Hatıralarda Milli Mücadele

Seçilen Metin:


İŞGAL ALTINDA KENDİ VATANINDA ESİR YAŞAMAK

 

İşgal döneminde Haçlı Batılı devletler, Türk’ün bu emeline, isteğine aykırı hareketleri pervasızca yapmışlar, adeta Türk’ü kendi vatanında esir etmişlerdi. Kendi vatanımızda nasıl esir edildiğimizin bir hikâyesini o zamanları yaşamış bir Türk subayından okuyalım.

Türk subayı İhsan Aksoley, İstanbul’un Haçlı Batılı devletler tarafından işgalini ve bu işgal sırasında İstanbul’un ve İstanbullu Türklerin kendi vatanlarında esir edilip nasıl bir aşağılanmaya maruz kaldığını, Türk vatanında Türk yabancı devletlerin bayraklarının dalgalanmaya başladığını, Osmanlı vatandaşı olan Rum ve Ermenilerin işgalcilerle nasıl işbirliği yapıp Türklere zulmettiğini, bunların utanç verici bir şey olduğunu hatıralarında şöyle anlatıyor:

“Padişahından çöpçüsüne kadar İstanbul uykuda. Biraz sonra zırhlılardan boru sesleri yükseldi ve arkasından da direklerine mavili, beyazlı, kırmızılı ve yeşilli bayraklar çekildi. Boğaz’dan hafif bir sabah rüzgârı esiyordu. Çanakkale’de Türk’e mağlup olan, fakat bugün kendilerini muzaffer sayan şımarık milletlerin teknelerindeki bayraklar dalgalanmaya başladı. Bana utanç veren bu manzaraya dayanamadım. Vapurun salonuna girip bir koltuğa oturdum, gözlerimi kapadım. Bu sırada annemin uyandığını ve sabah namazını görür ve benim için dua ettiğini işitir gibi oluyordum.  

Büyük bir heyecan içindeydim. Vatan ve anne hasreti içimi yakıyor. Bir an önce vapurdan çıkmak, vatan toprağına bas­mak ve İstanbul’a döneceğimi haber veremediğim anneme kavuşmak istiyordum. Sabırsızlığımı gören ve annemin fedakâr­lığını ve otoritesini benden çok defa din­leyen arkadaşım kurmay yüzbaşı Rifat Bey:

-İhsan! Bavullarını bana bırak. Sen hemen vapurdan çık. Ben yarın bavulları­nı getiririm ve annenin de elini öperim, dedi.

Sevincimden Rifat Bey’in boynuna sa­rıldım ve teşekkür ettim. Saat dokuzda, içinde İngiliz subayları da bulunan ve ar­kasına İngiliz bayrağı çekilen bir istimbot vapura yaklaştı. İngilizlerin kontrolü iki saat sürdü. Bu iki saat bana, İstanbul’dan ayrı kaldığım 2 yıl kadar uzun geldi. İn­giliz kontrolü beni yüreğimden yaralamış­tı. İngilizler saat on bire doğru gemiden çıkmamıza izin verdiler. Galata rıhtımına yanaşmaya çalışan vapurun Galata rıhtı­mına indireceği merdiven başını tuttum. Galata rıhtımına ilk ben indim. Fakat eve ancak akşama doğru gidebildim.

Galata rıhtımını acele yürüdüm. Köp­rüye döndüm. Köprüden bana doğru bir kalabalığın geldiğini gördüm. Bu toplulu­ğu, denizde muhtemel bir kazayı seyret­miş bir kalabalık olarak düşündüm ve il­gilenmedim. Üsküdar’a gidecek vapurla­rın yanaştığı iskeleye inen merdiveni arayarak hızla yürüdüğüm bir sırada Er­meni şivesiyle biri:

-Subay efendi. Galip ordu subaylarını neden selâmlamıyorsunuz? dedi.

Başımı kaldırdığım zaman karşımda bir İngiliz, bir Fransız ve bir İtalyan binba­şısını; arkalarında da aynı milletlerden 3 süngülü eri ve bana seslenen tercümanı gördüm.

Ortadaki Fransız binbaşısına:

-Ben Fransızca bilirim. Benimle siz konuşunuz, dedim.

-Galip ordu subaylarını neden selâm­lamıyorsunuz? dedi.

Sabahtan beri duyduğum üzüntü, utanç ve heyecanın tesiri altında:

-İçimde sizi selâmlamak arzusunu duymuyorum, dedim.

Bir an arandım ve tabancamın yanım­da olmadığına üzüldüm.

Ben, şartlı olarak enterne edildiğim için İtalyanlar tabancamı, kılıcımı, dürbünümü ve fotoğraf makinemi almamıştı.

-Kartınızı veriniz.

-Kartım yok.

-Sol cebinizde kartınız olacaktır.

Vapurdan çıkarken, üzerlerine sınıfım, rütbem, ismim ve sicil numaram yazılarak bana verilen ve işgal kuvvetleri Kumandanlığınca mühürlenen kartları hatırladım. Çok sinirli idim. Ellerim titriyordu. Sol cebimden çıkardığım kart elimden yere düştü. Tercüman kartı yerden alırken ben, hiddet ve nefretle bu grubun yanından ayrıldım. Ermenice ve Rumca konuşan şımarık çocukların arasından geçtim. Bu sırada ineceğim merdiveni kaybettim. Uzun uzun yürüdüm.

Bir ara omzuma bir el dokundu. Derhal arkama döndüm ve omzuma elini dokunduranın boğazına sarılmak üzere ellerimi yukarı kaldırdım.

Karşımda Birinci Dünya Savaşında gençlik dernekleri müfettişi olan Albay Alâeddin Beyi görünce şaşırdım, ellerim yanıma sarktı. Harbiye Nezareti'nin (İstanbul Üniversitesi) bahçesindeki Beyazıt Kulesinin dibine yanyana oturduk.

-İhsan Efendi, dedi. Köprüde ben sizin arkanızdan geliyordum. Sizin başınızdan geçen hâdiseyi görünce, ben köprünün Haliç tarafına geçtim. Hadiseden sonra sizi buraya kadar takip ettim.

-Teşekkür ederim efendim.

Alâeddin Bey beni teselli etti. Kendime geldikten sonra Alâeddin Beyden ayrıldım.

Meğer ben köprüdeki hâdiseden sonra irademin haricinde, Beyazıt Kulesine kadar yürümüşüm. Neden? Sebebini hâlâ bilmiyorum.

İki sene önce kılıcımı şakırdatarak gururla koşa koşa indiğim sokak kapısı merdivenini, sessizce ve yavaşça çıktım. Kapının zilini hafifçe çevirdim.

Ansızın beni karşısında görünce hayretler içinde kalan annemle, iki yıl önce göz yaşları içinde öpüşerek ayrıldığım yerde iki yıl sonra yine annemin göz yaşları içinde öpüşerek kucaklaştık.

Köprüde geçen hâdise bütün neşemi kaçırmıştı. Bu yüzden annemle kavuşmamız, senelerce hayalimde yaşattığım gibi zevkli olmadı.

Beni çok durgun ve dalgın gören annem:

-İhsan, hasta mısın? Diye sordu.

-Hayır anne. Henüz kavuşma heyecanının tesiri altındayım. Dalgınlığım ondan dedim.

Resim: Hatıraları yazan Emekli General Yüksek Mühendis İhsan Aksoley

 

Bir ara annem kalktı. Kur'an’ın içinden çıkardığı bir küçük kâğıdı, benden istediği ve benim iki seneden beri sakladığım kâğıtla birleştirdi. Annem her ayrılışta bana bir kâğıdın üstüne (lâilâhe illallah Muhammedün Resûlullah) yazısını yazdırır ve birinci kısmını bana verirken, bunu katiyyen kaybetme, derdi. İkinci kısmını da kendisi Kur’an'ın arasında saklardı, tekrar buluşunca, ikiye ayrılan bu kelime-i şehâdeti birleştirirdi.

-Anne, 15 günlük denizaltı seyahatinden Otrant boğazından geçerken 23 İngiliz ve İtalyan zırhlısının hücumundan, birçok zamanlar Türksever Trablusgarplıların arasında tek başıma bir Türk olarak senelerce beraber yaşadıktan, deve üzerinde yaptığım binlerce kilometre yolculuktan ve özellikle Trablusgarb'ın Hums cephesinde kalpağımı delip geçen kurşundan sonra bugün sana kavuşmamda, senin ettiğin duaların tesiri var, dedim ve elbise askılığından kalpağımı getirerek, kalpağımdaki kurşun deliklerini anneme gösterdim. Bu benim İstanbul’a döndükten sonra, İstanbul’da geçirdiğim ilk günümdür.

İşgal kuvvetlerine mensup subayların şımarıklığı, erlerin taşkınlığı arasında, İs­tanbul’un kapkara havası içinde özellikle güzel Boğaz’ı kaplayan zırhlı sürüsü karşısında çok endişeli ve çok üzüntülü gün­ler yaşadım.”[1]



[1] İhsan Aksoley, “İstanbul’da Millî Mücadele”, Hayat Tarih Mecmuası, Eylül 19169, S.8, s.23.


Son değiştirme: 21 Şubat 2018, Çarşamba, 17:41