Uygur Kağanlıkları


I. Uygur Kağanlığı (Ötüken Uygur Kağanlığı, Bozkır Uygur Kağanlığı), 744-840


744 yılında Moğolistan’daki II. Köktürk Devleti, Uygurlar başta olmak üzere Karluk ve Basmılların ittifakıyla yıkılır. Yıkılan devletin yerine Uygur Kağanlığı (Ötüken Uygur Kağanlığı- 744-840) adlı başka bir Türk devleti kurulur. Bu Kağanlığın merkezi Orhun nehri üzerinde yer alan Karabalgasun’dur.

 

Uygur etnik adı, ilk olarak Bilge Kağan yazıtının doğu yüzü 37. satırında şöyle geçmektedir:

        uygur elteber yüzçe erin ilgerü tezip bardı

        "Uygurların ilteberi yüz kadar adamla doğuya doğru kaçıp gitti."

 (Talat Tekin, Orhon Yazıtları, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 1988, s. 8-9 ve 36-37.)

 

Költigin’in ölümünden yani 731 yılından sonra gelişen olaylar, Bilge Kağan’a bu cümleyi söyletmiştir. Uygurlar bu sıralarda büyük olasılıkla, bir boy olarak yer aldığı Köktürk Devleti’nde, Köktürk hakimiyetini tanımayarak ülkenin doğusuna yani Çin’e doğru kaçmışlardır.

 

İkinci Köktürk devleti yıkılmadan önce Uygurlar doğuda Selenga ırmağı ve batıda Kobdo şehri ile sınırlandırılmış olan yerlerde otururlardı. Bulundukları yer, kutsal sayılan Ötüken dağına, yani mukaddes devlet merkezine yakın olduğundan, Uygurlar burasını kolaylıkla ele geçirebilmişler ve müttefikleri olan Basmıl ve Karluklara oranla daha büyük itibar ve nüfuz sağlamışlardı. Bu arada, Basmıllar Beş-Balık civarında, Karluklar ise Balkaş gölünün doğusunda oturuyorlardı.

 

Ancak Karlukların 751 yılında yapılan Talas Savaşında üstlendikleri rol de son derece önemlidir. Doğudan batıya ilerleyen Çinliler ile Ön-Asya’dan doğuya ilerleyen Araplar, Talas ırmağı kıyılarında savaştılar. Bu savaşta, Orta Asya’nın Çin egemenliğine girmesini istemeyen Karluk ve Yağma Türkleri, Arapların yanına geçmişler ve savaşı Arapların kazanmasını sağlamışlardı. İslâmiyeti henüz kabul etmeyen Türklerin, Orta Asya’da İslâm dinini tanıtıp yayan Araplarla birlikte, Çinlilere karşı, Talas’ta yaptıkları bu savaş, sebep ve sonuçları bakımından çok önemlidir. Talas Savaşı’nda Çin’in mağlup olması, Türk, Çin, İslâm ve dünya tarihiyle medeniyetinde çok önemli etkiler bıraktı. Çinliler Talas yenilgisinden sonra 20. yüzyıla kadar, Tanrı Dağları’nın (Tiyenşan) batısına geçemediler. Batı Türkistan, böylece Çin tehlikesinden kurtuldu. Karluklar, Talas zaferinden on beş yıl sonra, 766 tarihinde, Tanrı Dağları batısında ve Çu Irmağı boylarında Karahanlı Devleti adında müstakil bir Türk devleti kurdular. Türkistan’daki Kamlık (Şamanlık), Buda ve Mani dinlerindeki yerli ve göçebe Türklerle Müslümanlar arasında, serbest ticaret, dostluk ve iyi ilişkiler başladı. Türkler, Müslümanlarla tanışıp, İslâm dinini yakından tanıma imkânına kavuştular. Orta Asya’daki binlerce Türk, İslâm medeniyetine girdi. Türkler, kâğıt yapmasını savaşta tutsak düşen Çinlilerden öğrenip Araplara öğretti. Semerkand’daki imalathânelerde yapılan ipekten kâğıtlar, Orta Doğu ve Akdeniz’e yayıldı. Müslüman Araplar, hakimiyetlerindeki bölgelerden öğrendikleri kâğıdı imal ederek medeniyetin bütün dünyada hızla yayılmasına hizmet ettiler. Abbasi halifesi Mansur (754-775) döneminde, Bağdat şehri kurularak, merkez buraya taşınmış, Beytü’l-hikme adlı tercüme okulu kurularak Yunan filozoflarının eserleri, ilk defa bu dönemde Arapçaya çevrilmeye başlanmış ve İslâm dünyası için aydınlık çağ başlamıştır.

 

II. Köktürk Kağanlığı’nı yıkan ittifak içinde yer alan Basmıllar, 744’de Uygur ve Karluklar tarafından yıkılmış ve Basmıl Kağanı onlar tarafından öldürülmüştü. Memleketleri olan Beş-Balık havalisi ancak o yüzyılın sonlarına doğru işgal edilmiştir. Karluklar da mukaddes merkezde gelişen şiddetli çarpışmalardan sonra, aynı sona maruz kalmışlardır.

 

Uygurların ilk hükümdarları olan Köl Bilge artık eski unvanı olan “ilteber”le yetinmeyip kendisine “hakan” unvanı vermiş; bu durumu çok geçmeden Çin’e de kabul ettirmiştir. Daha sonraki Uygur kağanlarının bütün unvanları, eski Hun Devlet geleneğine bilinçli bir bağlılık olduğunu doğrulamıştır. Şanyü adlı bir Hun hükümdarı kendisini “gök ve yer tarafından yaratılmış güneş ve ay tarafından Hakanlık mevkiine getirilmiş” olarak gösteriyor. Uygur hükümdarlarının gök tanrısından, ay tanrısından veya güneş ve ay tanrısından kut bulmuş, yani güneş ve ay tanrısının lutfu ile hakanlık payesine ermiş gibi unvanları da aynen buna benzer. Bu devirde “hakan” unvanı büyük imparatorluk unvanı olmaktan artık çıkmıştır.

 

Uygurlar, II. Köktürk Devleti’nden unvanları ile birlikte askerî teşkilat, nazırlıklar ve birçok devlet kuruluş ve kavramlarını dahi aynen almışlardır. Hatta, Köktürklerin asıl düşmanları da kendilerine kalmıştı. Meselâ merkezde gerçekleşen hükümet değişmesi ile ağır hayat şartları değişmemiş olan Kırgızlara karşı, Uygurlar da şiddetli savaşlar yapmak mecburiyetinde kalmışlardır.

 

Buna karşılık Çin ile olan ilişki, II. Köktürk Devleti zamanındakinin tam aksine olarak, başlangıçtan beri iyi idi. Zaten Uygur-Çin dostluğunu pekiştiren olay Köktürklerin Çinlilere olan düşmanlıkları olmuştu. Esasen Uygurlar bu dostluğa açık idiler. Çünkü Uygurlar için güneydeki komşuları olan Çin’in şehir hayatına karşı tartışmalar da geçmişte kalmıştı. Uygur asilzadelerinin nesiller boyu devam eden Çinli kadınlarla evlenmeleri geleneği, kuzeyin çadır hayatı yaşayan ahalisini, şehir hayatına alıştırmış, âdeta bu yaşam biçimini moda yapmıştı. Çinli kadınlarla evlenmek şehir hayatını gerektirdiği gibi, ticaret de şehir kurmayı zorunlu hâle getiriyordu. Çünkü büyük ölçüde toplanmış olan kıymetli ticaret eşyasını çadırlarda saklamak imkânsızdı. Bunda Uygurların kendi kültürlerine olan güvenleri de etkili idi. Kendilerini şehir hayatının tehlikelerinden korkmayacak kadar kuvvetli ve emin buluyorlardı.

 

Uygurların Çinlilerle olan ticaretleri epeyce artmış olmakla beraber Uygur hakanının yanında Arap tüccarlarının temsilcileri de bulunurdu. Uygurların askerî yardımlarına karşı Çin hükümetinin hediye adı altında gönderdiği kıymetli malları ellerinde toplamış olan zengin Uygurlar da artık ticareti öğrenmişlerdi.

 

Böylece ilk Uygur hükümdarının oğlu Bilge Kağan (Çince adı: Mo-yen-ço), Çinli ve Sogdlu mimarları 758 yılında Bay-Balık (zengin şehir) şehrinin kurulması için görevlendirmişti. Bu şehir adının Çince tercümesi Fu-Kuei-Çh’eng’dir. Çince adda geçen işaretlerin Türkçeye tercümesinden yola çıkarak burada, çiğ kerpiçten yapılmış evler olduğu veya en azından bu şehrin çiğ kerpiç surlarla sarılmış olduğu anlaşılmaktadır. Bay-Balık şehrinin Uygurların veya genel olarak Moğolistan Türklerinin kurmuş olduğu ilk şehir olduğu iddiaları günümüz için de geçerlidir.

  

Bögü Kağan’ın Maniheizmi Kabul Etmesi


Çin sarayında 755-763 sıralarında büyük karışıklıklar olmuştur. Sarayından kovulmuş olan Çin hükümdarı, kendi memleketinin güneybatıdaki komşusu olan ve eskiden barbar saydığı Uygurlardan yardım istemek mecburiyetinde kalmıştı. Bu fırsatı değerlendiren Uygur kağanı Bögü (Moğ-yü), 762’de Çin’in başkenti Ch’ang-an’ı fethederek Çin hükümdarına iade etmiştir. Bögü Kağan, şehri kuşatması sırasında birkaç Manici Soğdluyu ziyaret etmiştir. Bu Soğdlular Uygur kağanı üzerinde büyük etki bırakmış olacak ki Bögü Kağan, Karabalgasun’a geri dönerken bunlardan dördünü yanına alır. Bunlar arasında en önemlisi Ruiy-şi adında bir rahiptir. Karabalgasun kitabesinin Çince yüzü bu rahibi konu edinir. Bu rahipler, 762 yılında Karabalgasun’a gelirler ve Bögü Kağan’ı Mani dinini kabul etmeye davet ederler. O zamana kadar Uygurlar, Budizm, Nesturi-Hıristiyanlığı ve Zerdüştlük gibi dinler hakkında bilgi sahibi olmuşlar ve bunlara eğilim de göstermişlerdi. Onun için de Mani dininin resmen kabul edilmesi, bazı karşı koymalarla karşılaşmıştır.

 

Bögü Kağan’ın yapmış olduğu Çin seferinin kağan ve onun halkı için en önemli sonucu, kağanın Mani dinini resmen kabul etmesidir (Ş. Tekin, “Mani Dininin Uygurlar Tarafından Devlet Dini Olarak Kabul Edilişinin 1200. Yıldönümü Dolayısı İle (762-1962)”, TDAY-Belleten 1962, s. 1-11.). Bu olay Türk kültür tarihinde de yerini almış, tarihte Mani dinini resmî din olarak kabul ettiren hükümdar olarak Bögü Kağan’ın adı kalmıştır. Mani dinine çok heyecanla sarılmış olan Bögü Kağan, yerleşik hayat tarzı olan dış memleketlerde bu dinin koruyucusu olmuştur. Maveraünnehir’e varıncıya kadar her tarafta, Mani dinine inananlar, Bögü Kağan’a sığınıyorlardı. Bu sayede Uygurlar, yavaş yavaş Turfan, Koço gibi vaha şehirleri üzerindeki güçlerini arttırıyorlardı.

 

Kağanın Mani dinini kabul edişinin türlü sebepleri olsa gerektir. Ancak fikir yürüterek bulunabilecek olası sebepler arasında şunları gösterebiliriz:

 

Mani dininin bedene ve maddî şeylere nefretle bakması askerî karaktere sahip kağana cazip gelmiş olabilir. Aynı zamanda bu dinin kabulü ile halkın kültür seviyesi yükselecek ve kağan, savaşçı bir halk olan tebaasından beklediği disiplini görmüş olacaktı.

 

Bögü Kağan’ın Maniheizmi resmî din olarak seçmesinin bir nedeni de Çinlilerin bu dinden nefret etmesidir. Öyle ki, Tang hanedanlığı zamanında Çin imparatoru bu dini yasaklamıştı. Bögü Kağan, Maniheizm gibi bir dini kabul etmekle Çin’i hiç umursamadığını ve kendi devleti üzerinde Çin’in etkisinin olamayacağını göstermeyi amaçlıyordu. Kağan, halkının yerleşik hayatın inceliklerini de öğrenmelerini istiyordu. Ancak bunun Çinliler aracılığı ile değil daha batıdaki halklar aracılığı ile gerçekleşeceğine inanıyordu.

 

Bugün de olduğu gibi bir idarecinin siyasal gücü her zaman için kendi halkının iktisadi üstünlüğüne bağlıdır. Onun için Bögü Kağan’ın dinlerini kabul ederek Sogdlarla ittifak kurması son derece önemlidir. Çünkü Köktürkler döneminde olduğu gibi özellikle Batı bölgeleri ticaretinde Sogdlar usta idiler ve Kağan’ın da bu ticarete ihtiyacı vardı.

 

Debdebe ve Yıkım


Bu zamanın Uygurları debdebe ve gösterişi severlerdi. Öyle ki, Bögü Kağan tören esnasında altın taht üzerinde otururdu. Uygurlar, memleketlerinde edebî kültürle de meşgul olmaya başlamışlar, diğer yerleşik Türklerle rekabete girişmişlerdi.

 

744’ten önceki Eski Tang Tarihi’nde “sulak ve otlak arazi bulmak için dolaşırlardı... Atçılık ve otçulukta mahir idiler.” denilen Uygurlar arasında Mani dininin etkileri özellikle yerleşik hayata geçme konusunda kısa zamanda kendini göstermeye başlamıştır. Çünkü Mani akidesi, hayvancılık ve avcılıkla geçinen halka, yağ ve sütü bile yasaklayan şartlar koymuş ve bunun gereği olarak da ziraat gelişmeye başlamıştır. Uygurların tarımla uğraştıkları ve kımızdan başka, darıdan yapılma bir tür içki içtikleri arkeolojik verilerle doğrulanmaktadır.

 

Bu dönem Uygurlar hakkında en güvenilir bilgi veren kaynak Arap seyyahların tuttukları notlar olmuştur. Abbasîlerin 821’de Uygurların sarayına elçi olarak gönderdiği Temîm ibn Bahr, Uygurları göçebe ve medenî olmak üzere iki kısma ayırmış ve bu hususta gözlemlerini şu şekilde aktarmıştır: “... yirmi gün birbirlerine pek yakın köylerden ve meskûn yerlerden geçtim. Bunların ahalisinin çoğu Mecusî olup ateşe taparlardı. Bir kısım halk ise Mani dininde idiler. Nihayet bundan sonra hükümdarın oturduğu şehre vardım. Burası etrafında köy ve kasabalar bulunan müstahkem bir şehirdi. Şehrin surlarının demirden on iki büyük kapısı vardı. Bundan başka şehirde pek çok çarşılar, ticarethaneler, kalabalık bir nüfus bulunmakta idi. Halkının çoğu Mani dininde idiler.” (R. Şeşen, “Eski Arablar’a göre Türkler”, Türkiyat Mecmuası XV, 1968, s. 36. V. Minorsky, “Tamim ibn Bahr’s journey to the Uyghurs”, BSOAS, 12.2, 1948, s. 283.)

 

790-795 arasında, Beş-Balık etrafında Karluklarla şiddetli savaşlar yapılmıştır. Aynı zamanda Tibetliler de doğuda Kansu vilâyetinde Çin yolunu kesmek yolu ile Uygurların Koço’ya sahip olmalarını kıymetten düşürmek ve onların Çinle olan ticaretlerini kendi ellerine almak istiyorlardı. Bunun için Tibetlilerle kanlı savaşlar yapılmıştır. 800 yılında Uygurlar, Koço, Karaşehir ve Beş-balık olmak üzere başka şehirleri de fethettiler. Uygurlar kendilerini şehir hayatına son derece vermiş olduklarından yerleşme bölgelerini hakkıyla nüfuzları altına almışlar ve yerleştikleri bölgelerin kültüründen faydalanarak gerçek sahibi olmuşlardı.

 

Kuzeyden Kırgızların baskınlarını önlemek, Uygurlar için gün geçtikçe güçleşiyordu. Merkezi, emniyet altına alabilmek için Kırgızların dağlık yurduna hücum etmek gerekiyordu. Fakat Uygur sarayında, şiddetli bir karışıklık hüküm sürmekte idi. Bu karışıklığı kutsal saydıkları Ötüken dağlarının tehdidi bile yatıştıramamıştı. Zaten yabancı bir din (Maniheizm) kabul edildikten sonra, Ötüken’in kutsiyeti de itibarını kaybetmişti. 840 yılında yüz bin kişilik Kırgız atlısı, Orda Balık önlerine kadar sokuldu. Uygur hakanı öldü, yerine geçecek halefi ise Kırgızlara ümitsizce karşı koydu. O da savaşta mağlup olarak, sığındığı Altaylarda öldü.

 

Mani dininin getirisi olan kişisel terbiye ve disiplin ile barışçıl faaliyetler Uygurların ve hükümdarlarının mücadele, başka bir deyişle savaş isteklerini azaltmıştır. Bu hususta o dönemin Arap tarihçisi El-Cahiz’in (?766/776-869) tespitleri önemlidir (R. Şeşen, Hilâfet Ordusunun Menkıbeleri ve Türklerin Fazîletleri, Ebu ‘Osman ‘Amr b. Bahr el-Cahiz, TKAE Yayınları, Ankara 1967.): “Türklerden Dokuz Oğuzların (Uygurların) hâli de –önce Türklerin kahramanları, hâmîleri iken sonra- bunun gibi oldu. Kendilerinden kat kat fazla oldukları halde Karluklara üstün geliyorlardı. Mani dinine girdikten sonra – ki, Mani dini sulh ve pasiflik konusunda Hıristiyanlıktan daha kötüdür- onlardaki bu cesaret bozuldu, bu kahramanlık esip gitti.”

 

Sonunda Karabalgasun’un iktidar mücadelesi ve isyanlara maruz kalması, başta Tibetliler, Kırgızlar ve Çinlilerin dıştan baskıları sonucu zayıf düşen Ötüken Uygur Kağanlığı’nı 840’ta tarihe gömen Kırgızlar olmuştur.

 

Mağlup Uygur halkı, muhtelif istikametlere dağıldı. Bu kez onlar bir dağ kalesine değil, şehirlere sığındılar. Bunların bir kısmı Çin’e kadar giderek, orada kısa bir süre sonra bağımsızlıklarını, daha sonra da millî varlıklarını kaybettiler. Bazıları batıda Karluklara iltica etti, çoğu Tarım havzasına giderek ayrı bir devlet kurup orada diğer Türk boyları ile birlikte yaşamaya devam etti.

 

 

II. Uygur Kağanlığı (Koço Uygur Kağanlığı), 840-1250


Kuzeydeki Kırgızlardan gelen bu yıkımdan sonra Uygurlar, Ötüken’i terk ederek daha önce ticaret nedeniyle yabancısı olmadıkları güneye, Tarım havzasına yerleşmişler ve burada merkezi Koço olan yeni bir devlet kurmuşlardır. Moğol zamanına kadar süren Koço Uygur Kağanlığı (840-1250) hiçbir döneminde güçlü bir imparatorluk olmamışsa da tarihte üstlendikleri rol, kültür alanındaki başarıları olmuştur. Onun içindir ki Uygur kültürü Cengiz’den sonra da epeyce bir zaman devam edebilmiştir. Bunun da temelleri gayet tabiî ki 744-840 arasında atılmıştır.

 

Uzun zamandır Tibet baskısı altında yaşayan Çin imparatoru, dengeleyici güç olarak tasarladığı bu devleti -kendisine bağlı olması koşuluyla da olsa- hemen tanıdı ve Uygurların Tarım havzasının öteki ucuna (Kaşgar’a) kadar yayılmasına ses çıkarmadı.

 

Mani dini ilk Uygur Kağanlığı’nın çöküşüyle rağbetten düşmüş, Koço’da Budizmden sonra ikinci din olmuştur. Türklerin Budizmle tanışmaları Uygurlarla olmamıştır. Budizm ve bununla ilgili olarak Bumın’in ikinci oğlu Muhan Kağan (553-572)’ın adı 572-580 yılları arasındaki I. Köktürk Kağanlığı’ndaki olayların anlatıldığı Bugut yazıtında ve Çin kaynaklarında geçmektedir. Çin kaynaklarında Muhan için Çin’in başkentinde (Çan-gan) bir Türk tapınağı yaptırıldığı haber verilmektedir. Türkler arasında Budizm konusundaki en önemli olay ise Muhan’ın kardeşi Taspar Kağan’ın (572-581) Budizmi Çinli rahip Hui-lin’in telkinleriyle kabul edip ardından manastırlar yaptırması ve Kuzey Çin imparatorundan dinsel kitaplar göndermesini istemesidir. Bir sutra’yı (Nirvanasutra) Türk diline çevirmek için ilk girişim bu döneme rastlar. Bugün için elde bulunmayan ancak Çin kaynaklarında varlığından bahsedilen bu sutranın hangi harflerle yazılmış olduğuna dair en ufak bilgi yoktur.

 

Ayrıca söz konusu dönem içerisinde 627-643 yılları arasında Çinli seyyah Hsüang-tsang’ın Pekin’den Hindistan’a olan yolculuğunu anlattığı seyahatnamesi önemli bilgiler vermektedir. Bu eser daha sonra Uygurlar tarafından Uygurcaya da tercüme edilmiştir. Bu seyahatnamede, Türklerin yaşamış olduğu bölgelerdeki âdet, gelenek-görenek ve etkili olan dinlerden; Budizm, Zerdüştlük ve Şamanizmden bahsedilmektedir. Hsüang-tsang kendisi bir Budist rahip olduğu için özellikle Budizmle ilgili noktalara daha çok yer vermiştir (N. Togan, “Peygamber Zamanında Şarki ve Garbi Türkistanı Ziyaret Eden Çinli Budist Rahibi Hüen-Çang'ın Bu Ülkelerin Dini ve Siyasi Vaziyetlerine Ait …”, İslâm Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, C. IV, Cüz: 1-2, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul 1964). Taspar’dan sonraki Köktürk Kağanları da Budizmin koruyucuları olup yayılması için gerekli gayreti göstermişlerdir. I. Köktürk dönemi Budizmin hayat alanı olarak adeta bütün Türk yurdunu seçmiştir. Kısacası Uygurların Budizmle tanışmaları, Manizheizmle tanışmalarından daha öncedir. Hatta Uygurlar, 1209’da Cengiz Devletine dahil olunca Moğolları da Budizme kazandırmışlardır.

 

II. Uygur Devleti, Cengiz dönemine kadar yaşar. Cengiz’in oğullarından biri olan Çağatay’ın kurmuş olduğu Çağatay Ulusu diye adlandırılan dönemde, Uygurların merkez tuttukları şehir olan Koço (Huo-chou)’ya adı bu zamanda verilmiştir. Daha öncesinde şehrin adı Kao-ch’ang idi. Burada devlet kuran Uygurlar da, Kao-ch’ang Uygurları olarak kaynaklarda geçmekteydi.

 

Cengiz istilası sırasında binlerce yıllık kültür eserleri ve sulama tesisatı yıkılmış, binlerce yıllık çalışma sayesinde meydana getirilmiş olan mamur vahalar daralmıştı. Bu yüzden Türkler daha küçük yerlere sıkışarak oturmak zorunda kalmışlardı.


Bu Ünitede Okunacak Kaynakça


Barutcu-Özönder, F. Sema, “Eski Türklerde Dil ve Edebiyat”, Türkler, C. ?, s. 481-499.

Çağatay, Saadet, “Uygur Yazı Dili”, AÜ Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, C. I, S. 5, Ankara 1943, s. 77-88.

_______, “İslâmiyetten Önce Türk Edebiyatı”, Türk Dünyası El Kitabı, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları: 45, Ankara 1976, s. 390-404.

Erimer, Kayahan, Eski Türkçe Göktürkçe ve Uygur Yazı Dili, TDK Yayınları, Ankara 1969.

İzgi, Özkan, Uygurların Siyasî ve Kültürel Tarihi (Hukuk Vesikalarına Göre), TKAE Yayınları, Ankara 1987.

C. Mackerras, “Uygurlar”, Erken İç Asya Tarihi, (Derleyen: D. Sinor), İletişim Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2000.

Tezcan, Semih, “En Eski Türk Dili ve Yazını”, Bilim, Kültür ve Öğretim Dili Olarak Türkçe, TTK Yayınları, Ankara 1994, s. 271-325.


Last modified: Saturday, 11 November 2017, 12:48 PM