üstüne, bazıları dışardaki göle, bazıları bostana, bazıları epeyce uzaklarda, tarlalara düşüyorlardı. Bu beyaz güvercin yağmuru altında yaramaz bir çocuk neşesine tutulan düşman askerleri bir taraftan el çırpıyor, bir taraftan haykırıyorlar, bir taraftan da dur­dukları noktada tepiniyorlardı.

Zavallı Hüseyin Bey, kendinden geçti, bulunduğu yere çöküverdi. Artık hiçbir şey söylemiyor, kenarlarından iri yaş damlaları sızan gözleriyle bu vahşî avı seyrediyordu. İspiro yaklaştı dedi ki:

-Neye bu kadar telâşlanıyorsun? Bırak, biraz eğ­lensinler, bırak biraz eğlensinler. Kaç gündür muharebe ediyoruz. Akşam bu kuşlardan âlâ mezelik olur mu? Hep beraberiz.

Hüseyin Bey, bir şey söyleyecek oldu, söyleyemedi; yutkundu kaldı. Şimdi gözyaşları dinmiş ve bakışına kor­kunç bir manasızlık gelmişti.

Beyaz kuşları üstüste, demet demet avlunun ortasına yığıyorlardı. Havada kalanlar da dağılıp gitmişlerdi. Avcı­lara artık bir kesel gelmişti; içlerinden birisi gülerek Hü­seyin Bey'e yaklaştı, gayet fena bir Türkçe ile:

-Nasıl iyi nişancıyız değil mi? demek istedi. İh­tiyar adam hiç cevap vermiyor, başını kaldırmış, havada bir noktaya dimdik bakıyordu. Neden sonra gözlerini yere indirdi ve avlunun ortasındaki beyaz yığına yaklaştı, eğil­di: Önünde altmış yetmiş kadar güvercin vardı, hepsini birer kere kanatlarından, başlarından tutup avucunun içine aldı, kiminin gagasından öpüyor, kiminin tüylerini uzun uzun, âdeta, âşıkane bir nüvazişle okşuyordu. Zabitlerle konuşan İspiro, yüzünü ihtiyara doğru çevirdi. Ve o sırnaşık gülüşüyle uzaktan bağırdı:

-Gönder onları içeriye de kızartıversinler;  dedi.

Kuşbaz Hüseyin Bey, yerinden kımıldanmadı, işit­medi ve kana bulanmış ölü kuşları okşamakta, yüzüne, gözüne sürmekte devam etti.

Düşman zabitlerinden birisi İspiro'ya, elini başına doğru kaldırıp ihtiyarı göstererek “Acaba deli midir?” manasına gelen bir işaret yaptı. İspiro avlunun öbür ucun­dan bir daha bağırdı:

-Hey yeter artık, yeter; sana söylüyorum, sağır mısın be... İçeriye gönder güvercinleri; dedi.

Kuşbaz Hüseyin Bey, gene yerinden kımıldamadı, gene başını çevirmedi; o zaman zabitlerle beraber eski çiftlik uşağı güvercin kümesinin başucunda çömelen ada­ma yaklaştılar; biri omuzundan sarstı, diğeri sakalından çekti. Birkaçı karşısına çömeldi. Fakat, çömelmeleriyle kalkmaları bir oldu. Hepsi birden haşyetle geri geri çekil­diler ve birbirlerine demincek zabitin İspiro'ya yaptığı işa­reti tekrar ettiler. Filvaki, ihtiyarın simasına acayip bir mehabet çökmüştü. Gözlerinde madenî bir parıltı vardı ve bakışı bir süngünün ucu gibi sabit, dik, sert ve mütearrızdı. Lekesiz ak sakalı ise yüzüne sürdüğü kuşların al kanına boyanmıştı; sanki çenesine Türk bayrağından bir parça sarmış gibiydi.

1920

 


Son değiştirme: 21 Şubat 2018, Çarşamba, 17:36