Topic outline

  • Genel

    Bu dersin konusu, Arapça'nın kökeni, özellikleri, 8. Asırdan beri bu dil üzerinde yapılan dil ve gramer çalışmaları ile hazırlanan sözlükleri incelemektir.

    • Basra Gramer Mektebi

      İslâmiyet’in doğuşundan sonra Araplar’ın Arapça’yı bilmeyen topluluklarla ilişkileri sonucunda hayat tarzlarında bazı değişmeler ve dillerinde bozulmalar oldu. Konuşma dilinde fasih Arapça’dan farklı özellikler görülmeye başlandı. Bu durum sadece günlük konuşmalarda değil Kur’an-ı Kerîm’in okunmasında da kendini gösterdi. Kur’an’ın doğru okunmasını ve doğru anlaşılmasını temin etmek için Arapça’nın İslâmiyet’i yeni kabul etmiş Arap olmayan milletler tarafından öğrenilmesini kolaylaştırmak, bunun için de Arap dili gramerini ilmî usullere dayalı kaideler halinde tesbit etmek gerekiyordu. Böylece Arap filolojisinin kuruluşu, klasik dil ve edebiyat malzemesinin derlenmesi, ayrıca ihtiyaç duyulan gramer ve lugat çalışmaları, ilk defa Arap yarımadasının kuzeydoğusunda Araplar’la Arap olmayanlar arasında âdeta bir sınır vazifesi gören Basra’da, yaklaşık bir asır sonra da ona paralel olarak Kûfe’de başlayıp üç asır kadar devam etti.

      Bu iki muhitteki dil ve edebiyat çalışmaları, prensipleri ve meselelere bakış tarzları birbirinden farklı, dolayısıyla aralarında ihtilâflar bulunan iki dil mektebinin doğmasına yol açtı. Önceleri Basriyyûn’dan faydalanarak yetişen ve II. (VIII.) yüzyıl sonlarında ayrı bir grup teşkil eden Kûfiyyûn, rekabet duygusunun etkisiyle hararetli bir çalışma içine girdi. Kûfe’de Ali b. Hamza el-Kisâî ve Yahyâ b. Ziyâd el-Ferrâ gibi iki büyük nahiv âlimi yetiştikten sonra bu iki mektep mensupları arasında görüş ayrılıkları çoğalmış, ihtilâfları müstakil kitaplara konu teşkil eden çalışmaları, Arapça’nın edebî mahsullerinin derlenmesi ve kaidelerinin tesbitinde önemli rol oynamıştır.

      İlk ihtilâf, Kûfe’nin temsilcisi olan Ebû Ca‘fer er-Ruâsî ile Basra’nın temsilcisi ve alfabetik Arap lugatçılığının kurucusu olan Halîl b. Ahmed el-Ferâhidî (ö. 175/791) arasında başlamış, daha sonra Kûfeli Kisâî ile Basralı Sîbeveyhi (ö. 180/796) arasında devam etmiştir. Bu iki âlimin Hârûnürreşîd’in emriyle “Zünbûriyye” meselesi üzerinde yaptıkları tartışma çok meşhurdur (bk. Zeccâcî, s. 910). Bu ihtilâflarda tarafların muhalifleri ve müdafileri vardı. Münakaşa ve münazaraların çoğu halifelerin saraylarında cereyan etmiştir. Kûfe’nin Bağdat’a yakın olması ve Kûfeliler’in Hâşimîler’e olan sempatileri sebebiyle Abbâsî hânedanı ve vezirleri daha çok Kûfeliler’in tarafını tutmuştur. Basriyyûn’la Kûfiyyûn arasında cereyan eden münazaralar nahivcilere dair ilk tabakat kitaplarında yer almış, daha sonra bunların bir kısmını Ebü’l-Kāsım ez-Zeccâcî (ö. 337/949) Mecâlisü’l-ʿulemâʾ adlı eserinde toplamıştır. Bu ilk kaynaklar daha sonra kaleme alınan tabakat ve hal tercümesi kitaplarıyla iki mektebin ihtilâfına dair eserlere de kaynak teşkil etmiştir.

      Her iki mektebin çalışmaları semâ*a ve kıyasa dayanmakla beraber farklı sonuçlar elde etmelerinin birtakım sebepleri vardır. Arap dilini hatasız bir şekilde konuşan bedevîlerin çöle yakın bir şehir olan Basra’da toplanması, Câhiliye dönemindeki Ukâz panayırını andıran ve İslâmî dönem panayırlarının en önemlilerinden biri olan Merbid’in Basra’da bulunması gibi sebeplerden ötürü Basriyyûn, titizlikle seçtikleri bedevî Araplar’ın fasih lehçesini esas alıp dile ait genel kurallar koymuşlar, bu kurallara uymayan şekilleri şâz kabul ederek onlar için ayrıca kaide koymaya gerek görmemişlerdir. Buna karşılık Kûfe’nin dil bakımından karışık unsurlarla dolu olması sebebiyle Kûfiyyûn semâın kaynağını seçmede aynı titizliği göstermeyerek Araplar’dan rivayet edilen her kullanıma itibar etmişler, nâdir ve şâz olsa bile duydukları her şekli kaideye esas almışlardır. Bunun için Süyûtî İbn Dürüsteveyh’ten naklen, “zaruret sebebiyle kullanımı câiz olan şâz lugatları birer asıl kabul ettiği için Kisâî’nin nahiv ilmini ifsat ettiğini” söylemiştir (Buġyetü’l-vuʿât, II, 164).

      İki mektep arasındaki anlayış farkı ve ihtilâf sebeplerine örnek olarak aşağıdaki kelimelerin çoğul yapılması hususu gösterilebilir: “Kapı” mânasına gelen bâb kelimesi ebvâb, bîbân ve ebvibe şeklinde çoğul yapılır. Ancak ebvibe fazla kullanılmayan nâdir bir şekildir. Aynı vezinde olup “köpek dişi” anlamında kullanılan nâb kelimesinin çoğul şekilleri ise enyüb, enyâb ve nüyûbdur. Aynı vezinde olan deff (tef), raff (raf) ve saff (sıra, dizi) kelimeleri sadece düfûf, rufûf ve sufûf şekillerinde cemilenir. Def vezninde olup “el ayası” ve “yumruk” mânasına gelen keff kelimesinin çoğul biçimleri ise eküff, küfûf ve küffdür. Basriyyûn’a göre bu kelimelerden bedevî Araplar’ın kullandığı şeklin dışında çoğul yapılması câiz değildir. Dolayısıyla “nâb” kelimesinin, “bâb”ın çoğulu olan “bîbân”a kıyasla “nîbân”, “deff” ve “saff” kelimelerinin de “keff”in çoğulu olan “eküff”e kıyasla “edüff” ve “asuff” şeklinde çoğul yapılması doğru değildir. “Bâb”ın en çok kullanılan esas çoğul şekli “ebvâb”dır. Bu kelimenin “ebvibe” şeklindeki çoğulu ise nâdir ve şâzdır, sadece Arap’tan duyulması halinde kabullenilir, fakat kullanılmaz. Kûfiyyûn’a göre ise “deff” ve “saff” kelimeleri “keff” kelimesiyle aynı vezinde olduğundan bunların da tıpkı “keff” kelimesi gibi “edüff” ve “asuff” şeklinde, “nâb” kelimesinin aynı vezinde olan “bâb”ın nâdir ve şâz çoğulu “ebvibe”ye kıyasla “enyibe”, “câr”ın (komşu) “ecvire”, “tâc”ın (taç) “etvice” şeklinde çoğul yapılması câizdir.

      Buna göre Basriyyûn duydukları şekillerden seçtiklerini, Kûfiyyûn ise duydukları her şekli kıyasa esas almışlardır. Diğer bir ifadeyle Basriyyûn prensiplere, Kûfiyyûn Araplar’dan işittiklerine daha çok önem vermişlerdir. Bu bakımdan Basra mektebinde fikir hürriyeti daha çok, aklî istidlâller daha caziptir. Dolayısıyla Basriyyûn Arap dili ve edebiyatı üzerinde yüksek bir hâkimiyet kurmuşlardır. Daha sonraki Arap dilciliği Basriyyûn görüşüne dayanmaktadır. Bunun için de baştan beri genellikle Basra mektebi üstün tutulmuş, dil öğrenimi için Basra’dan Kûfe’ye çok az kişi gittiği halde Kûfe’den Basra’ya bu maksatla, özellikle de Sîbeveyhi’nin el-Kitâb’ını okumak için pek çok talebe gelmiştir. İki mektep arasındaki ihtilâflar ilmî olduğu kadar siyasî idi. Basra ve Kûfe siyasî ve ilmî birer merkez olmaktan çıkıp her iki şehrin önde gelen âlimleri Bağdat’a göç edinceye ve münakaşayı devam ettiren üstatların ölümleri sebebiyle iş ehemmiyetini kaybedinceye kadar (IV./X. yüzyıl) bu ihtilâf sürüp gitmiştir. Bundan sonra Ebü’l-Kāsım ez-Zeccâcî, Ebû Ali el-Fârisî (ö. 377/987) ve İbn Cinnî (ö. 392/1001) gibi âlimler tarafından temsil edilen Bağdat mektebi Abbâsîler’in Kûfiyyûn’u desteklemelerine rağmen bu çalışmalara uzlaştırıcı bir yön vermiştir.

      Basra mektebinin ilk temsilcileri Ebü’l-Esved ed-Düelî (ö. 69/688), Îsâ b. Ömer es-Sekafî (ö. 149/766), Ahfeş el-Ekber (ö. 177/793) ve Yûnus b. Habîb’dir (ö. 182/798). Bunlardan sonra gerek bu mektebin gerekse Arap dilinin iki büyük âlimi olan Halîl b. Ahmed el-Ferâhidî ile talebesi Sîbeveyhi gelir. Basra mektebi mensupları arasında Sîbeveyhi’den sonra da Ahfeş el-Evsat (ö. 215/830 [?]), Ebû Ubeyde Ma‘mer b. Müsennâ (ö. 209/824-25 [?]), Ebû Zeyd el-Ensârî (ö. 215/830), Asmaî (ö. 216/831), Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm (ö. 224/838), Ebû Osman el-Mâzinî (ö. 249/863), Müberred (ö. 285/898) ve İbn Düreyd (ö. 321/933) gibi büyük âlimler birbirini takip etmiştir.

      Basra mektebi mensuplarından Ebû Saîd Hasan b. Abdullah es-Sîrâfî (ö. 368/979), Basriyyûn’un hal tercümelerine dair Aḫbârü’n-naḥviyyîne’l-Baṣriyyîn (nşr. Krenkow, Beyrut 1936; Tâhâ Muhammed ez-Zeynî – Muhammed Abdülmün‘im Hafâcî, Kahire 1374; Muhammed İbrâhim el-Bennâ, Kahire 1405/1985) adıyla müstakil bir eser kaleme aldığı gibi Ebü’t-Tayyib el-Lugavî de (ö. 351/962) Basra ve Kûfe mekteplerine mensup dilcilerin hal tercümelerini Merâtibü’n-naḥviyyîn’de (nşr. Muhammed Ebü’l-Fazl İbrâhim, Kahire 1955) bir araya getirmiştir. Ayrıca Ebû Bekir ez-Zübeydî (ö. 379/989) Ṭabaḳātü’n-naḥviyyîn ve’l-luġaviyyîn (nşr. Muhammed Ebü’l-Fazl İbrâhim, Kahire 1955; Muhammed Sâmî Emîn el-Hancî, Kahire 1373/1954) adlı eserinin yarısından fazlasını Basralı dil bilginlerine tahsis etmiştir. Günümüzde de Basra mektebiyle ilgili olarak Abdurrahman es-Seyyid’in Medresetü’l-Baṣra’sı gibi (Kahire 1968) müstakil çalışmalar yapılmaktadır. Şevkī Dayf da el-Medârisü’n-naḥviyye (Kahire 1968) adlı eserinin büyük bir kısmını bu mektep mensuplarının çalışmalarına ayırmıştır.

      Her iki mektep mensuplarının ihtilâfları, fıkıhta hilâfiyata dair kaleme alınan eserler gibi, nahvin meseleleri hakkında müstakil eserler yazılmasına vesile olmuştur. Bunların en tanınmışları Ebü’l-Berekât Kemâleddin İbnü’l-Enbârî’nin (ö. 577/1181) el-İnṣâf fî mesâʾili’l-ḫilâf beyne’n-naḥviyyîne’l-Baṣriyyîn ve’l-Kûfiyyîn’i (nşr. Gothold Weil, Viyana 1913; M. Muhyiddin Abdülhamîd, Kahire 1961, 4. baskı), Ebü’l-Bekā el-Ukberî’nin (ö. 616/1219) et-Tebyîn ʿan meẕâhibi’n-naḥviyyîne’l-Baṣriyyîn ve’l-Kûfiyyîn’i (nşr. Abdurrahman b. Süleyman el-Useymîn, Beyrut 1406/1986; bu kitap Muhammed Hayr el-Hulvânî tarafından 1961’de Halep’te Mesâʾilü ḫilâfiyye fi’n-naḥv adıyla da yayımlanmıştır) ile Abdüllatîf b. Ebû Bekir ez-Zebîdî’nin (ö. 802/1400) İʾtilâfü’n-nuṣra fi’ḫtilâfi nüḥâti’l-Kûfe ve’l-Baṣra’dır (nşr. Târık el-Cenâbî, Beyrut 1407/1987). Bu konuda daha başka eserlerin de yazılmış olduğu bilinmektedir (bk. Abdurrahman b. Süleyman el-Useymîn’in Ukberî’nin et-Tebyîn’ine yazdığı mukaddime, Beyrut 1406/1986, s. 77-83) (ayrıca bk. KÛFİYYÛN).


      BİBLİYOGRAFYA

      İbnü’l-Enbârî, el-İnṣâf fî mesâʾili’l-ḫilâf beyne’n-naḥviyyîne’l-Baṣriyyîn ve’l-Kûfiyyîn (nşr. M. Muhyiddin Abdülhamîd), Kahire 1953.

      Ebü’l-Kāsım ez-Zeccâcî, Mecâlisü’l-ʿulemâʾ (nşr. Abdüsselâm M. Hârûn), Kahire 1403/1983, s. 910.

      Ebü’t-Tayyib el-Lugavî, Merâtibü’n-naḥviyyîn (nşr. Muhammed Ebü’l-Fazl), Kahire 1954.

      Sîrâfî, Aḫbârü’n-naḥviyyîne’l-Baṣriyyîn (nşr. Fr. Krenkow), Paris-Beyrut 1936.

      Ebû Bekir ez-Zübeydî, Ṭabaḳātü’n-naḥviyyîn ve’l-luġaviyyîn (nşr. Muhammed Ebü’l-Fazl), Kahire 1973, s. 21-121, 157-188.

      İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist (Teceddüd), s. 45-69.

      Ukberî, et-Tebyîn ʿan meẕâhibi’n-naḥviyyîne’l-Baṣriyyîn ve’l-Kûfiyyîn (nşr. Abdurrahman b. Süleyman el-Useymîn), Beyrut 1406/1986.

      Abdüllatîf ez-Zebîdî, İʾtilâfü’n-nuṣra fi’ḫtilâfi nüḥâti’l-Kûfe ve’l-Baṣra (nşr. Târık el-Cenâbî), Beyrut 1407/1987.

      Süyûtî, Buġyetü’l-vuʿât, II, 164.

      a.mlf., el-Müzhir, II, 397-405.

      Abdurrahman Fehmi, Medresetü’l-Arab, İstanbul 1304, s. 34-42.

      Ahmed Emîn, Ḍuḥa’l-İslâm, Beyrut 1351-55/1933-36, II, 283-298.

      Brockelmann, GAL, I, 96-117;  Suppl., I, 158-177.

      Şevkī Dayf, el-Medârisü’n-naḥviyye, Kahire 1968, s. 9-150.

      Abdurrahman es-Seyyid, Medresetü’l-Baṣra en-Naḥviyye, Kahire 1388/1968.

      Hüseyin Küçükkalay, Kur’an Dili Arapça, Konya 1969, s. 88.

      Mustafa Sâdık er-Râfiî, Târîḫu âdâbi’l-ʿArab, Beyrut 1394/1974, I, 409-415.

      Abdülazîz Atîk, el-Medḫal ilâ ʿilmi’n-naḥvi ve’ṣ-ṣarf, Beyrut 1974, s. 137-154.

      Ömer Ferruh, Târîḫu’l-edeb, II, 48-51.

      C. Zeydân, Âdâb (Dayf), II, 114-118.

      Nâsırüddin el-Esed, Meṣâdirü’ş-şiʿri’l-Câhilî ḳīmetühâ et-târîḫiyye, Kahire 1978, s. 433-437.

      Sadrettin Gümüş, Seyyid Şerîf Cürcânî ve Arap Dilindeki Yeri, İstanbul 1984, s. 33-42.

      Sezgin, GAS, IX, 28-31.

      İnci Koçak, “Basra ve Kūfe Mektepleri”, Doğu Dilleri, II/4, Ankara 1981, s. 143-155.

      I. Goldziher, “Arap Dili Mektepleri” (trc. Süleyman Tülücü), EAÜİFD, sy. IX (1990), s. 329-344.

      Kâmil Miras, “Abbasiler”, İTA, II, 172-176.

      TA, V, 368-369.

      Ilse Lichtenstädter – [Nihad M. Çetin], “Nahiv”, İA, IX, 35-37.

      Nihad M. Çetin, “Sîbeveyhi”, a.e., X, 578-585.

      a.mlf., “Arap [Edebiyat]”, DİA, III, 296-297.

    • Kûfe Gramer Mektebi

      İslâm fetihleri neticesinde ana dili Arapça olmayan unsurların İslâmiyet’i kabul edip Araplar’la karışmasının bir sonucu olarak Kur’an kıraatinde yanlış okuyuşlar, Arap dilinin kullanımında hatalar (lahn) ortaya çıkmıştır. Bu durumu önlemek ve yeni müslümanlara doğru Arapça’yı öğretmek amacıyla Arap dilinin doğru kullanım kaidelerinin tesbitine dair ilk çalışmalar I. (VII.) yüzyılın ikinci yarısında Basra’da başlamış, yaklaşık bir asır sonra da ona paralel çalışmalar Kûfe’de ortaya çıkmış ve üç asır kadar devam etmiştir. Bu iki muhitteki dil ve edebiyat çalışmaları, prensipleri ve meselelere bakış tarzları birbirinden farklı olan, dolayısıyla aralarında ihtilâflar bulunan iki dil mektebinin doğmasına yol açmıştır.

      Önceleri Basriyyûn’dan faydalanarak yetişen ve II. (VIII.) yüzyıl sonlarında ayrı bir grup oluşturan Kûfiyyûn rekabet duygusunun etkisiyle hararetli bir çalışma içine girmiştir. Kûfe’de Ali b. Hamza el-Kisâî (ö. 189/805) ve Yahyâ b. Ziyâd el-Ferrâ (ö. 207/822) gibi iki büyük gramer âlimi yetiştikten sonra bu iki mektep mensupları arasında görüş ayrılıkları çoğalmış, ihtilâfları müstakil kitaplara konu teşkil eden çalışmaları, Arap dilinin gramer ve edebiyatına dair ürünlerinin derlenmesi ve kurallarının tesbitinde önemli rol oynamıştır.

      İlk ihtilâf, Kûfe’nin temsilcisi Ebû Ca‘fer er-Ruâsî ile (ö. 187/803) Basra’nın temsilcisi Halîl b. Ahmed (ö. 175/791 [?]) arasında başlamış, daha sonra Kûfeli Kisâî ile Basralı Sîbeveyhi arasında devam etmiştir. Bu iki âlimin, Hârûnürreşîd’in emriyle Vezir Yahyâ el-Bermekî’nin huzurunda “Zünbûriyye” meselesi üzerinde yaptıkları tartışma meşhurdur (Ebü’l-Kāsım ez-Zeccâcî, s. 9-10). Kûfeli Sa‘leb ile Basralı Müberred arasında cereyan eden dil ve edebiyat tartışmaları da bilinmektedir. Çoğu halifelerin saraylarında geçen bu münazaralarda tarafların müdafileri ve muhalifleri vardı. Basralılar’ın Emevî sempatizanı olmasına karşılık Kûfe’nin Bağdat’a yakın olması ve Kûfeliler’in Hâşimîler’e olan sempatileri sebebiyle Abbâsî hânedanı ve vezirleri daha çok Kûfeliler’in tarafını tutmuştur. Dolayısıyla ihtilâfların ilmî olduğu kadar siyasî boyutu da vardı. Bu tartışmalar, nahivcilere dair ilk tabakat kitapları ile Zeccâcî’nin Mecâlisü’l-ʿulemâʾsında yer almış, daha sonraki eserler de bu kaynaklardan nakilde bulunmuştur.

      Kûfeli ilk gramerciler Basralılar’ın öğrencileriydi. Kûfeli dil âlimi Züheyr b. Meymûn el-Furkubî (ö. 155/772), Ebü’l-Esved’in öğrencilerinden ders aldığı gibi Abdurrahman et-Temîmî de (ö. 164/781) Basralılar’dan okuyan ilk Kûfeliler’den sayılmıştır. Bazı kaynaklarda Kûfe mektebinin kurucusu ve ilk temsilcisi olarak kaydedilen Ebû Ca‘fer er-Ruâsî de Basralı Îsâ b. Ömer es-Sekāfî ile Ebû Amr b. Alâ’dan ders aldıktan sonra Kûfe’ye yerleşerek nahiv dersleri vermiş, öğrencileri için Kitâbü’l-Fayṣal fi’n-naḥv adlı eserini yazmıştır. Kûfe mektebinin ilk temsilcileri arasında yer alan ve Ruâsî’nin amcası olan Muâz b. Müslim el-Herrâ da Kûfe’de sarf dersleri vermiştir. Kisâî, Halîl b. Ahmed’in öğrencisi olduğu gibi Ahfeş el-Evsat’tan da Kitâbü Sîbeveyhi’yi okumuş, öğrencisi Ferrâ, Yûnus b. Habîb’den ders almış, Kitâbü Sîbeveyhi’yi kendisinden okumuştur.

      Kûfe mektebi II. (VIII.) yüzyılın sonlarına doğru Kisâî ve Ferrâ ile Basra mektebinden tamamen bağımsız hale gelmiştir. Özellikle Ferrâ tarafından ortaya konan özgün terimler, kurallar ve ölçülerle Kûfe grameri kemaline ulaşmıştır. Bu bakımdan Kûfe mektebinin gerçek lideri Ferrâ sayılır. Kûfe mektebinin bağımsızlığı III. (IX.) yüzyılın sonuna kadar devam etmiştir. Sa‘leb’in vefatıyla birlikte (ö. 291/904) Kûfe mektebi ve gramer çalışmaları duraklamış, yerini Bağdat mektebi almıştır. Kisâî ve Ferrâ’ya Basralı Halîl ve Sîbeveyhi’ye muhalefet etme çığırını açan, dolayısıyla Kûfe gramer mektebinin teşekkülünde önemli rol oynayan dilci Basralı Ahfeş el-Evsat olmuştur. Ahfeş, otuz kadar meselede Halîl ve Sîbeveyhi’ye muhalefet ederek Kisâî, Ferrâ ve diğer Kûfeli gramercilerle ittifak etmiştir. Ayrıca Kûfeliler’e şâz kıraat, şiir, lugat ve rivayetlerle istişhâdın kapısını da Ahfeş açmıştır (Şevkī Dayf, s. 155-156). Bunlardan başka Mufaddal ed-Dabbî, Ali b. Hasan el-Ahmer, Ebû Amr eş-Şeybânî, Hişâm b. Muâviye ed-Darîr, Ali b. Mübârek el-Lihyânî, Muhammed b. Sa‘dân, Ebû Abdullah İbnü’l-A‘râbî, Tuvâl, İbnü’s-Sikkît, Muhammed b. Habîb, İbn Kādim, Niftaveyh, Ebû Bekir İbnü’l-Enbârî, Ebû Ömer ez-Zâhid, Şair Mütenebbî, İbn Miksem el-Attâr, İbn Hâleveyh ve İbn Fâris de Kûfe mektebine mensuptur.

      Her iki mektebin çalışmaları semâa ve kıyasa dayanmakla beraber farklı sonuçlar elde etmelerinin başlıca sebebi, Arap dilini hatasız bir şekilde konuşan bedevîlerin çöle yakın bir şehir olan Basra’da toplanmasına karşılık Kûfe’nin dil bakımından karışık unsurlarla dolu olmasıdır. Dolayısıyla Basriyyûn, titizlikle seçtikleri bedevî Araplar’ın fasih lehçesini esas alıp dile ait genel kurallar koyarken Kûfiyyûn semâın kaynağını seçmede aynı titizliği göstermeyerek Araplar’dan rivayet edilen her kullanıma itibar etmiştir (geniş bilgi için bk. BASRİYYÛN). Bu çerçevede iki mektep mensuplarının kullandığı terimlerin de farklı olduğu görülür. Meselâ Basriyyûn’un kullandığı na‘t, bedel, zarf, hurûfü’l-cer, ismü’l-fâil, temyîz, zamîrü’l-fasl, müteaddi ve zamir/muzmer terimlerine karşılık Kûfiyyûn, sıfat, red/tebyin/terceme, mahal, hurûfü’l-hafd, el-fi‘lü’d-dâim, tefsir, zamîrü’l-imâd, vâki‘ ve kinâye/meknî terimlerini kullanmıştır (Cemîl Allûş, s. 241-243).

      Basra ve Kûfe dil mekteplerine mensup dilcilerin biyografilerini anlatan eserler arasında Ebü’t-Tayyib el-Lugavî’nin Merâtibü’n-naḥviyyîn, Ebû Bekir ez-Zübeydî’nin Ṭabaḳātü’n-naḥviyyîn ve’l-luġaviyyîn, İbn Mis‘ar’ın Târîḫu’l-ʿulemâʾi’n-naḥviyyîn mine’l-Baṣriyyîn ve’l-Kûfiyyîn, Kemâleddin İbnü’l-Enbârî’nin Nüzhetü’l-elibbâʾ, Takıyyüddin İbn Kādî Şühbe’nin Ṭabaḳātü’n-nüḥât ve’l-luġaviyyîn’i anılabilir. Abdülkādir el-Kengarâvî el-İstanbûlî ve Mehdî el-Mahzûmî de Kûfe mektebi ve grameri konusunda müstakil çalışmalar yapmıştır (bk. bibl.).

      Her iki mektep mensuplarının ihtilâfları, fıkıhta ihtilâfiyata dair kaleme alınan eserler gibi nahvin meseleleri hakkında eserler yazılmasına vesile olmuştur. Bunların en tanınmışları Kemâleddin İbnü’l-Enbârî’nin el-İnṣâf fî mesâʾili’l-ḫilâf beyne’n-naḥviyyîn el-Baṣriyyîn ve’l-Kûfiyyîn’idir (I-II, Kahire 1953). Eserde 121 temel ihtilâf konusu her iki tarafın delil ve gerekçeleriyle derinlemesine incelenmiştir. Ancak bu hususta ilk çalışmayı yapan Sa‘leb olup (İḫtilâfü’n-naḥviyyîn) onu İbn Keysân takip eder (el-Mesâʾil ʿalâ meẕhebi’n-naḥviyyîn mimma’ḫtelefe fîhi’l-Baṣriyyûn ve’l-Kûfiyyûn). Daha sonra Ebû Ca‘fer en-Nehhâs, İbn Dürüsteveyh, Ubeydullah el-Ezdî, Rummânî, İbn Fâris, İbnü’l-Irs el-Gırnâtî, Ebü’l-Bekā el-Ukberî, İbn İyâz, M. Hayr el-Hulvânî, Abdüllatîf ez-Zebîdî, Seyyid Rızk et-Tavîl gibi âlimler bu konuda eserler kaleme almışlardır (Ukberî, neşredenin girişi, s. 77-83).

      BİBLİYOGRAFYA
      Ebü’l-Kāsım ez-Zeccâcî, Mecâlisü’l-ʿulemâʾ (nşr. Abdüsselâm M. Hârûn), Kahire 1403/1983, s. 9-10; Ebû Bekir ez-Zübeydî, Ṭabaḳātü’n-naḥviyyîn ve’l-luġaviyyîn (nşr. M. Ebü’l-Fazl İbrâhim), Kahire 1392/1973, s. 125-155, 191-211; İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist (Teceddüd), s. 71-83; Ukberî, et-Tebyîn ʿan meẕâhibi’n-naḥviyyîne’l-Baṣriyyîn ve’l-Kûfiyyîn (nşr. Abdurrahman b. Süleyman el-Useymîn), Beyrut 1406/1986, tür.yer.; ayrıca bk. neşredenin girişi, s. 77-83; Abdüllatîf ez-Zebîdî, İʾtilâfü’n-nuṣra fî iḫtilâfi nüḥâti’l-Kûfe ve’l-Baṣra (nşr. Târık el-Cenâbî), Beyrut 1407/1987; Abdülkādir b. Abdullah el-Kengarâvî el-İstanbûlî, el-Mûfî fi’n-naḥvi’l-Kûfî (nşr. M.Behcet el-Baytâr), Dımaşk 1950; Şevkī Dayf, el-Medârisü’n-naḥviyye, Kahire 1968, s. 151-242; Abdülazîz Atîk, el-Medḫal ilâ ʿilmi’n-naḥv ve’ṣ-ṣarf, Beyrut 1974, s. 137-154; Saîd el-Efgānî, Min târîḫi’n-naḥv, Beyrut 1398/1978, s. 41-92; Sezgin, GAS, IX, 116-150; Cemîl Allûş, İbnü’l-Enbârî ve cühûdühû fi’n-naḥv, Beyrut 1981, s. 60-64, 74-76, 236-244; Ömer Ferruh, Târîḫu’l-edeb, II, 48-51; Muhammed eş-Şâtır Ahmed Muhammed, el-Muʿcez fî neşʾeti’n-naḥv, Kahire 1403/1983, s. 25-36; Mehdî el-Mahzûmî, Medresetü’l-Kûfe, Beyrut 1406/1986; Şa‘bân Avad Muhammed el-Ubeydî, en-Naḥvü’l-ʿArabî ve menâhicü’t-teʾlîf ve’t-taḥlîl, Dımaşk 1989, s. 161-177; Muhtâr Ahmed Dîre, Dirâsât fi’n-naḥvi’l-Kûfî, Beyrut 1411/1991, s. 32-50, 291-325; Abdülkerîm Muhammed el-Es‘ad, el-Vasîṭ fî târîḫi’n-naḥvi’l-ʿArabî, Riyad 1413/1992, s. 34-45, 87-112; İnci Koçak, “Basra ve Kufe Mektepleri”, DDl., II/4 (1981), s. 143-155; I. Goldziher, “Arap Dili Mektepleri” (trc. Süleyman Tülücü), EAÜİFD, sy. 9 (1990), s. 329-344.

    • el-Halil b. Ahmed

      100 (718) yılında Umman’da doğup Basra’da yetişti. Ezdî, Yahmedî, Basrî nisbeleriyle de anılır. Hac ve cihad için ayrılışı ve Horasan’a seyahati dışında hayatı boyunca bu şehirde yaşadığından daha çok Basralı olarak tanınır. Büyük bir ihtimalle 175 (791) yılında Basra’da vefat etti. 160 (777) veya 170’te (786) vefat ettiğine dair rivayetler de vardır. Yalnız Basra dil mektebinin değil asrının, hatta bütün İslâm tarihinin yetiştirdiği müstesna bir dil âlimidir. Çok yönlü bir ilim adamı olan Halîl b. Ahmed meşgul olduğu gramer, lugat, mûsiki gibi dalları ilmî usul ve kaideleriyle ilk defa vazetmesi ve bilhassa aruzu yeni bir ilim dalı olarak ortaya koyması ile şöhret bulmuştur.

      Arap asıllı az sayıdaki dil ve edebiyat âliminden biri olan Halîl b. Ahmed’in babası İslâm âleminde Hz. Peygamber’den sonra Ahmed ismiyle anılan ilk kişidir (İbnü’n-Nedîm, s. 69, 70). Hocaları arasında, dil ve gramer çalışmalarında kendilerinden teşvik gördüğü Basra dil mektebi mensuplarından Îsâ b. Ömer es-Sekafî ile Ebû Amr b. Alâ’yı, lugat sahasında Ahfeş el-Ekber’i zikretmek gerekir. Bununla beraber tahsil hayatında hadis önde gelmiştir. Gençliğinde bir ara Hâricîler’in kollarından İbâzıyye’ye (veya Sufriyye) intisap ettiyse de hocası meşhur fıkıh ve hadis âlimi Eyyûb es-Sahtiyânî’nin tesiriyle bundan vazgeçip Sünnî akîdeye bağlanmıştır. Çok dindar olan Halîl b. Ahmed her yıl düzenli şekilde ya hacca gider veya cihada katılırdı. Basra’da babasından intikal eden bir bahçenin geliri ve doğancılık mesleğiyle geçinir, kamıştan yapılmış basit bir evde otururdu. Halîl b. Ahmed ilimden başka hiçbir şeye değer vermemiş, fakat öğrencileri onun ilmi sayesinde hem büyük âlim hem de servet ve mevki sahibi olmuşlardır (İbnü’l-Kıftî, I, 345). Zira ilmini ve buluşlarını kendisi kaleme almak yerine etrafındakilere öğretmeyi tercih eder, talebelerine ders öğrenmenin ve eser yazmanın usulünü de öğretirdi (Süyûtî, el-Müzhir, I, 80, 81). Onun gramer derslerine devam edip tuttuğu notları derleyerek el-Kitâb’ı vücuda getiren Sîbeveyhi bunların en meşhurlarından biridir. Kendisinden gramer, lugat, hadis ve şiir rivayet eden birçok talebesi arasında bilhassa lugatta Leys b. Muzaffer, hadiste Ali b. Nasr el-Cehdamî, şiir ve lugatta Müerric es-Sedûsî, hadis ve lugatta Nadr b. Şümeyl, gramerde Ahfeş el-Evsat ve Asmaî sayılabilir. Hamza el-İsfahânî’ye göre İslâm âleminde Halîl’in eserlerinde uyguladığı ilmî metotlardan faydalanmayan hiçbir âlim yoktur (İbn Hallikân, II, 245). Gerek Basra, Kûfe ve Bağdat dil mekteplerinde yetişen, gerekse sonraki asırlarda yaşayan bütün âlimler onun çok geniş bir ilme ve eşsiz bir zekâya sahip olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Hatta sahâbeden sonra ondan daha zeki, Arap dili ve edebiyatını daha iyi bilen bir kimsenin gelmediğini söyleyenler olmuştur (Süyûtî, Buġyetü’l-vuʿât, I, 558).

      Halîl b. Ahmed, Arap dilinin gramerinin tesbiti ve harflerin mahreçlerine göre dizilen orijinal bir lugatının tedvin ve tertibinde, Arap nazım usulünün tesbit ve izahı, dolayısıyla mûsikiye dair çalışmalarında kendisinden önce varılan sonuçları toparlayıp ayıklamak, meseleleri yeniden ele alıp ıslah ve ikmal, terkip ve telif, nihayet terimlerini tarif etmek suretiyle bu sahaları insicamlı bir ilim veya ilim şubesi hüviyetine kavuşturmuştur. İslâm âleminin yetiştirdiği en büyük filolog unvanına sahip bir ilim adamı olan Halîl b. Ahmed, müstesna bir zihnî meleke ile Arap gramerinde dağınık meseleler arasındaki girift ve son derece hassas münasebetleri yakalayıp bunları sağlam kaidelere ve umumi esaslara bağlamıştır. Nitekim filoloji tarihindeki mevkii henüz lâyıkıyla anlaşılmamakla beraber dil ve edebiyatın çeşitli sahalarındaki çalışmalarında onun isabetli ve bugüne kadar değerini korumuş bulunan birçok ortak hareket noktasını tesbit etmiş olduğu görülmektedir. Aynı şekilde Arap nazmının ritim bakımından iç yapısını tahlil ve tesbit amacıyla aruz sistemini ortaya koyuşu, gramer çalışmalarında Arapça’nın bünyesini kolaylıkla inceleyebilmek için çareler arayışı, Arapça’yı tesbit faaliyetleri içinde özellikle Kur’an metnini, genel olarak da Arap yazısını yanlış okumaya meydan vermeyecek bir sistemle ve imlâ işaretleriyle ıslahı, dilin fonetiğine has orijinal bir lugat tedvini hep bir arada düşünülmüş ve aynı temellere oturtulmuş faaliyetlerdir (Çetin, İslâm Kültür Mirâsında Hat San’atı, s. 19). Kendisiyle yakın dostluğu olan meşhur edip İbnü’l-Mukaffa‘, Halîl’in akıl ve zekâsının ilminden de çok olduğunu ifade etmiştir. Nitekim hiçbir harfini tanımadığı Süryânî alfabesiyle kaleme alınmış Arapça bir metni okuması, Grek diliyle yazılmış bir mektubu ise bir ay boyunca Grekçe çalışıp çözmesi, tarifini bilmediği bir göz ilâcının karışımının nelerden meydana geldiğini ilâcın yapıldığı kabı koklayarak tesbit etmesi ve bunun gibi inanılması güç, fakat güvenilir râvilerin rivayetleriyle sabit birçok meziyeti nakledilir. Şu hadise de onun akıl ve zekâsını meşgul olduğu işe nasıl teksif ettiğini göstermesi bakımından kayda değer: Alışverişe giden bir hizmetlinin aldatılmasını önleyecek bir çeşit hesaplama formülü üzerinde düşünmekte iken girdiği caminin sütunlarından birine başını çarparak yere düşmüş ve bu olay onun ölümüne sebep olmuştur (İbn Hallikân, II, 248).

      Halîl b. Ahmed, çeşitli hasletlere sahip bir dâhi ve değişik ilim dallarında birçok yenilik getiren müstesna bir âlim olarak tanındığı kadar Süfyân es-Sevrî’nin, “Altın ve miskten yaratılmış birini görmek isteyen Halîl b. Ahmed’e baksın” şeklindeki ifadesinde belirttiği gibi bilhassa güzel ahlâkı, üstün fazileti, zühd, takvâ ve kanaatkârlığı ile de meşhur olan örnek bir insandı. Bu sebeple halife ve emîr gibi mansıp sahiplerinin sohbetinden hoşlanmazdı. Kendisine maaş bağlamak isteyen veya hediye gönderen Fars ve Ahvaz Valisi Süleyman b. Habîb b. Mühelleb el-Ezdî’nin (veya Süleyman b. Ali el-Hâşimî) onu Sind’e (veya Ahvaz) çağırması üzerine bunu kabul edemeyeceğini belirten ve az ile yetinmeyi yeğlediğini ifade eden şiiri meşhurdur (bu hususta farklı rivayetler için bk. Sîrâfî, s. 55; Ebû Bekir ez-Zübeydî, s. 47; İbnü’l-Kıftî, I, 344, 345; İbn Hallikân, II, 245, 246). Halîl’in bu hasletlerinin bir tezahürü eser telifi hususunda da görülmektedir. Nitekim okuduğu kitaplarda ele alınmış konuları tekrardan ve taklitçilikten kaçınmış, edindiği geniş bilgi ve mâlûmatı kendi adına bir kitap halinde toplamak yerine öğretim yoluyla herkese nakletmeyi tercih etmiştir. Önceleri bilinmeyen veya o zamana kadar bir ilim olarak tanınmayan bir konuda fikir, metot, sistem, terminoloji vb. hususlarda bulduğu yenilikleri ihtiva edecek kitaplar tedvin ve telif etmesi onun dehasının gerektirdiği bir husustur (Süyûtî, el-Müzhir, I, 80, 81).

      Eserleri. Halîl b. Ahmed’in muhteva bakımından sonraki âlimlere örnek teşkil eden ilmî çalışmalarını şu alanlarda toplayarak ele almak mümkündür: 1. Naktü’l-mesâhif. Kitâbü’n-Naḳṭ ve’ş-şekl. Kur’ân-ı Kerîm’in harekelenmesi ve noktalanmasına dair kaleme aldığı, İbnü’n-Nedîm’in listesinde geçen, fakat günümüze ulaşmayan kitap bu sahada ilk telif eserdir. Hz. Peygamber’in hayatında çeşitli malzeme üzerine kaydedilmiş olan Kur’an metnini, Hz. Osman’ın bizzat istinsah ettiği mushafta yazılan şekliyle muhafaza etmek ve böylece onun bozulmasına yol açmamak gibi sahâbenin gösterdiği gayret yanında, kıraatte tashîf (yanlış okuma) ve lahn (dil hatası yapma) tehlikesini önleyecek tedbirlerin de alınması lüzumu hissedilmişti. Ebü’l-Esved ed-Düelî ile (ö. 69/688) başlayan, Nasr b. Âsım el-Leysî ve Yahyâ b. Ya‘mer gibi şahsiyetlerle devam eden bu yöndeki çalışmalar arasında Halîl b. Ahmed’in yazının ıslahı hususundaki büyük hizmeti önemli bir yer işgal eder. Her ne kadar gerek vahyin yazılışı sırasında gerekse daha sonra benzer harflerin ayrılması için konan noktalarla hareke mahiyetindeki noktalar, metne birer ilâve kabul edilip karışıklığa yol açar endişesiyle farklı renkte mürekkeple kaydedilmişse de bu işaretler mushaflardan daima tecrit edilmiş ve Kur’an kıraati uzun müddet Hz. Osman nüshasını esas alan mushaflardan yapılagelmiştir. Ancak metnin onu ezbere bilmeyenler tarafından doğru okunabilmesi doğru yazılmasına bağlı olduğundan, Mâlik b. Enes’in bazı şartlarla mushafların noktalanmasına cevaz vermesi üzerine Halîl b. Ahmed, geliştirmiş olduğu bir yazı ve imlâ sistemiyle bu kabil tereddüt ve endişeleri ortadan kaldırmak için Kitâbü’n-Naḳṭ ve’ş-şekl’i telif etmiştir. Halîl b. Ahmed bu çalışmalarında, öteden beri tekrarlanan bir rivayete göre Ebü’l-Esved’in koyduğu yuvarlak noktalardan ibaret ilk harekeler yerine yatık elif, vav ve uzatılmış yâ harflerinin küçük şekillerinden bugünkü fetha, zamme ve kesreyi bulmuş, imlâ işaretleri için de bazı kelimelerin remzi mahiyetinde olmak üzere yine küçük ve kısaltılmış harfleri kullanmıştır (DİA, XI, 41). Onun bu maksatla aldığı tedbirler arasında en dikkat çekici olanı, mushaflara ilk defa hemze (vasıl ve katı‘ hemzeleri), teşdîd, revm ve işmâm gibi birçok imlâ işaretini koymuş olmasıdır (Dânî, s. 6, 7). Arap yazısı artık bir yazı sistemi olarak noksanlarını tamamlarken Halîl b. Ahmed, bu sisteme harekeleri ve diğer imlâ işaretlerini yerleştirmek suretiyle aynı zamanda hüsn-i hat sanatının gelişmesine ve önemli bir tezyin unsuru mahiyetini almasına da yol açmış ve bir bakıma yön vermiş oluyordu (Çetin, İslâm Kültür Mirâsında Hat San’atı, s. 19).

      2. Lugat. Kitâbü’l-ʿAyn. Arap lugatçılığı sahasında telif edilen şekil ve muhteva bakımından orijinal, aynı zamanda dünya lugatçılık tarihinde II. (VIII.) yüzyıl gibi erken bir dönemin mükemmel bir mahsulü hüviyetiyle dönüm noktası sayılabilecek (Haywood, s. 27) önemli bir eserdir. Daha önce hazırlanmış sistematik lugatlardan sonra Halîl b. Ahmed’in ilk defa alfabetik diziyi uyguladığı bu çalışmada kelimelerin köklerini oluşturan sessizler esas alınmıştır. Arapça’nın yapısıyla ilgili olan bu husus bazı istisnalarla lugatçılıkta hâlâ devam etmektedir. Halîl b. Ahmed ayrıca, bir kökü meydana getiren harflerin yer değiştirmesiyle ortaya çıkan kelimeleri bir araya toplamıştır (kalb/anagram usûlü). Meselâ sülâsî fiillerden muzaaflarda iki şekil (şedde, deşşe), diğer sülâsî fiillerde altı şekil (‘akabe, ‘abeka, be‘aka, beka‘a, kabe‘a, ka‘abe) elde edilir (bu fiillerin hepsi dilde kullanılmaktadır). Bu durumda rubâî fiillerde yirmi dört (‘abkara, ‘abraka...) ve humâsî fiillerde 120 şekil elde edilebilir. Halîl b. Ahmed, bütün bu muhtemel şekillerin dilde kullanılanlarının mânalarını vermiş ve bir mânaya delâlet etmeyenleri (mühmel) terketmiştir. Böylece alfabenin harflerinin bu usul içinde birbirleriyle teşkil edecekleri kelimelerin aritmetik hesabını yaparak ulaşacağı miktarı arayıp (Aʿyânü’ş-Şîʿa, VI, 343) dilin bütün kelimelerini kapsayabilen bir sistem denemek istemiştir. Harflerin diziminde ise onların mahreçlerini göz önüne alarak bunları en dipteki gırtlak seslerinden dudak seslerine doğru gırtlak, küçük dil, ağız kenarı, dil ucu, damak, dilin iki yanı, dudak ve bu organların dışındakiler için de “havâî” gibi belirli gruplar altında şöyle sıralamıştır: Ayn, ḥâ, hâ, ḫâ, gayn-ḳāf, kâf-cîm, şîn, ḍâd-ṣâd, sîn, zây-ṭâ, dâl, tâ-ẓâ, s̱â, ẕâl-râ, lâm, nûn, fâ, bâ, mîm-vâv, elif, yâ, hemze. Böylece dizide ilk yeri ayn harfi aldığı için kitap isimlendirmede uygulanan eski bir geleneğe uyarak eserine Kitâbü’l-ʿAyn adını vermiştir. Halîl b. Ahmed’in izinden giden müelliflerden İbn Düreyd el-Cemhere’sinde, Ebû Ali el-Kālî el-Bâriʿ adlı eserinde, Muhammed b. Ahmed el-Ezherî Tehẕîbü’l-luġa’sında ve İbn Sîde el-Muḥkem’inde Kitâbü’l-ʿAyn’ı örnek almışlardır.

      “Halîl b. Ahmed dizisi” de denilen mahreçlere göre yapılan bu sıralamada müellif bazı milletlerden ilham almışsa da hiç kimseyi taklit etmemiştir. Eser fikir, metot ve Arap alfabesindeki harflere uygun tertibi itibariyle yeni ve orijinaldir (Ahmed Abdülgafûr Attâr, s. 78, 81 vd.). Ancak hayatının son yıllarında Horasan’da talebesi Leys b. Muzaffer’in yanında iken telife başladığı, fakat eserin sonuna doğru vefatı üzerine Leys’in ve diğer talebelerinin bu kitabı tamamladığı, yahut Sîbeveyhi’nin el-Kitâb’ının telifinde olduğu gibi fikir, bilgi, izah ve şerhlerin Halîl b. Ahmed’e, telifin ise Leys’e ve diğerlerine ait bulunduğu veyahut Leys’in şöhret gayesiyle eseri kabullenip ikmal etmiş olduğu yolunda çeşitli rivayet ve iddialar ileri sürülmüştür (a.g.e., tür.yer.; Kitâbü’l-ʿAyn, nâşirlerin önsözü). Kitabın sadece bir cüzü ilk defa Anistâs el-Kermilî (Bağdat 1914) ve Abdullah Dervîş (Bağdat 1386/1967) tarafından yayımlanmış, tamamı bulunduktan sonra ise eseri sekiz cilt halinde Mehdî Mahzûmî ve İbrâhim es-Sâmerrâî neşretmişlerdir (I-VIII, Bağdat 1980-1985; Beyrut 1408/1988). Kitâbü’l-ʿAyn üzerine eski ve yeni birçok çalışma yapılmış (Sezgin, VIII, 54-55), Muhammed Nu‘man Han eserdeki Kur’an ve tefsiriyle ilgili mâlûmatı derleyip bu mâlûmatın geçtiği kelimelere göre alfabetik olarak dizmiş ve ayrıca ilk tefsir metinleriyle de karşılaştırmıştır (Die exegetischen Teile des Kitāb al-Ayn, Zur ältesten philologischen Koranexegese, Berlin 1994).

      3. Aruz. Kitâbü’l-ʿArûż. Eski Arap şiirinde uzak bir mâzide gelişmiş, hatta an‘aneleşmiş, eski şairlerin ancak kulak ve dil terbiyesiyle öğrenegeldikleri birtakım nazım kaidelerini ve şiirin esaslarını ilk defa nazarî olarak sistemli bir izah şekline kavuşturup “arûz” adıyla bir ilim şubesi halinde ortaya koyan Halîl b. Ahmed’dir. Bu alanda yazmış olduğu günümüze ulaşmayan birkaç eserinden biri (DİA, III, 426) ve en önemlisi Kitâbü’l-ʿArûż’dur. Halîl b. Ahmed bu eserinde ilk defa Arap nazmının ritim bakımından iç yapısını tahlil etmiş, şairlerin yüzyıllardır şiir inşadı yoluyla öğrendikleri, basit ve hususi makamlarla kullanıp geliştirdikleri, ancak duyularak ayrılabilen farklı vezinler arasındaki çeşitli münasebetleri belirleyip tasnif etmiştir. Henüz hece ve vurgu (accent) mefhumunun olmadığı bir dönemde beytin yazılı şeklindeki harekeli ve sâkin harflerin dizilişinden hareketle şiirin doğru ve bozuk olanını ayırmayı sağlayan bir ölçü sistemi bulmaya çalışmıştır (a.g.e., III, 427). Çeşitli lugat mânaları yanında edebî bir terim olarak aruzu bizzat Halîl b. Ahmed “kendisiyle bir şey karşılaştırılan (ma‘rûz), dolayısıyla ölçü, terazi (mîzan) veya örnek olan şey” anlamında kullanmış ve, “Çünkü şiir onunla karşılaştırılır” demiştir (a.g.e., III, 425). Müellif kitabında aruzu geniş mânasıyla “nazım bilgisi” olarak almış ve ona bağlı kalmak suretiyle kafiye bahsini de aynı eserde incelemişken sonraki âlimlerce bu iki konu çok defa birbirine bağlı, fakat farklı mevzular olarak kabul edilmiş ve yüzlerce eser kaleme alınmıştır. Müstakil eserlerden başka edebiyat kitaplarında ve ansiklopedik eserlerde de bu konulara ait özel bölümler mevcuttur. Bunlar arasında İbn Abdürabbih’in el-ʿİḳdü’l-ferîd’indeki bölüm (V, 424-495), Halîl b. Ahmed’in kitabına tamamıyla sadık kalması yönünden bilhassa anılmalıdır (DİA, III, 427).

      4. Mûsiki. Kitâbü’l-Îḳāʿ ve Kitâbü’n-Naġam fi’l-mûsîḳā. Halîl b. Ahmed’in, bazı gramer meselelerinin açıklanmasını sağlayan çareler buluşu, yazının ve imlânın ıslahı ve dolayısıyla mushafın yanlış okunmasını önleyecek tedbirler ortaya koyuşu aruzu ele alışındaki bazı hususlarla paralellik taşırsa da aruzla en yakın çalışması herhalde mûsikî alanında olmuştur (Süyûtî, Buġyetü’l-vuʿât, I, 558). Nitekim bu sahada yukarıdaki eserleri yazdığı bilinmekte (İbnü’n-Nedîm, s. 71) ve günümüze kadar gelmemiş olan bu eserlerin mûsikiye dair ilk ilmî araştırmalar olduğu kabul edilmektedir (Farmer, s. 21 vd.; 126 vd., ayrıca bk. Süyûtî, el-Müzhir, I, 81).

      5. Nahiv. Kitâbü’l-Cümel fi’n-naḥv. Halîl b. Ahmed’in, Arap dilinin gramerini büyük ölçüde genişletip geliştirdiği ve kendisine aidiyeti hakkında şüpheler bulunan Kitâbü’l-Cümel’den başka müstakil bir eser kaleme almamasına rağmen gramer çalışmalarına büyük ölçüde yön verdiği muhakkaktır (a.g.e., I, 80). Arap nahvine dair ilk kitabı yazması muhtemel olan Abdullah b. Ebû İshak’tan (ö. 117/735) sonra bu alanda kaleme alınmış, isimleri tesbit edilebilen en eski iki eserin (Kitâbü’l-Câmiʿ ve Kitâbü’l-İkmâl) müellifi Îsâ b. Ömer es-Sekafî’dir (ö. 149/766). Bunların ardından Halîl b. Ahmed’in, dehasıyla Arap filolojisine en az yüz yıllık bir merhale kazandırdığı şüphesizdir. Çünkü bu sahada da müstesna zekâsıyla ele aldığı konuların sınırlarını çizen, terimlerini hazırlayan ve onların sistemli disiplinler haline gelmesini sağlayacak usulleri belirleyen yine Halîl b. Ahmed olmuştur (a.g.e., I, 80, 81). Onun nahve dair bilgilerini bilhassa talebesi Sîbeveyhi’ye borçluyuz. Zira birkaç neslin âlimlerinin çalışmaları sonunda kararlaştırılmış bilgilerin, itibar edilen fikirlerin düzenli bir özeti ve zamanına kadar yazılan nahve dair kitapların en büyüğü, günümüze ulaşabilenlerin en eskisi olup sonraki çalışmalarda esas kabul edilen, şerh, izah, ihtisar, ikmal, tenkit ve tashih mahiyetinde yüzlerce eserin telifinde hareket noktası olan meşhur el-Kitâb’ını yazarken Sîbeveyhi bilhassa hocası Halîl b. Ahmed’in derslerinde onun sorulara verdiği cevapları esas alarak bu eserini meydana getirmiştir (DİA, III, 296-297). Eserin ortaya çıkmasında metot ve bilgi bakımından Halîl b. Ahmed’in büyük tesirini belirtmek amacıyla söylenmiş, İbnü’n-Nedîm’in naklettiği bir rivayette, el-Kitâb’ın telifinde aralarında Sîbeveyhi’nin de bulunduğu kırk iki kişinin görev aldığı, usul, not, hâşiye ve izahların ise Halîl b. Ahmed’e ait olduğu ifade edilir (Sîrâfî, s. 56; İbnü’n-Nedîm, s. 82). Kitâbü’l-Cümel fi’n-naḥv Fahreddin Kabâve tarafından neşredilmiştir (Beyrut 1405/1985).

      6. Meâni’l-hurûf. el-Ḥurûf (Risâle fî maʿne’l-ḥurûf). Arap alfabesinde “elif” ile başlayıp “yâ” ile biten harflere (hurûfü’l-hecâ) Araplar’ın izâfe ettiği mânalardan bahseden bir risâle olup müellif bu anlamlarla ilgili olarak söylenmiş beyitleri de şâhid olarak zikretmiştir. Eski bibliyografik kaynaklarda bu adla zikredilmeyen eser Ramazan Abdüttevvâb tarafından önce el-Ḥurûf adı altında (Kahire 1969), daha sonra S̱elâs̱etü kütüb fi’l-ḥurûf içinde neşredilmiştir (Kahire 1982).

      Halîl b. Ahmed’in çeşitli vesilelerle söylediği birkaç beyitlik şiirleri nahiv, lugat ve edebiyata dair kitaplarda dağınık bir şekilde mevcut olup Hâtim Sâlih ed-Dâmin bunları Şuʿarâʾ muḳıllûn adlı eserinde kaynaklarını da vererek bir araya toplamıştır (bk. bibl.).

      BİBLİYOGRAFYA
      Lisânü’l-ʿArab, “frhd” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “frhd” md.; Halîl b. Ahmed, Kitâbü’l-ʿAyn (nşr. Mehdî el-Mahzûmî – İbrâhim es-Sâmerrâî), Beyrut 1408/1988, I-VIII, ayrıca bk. nâşirlerin önsözü; a.mlf., Kitâbü’l-Cümel fi’n-naḥv (nşr. Fahreddin Kabâve), Beyrut 1405/1985, nâşirin önsözü; a.mlf., Kitâbü’l-Ḥurûf (nşr. Ramazan Abdüttevvâb, S̱elâs̱etü kütüb fi’l-ḥurûf içinde), Kahire 1402/1982, nâşirin mukaddimesi; Câhiz, el-Beyân ve’t-tebyîn, I, 153; İbn Kuteybe, el-Maʿârif (Ukkâşe), s. 541, 542; İbnü’l-Mu‘tez, Ṭabaḳātü’ş-şuʿarâʾ (nşr. Abdüssettâr Ahmed Ferrâc), Kahire 1981, s. 95-98; İbn Düreyd, el-İştiḳāḳ, tür.yer.; İbn Abdürabbih, el-ʿİḳdü’l-ferîd, tür.yer.; Zeccâcî, Mecâlisü’l-ʿulemâʾ (nşr. Absüsselâm M. Hârûn), Kahire 1403/1983, tür.yer.; Ebü’t-Tayyib el-Lugavî, Merâtibü’n-naḥviyyîn (nşr. M. Ebü’l-Fazl), Kahire 1375/1955, s. 27-41; Hamza el-İsfahânî, et-Tenbîh ʿalâ ḥudûs̱i’t-taṣḥîf (nşr. M. Es‘ad Tales), Beyrut 1412/1992, s. 124, ayrıca bk. tür.yer.; Sîrâfî, Aḫbârü’n-naḥviyyîne’l-Baṣriyyîn (nşr. M. İbrâhim el-Bennâ), Kahire 1405/1985, s. 54-56; Tehẕîbü’l-luġa, nâşirin önsözü, I, 3-54; Ebû Bekir ez-Zübeydî, Ṭabaḳātü’n-naḥviyyîn ve’l-luġaviyyîn (nşr. M. Ebü’l-Fazl), Kahire 1373/1954, s. 47-51; İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist, Kahire 1348, s. 69-71, 82; Dânî, el-Muḥkem fî naḳṭi’l-meṣâḥif (nşr. İzzet Hasan), Dımaşk 1379/1960, tür.yer.; Ebû İshak el-Husrî, Zehrü’l-âdâb (nşr. Ali M. el-Bicâvî), Kahire 1969, I, 153; II, 633, 886; İbn Hazm, Cemhere, s. 381; İbn Reşîḳ el-Kayrevânî, el-ʿUmde (nşr. M. Muhyiddin Abdülhamîd), Kahire 1353/1934, s. 114 vd.; İbn Mâkûlâ, el-İkmâl, III, 173; Sem‘ânî, el-Ensâb (Bârûdî), IV, 357; Kemâleddin el-Enbârî, Nüzhetü’l-elibbâʾ (nşr. İbrâhim es-Sâmerrâî), Zerkā/Ürdün 1405/1985, s. 45-48; Yâkūt, Muʿcemü’l-üdebâʾ, XI, 72-77; XVII, 43, 45 vd.; İbnü’l-Esîr, el-Lübâb, II, 416-417; İbnü’l-Kıftî, İnbâhü’r-ruvât, I, 341-347; İbn Hallikân, Vefeyât, II, 244-248; İbn Kesîr, el-Bidâye, IX, 62; X, tür.yer.; XI, 70; İbn Haldûn, Muḳaddime, III, 1266, 1270; İbnü’l-Murtazâ, Ṭabaḳātü’l-Muʿtezile, s. 51; İbn Tağrîberdî, en-Nücûmü’z-zâhire, I, 311-312; Süyûtî, Buġyetü’l-vuʿât, I, 557-560; a.mlf., el-Müzhir, I, 76, 80, 81; Taşköprizâde, Miftâḥu’s-saʿâde, I, 106-108, 153-158, 216; İbnü’l-İmâd, Şeẕerât (nşr. Mahmûd-Abdülkādir el-Arnâûd), Beyrut 1408/1988, II, 321-324; Abdülhay el-Kettânî, et-Terâtîbü’l-idâriyye, I, 114-127; a.e. (Özel), I, 199-220; H. G. Farmer, Târîḫu’l-mûsîḳa’l-ʿArabiyye (trc. Hüseyin Nassâr – Abdülazîz el-Ehvânî), Kahire 1956, s. 21 vd., 126 vd., 148, 178, 200; Hüseyin Nassâr, el-Muʿcemü’l-ʿArabî: neşʾetühû ve teṭavvürüh, Kahire 1956, I, 214-312; Mehdî el-Mahzûmî, el-Ḫalîl b. Aḥmed el-Ferâhîdî: aʿmâlüh ve menhecüh, Bağdad 1960, tür.yer.; a.mlf., Medresetü’l-Kûfe, Beyrut 1406/1986, tür.yer.; J. A. Haywood, Arabic Lexicography, Leiden 1960, tür.yer.; Şevkī Dayf, Târîḫu’l-edeb, III, 121-123; Abdüssâhib İbrâhim ed-Düceylî, Aʿlâmü’l-ʿArab fi’l-ʿulûm ve’l-fünûn, Necef 1386/1966, I, 69-75; Brockelmann, GAL, I, 98; Suppl., I, 159; III, 1194; Sezgin, GAS, VIII, 51-56, ayrıca bk. tür.yer.; Kemâl M. Beşîr, “Kitâbü’l-ʿAyn li’l-Ḫalîl b. Aḥmed”, Ḥavliyyâtü Külliyeti Dâri’l-ʿulûm, Kahire 1970-71, s. 101-127; Nihad M. Çetin, Eski Arap Şiiri, İstanbul 1971, tür.yer.; a.mlf., “İslâm Hat San’atının Doğuşu ve Gelişmesi”, İslâm Kültür Mirâsında Hat San’atı (haz. M. Uğur Derman), İstanbul 1992, s. 13-32; a.mlf., “Sîbeveyhi”, İA, X, 578-585; a.mlf., “Arabistan”, Küçük Türk-İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1978, II, 151-152; a.mlf., “Aruz”, a.e., II, 179-184; a.mlf., “Arap”, DİA, III, 296-298; a.mlf., “Aruz”, a.e., III, 424-429; Selâhaddin el-Müneccid, Dirâsât fî târîḫi’l-ḫaṭṭi’l-ʿArabî, Beyrut 1972, s. 126-127; K. Avvâd, el-Ḫalîl b. Aḥmed el-Ferâhîdî, Bağdad 1972, tür.yer.; Butrus el-Bustânî, Üdebâʾü’l-ʿArab, Beyrut 1979, II, 164-168; Yûsuf el-Iş, Ḳıṣṣatü ʿabḳariyyin: el-Ḫalîl b. Aḥmed el-Ferâhîdî, Dımaşk 1402/1982; Aʿyânü’ş-Şîʿa, VI, 337-346; Ömer Ferruh, Târîḫu’l-edeb, II, 111-116; IV, 413-414; Hâtim Sâlih ed-Dâmin, Şuʿarâʾ muḳıllûn, Beyrut 1407/1987, s. 335-368; Zübeyd Abdülmuhsin el-Hüseyin, “el-Ḫalîl el-Ferâhîdî”, Min Aʿlâmi’t-terbiyyeti’l-ʿArabiyyeti’l-İslâmiyye, Riyad 1988, I, 163-196; Abdullah Dervîş, el-Meʿâcimü’l-ʿArabiyye maʿa iʿtinâʾin ḫâṣṣin bi-muʿcemi’l-ʿAyn li’l-Ḫalîl b. Aḥmed, Kahire 1956; Ahmed Abdülgafûr Attâr, eṣ-Ṣıḥâḥ ve medârisü’l-muʿcemâti’l-ʿArabiyye, Mekke 1410/1990, tür.yer.; Muhammed Nu‘man Han, Die exegetischen Teile des Kitāb al-Ayn, Zur ältesten philologischen Koranexegese, Berlin 1994, tür.yer.; E. Bräunlich, “al-Ḫalīl und das Kitāb al-‘Ayn”, Islamica, II, Leipzig 1926, s. 58-95; Salâh Mehdî el-Fürtûsî, “Muḥâvele cedîde fî dirâseti Kitâbü’l-ʿAyn”, MMİIr., I/38 (1407/1987), s. 242-269; Abdülkādir el-Müheyrî, “el-Ḫalîl b. Aḥmed ve Kitâbü’l-ʿAyn”, Ḥavliyyâtü’l-Câmiʿati’t-Tûnisiyye, sy. 28, Tunus 1988, s. 45-72; R. Sellheim, “al-K̲h̲alīl b. Aḥmad”, EI2 (İng.), IV, 962-964; Dihhudâ, Luġatnâme, I, 228-240; XII, 717-718; İbrâhim el-Ebyârî, “el-

    • Sîbeveyh

      135-140 (752-757) yılları arasında Şîraz yakınlarındaki Beydâ köyünde Fârisî bir anne babadan doğdu. İlk bilgileri bu çevrede aldı. Daha sonra ailesiyle birlikte Basra’ya göç etti. Eserinde Farsça’yı çok iyi bildiğini gösteren pasajlara bakılarak bu göçün on dört yaşından sonra gerçekleştiğini söylemek mümkündür. Benî Hâris b. Kâ‘b b. Amr veya bunun bir kolu olan Âl-i Rebîa b. Ziyâd’ın mevlâsı olup lakabı olan Sîbeveyhi kelimesinin aslı Farsça “sîbôyeh” olup “küçük elma” anlamına gelir. Çocukken yanaklarının kırmızı olması veya “sîbeveyhi” denilerek okşanması dolayısıyla kendisine bu lakabın verildiği kaydedilir. Basra’da önce Hammâd b. Seleme’nin hadis derslerine katıldı. Bir gün Hammâd’ın huzurunda okuduğu hadisin bir kelimesinde yaptığı i‘rab hatasından duyduğu üzüntü sebebiyle nahiv tahsil etmeye karar vererek on beş yıl kadar Halîl b. Ahmed’in derslerine devam etti; nahiv, sarf, fonetik ve lugat konularında büyük mesafeler aldı. el-Kitâb’ındaki bilgilerin çoğunu ondan yapılmış alıntılar teşkil eder. Eserde açık veya kapalı şekilde 608 yerde Halîl b. Ahmed’e yönelik referanslar tesbit edilmiştir. el-Kitâb’da 217 yerde adı geçen Yûnus b. Habîb kendisinden nahiv okuduğu hocaları arasında ikinci sırada yer alır. Bunlardan başka Ahfeş el-Ekber’den lugat, Ebû Amr b. Alâ ile Îsâ b. Ömer es-Sekafî’den nahiv ve kıraat, Hârûn el-Kārî’den kıraat dersleri aldı. Müerric es-Sedûsî’den şiir ve lugat, Ebû Zeyd el-Ensârî ile Nadr b. Şümeyl’den lugat ilmi alanında faydalandı (Lugavî, s. 108-109; Enbârî, Nüzhetü’l-elibbâʾ, s. 62). Zekâsı, çalışkanlığı, genç yaşına rağmen geniş bilgisiyle çevresinin alâka ve takdirini kazanan Sîbeveyhi, hocası Halîl b. Ahmed’in vefatından sonra nahivde zamanının en yetkili âlimi kabul edildi. Kendisinden istifade edenlerin başında Ahfeş el-Evsat ile Kutrub gelir. Derslerine sabahın alaca karanlığında gelen Muhammed b. Müstenîr’e “kutrub” (gece böceği, yıldız böceği) lakabını Sîbeveyhi verdi. Ahfeş el-Evsat ise Basra ilim çevresinde Sîbeveyhi’nin yerini aldı ve el-Kitâb’ı ilk defa o okuttu.

      Muhtemelen Halîl b. Ahmed’in vefatının ardından Bağdat’a davet edilerek Kûfe nahiv mektebinin lideri ve Hârûnürreşîd’in saray hocası olan Ali b. Hamza el-Kisâî ile münazarada bulundu. Vezir Yahyâ b. Hâlid el-Bermekî’nin huzurunda yapılan münazara başlamadan önce Sîbeveyhi, Kisâî’nin öğrencileri Yahyâ b. Ziyâd el-Ferrâ, Muhammed b. Sa‘dân, Hişâm b. Muâviye ve Ali b. Mübârek el-Ahmer tarafından yöneltilen soruları cevaplandırdı; asıl münazarada ise Kisâî, Arap atasözünde geçen bir ifadenin i‘rabını sordu. “el-Mes’eletü’z-zünbûriyye” adı verilen bu meselde Sîbeveyhi birçok âyeti şâhid olarak zikretmesine rağmen dilleri Basralılar’ca fasih kabul edilmeyen, muhtemelen Emîn ile Me’mûn’un hocası olması sebebiyle Kisâî’nin itibarını koruma gayreti olarak önceden ayarlanmış olan bedevîlerin hakemliğiyle münazarada Sîbeveyhi mağlûp ilân edildi. Bu haksızlığı vicdanen kabul eden Kisâî bir telâfi mahiyetinde Yahyâ el-Bermekî’den Sîbeveyhi’ye 10.000 dirhem verilmesini istedi. İki otoritenin meseledeki ifadeyi farklı yorumlamasını dayandıkları lehçelerin farklılığına bağlayanların yanı sıra Sîbeveyhi’nin başarısızlığını dilindeki tutuklukta, ayrıca alışmadığı ve tanımadığı bir muhitte bulunmasında görenler de olmuştur. Derin bir üzüntü içinde Bağdat’tan Basra’ya dönen âlim öğrencisi ve arkadaşı Ahfeş’e olup bitenleri anlattı, kendisiyle vedalaşarak Fars, Ahvaz veya Şîraz’a gitti; ağır üzüntüye bağlı mide hastalığına yakalanarak kısa bir süre sonra vefat etti. Kabrinin Şîraz’da olduğu kaydedilir (Lugavî, s. 65; Sîrâfî, s. 50; Zübeydî, s. 49; vefatında yaşı ve tarihiyle ilgili çeşitli rivayetler vardır). Muhtemelen nahiv alanındaki şöhretleri sebebiyle Sîbeveyhi’ye benzetilerek aynı lakabı almış başka âlimler de vardır. Muhammed b. Mûsâ el-Mısrî, Muhammed b. Abdülazîz el-İsfahânî, İbnü’d-Dehhân, Sîbeveyhi es-Sincârî, Ali b. Abdullah el-Mağribî, Ebü’l-Hasan es-Sâbirî, İbrâhim eş-Şebüsterî, Abdurrahman b. Abdülazîz el-Medâinî bunlardandır.

      Eseri. el-Kitâb. Arap dilinin nahvi, sarfı ve fonetiği alanında ölümsüz bir eserdir. el-Kitâb’ın ana malzemesi Halîl b. Ahmed’in vefatından (ö. 175/791) önce tasnife hazır vaziyette mevcuttu. Onun vefatından hemen sonra Sîbeveyhi Halîl’in ilmini ihya etmek amacıyla eseri kaleme almıştır. Eserde Halîl adının geçtiği yerlerde kaydedilen, “Allah rahmet eylesin” sözü de bunu teyit etmektedir. Telifin ana malzemesini Halîl b. Ahmed’in fikirleri oluşturmakla birlikte Yûnus b. Habîb, Ahfeş el-Ekber, Ebû Amr b. Alâ, Îsâ b. Ömer es-Sekafî, İbn Ebû İshak el-Hadramî ve Hârûn el-A‘ver el-Kārî gibi dil, gramer ve kıraat âlimlerinin görüşleri de kitabın oluşmasında önemli katkılar sağlamıştır. Aslında el-Kitâb, başta müellifin Halîl b. Ahmed’den okuduğu Îsâ b. Ömer es-Sekafî’ye ait el-Câmiʿ ile el-İkmâl olmak üzere yaklaşık bir buçuk asırlık nahiv, sarf, kıraat ve fonetik alanlarındaki gelişim ve birikimin özetidir. Eserde yer alan bazı ayrıntılar da böyle bir geçmişi düşündürmektedir. Nitekim Kûfe nahiv mektebi lideri Ebû Ca‘fer er-Ruâsî ve Ebû Zeyd el-Ensârî’den alıntılara rastlanmaktadır. Yûnus b. Habîb, Sîbeveyhi’nin vefatının ardından onun Halîl b. Ahmed’in nahve dair bilgisini 1000 varaklık bir eserde topladığını işitince eserin sıhhatinden şüphe etmiş, fakat daha sonra kendisinden yapılan nakillerin doğruluğunu görünce diğer kısımların da doğru olması gerektiğini kabul etmek zorunda kalmıştır (Lugavî, s. 42, 46; Sîrâfî, s. 49). Ayrıca kitapta yer alan bazı malzemelerin Sîbeveyhi’nin, kitabını Necid ve Hicaz çöllerine giderek bizzat bedevîlerden işitip tesbit ettiği bilgilerden meydana getirdiği, eserde Arapça’sına güvenilen Araplar’dan semâ ettiğine dair bazı kayıtların bulunmasından anlaşılmaktadır. el-Kitâb’da dikkat çeken bir husus da yirmiden fazla yerde “nahviyyûn” diye geçen anonim bir gruptan yapılan alıntılardır. Sîbeveyhi bunların kıyas ve istidlâllerini düzensiz bulmakta ve görüşlerinin çoğunu reddetmektedir (el-Kitâb, I, 335, 383).

      Ana malzemesiyle usul ve meselelerini Halîl’e ait bilgilerin şekillendirdiği eser, müellifin başka üstatlardan yaptığı nakillerle bedevîlerden dinlediği bilgilere kendi fikirlerini de katıp konu ve meseleleri tertip ve tasnif etmesiyle meydana gelmiştir. Arap aruz ve sözlük bilimlerinin kurucusu olan Halîl b. Ahmed’in el-Kitâb’da bu ilimlerin bir uzantısı sayılan sarf ve fonetik konularında ağırlığı görülür. Bu sebeple Sîbeveyhi’nin Arap gramerinin telifinde üstlendiği rolü sadece Halîl’den kaydettiği bilgileri tertip ve tasnif etmekten ibaret görmek doğru olmaz. Sîbeveyhi, Halîl’in bazı görüşlerine katılmadığı gibi hocası Yûnus b. Habîb’in birçok görüşüne de muhalefet etmiştir (a.g.e., II, 43, 47). Kendisinden yaşça biraz büyük olan yakın arkadaşı ve talebesi Ahfeş el-Evsat’ın eserin hazırlanmasında ve okunup şerhedilmesinde önemli katkısı olmuştur. Sîbeveyhi eserin telifi sırasında yazdığı her kısmı Ahfeş’e göstermiş, güç meseleleri onunla tartışmıştır (Lugavî, s. 69; Sîrâfî, s. 50; Zübeydî, s. 67). Eseri Sîbeveyhi’den okuyan sadece Ahfeş olmuş, ondan da Cermî, Ebû Osman el-Mâzinî, Ebû Hâtim es-Sicistânî ve Ali b. Hamza el-Kisâî okumuş, Kisâî’nin el-Kitâb hakkında giriş, reddiye ve şerh mahiyetinde yedi eser yazdığı kaydedilmiştir. Sîbeveyhi tarafından belli bir isim konulmayan ve bir süre bu şekilde elden ele dolaşan eser, Ahfeş sayesinde el-Kitâb (Kitâbü Sîbeveyhi) adını almış, III. (IX.) yüzyıldan itibaren nahvin mukaddes kitabı sayılacak kadar takdir görmüş, aralarında Mâzinî, Câhiz ve Müberred gibi simaların da bulunduğu âlimlerin kanaatine göre alanında rakipsiz kalmış, onu gölgede bırakacak veya ondan müstağni kılacak başka bir kitap yazılmamış, nahve dair bu çapta bir eser yazmaya kalkışmak sonu utançla bitecek bir cüret sayılmıştır (Lugavî, s. 65; Sîrâfî, s. 48, 50; İbnü’n-Nedîm, s. 51 vd.). Kûfe gramer mektebinin en büyük temsilcisi Yahyâ b. Ziyâd el-Ferrâ vefat ettiğinde yastığının altından el-Kitâb çıkmıştır. Câhiz, Vezir İbnü’z-Zeyyât’a en değerli hediye olarak Ferrâ’nın hattıyla yazılmış ve kendisi tarafından tehzip edilmiş bu eseri takdim etmiştir. el-Kitâb, Basralılar’ın ilim dünyasına karşı daima iftiharla ileri sürdükleri el-ʿAyn (Halîl b. Ahmed), el-Ḳırâʾât (Ebû Hâtim es-Sicistânî), el-Ḥayevân (Câhiz) ile birlikte dört kitaptan biri olmuş, Aristo’nun mantığa, Batlamyus’un astronomiye dair klasik eserleriyle mukayese edilmiş (Yâkūt, XVI, 117), onu ezberleyenler, on beş günde bir hatmedenler bile olmuştur (İbnü’l-Kıftî, I, 332; II, 128).

      el-Kitâb’ın Muhtevası. Eserde gramer kurallarının izahının yanı sıra dilin anlam ve pratik boyutları da ele alınmış, kaidelerin oluşturulmasında dayanılan en önemli kaynağı bedevîlerin yaygın kullanımları teşkil etmekle birlikte kıyas ve ta‘lîle dayalı çıkarımların da önemli payı olmuştur. Kitapta nâdir kullanımlar şâz, zayıf, kabih, galat gibi derecelere ayrılarak incelenmiş, kıyasa aykırı düşeceği için bunlara itibar edilmesi doğru bulunmamıştır.

      el-Kitâb’ın muhtevası dikkatle incelendiğinde bir iç planının bulunduğu görülür. Mukaddime mahiyetindeki bölümden sonra yoğunluk itibariyle nahiv, sarf ve fonetikle ilgili konu ve meseleler birbirini izlemektedir. Eserin mukaddime yazma geleneğinin henüz yerleşmediği bir çağda yazılmış olması veya müellifin bunu yazmaya fırsat bulamaması sebebiyle eserde telif amacını ve yöntemini açıklayan bir kısım bulunmamaktadır. Bununla birlikte mukaddime sayılabilecek bazı hususlara eserin baş tarafında yer verilmesi bilinçli ve planlı bir yöntem uygulandığı izlenimi vermektedir. Bunlar kelime, kelâm ve çeşitleri, isim, fiil ve harfin tanımları, i‘rab ve binâ, isim, fiil, tesniye ve cemilerde i‘rab alâmetleri ve gayri munsarif meselesi, lafız-anlam ilişkisi, çok anlamlılık - eş anlamlılık, hazif ve ta‘vîz, müstakim ve muhal kelâmla bunların dereceleri, zarûrât-ı şi‘riyye alanına giren hususlardır (I, 12-32). Bu konular, Risâletü Sîbeveyhi adıyla müstakil bir kitapçıkta toplanmış ve Zeccâcî tarafından Tefsîrü Risâleti Sîbeveyhi adıyla şerhedilmiştir. Zeccâcî’nin el-Îżâḥ fî ʿileli’n-naḥv’inin aslını teşkil eden risâleye ve şerhine el-Îżâḥ’ta atıflar yapılmıştır (s. 45, 106, 107, 130, 137). Bunu izleyen ve el-Kitâb’ın yarıdan fazlasını oluşturan nahiv kısmında konular âmil-ma‘mûl ve amel (i‘rab, netice) esasına göre ele alınmış ve bazı alt kategorilere bölünmüştür. Nahiv kaideleri Kur’an, şiir ve yaygın Arap kelâmı kanıtlarına dayandırıldığı gibi usûl-i fıkıhtan mülhem kıyasla da zenginleştirilmiş, ta‘lîl yöntemiyle gerekçeleri açıklanmıştır. Aynı şekilde kelâmın doğruluk dereceleri de hasen-cemîl, müstakîm, ahsen, ecmel, müstakîm kabih, müstağni, câiz, redî, muhal gibi ahlâkî değer ölçüleriyle izah edilmiştir. Alanında ilk olması sebebiyle alışılmadık terminolojinin yoğun biçimde kullanıldığı eserde sık geçen kelimelerden nahv “ifade tarzı, yöntem, yol”, mevdı‘ “mâna, kullanım şekli, işlev”, menzile “konum”, mevkı‘ “durum” mânalarında zikredilmiştir. Eserin yarıya yakın bir hacim taşıyan sarf bölümünde isim ve fiil kalıpları, ikiden beşe kadar çıkan kök esasına göre ve “feale” (فعل) kökünden türeyen sunî vezinlerle ölçülerek ayrıntılarıyla ele alınmış, Arap diline giren yabancı isimler, ta‘rîb, iştikak, tasgīr, tekil, ikil, çoğul, tenvin, vakıf, kafiye ve terhîm meseleleri irdelenmiştir. Ebû Bekir ez-Zübeydî, Kitâbü’l-İstidrâk’inde el-Kitâb’da gözden kaçan yirmi dörtten fazla sarf kalıbına yer vermiştir. Eserin son yedi bölümünü teşkil eden fonetik bölümünde kıraat ve tecvid ilimlerini de ilgilendiren seslerin (harfler) adları, nitelikleri, mahreçleri, seslerin değişim ve dönüşümleriyle (kalb/ibdâl/i‘lâl, hazif, idgam, taz‘îf) ilgili meseleler ele alınmıştır. el-Kitâb’da yer alan bu fonetik malzeme ondan sonra yazılan kıraat ve tecvid kitaplarının temel kaynağını ve ana malzemesini oluşturmuştur.

      Sîbeveyhi el-Kitâb’da 373 âyeti şâhid olarak zikretmiş, mütevâtir ve şâz rivayetleriyle bütün kıraatleri uyulması gereken bir yol olarak görmüş (I, 74), onlarla istişhâd etmiş, sonraki nahiv ve sözlük âlimleri de buna uymuştur. Abdullah b. Mes‘ûd, Abdurrahman el-A‘rec, Îsâ b. Ömer es-Sekafî ve Hârûn el-A‘ver gibi Basralı kārileri iyi bildiği için isimleriyle anarken diğerlerini Medine, Kûfe, Mekke, Hicaz ehli, bazı kıraat ehli şeklinde üstü kapalı biçimde zikretmiştir. el-Kitâb’da Sîbeveyhi çoğu Câhiliye devrinden yirmi altı kabileye mensup 207 (veya 231) şaire ait 1050 (veya 1056) beyitle istişhâdda bulunmuş, bunlardan 1000 tanesinin söyleyeni belirtilmiştir. Eserin orijinalinde hiçbir şair adının açıkça geçmediği, bunların daha sonra Cermî tarafından tesbit edildiği kaydedilir (Hâlid Abdülkerîm Cum‘a, s. 214). Sîbeveyhi, istişhâd devrinin sona erdiği döneme rastlayan ve çağdaşı olan Beşşâr b. Bürd, Halef el-Ahmer ve Ebân b. Abdülhamîd’in şiirleriyle de istişhâd etmiştir. Bu sebeple Beşşâr’ın hicvinden çekindiği için eserinde ona yer verdiği iddiası gerçeği yansıtmamaktadır. Sîbeveyhi gayri munsarifin munsarif, meczûmun harekeli kılınması gibi şiire özgü kural dışı kullanımları (zarûrât şi‘riyye) asla döndürme veya asla benzetme ilkesiyle uyuşması ve bununla açıklanabilir olması halinde câiz ve geçerli saymıştır. Ayrıca el-Kitâb’da kırk bir Arap meseliyle istişhâd edilmiştir. Sîbeveyhi, eserde hiçbir hadisle istişhâd etmediği şeklindeki yaygın kanaatin aksine bu amaçla sekiz hadisi zikretmiştir (I, 74, 327; II, 32, 80, 393; III, 268; IV, 116). Bu kanaatin dayanağı, hadislerin Hz. Peygamber’in adı anılmadan “kavlühum”, “ve min zâlike”, “ve mislü zâlike”, “kemâ kāle” şeklinde örtülü klişelerle zikredilmiş olmasıdır. Bunun sebebi, “Bana yalan söz isnat eden kimse cehennemdeki yerine hazırlansın” meâlindeki hadisin (Buhârî, “ʿİlim”, 38, “Enbiyâʾ”, 50; Müslim, “Zühd”, 72) kapsamına girme korkusuyla Asmaî gibi Sîbeveyhi’nin de hadis rivayetinden çekinmesi olmalıdır. Üstü örtülü biçimde de olsa az hadise yer verilmesi, Sîbeveyhi ve hocalarının hadis külliyatının tedvin edilip yaygınlık kazanmadığı bir devrede yaşamış bulunması ve el-Kitâb’ın böyle bir dönemin ürünü olması sebebiyledir.

      Arapça’ya giren yabancı kelimelerin Arapçalaştırılması (ta‘rîb) konusunu iki başlık altında ele alan Sîbeveyhi, Arapçalaştırmanın esası ve ilkeleri konusunda ilk defa özlü ve kapsamlı bilgiler sunmuştur (IV, 403-407). Ta‘rîbin temel ilkesi olarak Araplar’ın kendi seslerine uymayan yabancı bir sesi mutlaka dillerindeki uygun sesle değiştirdiklerini belirtmiş, bazı yabancı kelimeleri kendi söz kalıplarına soktuklarını, bazılarını ise olduğu gibi bıraktıklarını (dahîl) belirtmiştir. Bazan da içinde yabancı ses bulunmayan bir kelimeyi kendi sarf kalıplarına uysun uymasın olduğu gibi kullanırlar. Kimi zaman da kelimedeki yabancı sesi değiştirirler, kelimenin kalıbını (binâ) olduğu gibi bırakırlar. Müellif, Farsça’dan Arapça’ya geçen kelimelerdeki bazı Farsça seslerin hangi Arapça seslerle değiştirildiğini örnekleriyle açıklamıştır.

      Gerçekte el-Kitâb grameri, lugatı ve edebiyatı ile bütün dil ilimlerinin esaslarını özgün üslûp ve terminolojisiyle muhtevasında bulunduran ilk kapsamlı eserdir. Bu gerçeği dikkate alan birçok çağdaş yazar Sîbeveyhi’yi meânî ve beyân ilimlerinin kurucusu kabul etmiştir (Ahmed Sa‘d Muhammed, s. 9). Eserde mecaz (ittisâ‘), takdim-tehir, ta‘rîf-tenkîr, hazif-izmâr, hasr (kasr), zikir-ziyâde, fasıl-vasıl, ihbâr-inşâ, mecâz-ı aklî, tecrîd, mübalağa, fevâsıl, te’kīdü’l-medh bimâ yüşbihü’z-zem, tenvî‘, teşbih ve istiare gibi belâgat sanatının önemli türlerine ilişkin özgün terminoloji içinde esaslı semantik açıklamalara yer verilmiştir.

      Yayılışı ve Üzerinde Yapılan Çalışmalar. el-Kitâb’ın sonraki nesillere intikali Sîbeveyhi’nin yakın dostu ve öğrencisi Ahfeş el-Evsat sayesinde olmuş, Ahfeş eseri şerhettiği gibi (Lugavî, s. 68; Sîrâfî, s. 47, 57) Ali b. Hamza el-Kisâî, Cermî, Ebû Osman el-Mâzinî ve Ebû Hâtim es-Sicistânî’ye de okutmuştur. el-Kitâb’ı Cermî ve Mâzinî’den çok sayıda kimse okumuş, bunların başında yer alan Müberred eserin okutulmasında ve rivayetinde dönüm noktası oluşturmuş, onun sayesinde eser standart şeklini almış, aralarında İbnü’s-Serrâc, Mebremân, Zeccâc, Ebû Ali ed-Dîneverî, İbn Dürüsteveyh gibi kişilerin bulunduğu bir nesil el-Kitâb’ı kendisinden duyup rivayet etmiştir.

      el-Kitâb’ı ilk ezberleyen Mağribli Na‘ce Hamdûn b. İsmâil el-Kayrevânî (ö. 200/816), Mısır’a ilk getirip tanıtan ve okutan Ebû Ali Ahmed b. Ca‘fer ed-Dîneverî (ö. 289/902) olmuştur. Kûfe nahiv mektebi lideri Sa‘leb’in damadı olan Dîneverî, Basra’ya giderek el-Kitâb’ı Mâzinî’den okumuş, bir nüshasını Mısır’a getirerek tanıtmıştır. Çağdaşı Muhammed b. Vellâd da Bağdat’a gidip eseri Müberred’den okuduğu gibi Müberred nüshasından istinsah edip Mısır’a taşımış, bu nüsha oğlu Ebü’l-Abbas Ahmed’e intikal etmiştir. Ebü’l-Abbas İbn Vellâd, Müberred’in Mesâʾilü’l-ġalaṭ’ında Sîbeveyhi’ye yönelttiği eleştirilere el-İntiṣâr li-Sîbeveyhi mine’l-Müberred adlı eserinde cevap vermiştir. Mısır’da uzun zaman yaşayan Ahfeş el-Asgar, Müberred’den okuduğu el-Kitâb’ı okutmuş ve üzerine şerh yazmıştır. Ebû Ca‘fer en-Nehhâs, Zeccâc ve İbnü’s-Serrâc gibi Müberred’in öğrencilerinden el-Kitâb’ı okuduktan sonra onu Mısır’da okutmuş ve Tefsîru Şerḥu ebyâti Sîbeveyhi, Şerḥu Kitâbi Sîbeveyhi adlı eserleri yazmıştır.

      Endülüs’e ilk giren nahiv kitabı Kûfe mektebine bağlı Kisâî’nin eseri olmuştur. Yaklaşık bir asır sonra Sîbeveyhi’nin el-Kitâb’ının Muhammed b. Mûsâ el-Efşengî ve Muhammed b. Yahyâ er-Rebâhî sayesinde Endülüs’e girip yayılması ile Basra nahvinin egemenliği sürecine girilmiştir. IV. (X.) yüzyıl boyunca Endülüs’te el-Kitâb’ın hâkimiyeti, yapılan nahiv çalışmalarının ve tedrisatının onun üzerinde odaklanması ile sürdüğü gibi V. (XI.) asrın başlarından itibaren oraya eklektik Bağdat ekolünün girmesinden sonra da el-Kitâb merkezli tedrisat, şerh, hâşiye ve ta‘lik çalışmaları devam etmiştir.

      el-Kitâb, Basra mektebi mensupları için gramer çalışmalarında esas teşkil etmiş, uzun zaman şerh, şevâhid şerhi, ihtisar, ikmal veya tenkit şeklinde çok sayıda eserin doğmasına imkân vermiş, özellikle II-IV. (VIII-X.) yüzyıllardaki gramer çalışmalarının merkezini oluşturmuştur. Eseri ilk defa Ahfeş el-Evsat şerhetmiş, Cermî el-Ferḫ ([yavru], Ferḫu Kitâbi Sîbeveyhi) adıyla eseri ihtisar ettiği gibi ayrıca onda geçen sarf kalıplarını ve garîb kelimeleri açıklayan iki eser kaleme almıştır (“Tefsîru ebniyeti Sîbeveyhi ve ġarîbihî”, inceleme ve ikmal: Seyf b. Abdurrahman el-Arîfî, Mecelletü Câmiʿati’l-İmâm Muḥammed b. Suʿûd el-İslâmî, XLII, Riyad 1424/2003, s. 235-261). Ebû Osman el-Mâzinî Tefsîru Kitâbi Sîbeveyhi, Kitâbü’t-Taʿlîḳ, Kitâbü’d-Dîbâc fî cevâmiʿi Kitâbi Sîbeveyhi’yi yazmış, ondaki sarf bahislerini et-Taṣrîf adıyla ayrı bir cüzde toplayarak sarf konusunda ilk tam eseri ortaya koymuştur (nşr. İbrâhim Mustafa – Abdullah Emîn, I-III, Kahire 1373-1379/1954-1960; İbn Cinnî’nin el-Münṣıf adlı şerhiyle birlikte). el-Kitâb’ın en eski şârihlerinden olan İbrâhim b. Süfyân ez-Ziyâdî (ö. 249/863) İḫrâcü (Şerḥu) nüketi Kitâbi Sîbeveyhi’yi, Ebû Hâtim es-Sicistânî, Tefsîru ġarîbi mâ fî Kitâbi Sîbeveyhi mine’l-ebniye’yi kaleme almıştır (nşr. Muhsin b. Sâlim el-Umeyrî, Mekke 1413/1993). el-Kitâb’ı bütün gramer tartışmalarının temeli yaparak ona dayalı Basra mektebi geleneğini kuran Müberred olmuştur. Onun eser hakkında en az yedi kitabı ve bazı âlimlerin bunlara cevap mahiyetinde çalışmaları vardır (bk. MÜBERRED). Kûfe mektebi lideri Sa‘leb de Tefsîru ebniyeti Kitâbi Sîbeveyhi adıyla bir eser yazmıştır.

      Müberred’den sonra IV. (X.) yüzyıldaki gramer çalışmaları el-Kitâb üzerinde yoğunlaşmıştır. İbnü’s-Serrâc nahvi felsefî bir görüşle ele almış, tamamıyla el-Kitâb’dan çıkardığı malzemeyi mantıkçıların tasnifine göre düzenleyerek meydana getirdiği el-Uṣûl’ü ile Müberred’in gelenekleştirdiği kıyas usulüne daha kesin ve belirgin bir yön vermiştir (nşr. Abdülhüseyin el-Fetlî, Bağdat 1973). Ebü’l-Abbas İbn Vellâd el-İntiṣâr’ı, Nehhâs da Şerḥu (Tefsîru) Şevâhidi (ebyâti) Kitâbi Sîbeveyhi’yi telif etmiştir (nşr. Ahmed Hattâb Ömer, Halep 1974; nşr. Züheyr Gāzî Zâhid, Beyrut 1986; nşr. Vehbe Mütevellî Ömer Sâlime, Kahire 1985). Müberred ile İbnü’s-Serrâc’ın geliştirdiği kıyas yöntemine son şeklini veren ve gramer meselelerinin açıklanmasında Arap dilinin mutlak mantıkî düzenini göstermeye çalışan Ebû Saîd es-Sîrâfî el-Müdḫal ilâ Kitâbi Sîbeveyhi, Şerḥu şevâhidi (ebyâti) Kitâbi Sîbeveyhi (nşr. M. Ali R. Hâşim, Kahire 1394/1974), Fevâʾitü Kitâbi Sîbeveyhi min ebniyeti kelâmi’l-ʿArab (nşr. Muhammed el-Bekkâ, el-Mevrid, XXVIII/3 [Bağdat 1421/2000], s. 119-120), Şerḥu Kitâbi Sîbeveyhi (nşr. Abdülmün‘im Fâiz, Dımaşk 1983; nşr. Ramazan Abdüttevvâb v.dğr., Kahire 1986) adlı eserleri kaleme almıştır. Sîrâfî’nin şerhi sonraki gramer çalışmalarının belli başlı kaynaklarından birini teşkil etmiştir. Kendisinden sonra Yûsuf b. Hasan es-Sîrâfî Şerḥu Kitâbi Sîbeveyhi, Şerḥu ebyâti Sîbeveyhi (nşr. Muhammed Ali Sultânî, Dımaşk 1976), Ebû Ali el-Fârisî, et-Taʿlîḳāt ʿalâ Kitâbi Sîbeveyhi’yi (nşr. Avad b. Hamed el-Kavzî, Riyad 1410/1990, 1412/1992) yazmış, Ebû Bekir ez-Zübeydî el-İstidrâk ʿalâ Sîbeveyhi fî Kitâbi’l-Ebniye ve’z-Ziyâdât ʿalâ mâ evradehû fîhi müheẕẕeben ve Maʿahû iḫtilâfü’r-rivâyât’ında (nşr. Ignazio Guidi, Roma 1890; nşr. Hannû C. Haddâd, Riyad 1407/1987) el-Kitâb’da bulunmayan bazı morfolojik kalıpları ele almıştır. Rummânî de el-Kitâb etrafında yedi eser telif etmiştir (bk. RUMMÂNÎ). Aynı yüzyılda el-Kitâb’a dair eser yazanlar arasında Zeccâc, Ahfeş el-Asgar, Ebû Bekir Mebremân, Ebû Ali el-Kālî, İbn Dürüsteveyh, Ahmed b. Ebân, Ebû Muhammed el-Kasrî görülür.

      V. (XI.) yüzyılda Hârûn b. Mûsâ el-Kurtubî Şerḥu (Tefsîru) ʿuyûni Kitâbi Sîbeveyhi (nşr. Abdürabbih Abdüllatîf, Kahire 1404/1984), A‘lem eş-Şentemerî, şevâhid şerhine dair Taḥṣîlü ʿayni’ẕ-ẕeheb ʿan maʿdini cevheri’l-edeb fî ʿilmi mecâzâti’l-ʿArab (nşr. Züheyr Abdülmuhsin Sultân, Bağdat 1992; Beyrut 1994) ve en-Nüket fî tefsîri Kitâbi Sîbeveyhi’yi (nşr. Reşîd Belhabîb, I-III, Rabat 1420/1999) kaleme almıştır. Bu asırda el-Kitâb üzerine eser yazanlar arasında Ebû İshak es-Saffâr, Ebü’l-Hasan er-Rabaî, Hatîb el-İskâfî, Muhammed b. Ali el-Herevî, Ebü’l-Alâ el-Maarrî de yer alır.

      VI-VII (XII-XIII) ve VIII. (XIV.) yüzyıllarda el-Kitâb’la ilgili çalışmaların çoğu Endülüs dilcilerine aittir. VI. (XII.) yüzyılda Mevhûb b. Ahmed el-Cevâlîkī Muḫtaṣaru şerḥi ems̱ileti Sîbeveyhi (nşr. Sâbir Bekir – Ebü’s-Suûd, Asyût 1979; nşr. Def‘ullah Abdullah Süleyman, ed-Dâre, XII/3 [1408], s. 71-98), İbnü’t-Tarâve İʿtirâżât ʿalâ Kitâbi Sîbeveyhi ve el-Muḳaddimât ilâ ʿilmi’l-Kitâb, İbnü’d-Dehhân Şerḥu ebyâti Sîbeveyhi’yi yazmıştır (nşr. Hasan Şâzelî Ferhûd, Riyad 1408/1987). Aynı yüzyılda eseri ezbere bilen Ebü’l-Hasan İbnü’l-Bâziş, Ebû Bekir İbn Ebü’r-Rukeb el-Huşenî, Zemahşerî, İbn Hişâm el-Lahmî de el-Kitâb’a dair eserler kaleme almıştır. VII. (XIII.) yüzyılda Takıyyüddin ed-Dakīkī Lübâbü’l-elbâb fî Şerḥi (ebyâti)’l-Kitâb (nşr. Abdurrahman b. Süleyman el-Useymîn, Mecelletü’l-baḥs̱i’l-ʿilmî ve’t-türâs̱i’l-İslâmî, IV [Mekke 1401/1981], s. 951-969), Saffâr el-Batalyevsî Şerḥu Kitâbi Sîbeveyhi (Köprülü Ktp., nr. 1492; Rabat Ktp., nr. 317), Rebî‘ b. Muhammed el-İşbîlî Şerḥu ebyâti Sîbeveyhi ve’l-Mufaṣṣal (Brockelmann, GAL Suppl., I, 160). Ebü’l-Bekā el-Ukberî, İbn Mu‘tî, Ömer b. Muhammed eş-Şelevbîn, İbn Harûf, İbnü’l-Hâcib, İbn Usfûr el-İşbîlî, Ahmed b. Muhammed el-İşbîlî, İbnü’z-Zâi‘, Ebû Bekir b. Yahyâ el-Mâlekī, İbn Ebü’r-Rebî‘, Muhammed b. Ali eş-Şelevbîn, Ebü’l-Bekā İbn Yaîş bu asırda el-Kitâb’a dair eser yazanlardandır. VIII. (XIV.) yüzyılda İbnü’z-Zübeyr es-Sekafî, Muhammed b. Ali el-Mâlekī, İbn Rüşeyd, Ebû Hayyân el-Endelüsî de el-Kitâb’a dair eserler kaleme almışlardır. el-Kitâb’ın 628 (1231) istinsah tarihli anonim bir şerhi de Amasya Beyazıt İl Halk Kütüphanesi’nde kayıtlıdır (nr. 622).

      Arap dili gramerine dair çalışmaların devamlı ve semereli akışının ana kaynağını teşkil eden el-Kitâb, Arapça’nın ve İslâmiyet’in hâkim olduğu bölgelerde asırlarca değerini korumuş, Şark’ta yerini muhtasar eserlerin almaya başlamasından sonra bile Mağrib’de özellikle Fas’ta çok yakın zamana kadar okutulmaya devam etmiştir. el-Kitâb üzerinde çağımızda da Doğu’da ve Batı’da sayısız araştırma ve tez çalışması ortaya konmuş olup bazıları şunlardır: Muhammed Abdülmün‘im Hafâcî, Şevâhidü’l-Kitâb (Kahire 1949); M. Ali R. Hâşim, Dirâse fî Kitâbi Sîbeveyhi (Hartum 1965); Hatice el-Hadîsî, Kitâbü Sîbeveyhi ve Şurûḥuh (Bağdat 1967); Ahmed Râtib en-Neffâh, Fihrisü Şevâhidi Sîbeveyhi (Beyrut 1970); Muhammed b. Abdülhâliḳ Uzayme, Fehârisü Kitâbi Sîbeveyhi (Kahire 1975); Hamdî Ali el-Mehdî, el-Künûzü’ẕ-ẕehebiyye fî şerḥi ve iʿrâbi Şevâhidi Sîbeveyhi’ş-şiʿriyye (Necef 1975); Gérard Troupeau, Lexiquéindex au Kitāb de Sıbawayhi (Paris 1976); Hâlid Abdülkerîm Cum‘a, Şevâhidü’ş-şiʿr fî Kitâbi Sîbeveyhi (Küveyt 1980; Kahire 1989); İbrâhim Hasan İbrâhim, Sîbeveyhi ve’ż-żarûretü’ş-şiʿriyye (Kahire 1983); Sâliha Râşid, el-Lehecât fî Kitâbi Sîbeveyhi (Mekke 1985); Fevzî Mes‘ûd, Sîbeveyhi câmiʿu’n-naḥvi’l-ʿArabî (Kahire 1986); Nevzâd Hasene, el-Menhecü’l-vaṣfî fî Kitâbi Sîbeveyhi (Bingazi 1996); Abdülâl Sâlim Mekrem, Şevâhidü Sîbeveyhi mine’l-Muʿallaḳāt (Beyrut 1407); İmam Hasan el-Cübûrî, Şevâhidü Sîbeveyhi min Şevâʿiri’l-ʿArab (Kahire 1411) ve Şerḥu Cümeli Sîbeveyhi (İskenderiye 1992); Hasan Mûsâ eş-Şâir, İḫtilâfü’r-rivâye fî şevâhidi Sîbeveyhi’ş-şiʿriyye (Amman 1992); Mehmet Çakır, Sibeveyh, Öğretim Yöntemi ve Koyduğu Bazı Nahiv Kuralları (İzmir 1994); Geneviève Humbert, Les voies de la transmission du Kitâb de Sîbawayh (Leiden 1995); Ahmed Sa‘d Muhammed, el-Uṣûlü’l-belâġıyye fî Kitâbi Sîbeveyhi ve es̱eruhâ fi’l-baḥs̱i’l-belâġī (Kahire 1419); Soner Gündüzöz, Sîbeveyh’te Kelime Yapısı (Samsun 2002; daha geniş bilgi için bk. Sezgin, IX, 55-63, 241-242). Sîbeveyhi ve kitabı bilimsel, akademik sempozyum ve kongrelerde de çeşitli yönleriyle ele alınmaktadır. Şîraz’da Pehlevî Üniversitesi’nin 27 Nisan - 2 Mayıs 1974’te düzenlediği Uluslararası Sîbeveyhi Kongresi’nde çok sayıda bilimsel tebliğ sunulmuş ve tartışılmıştır.

      Dünya kütüphanelerinde çok sayıda nüshası bulunan el-Kitâb’ın birçok baskısı ve neşri yapılmıştır (nşr. Hartwig Derenbourg, Le livre de Sıbawaihi, I-II, Paris 1881-1882; Hildesheim 1970; nşr. Ahmed Han Bahâdır, Kitâbü Sîbeveyhi, I-II, Kalküta 1887, Kitâbü Sîbeveyhi, Bulak 1316-1318/1898-1900; en sağlıklı baskı olup kenarında Sîrâfî şerhinin ihtisarı ile A‘lem eş-Şentemerî’nin şevâhid şerhi yer alır). Eserin en son ilmî neşrini Abdüsselâm Muhammed Hârûn gerçekleştirmiştir (I-V, Kahire 1385/1966-1988, son cilt indeks). D. Gustave Jahn eseri Almanca’ya çevirmiş (Sîbawaihi’s Buch über die Grammatik, I-II, Berlin 1895-1900; Hildesheim 1969); Arthur Schaade, Sībawaihi’s Lautlehre adıyla el-Kitâb’daki fonetikle ilgili meseleleri incelemiştir (Leiden 1911)

      BİBLİYOGRAFYA
      Tehẕîbü’l-luġa, I, 19; Sîbeveyhi, el-Kitâb (nşr. Abdüsselâm M. Hârûn), Kahire 1988, I-V; Ebü’l-Kāsım ez-Zeccâcî, el-Îżâḥ fî ʿileli’n-naḥv (nşr. Mâzin el-Mübârek), Beyrut 1406/1986, s. 45, 106, 107, 130, 137; Ebü’t-Tayyib el-Lugavî, Merâtibü’n-naḥviyyîn (nşr. M. Ebü’l-Fazl İbrâhim), Kahire 1375/1955, s. 42-69, 108-109; Sîrâfî, Aḫbârü’n-naḥviyyîne’l-Baṣriyyîn (nşr. F. Krenkow), Cezayir 1936, s. 47-57; Ebû Bekir ez-Zübeydî, Ṭabaḳātü’n-naḥviyyîn ve’l-luġaviyyîn (nşr. M. Ebü’l-Fazl İbrâhim), Kahire 1392/1973, s. 49-67; İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist, s. 51, 76-77, 84; Hatîb, Târîḫu Baġdâd, XII, 195-199; Kemâleddin el-Enbârî, Nüzhetü’l-elibbâʾ (nşr. M. Ebü’l-Fazl İbrâhim), Kahire 1386/1967, s. 60-66; a.mlf., el-İnṣâf fî mesâʾili’l-ḫilâf beyne’n-naḥviyyîne’l-Baṣriyyîn ve’l-Kûfiyyîn (nşr. M. Muhyiddin Abdülhamîd), Kahire 1380/1961, II, 702-706; Yâkūt, Muʿcemü’l-üdebâʾ, XVI, 114-127; İbnü’l-Kıftî, İnbâhü’r-ruvât, I, 332; II, 128, 346-360; III, 263; İbn Hallikân, Vefeyât (Abdülhamîd), III, 463-465; Abdülkādir el-Bağdâdî, Ḫizânetü’l-edeb (Bulak), I, 8; IV, 484 vd.; Brockelmann, GAL, I, 101; Suppl., I, 160; Sezgin, GAS, IX, 51-63, 241-242; Şevkī Dayf, el-Medârisü’n-naḥviyye, Kahire 1968, s. 19, 57-93; Nihad M. Çetin, Eski Arap Şiiri, İstanbul 1973, s. 29; a.mlf., “Sîbeveyhi”, İA, X, 578-585; K. Avvâd, Sîbeveyhi imâmü’n-nüḥât fî âs̱âri’d-dârisîn ḫilâle is̱ney ʿaşere ḳarnen, Bağdad 1978, tür.yer.; Fevzî Mes‘ûd, Sîbeveyhi câmiʿu’n-naḥvi’l-ʿArabî, Kahire 1986, s. 30-38, 133-135; Hâlid Abdülkerîm Cum‘a, Şevâhidü’ş-şiʿr fî Kitâbi Sîbeveyhi, Kahire 1989, tür.yer.; C. H. M. Versteegh – M. G. Carter, Studies in the History of Arabic Grammer, Amsterdam 1990, I-II, tür.yer.; M. G. Carter, “Sībawayhi”, EI2 (Fr.), IX, 544-551; M. Reşâd el-Hamzâvî, el-Muʿcemü’l-ʿArabî, Beytülhikme 1991, s. 157-164; Abdülâl Sâlim Mekrem, el-Ḳırâʾâtü’l-Ḳurʾâniyye ve es̱erühâ fi’d-dirâsâti’n-naḥviyye, Beyrut 1996, s. 169-172; Ahmed Sa‘d Muhammed, el-Uṣûlü’l-belâġıyye fî Kitâbi Sîbeveyhi ve es̱erühâ fi’l-baḥs̱i’l-belâġī, Kahire 1419/1999, tür.yer.; İbrâhim es-Sâmerrâî, “Ebû Saʿîd es-Sîrâfî ve Kitâbü Sîbeveyhi”, Mecelletü Külliyyeti’l-âdâb, IX, Bağdad 1966, s. 25-37; G. Troupeau, “La risâle al-Kitâb de Sîbawayh”, MUSJ, XLVIII (1973-74), s. 323-338; Abdüssabûr Şâhin, “el-Menhecü’l-luġavî fî Kitâbi Sîbeveyhi”, Câmiʿatü’l-Küveyt Mecelletü Külliyyeti’l-âdâb ve’t-terbiye, sy. 3-4, Küveyt 1973, s. 56-83; Hadîce el-Hadîsî, “el-ʿİlletü’n-naḥviyye ve medâ ẓuḥûrihâ fî Kitâbi Sîbeveyhi”, a.e., sy. 3-4 (1973), s. 25-55; Ahmed Mekkî el-Ensârî, “Sîbeveyhi fi’l-mîzân”, MMLA, XXXIV (1974), s. 103-112; R. Talmon, “A Problematic Passage in Sibawayhi’s Kitab”, JAOS, CIV (1984), s. 691-701; a.mlf., “Who was the first Arab Grammarian?”, ZAL, XV (1985), s. 128-145; Alyân b. Muhammed el-Hâzimî, “el-Aṣvâtü’l-ʿArabiyye beyne’l-Ḫalîl ve Sîbeveyhi”, Buḥûs̱ü Külliyyeti’l-luġati’l-ʿArabiyye, sy. 2, Mekke 1404-1405, s. 347-366; Salâh Bekir, “el-Menhec fî Kitâbi Sîbeveyhi”, Dirâsât ʿArabiyye ve İslâmiyye, sy. 8, Kahire 1989, s. 99-132; Bahâeddin Abdurrahman, “Defʿu’t-teʿâruż ʿan Kitâbi Sîbeveyhi”, ʿÂlemü’l-kütüb, XVIII/1 (1997), s. 6-18; Hasan Hamza – Selâm Bezzî-Hamza, “eṣ-Ṣarf beyne Sîbeveyhi ve’l-Ferrâʾ”, MMLAÜr., XXI/53 (1997), s. 65-83; M. Ahmed ed-Dâlî, “Naẓarât fî Muḫtaṣarı şerḥi ems̱ileti Sîbeveyhi li’l-Cevâlîḳī”, MMMA (Kahire), XLII/2 (1998), s. 171-191.

    • Zemahşeri

      27 Receb 467 (18 Mart 1075) tarihinde Hârizm bölgesinde Türkmenistan’ın Taşavuz (Daşoğuz, Taşauz) ili Köroğlu ilçesindeki (İlmamedov, XX/2 [2011], s. 192) Zemahşer’de doğdu. Mekke’de Kâbe’ye mücâvir olarak bulunduğundan “Cârullah”, mensup bulunduğu bölgenin övünç kaynağı sayıldığı için “Fahr-i Hârizm” lakaplarıyla anılır. Zemahşerî’yi genelde Fars kökenli kabul edenlerin yanında, özellikle yaşadığı dönemde Hârizm’deki nüfusun büyük çoğunluğunu Türkler’in oluşturmasından dolayı Türk asıllı kabul edenler de vardır. Bununla birlikte Zemahşerî eserlerinin hemen tamamını Arapça kaleme almış, hatta eserleriyle bu dile hizmet etmeyi şeref saymıştır (el-Mufaṣṣal, I, 17-19). Şiirlerindeki bazı ifadelerden onun dindar bir aileden geldiği anlaşılmaktadır. Selçuklu Veziri Müeyyidülmülk tarafından herhalde siyasî bir sebeple hapse atılan babası ilim ve takvâ sahibi bir mahalle imamı idi ve muhtemelen hapiste iken vefat etmişti; dedesi de dindar bir kişiydi (Zemahşerî, Dîvân, s. 270-275). Kaynaklarda Zemahşerî’nin bir bacağının takma olduğu, bu yüzden uzun elbise giydiği belirtilir. Onun topal kalmasının sebebiyle ilgili olarak bir seyahat sırasında şiddetli soğuktan ayağının donması, damdan veya binek hayvanından düşmesi, çocukluk yıllarında bir kuşun ayağını kopardığı için annesinin bedduasını alması gibi olaylardan söz edilir. İbn Hallikân’ın naklettiği bir rivayete göre Zemahşerî, insanların kesik bacağı sebebiyle kendisi hakkında yanlış bir düşünceye kapılmasından endişe ettiğinden ayağının şiddetli soğuktan donması yüzünden kesildiğine dair birçok kişinin şahitliğini içeren bir belge düzenlemiştir (Vefeyât, V, 169).

      Yaşadığı dönemde Hârizm canlı bir ilim ve kültür merkeziydi. Buna rağmen Zemahşerî gerek sakatlığı gerekse ailesinin geçim sıkıntısı çekmesi yüzünden babası tarafından terzilik mesleğine verildi; fakat onun ilim tahsili hususundaki ısrarı üzerine medreseye gönderildi. Vefatından birkaç yıl öncesine kadar ilim tahsili ve icâzet almak için çaba sarfetti. Gençlik yıllarından itibaren Hârizm, Buhara ve Bağdat gibi ilim merkezlerinde birçok âlimin derslerine katıldı. İlmî şahsiyetinin oluşmasında en büyük pay, lugat, nahiv, tıp gibi alanlarda döneminin en büyük âlimlerinden kabul edilen Mu‘tezile âlimi Ebû Mudar Mahmûd b. Cerîr ed-Dabbî el-İsfahânî’ye aittir. Hârizm’de Mu‘tezile mezhebinin görüşlerini yaydığı söylenen Dabbî, Zemahşerî’yi yetiştirmesinin yanında ona her türlü maddî ve mânevî yardımda bulunup bazı devlet adamlarıyla tanışmasına vesile oldu. Zemahşerî’nin Mu‘tezile düşüncesiyle irtibatını sağlayan iki hocasından daha söz edilmektedir. Bunlar Zeydî-Mu‘tezilî müfessir, fıkıh ve kelâm âlimi Hâkim el-Cüşemî ile (İbrâhim b. Kāsım, II, 892) kendisine kelâmda (usul) hocalık, tefsirde öğrencilik yapan, son dönemin en önemli Mu‘tezile kelâmcısı kabul edilen Rükneddin İbnü’l-Melâhimî’dir (Abdüsselâm b. Muhammed el-Enderesbânî, s. 368; Taşköprizâde, II, 100; ayrıca bk. Koloğlu, s. 49). Zemahşerî, Bağdat’ta Ebü’l-Hasan Ali b. Muzaffer en-Nîsâbûrî ve Ebû Nasr el-İsfahânî’den edebî ilimler, Ebü’l-Hattâb Nasr b. Ahmed İbnü’l-Batir, Ebû Sa‘d eş-Şekkānî ve Ebû Mansûr Nasr el-Hârisî’den hadis, Ebû Abdullah ed-Dâmegānî’den hadis ve fıkıh dersleri aldı. Mekke’de Ebû Bekir Abdullah b. Talha el-Ya‘bürî’den Sîbeveyhi’nin el-Kitâb’ını okudu; Ebü’s-Saâdât İbnü’ş-Şecerî’den nahiv ve edebiyat tahsil etti.

      Talebe seçiminde ve icâzet verme hususunda çok titiz davranan Zemahşerî Hârizm, Bağdat, Mekke gibi şehirlerde birçok öğrenci yetiştirdi. Bakkālî, Ali b. Muhammed el-İmrânî el-Hârizmî, Âmir b. Hasan es-Simsâr, Ebü’l-Mehâsin İsmâil b. Abdullah et-Tavîlî, Ebû Sa‘d Ahmed b. Mahmûd eş-Şâşî ve Muvaffak b. Ahmed el-Mekkî onun talebeleri arasında zikredilebilir. Yakın dostu ve hâmisi olan Mekke Emîri Ebü’l-Hasan Ali (Uley) b. Îsâ b. Vehhâs da Zemahşerî’ye hem hocalık hem öğrencilik yaptı (İbnü’l-Kıftî, III, 268; Lane, s. 251). Zemahşerî Ebû Tâhir es-Silefî, Reşîdüddin el-Vatvât, Ebû Tâhir el-Husûî ve Zeyneb bint Şi‘râ gibi âlimlere de icâzet verdi. Hadis rivayet ettiği bilinen Zemahşerî’den İbn Şehrâşûb gibi bazı Şiî âlimleri rivayette bulundu. Çağdaşı Abdüsselâm b. Muhammed el-Enderesbânî, Zemahşerî’nin Hârizm’de hadis ilmini ihya eden ilk kişi olduğunu ve Irak’tan hadis kitapları getirtip insanları bunları okumaya teşvik ettiğini, bu sayede hadis ilminin bölgede yayıldığını söylemektedir (Fî Sîreti’z-Zemaḫşerî, s. 379). Zehebî ve İbn Hacer hadis rivayeti konusunda Zemahşerî’yi “sâlih” olarak nitelendirmiş, ancak insanları i‘tizâlî fikirlere davet ettiği için onun özellikle el-Keşşâf adlı tefsirine ihtiyatla yaklaşılması gerektiğine dikkat çekmişlerdir (Mîzânü’l-iʿtidâl, IV, 78; Lisânü’l-Mîzân, VI, 4). Hiç evlenmemiş olduğu anlaşılan Zemahşerî, Selçuklu Veziri Nizâmülmülk’e yazdığı bir şiirde değersiz kişilerin yüksek makamlara geçtiğinden şikâyette bulunup kendisinin üstün meziyetlerinden dolayı lâyık olduğu makama getirilmesini istedi. Fakat muhtemelen kendini çok övmesi ve Mu‘tezilî olmakla iftihar etmesi gibi sebeplerle beklediği ilgiyi göremedi. Bunun üzerine Hârizm’den ayrılıp Horasan’a gitti; bazı devlet adamlarıyla görüştü ve bir kasidesinde Mücîrüddevle el-Erdistânî’yi methetti. Ardından İsfahan’a geçti; burada da Melikşah’ın oğlu Muhammed’le yakın ilişki kurup onu öven şiirler yazdı. 

      https://islamansiklopedisi.org.tr/zemahseri


      Asıl adı Mahmut'tur. Doğduğu şehirden dolayı Zemahşerî, uzun süre Mekke'de yaşadığından ötürü de Cârûllah lâkaplarıyla anılmıştır. Mutezile akidesine bağlı bir âlimdir. Özellikle Arap dili ve Edebiyatı ile belâgat konusunda dâhi bir bilgindir. Zemahşerî olarak tanınmakta olup, künyesi Ebül Kasım Cârûllah Mahmud bin Ömer bin Ahmed el-Zemahşerî şeklindedir.

      Mahmud, 1075 yılında Harezm'in Zemahşer kasabasında doğdu. Küçükken geçirdiği kaza sonucu bir bacağını kaybettiğinde takma bir bacakla yürümek zorunda kaldı. Dindar bir aileye mensup olup, ilk eğitimini babasından aldı. Baba, oğlunun sakatlığını da göz önünde bulundurarak durumuna uygun olan ve oturarak çalışılabilen terzilik mesleği ile geçimini sağlamasını istiyordu. Ancak, Mahmud'un okumak konusundaki ısrarı üzerine bir medreseye verdi. Babası, kesin olarak bilinmeyen bir sebepten ötürü hapsedildi ve kalan ömrünü burada geçirdi.

      Mahmud, Harezm'de tıp, dil ve gramer sahasında önemli bir konuma sahip olan Ebu Muzar Mahmud bin Cerir el-Zebbî'den ders aldı. Dil ve edebiyat derslerinin yanında, aldığı eğitimin etkisiyle Mutezile akidesine bağlandı. Üstün zekâsı ve gösterdiği başarıdan dolayı hocasından maddi ve manevi destek gördü. Bir ara Buhara'ya da gidip orada da eğitim aldı. Bu tarihlerde hüküm süren Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah ve ünlü veziri Nizamülmülk'ten de himâye ve destek gördü.

      Mahmud, ilim tahsil etmek gayesiyle muhtelif beldeleri dolaştı. Harezm'den ayrıldıktan sonra Horasan'a gitti. Orada bulunan ileri gelenlerle temas kurdu. Sonra İsfahan'a gitti. Burada da Melikşah'ın oğlu ile görüştü ve onu öven bir kaside kaleme aldı. Bağdat'ta bulunan Nizamiye Medresesi'nde de eğitim gördü. Burada hadis, tefsir, kelâm, fıkıh, gramer ve edebiyat dersleri aldı. Arapça ve dilbilim konusunda uzman olarak yetişti.

      Mahmud, şiddetli bir hastalığa yakalanınca Mekke'ye gitti. Mekke Şerifi Ebü'l-Hasan Ali bin Hamza tarafından çok iyi karşılandı. Aralarında samimi bir dostluk oluştu. Mahmud Zemahşeri, bu süre zarfında Arap yarımadasında gerçekleştirdiği seyahatler ve Araplarla girdiği yakın diyalog neticesinde Arap dili ve edebiyatının incelikleri, zenginliği konularında oldukça önemli bilgilere sahip oldu.

      Mahmud, son gelişi ve değişik zamanlarda hac vesilesiyle geldiği Mekke ve Medine'de uzun süre kaldı. Bundan dolayı kendisine "Allah'ın komşusu" anlamına gelen "Cârûllah" denmeye ve bu unvanla anılmaya başlandı. Memleket özlemiyle Harezm'e döndüyse de bir süre sonra tekrar Mekke'ye geldi. Birinci gelişinde iki, bu gelişinde de üç olmak üzere beş yıl Mekke'e kaldı. Daha sonra Harezm'e dönerken Bağdat'a uğradı. Büyük bir ilgi ile karşılandı. Burada ders vermeye başladı. Aynı zamanda kendisini yetiştirmeye ve dersler almaya devam etti.

      Zemahşerî, bütün mesaisini ilme verdiği ve bu gaye ile sık sık seyahat ettiği için evlenmedi. Yaşadığı dönemin önemli alimleri arasında yer aldı. Dil ve tefsir alanında büyük otorite olarak kabul edilip, verdiği dersler büyük ilgi gördü. Bu alanda Harezm, Irak, Horasan, Hicaz gibi bölgelerde, sahasında zamanın önemli âlimleri arasında yer aldı. Kendisinden ders alan bazı talebeleri önemli hatipler arasında yer aldılar ve camilerde vaaz verdiler. Belâgat ilmindeki üstün kişiliği ve bu sahada yazdığı "Keşşâf Tefsiri" büyük beğeni toplayan ve kabul gören bir eserdir. Ehl-i Sünnet âlimleri belâgat ile ilgili konularda bu eserden önemli ölçüde yararlandılar.

      Mahmud, Bağdat'tan Harezm'e geçti. Ceyhun Nehri kıyısındaki Ürgenç'e yerleştikten birkaç yıl sonra, 13 Haziran 1144 yılında vefât etti.

      https://tr.wikipedia.org/wiki/Zemahşerî


      Eserlerinden önemlileri:
      1- Esâsu'l-Belâğa: Zemahşerî'nin, kelimelerin ilk harflerine göre (o zamana kadar te'lif edilen sözlüklerde bu sistematiği görmek mümkün değildi. Alfabetik olanlar da kelimelerin son harflerine göre sıraya konulmuştu) alfabetik olarak hazırladığı Arapça bir sözlüktür. O'nun, Arapçaya ne kadar hâkim olduğunu gösteren eseridir. Kelimelerin lüğâvî ve mecâzî manaları verilirken eski Arap şiirinde,n bolca istifade edilmiş, ancak bu şiirlerin sahiplerine nadiren işaret edilmiştir.
      2- A'cebu'l-Ucâb fi Şerhi Lâmiyyeri'l-Arab: eş-Şenferî İbnü'l-Evs İbnü'l-Hacer'in Lâmiyyetu'l-Arab adlı eserinin (Kâtib Çelebi, Keşşfu'z-Zunûn, İstanbul 1971, II, 1539) şerhidir. Eser sadece lüğât, müfredât ve nahiv yönünden şerhedilmiş, belâğat konularına girilmemiştir. İlk baskısı İstanbul'da yapılan eser daha sonra Kahire'de (1324) neşredilmiştir.
      3- el-Mufassal: Arap dili gramerine dair bu eseri Zemahşerî, 1119-1121 yılları arasında yazmıştır. Eser dört bölümden oluşur. Bölümler sırasıyla isim, fiil, harf (edatlar) ve müşterek lafızlara tahsis edilmiştir. Eserde anlatılan konular Kur'ân, Hadis, Arap şiir ve nesrinden bolca örneklendirilmiştir. Zemahşerî'nin bu eseri dilciler tarafından büyük itibar görmüş, bir çok şerh ve hâşiyesi yapılmıştır. Bunların en meşhuru Muvaffakuddîn Ebu'l-Bakâ Yaîş İbn Ali el-Halebî (ö. 643/1245)'nin şerhidir ve 18821886'da Leipziğ'de neşredilmiştir. Bunun dışında İ'râbu'l-Kur'ân adlı eserin müellifi el-Ukberî (ö. 616/1219)'nin ve İbnu'l-Hâcib (ö. 646/1248)'in de el-İzâh adında şerhleri vardır.
      4- el-Enmûzec: el-Mufassal adlı kitabından kısaltarak yazdığı bu eseri Arap dili nahvi hakkındadır ve 1979-80'de Beyrut'ta neşredilmiştir.
      5- Ruûsü'l-Mesâil: Hanefî ve Şâfiî mezhepleri arasında ihtilâflı olan fakhî konuları ihtiva eder. 1987 yılında Abdullah Nezîr Ahmed tarafından bir cilt halinde tahkikli bir neşri yapılmıştır.
      6- el-Fâik fi Garîbi'l-Hadîs: Alfabetik ve geniş bir hadis lüğâtidir. Hadislerde geçen garîb kelimeleri izah eder. Haydarabad ve Kahire'de (1364) basılmıştır.
      7- el-Keşaf fı Kırâât
      8- el-Müstaksâ fi Emsâli'l-Arab: Arab darb-ı meselleri (atasözleri) ne dairdir. Esâsu'l-Belâğa'da olduğu burada da atasözleri ilk kelimelerine göre alfabetik olarak sıralanmıştır. Zemahşerî, bu atasözlerini -ki sayıları 3461'dir- sıralamakla yetinmemiş; açıklamalarını, doğuşunu, dil yapısını ve tahlillerini de vermiştir. Eser, 1381'de Haydarabad'da neşredilmiştir.
      9- Makamât: Zemahşerî'nin Mekke'de 1118'de kaleme aldığı bu eser 50 makame ihtiva eder. Bu Makâmeler nasîhat, irşad ve mev'îzalardan ibarettir. Kendi şerhi ile birlikte 1312'de neşredilmiştir.
      10- Mukaddimetu'l-Edeb: Müellifin, Harzemşahlardan Emîr Bahâeddin Alâuddevle Ebul-Muzaffer Atsız'a ithaf ettiği gramer ve lügat kitabıdır. Beş bölümden oluşan eserin ilk iki bölümü Arapça-Farçsa; kalan bölümleri ise Arapçadır. Bölümlerde sırasıyla isimler, fiiller, harfler (edatlar), isimlerin çekimleri,fiillerin çekimleri konuları işlenir. İlk iki bölümü 1843'de, kalan kısmı ise 1850'de Leipziğ'de neşredilmiştir (Zemahşerî'nin hayatı ve eserleri için bk. Ahmed Muhammed el-Hûfı, ez-Zemahşerî, Kahire 1980; Mustafa es-Sâvî el-Cuveynî, Menhecu'z-Zemahşerî fı Tefsîri'l-Kur'ân ve Beyâni İ'câzilıî, Kahire 1984; Abdullah Nezîr Ahmed Ruûsu'l-Mesâil (Mukaddime) Beyrut 1987; Muhammed Hüseyn ez-Zehebî, et-Tefsîr ve'l-Mufessirûn, Kahire 1976, I, 429-431; Murtazâ Ayetullâhzâde eş-Şîrâzî, ez-Zemahşerî Lüğâviyyen ve Müfessiran, Kahire 1977, 83-131. Yalnız Murtazâ Âyetullâhzâde, Zemahşerî'nin Fars yani İran asıllı olduğunu iddia eder. Halbuki diğer bütün kaynaklar Zemahşerî'nin Türk olduğunda ittifak halindedir).
      11- el-Keşşâf an Hakâikı't-Tenzîl ve Uyûni'l-Ekâvîl fı Vücühi't-Te'vîl: Zemahşerî'nin bütün İslâm âleminde tanınmasını sağlayan tefsiridir. Kısaca Keşşâf olarak tanınır. Tefsir tarihinde önemli bir yer tutan, leh ve aleyhinde çok söz söylenen, üzerinde yüzlerce şerh, haşiye, ta'lîka ve reddiye yazılmış bir kitaptır. Zemahşerî bu eserini Mekke'de ikameti esnasında kaleme almış ve iki senede tamamlamıştır. Aslında çevresinden gelen istekler üzerine Fevâtihu'ssuver ve Bakara sûresi tefsirine dair bazı bilgileri daha önceden yazmışsa da daha önce adı geçen Mekke emirî ve edîb Ali ibn Hamza İbn Vehhâs'ın da teşviki ile tam bir tefsir yazmaya karar vermiş ve bu eserini meydana getirmiştir. Bu tefsirini vefat ettiği yıl tamamladığı nakledilir.

      el-Keşşâf müellifi, kendinden önce yazılmış tefsir ve müfessirlerden büyük ölçüde istifade etmiş, eserinde onlardan nakillerde bulunmuştur. Bu cümleden olarak tâbiûn devri âlimlerinden olan Mücâhid İbn Cebr (ö. 104/722), Mu'tezile âlimlerinden Amr İbn Ubeyd (ö.144/761) ve Ebu Bekr el-Asamm (ö. 311/923), Maâni'l-Kur'ân müellifi Ebu İshak ez-Zeccâc (ö. 311/923), Abdullah İbn Deresteveyh (ö. 347/958), er-Rummânî (ö. 384/994) ve Kadı Abdülcebbâr (ö. 415/1024) gibi meşhur isimler yanında yüzlerce kurrâ, dilci, fakih ile sahabe ve tabiûn devri müfessirlerinden nakillerde bulunmuştur.

      Zemahşerî'nin bu tefsiri daha ziyade dil ve belâğat bakımından önemlidir ve belâğat yönünden Kur'ân'ın mucizelinini ortaya koymaya çalışmıştır. Bu yönüyle kendinden sonra gelen bütün dirayet tefsirleri ondan istifade etmişler ve Keşşâf tefsiri "Ummu't-tefâsîr=Tefsirlerin anası veya ana tefsir" kabul edilmiştir.

      http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=2934



    • Ta'rîb

      Yabancı kelime ve terimlerin Arapçalaştırılması, bir yabancı dildeki eserlerin Arapça’ya çevrilmesi ve Araplaştırma anlamlarında bir terimdir. Sözlükte “Arapçalaştırmak, Araplaştırmak” mânasındaki ta‘rîb terim olarak Arapça’ya giren yabancı kelimelerin bu dilin kalıplarına ve fonetik kurallarına uydurulması, yabancı bir eserin Arapça’ya tercüme edilmesi, aslen Arap olmayan bir kimse veya toplumun Araplaştırılması, uzun süre yabancı egemenliğinde kaldıktan sonra bağımsızlıklarına kavuşan Arap ülkelerinde resmî dilin Arapçalaştırılması, modern dönemde ortaya çıkan bilim ve teknoloji terimlerine Arapça karşılıklar bulunması gibi anlamlar ifade eder. İ‘râb kelimesi de aynı mânada kullanılmıştır; muarreb veya mu‘reb “Arapçalaşmış” demektir.

      التعريب (Arabization)لفظٌ مشتركٌ متعددُ المعاني، يعرّفه معجمُ لسانُ العربِ بانّه مصدر عرّب، وعرّب منطقه أي هذّبه من اللحن، وتعريب الاسمِ الاعجمي هو أنْ تتفوّهَ به العربُ على منهاجها، أما المعجمُ الوسيطُ فيعرّفُ التعريبَ بِأَنّهُ صبغ الكلمة (المُصْطَلحْ) بصبغة عربية عند نقلها بلفظها الاجنبي إلى اللغة العربية. وتعتبر الترجمة أحد معاني التعريب وأحد أقوى وسائله وهو نقل النصوص من اللغات الأجنبية إلى اللغة العربية،، وبهذا فإن مصطلح التعريب ينصرف هنا إلى معنى الترجمة.ونستنبط من التعريفات السابقة ان المعنى الاستراتيجي للتعريب هو: ان تكون اللغة العربية لغة العلم والعمل والفكر والادارة والشعور، وهذا ما نحن بصدده. ينما يرى آخرون كالدكتور صفاء خلوصي بأن التعريب غير الترجمة. فالترجمةُ كما يقولُ هي نقلُ معنى واسلوب من لغةٍ إلى اخرىَ، بينما التعريبُ هوَ رسمُ لفظةٍ اجنبيةٍ بحروفٍ عربية، وهو ما يعرفُ بالإنجليزيةِ بـ (Transliteration) أو (Transcription) أو "الترجمةِ الصوتية"، والطريقةُ المتّبعةُ فيها هي الطريقةُ نفسهاَالتي اتّبَعها قدماءُ العربْ، أي كتابةُ الحروفِ التي لا نظيرَ لها في العربيةِ بما يقاربهاَ في النطقِ. وقد عالج العلامةُ ابن خلدون هذا الموضوع في مقدمتهِ الخالدةُ فقال يرحمه اللهُ: "... ولما كان كتابنا مشتملاً على أخبارِ البربر وبعضِ العجمِ وكانت تعرضُ لنا في أسمائهمْ أو بعضِ كلماتهمْ حروفٌ ليست من لغةِ كتابنا ولا أصطلاحُ أوضاعنا اضطررنا إلى بيانهِ ولم نكتفِ برسمِ الحرفِ الذي يليه كما قلنا لأنّهُ عندنا غير وافٍ لالدّلالةِ عليه فاصطلحتُ في كتابيَ هذا على أنْ أضعَ ذلك الحرفُ العجميُ بما يدل على الحرفينِ الذينِ يكتنفانه ليتوسط القاريءُ بالنطقِ بين مخرجي ذينك الحرفينِ فتحصلُ تأديتهُ وإنما اقتبست ذلكَ منْ رسمِ أهلِ المصحفِ حروفُ الإشمامِ كالصراطِ في قراءةِ خَلَف فإنّ النطقَ بصادهِ فيها متوسطٌ بينَ الصادِ والزاي، فوضعوا الصادَ ورسموا في داخلهاَ شكلُ الزايِ ودلّ عندهم على التوسطِ بين الحرفينِ".


      تعريفٌ آخر: وهو نقل نصوص أجنبية إلى العربية وإيجاد مقابلاتٍ عربية للمفاهيم الجديدة. التعريب ليس نشاطاً حديث العهد، فقد قام العرب منذ فجر الحضارة العربية الإسلامية بنقل النصوص العلمية إلى اللغة العربية، كما أجريت عملية تعريب الدواوين أي تحويل التدوين إلى اللغة العربية.

      وفي أيامنا يجري جدل حول ضرورة ومدى التعريب في التعليم الجامعي.

      أهم حجج معارضي التعريب هي أن العالم العربي حالياً لا يسهم في العلوم الحديثة، ولذا من الأفضل أن يتم التدريس باللغة الإنكليزية بصفتها لغة العلوم والفنون، وذلك لكي يعتاد المتعلمون على قراءة أحدث المواد العلمية باللغة التي تم نشرها بها؛ وأن سرعة التطور العلمي لا يترك للغة العربية مجالاً لاستيعاب المصطلحات الحديثة؛ وأن حركة الترجمة لا يمكن أن تلحق بسرعة التطور العلمي.

      أما مؤيدو التعريب فيشيرون إلى أن أغلب الطلاب لن يلموا باللغة الأجنبية بالقدر الذي يسمح لهم بالاطلاع على المراجع الأجنبية وفهمها بيسر؛ وأن التعليم باللغة الأجنبية يمكن أن يخلق عند الإنسان ازدواجية في الشخصية ويؤدي إلى انقطاعه عن ثقافته الأم؛ وأن التعليم باللغة الأم يوفر الكثير من الجهد الذي يُهدَر على فهم النص الأجنبي بحد ذاته، ويوجه الجهود إلى فهم المادة العلمية نفسها؛ وأن اللغة العربية قادرة على استيعاب العلوم الحديثة؛ وأن المفاهيم العلمية الأساسية أكثر ثباتاً، ولا ينكرون ضرورة الإلمام باللغات الأجنبية للاطلاع على المستجدات.

      يرجع تعريب التعليم الجامعي في العصر الحديث إلى محمد علي في مصر؛ أما حالياً، ففي أغلب الدول العربية يتم تعليم أغلب المواد العلمية، خاصة الطب والهندسات، بلغة أجنبية (إنكليزية أو فرنسية) ويجري التعليم باللغة العربية في جامعات سوريا، كما أجريت تجربة قصيرة الأمد في آخر التسعينات في تعريب التعليم بجامعة سبها في ليبيا، وحالياً يجري تعريب التعليم الجامعي في السودان.

      https://www.marefa.org/تعريب




    • Sözlük Çalışmaları

      Sözlükte “kapalılık” anlamındaki ucme kökünden türeyen i‘câm “kapalılığı gidermek”, mu‘cem ise “kapalılığı giderme / kapalılığı giderilmiş (söz, kelime, harf vb.)” demektir. Buna göre benzer harfler arasındaki karışıklığı noktalarla gidermeye i‘câm, noktalı harflere el-hurûfü’l-mu‘ceme, bazılarına nokta koymak suretiyle karışıklığı / kapalılığı giderilen alfabe harflerine de hurûfü’l-mu‘cem denir. Özel isimlerin alfabe sırasına göre dizimini esas alan eserlerle sözlüklere mu‘cem adının verilmesi de isimlerdeki karışıklığı önleyen, kelimelerin anlamları arasındaki karışıklığı gideren eserler olmaları sebebiyledir. Mu‘cem terimi sözlük, tefsir ve hadis, tabakat ve biyografi, ülke adları gibi çeşitli alanlarda kullanılır. İsimlerin alfabetik sıralandığı çalışmalara ve ansiklopedik tertibe de bu ad verilmektedir. İlk râvisine (sahâbe) göre tertip edilen müsned türü eserlerin aksine son râvisine göre düzenlenen eserlere de mu‘cem denmektedir.

      Araplar’da sözlükle ilgili bazı faaliyetler, Kur’an’da mânaları bilinmeyen (garîb) kelimeler hakkında sahâbîlerin sorduğu sorulara Hz. Peygamber’in verdiği cevaplarla başlamıştır. Bu tür faaliyetler ashap devrinde artarak devam etmiş, dönemin ileri gelen âlimleri bu soruları cevaplandırmıştır. İbn Abbas’tan nakledilen, Kur’an’da anlamı bilinmeyen kelimelerin hangi kabilelere ait olduğuna ve ne anlama geldiğine dair rivayetlerin Atâ b. Ebû Rebâh tarafından derlendiği Ġarîbü’l-Ḳurʾân, yine İbn Abbas’ın Kur’an’da Kureyş dışındaki Arap kabilelerinin lehçelerinden veya başka dillerden gelen kelimeleri açıkladığı el-Luġāt fi’l-Ḳurʾân, Hâricî liderleri Nâfi‘ b. Ezrak ile Necde b. Âmir’in, Kur’an’daki 200 kadar garîb kelimeyle ilgili olarak kendisine sordukları soruları eski Arap şiirinden örnekler zikrederek cevapladığı Mesâʾilü Nâfiʿ b. el-Ezraḳ adlı eserlerle ona ait rivayetlerden derlenmiş tefsiri Arap sözlükçülüğüne dair en eski çalışmalardır (eserler için bk. DİA, I, 79). II-III. (VIII-IX.) ve daha sonraki yüzyıllarda kaleme alınan garîbü’l-Kur’ân ve garîbü’l-hadîsle ilgili eserler de sözlük niteliğinde kabul edilmiştir (bk. GARÎBÜ’l-HADÎS; GARÎBÜ’l-KUR’ÂN). Ticarî münasebetler ve fetihler sebebiyle yabancı unsurların Araplar’la karışması neticesinde Arap dilinde hatalı konuşma ve kullanımların yaygınlaşması üzerine başta Halîl b. Ahmed, Halef el-Ahmer, Kisâî, Nadr b. Şümeyl, Asmaî, Ebû Zeyd el-Ensârî, İbn Düreyd, Ezherî ve Cevherî gibi dilciler olmak üzere âlimler doğru ve yanlış olan sözlük malzemesini derlemeye başlamışlardır. Derlemeyi, doğruluğuna güvendikleri Câhiliye ve sadr-ı İslâm devirlerinde (150 [767] yılına kadar) oluşmuş edebî metinlere ve özellikle şiire, ayrıca bedevîlere hasrederek yabancılarla karışıp dillerinin bozulduğunu kabul ettikleri kabileleri bunun dışında tutmuşlardır (Abdullah el-Bustânî, I, 34; Attâr, eṣ-Ṣıḥâḥ, s. 41-43). İlk aşamada belli bir tasnif düşüncesi olmadan işitme ve kayıt sırasına göre derlemeler yapılmış, ikinci aşamada anlamların birbirine karışmasını önlemek amacıyla derlenen malzeme konularına göre tasnif edilmiş, böylece tek konuyla ilgili kelimelerin bir araya toplandığı yüzlerce sözlük risâlesi meydana getirilmiştir. Tek konulu sözlüklerin çoğu II. (VIII.) yüzyılda yazılmış olup bu tür eserlere ait ortak isimlerin bir kısmı şöyledir: Kitâbü’n-Nevâdir, Laḥnü’l-ʿâmme, Ḫalḳu’l-insân, Kitâbü’l-Ḫayl, Kitâbü’l-Ḥaşerât, Kitâbü’l-Esmâʾ, Kitâbü’l-Efʿâl. Sözlük telifinin üçüncü aşamasında dilin bütün kelimelerinin alınması amaçlanmış ve belli bir dizim sistemine göre tam sözlükler hazırlanmıştır. Bunların ilki, Halîl b. Ahmed’in (ö. 175/791) hayatının sonlarına doğru kaleme aldığı Kitâbü’l-ʿAyn’dır. Halîl’in Arap dilinin bütün kelimelerini kapsamasını hedeflediği bir sözlük yazmaya karar vermesi o zamana kadar sözlük malzeme ve dokümanlarının, birçok konu sözlüğünün hazır durumda olduğunu göstermektedir.

      Çeşitleri. Arap sözlükçülüğünde mahreç ve alfabe sırasına, konulara, kalıplara göre olmak üzere dört temel dizim şekli görülür. Bunlardan birinin esas alınarak uygulanan özel yöntemlerle çığır açan ve başkalarını etkilemek suretiyle ekol oluşturan sözlüklerle onları izleyen eserlerin özellikleri şöylece sıralanabilir: 1. Ses ve taklîb sistemleri ekolü. Kitâbü’l-ʿAyn’da uygulanan bu sisteme göre (nşr. Mehdî el-Mahzûmî – İbrâhim es-Sâmerrâî, I-VIII, Beyrut 1408/1988) kelime köklerini oluşturan harflerin arasında ilk harflerin mahreçleri sırası esas alınmış, mahrecin en alt kesimi olan boğaz harflerinden (ح، خ، ع، غ، هـ) başlayıp dudak harfleriyle (ب، ف، م) devam eden ve mahreci olmayan (havâ) harflerle (ا، و، ى) sona eren bir dizim uygulanmıştır. Her harfin ayrı bir bölüm (kitab) teşkil ettiği sözlükte boğazın en alt kısmından çıkmalarına rağmen düzensiz ve değişken olmaları yüzünden hemze ve he bölümleriyle değil onları izleyen, daha istikrarlı ve daha sıhhatli olan, daha fazla kelime birleşiminde yer alan ayn harfinin oluşturduğu bölümle (Kitâbü’l-ʿAyn) başlanmıştır. Ayrıca sözlükte taklîb sistemi uygulanmıştır. Buna göre bir kökü meydana getiren harflerin yerlerinin değiştirilmesiyle oluşturulan düzenlenmiş kökler de mahreci en önde geçen harfin bölümünde yer almıştır. Her harfe tahsis edilen temel bölüm iki (muzaaf üçlü), üç, dört ve beş harfli köklerin teşkil ettiği alt bölümlere (bab) ayrılmıştır. Düzenlenmiş köke dahil olup Arap dilinde kullanılan bir kelimenin bulunmaması veya tesbit edilememesi durumunda o kök için “mühmel” (kullanılmıyor) kaydı konulmuştur. Böylece derin bir anlayış ve matematiksel bir yaklaşımla Arap dilinin bütün kelimelerinin kapsanması ve tekrarların önlenmesi amaçlanmıştır. Ebû Mansûr Muhammed b. Ahmed el-Ezherî’nin Tehẕîbü’l-luġa’sı, Ebû Ali el-Kālî’nin el-Bâriʿ adlı hacimli sözlüğü, Seleme b. Âsım el-Kûfî’nin el-Bâriʿ fi’l-luġa’sı, Sâhib b. Abbâd’ın el-Muḥîṭ’i (nşr. M. H. Âl-i Yâsîn, I-XI, Beyrut 1414/1994), İbn Sîde’nin el-Muḥkem ve’l-muḥîṭü’l-aʿẓam’ı (nşr. M. es-Sekkā – H. Nassâr, I-XII, Kahire 1377/1958), Ebû Bekir Muhammed b. Hasan ez-Zübeydî’nin Muḫtaṣarü’l-ʿAyn’ı ve Temmâm b. Gālib’in el-Mûʿab’ı Halîl b. Ahmed mektebine dahildir.

      2. Alfabe sırasına göre dizimi esas alan sözlükler arasında kökün ilk veya son harfine yahut bütün harflerine ya da kelimelerin söylendiği gibi ilk harfiyle diğer harflerine göre dizimi esas alan ve ekol haline gelmiş olan sözlükler vardır. a) Kökün sadece ilk harfine göre alfabetik dizimi uygulayan ilk âlim Kitâbü’l-Cîm adlı eseriyle Ebû Amr eş-Şeybânî’dir (ö. 213/828 [?]). Ebû Amr Şemmer (Şimr) b. Hamdeveyh el-Herevî’ye de (ö. 255/869) bu isimde bir sözlük nisbet edilmektedir. İbn Düreyd’in nâdir ve garîb sözleri ayıklayarak çoğunluk tarafından kullanılan kelimeleri topladığı Cemheretü’l-luġa’sında da yalnız kökün ilk harfine göre dizimle taklîb sistemi uygulanmıştır. Muhammed b. Uzeyz es-Sicistânî’nin Nüzhetü’l-ḳulûb adlı garîbü’l-Kur’ân sözlüğü de bu şekilde sıralanmıştır.

      b) Kökün ilk harfiyle diğer harfleri arasında baştan sona doğru alfabetik dizimi ilk uygulayan âlim İbn Fâris’tir. İbn Fâris, kullanımı yaygın olan kelimelere yer verdiği Mücmelü’l-luġa’sı ile “mekāyîs” adını verdiği köklerin temel anlamlarıyla onlardan türeyen anlamları incelediği Muʿcemü meḳāyîsi’l-luġa adlı etimolojik sözlüğünde bu sistem görülmektedir. Ebü’l-Meâlî Muhammed b. Temîm el-Bermekî, Cevherî’nin eṣ-Ṣıḥâḥ’ını bu sisteme göre dizmiştir. Bu yöntem, Zemahşerî’nin kelimelerin gerçek anlamlarının yanında mecazi mânalarına da yer verdiği Esâsü’l-belâġa’sında titiz bir şekilde uygulanmıştır. Neşvân el-Himyerî’nin Şemsü’l-ʿulûm adını taşıyan ve kalıplar sistemine göre tertip edilen sözlüğü de bu türün en eski örneklerindendir. Son dönemlerde yazılan Arapça’dan Arapça’ya sözlüklerin çoğunda bu sistem hâkimdir: Butrus el-Bustânî’nin Fîrûzâbâdî’ye ait el-Ḳāmûsü’l-muḥîṭ’i esas alarak hazırladığı Muḥîṭü’l-Muḥîṭ ve Ḳuṭrü’l-Muḥîṭ’i, Saîd eş-Şertûnî’nin Aḳrebü’l-mevârid’i, Abdullah el-Bustânî’nin el-Bustân ve Fâkihetü’l-Bustân’ı, Ali Rızâ’nın Metnü’l-luġa’sı (I-V, Beyrut 1377/1958), Kahire Arap Dil Akademisi’nin hazırladığı el-Muʿcemü’l-kebîr ve el-Muʿcemü’l-vasîṭ’i, Luvîs Ma‘lûf’un el-Müncid’i gibi. İlk defa 1908’de basılan el-Müncid günümüze kadar yaptığı ellinin üzerindeki baskısıyla en çok tutulan sözlüktür.

      c) Alfabetik dizimde kökün son harfini esas alıp diğer harfler arasında da alfabetik sıraya riayet eden ve son harfi aynı olan kelimeleri bir araya toplaması sebebiyle “kafiye sistemi” adı verilen yöntemi ilk defa İsmâil b. Hammâd el-Cevherî (ö. 400/1009) uygulamıştır. Bununla birlikte ziyade edilen, dönüşen ve düşen (ibdâl, kalb, illet, hazf) harfler sebebiyle kökü ihtilâflı olan birçok kelime yüzünden Cevherî’ye eleştiriler yöneltilmiştir. Cevherî, Tâcü’l-luġa ve ṣıḥâḥu’l-ʿArabiyye (eṣ-Ṣıḥâḥ) adını verdiği, yalnız sahih ve yaygın kelimeleri topladığı sözlüğünü de bu sisteme göre dizmiştir. Daha önceki sözlüklerde uygulanan mahreç, taklîb, kalıp, konu ve kökün ilk harfine göre dizim sistemlerinin hiçbiri, aranan kelimeye kolayca ulaşmada Cevherî’nin eṣ-Ṣıḥâḥ’ında uyguladığı kafiye sistemi kadar başarılı olamamış, bu sebeple onun sözlüğü büyük ilgi görmüştür. Cevherî’yi eleştirmek ve eksiklerini tamamlamak için Fîrûzâbâdî’nin yazdığı el-Ḳāmûsü’l-muḥîṭ’i, Sâgānî’nin el-ʿUbâb ile (“bkm” md.sine kadar) et-Tekmile ve’ẕ-ẕeyl ve’ṣ-ṣıla’sı, en geniş Arapça sözlükler olan İbn Manzûr’un Lisânü’l-ʿArab’ı ve Murtazâ ez-Zebîdî’nin Tâcü’l-ʿarûs’u da aynı sisteme göre tertip edilmiştir.

      3. Köklere göre alfabetik dizimde aranan kelimeye ulaşmada diğer sistemlere nisbetle kısmen kolaylık sağlanmış olmakla birlikte kelimelerin köklerinin tesbiti için ziyade harflerin ayıklanması, dönüşenlerin aslının bilinmesi ve düşenlerin belirlenmesi gibi meseleler bu konularda bilgisi olmayanlara güçlük çıkarıyordu. Kökleri belirlemedeki zorluğu ilk farkedenlerden biri olan İbn Düreyd (ö. 321/933), Cemheretü’l-luġa’sında dişil “he”leri kök harf olarak göstermiştir. Aranan kelimenin kolayca bulunabilmesi için XX. yüzyılda Batı tarzı adı verilen, kelimelerin telaffuz edildiği şekliyle ilk harften sona doğru alfabetik sıraya göre dizilmesi sistemi müslüman âlimler arasında III. (IX.) yüzyılın başlarından itibaren bilinmekteydi. Kürâunneml (ö. 310/922), garîb ve nâdir kelimeler sözlüğü olan el-Mücerred’inde (Mekke 1413/1992) kelimeleri söylendiği biçimiyle alarak sadece birinci ve ikinci harflerde alfabetik sıralamaya riayet etmiştir. Yine ona ait olup çok anlamlı kelimelere dair en eski ve kapsamlı sözlük kabul edilen el-Münecced’in (Kahire 1976, 1988) dördüncü bölümünde dizim bu tarzdadır. Kürâunneml’in bu eserleri kelimelerin ikinci harflerini de alfabetik sıraya göre dizen ilk sözlüklerdir. Ayrıca hadislerin delil (şevâhid) olarak kullanıldığı ilk sözlüğün Ezherî’nin Tehẕîbü’l-luġa’sı olduğu ileri sürülüyorsa da Kürâunneml el-Münecced’inde on üç hadisi örnek göstermiştir. Cürcânî’nin et-Taʿrîfât’ı ve Ebü’l-Bekā el-Kefevî’nin el-Külliyyât’ı da bu tertiptedir. Muhammed Buhârî el-Mısrî’nin Lisânü’l-ʿArab ile el-Ḳāmûsü’l-muḥîṭ’i bu sisteme göre düzenlenmiştir.

      4. Arap sözlükçülüğünde kelimelerin konularına göre tasnif edildiği eserler (kavram sözlükleri) Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm’ın (ö. 224/838) el-Ġarîbü’l-muṣannef’i ile başlatılır. 17.000’den fazla kelimeyi kapsayan ve otuz konudan meydana gelen sözlük, II. (VIII.) yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren ortaya çıkmaya başlayan “kitâbü’l-haşerât, kitâbü’l-hayl, kitâbü’l-matar, kitâbü’l-ibil, kitâbü halki’l-insân” gibi tek konuyla ilgili kelimeleri içeren onlarca sözlük risâlesinin bir araya getirilip düzenlenmesiyle oluşturulmuştur. İbnü’s-Sikkît’in (ö. 244/858) Kitâbü’l-Elfâẓ’ı, Kürâunneml’in el-Münecced’i (ilk beş bölüm) ve bu tür sözlüklerin en hacimlisi olan İbn Sîde’nin el-Muḫaṣṣaṣ’ı da birer konu sözlüğüdür.

      5. Kelimelerin morfolojik kalıplara göre tasnif edildiği ilk sözlük İshak b. İbrâhim el-Fârâbî’nin (ö. 350/961 [?]) Dîvânü’l-edeb’idir. Eser, isim ve fiilleri kapsayan ve temel kök kalıpları olan sâlim, muzaaf, misâl, üçlüler, dörtlüler ve hemzeliler olmak üzere altı bölüme ayrılmış, her bölümde yer alan isim ve fiiller, kök ve türemiş kalıpları ayrı ayrı ve kelime köklerinin son harfleriyle ilk harfleri kendi aralarında alfabetik olarak dizilmiş, orta harflerde bu sıraya pek riayet edilmemiştir. Daha sonra Neşvân el-Himyerî’nin Şemsü’l-ʿulûm’u, Ahmed b. Ali el-Beyhakī’nin Tâcü’l-meṣâdir’i, Hüseyin b. Ahmed ez-Zevzenî’nin el-Meṣâdir’i bu sisteme göre tertip edilmiştir.

      İki dilli sözlükler XI. (XVII.) yüzyılın başlarından itibaren hızlanan şarkiyat çalışmalarıyla gelişme sağlamıştır. Ondan önce IV. (X.) yüzyılın ikinci yarısından itibaren görülen iki dilli sözlük telifi Arapça, Süryânîce, Farsça ve Türkçe ile ilgili birkaç eserle sınırlı kalmıştır. Bu alandaki çalışmaların bazıları şunlardır: Hassân Ber Behlûl (ö. 375/985 civarı), Lexicon Syriacum (Süryânîce-Arapça); Kâşgarlı Mahmud, Dîvânü lugāti’t-Türk (Türkçe-Arapça); Hüseyin b. Ahmed ez-Zevzenî, el-Meṣâdir (Arapça-Farsça); Ahmed b. Muhammed el-Meydânî, es-Sâmî fi’l-esâmî (Arapça-Farsça); Zemahşerî, Muḳaddimetü’l-edeb (Arapça-Farsça); Ahmed b. Ali el-Beyhakī, Tâcü’l-meṣâdir (Arapça-Farsça); Cemâl-i Karşî, eṣ-Ṣurâḥ mine’ṣ-Ṣıḥâḥ (Ṣıḥâḥ-ı Cevherî’nin muhtasarı ve Farsça’ya tercümesi); Şehâbeddin İbn Arabşah, Tercümânü’l-mütercem bi-müntehe’l-ereb fî luġati’t-Türk ve’l-ʿAcem ve’l-ʿArab (Arapça-Farsça-Türkçe); Mustafa Ahterî, Ahterî-i Kebîr (Arapça-Türkçe); Mehmed Vankulu, Lugat-ı Vankulı (Ṣıḥâḥ-ı Cevherî’nin tercümesi).

      Şarkiyat çalışmalarına paralel olarak müsteşrikler tarafından ilk aşamada Arapça-Latince olmak üzere bilhassa XIX ve XX. yüzyıllarda Arapça ile otuz kadar farklı dilde yaklaşık 450 (1993’e kadar) sözlük yazılmıştır (krş. Gālî, s. 41-117). İlk sözlükler William Bedwell’e (Lexicon Arabico-Latinum, basılmamıştır), Valentin Schindler’e (Lexicon Pentaglotton, İbrânîce, Keldânîce, Süryânîce, Talmud dili, Arapça, Hanovine 1612) ve François Raphéleng’e (Lexicon Arabicum, Arapça-Latince, Leiden 1613) ait eserlerdir. Bu çalışmalar, 1632’de Antonius Giggeius’un el-Ḳāmûsü’l-muḥîṭ’in Thesaurus Linguae Arabicae: Kenzü’l-luġati’l-ʿArabiyye adıyla Latince’ye tercümesiyle birlikte (I-IV, Mediolani 1632) hız kazanmıştır. Bunların yanında 1632’de J. B. Duval Dictionarium Latino-Arabicum Davidis Regis (Latince-Arapça, Paris 1632), 1636’da Thomas Novaria Thesaurus Arabico-Syro-Latinus (Arapça-Süryânîce-Latince, Roma 1636), 1653’te Jacobus Golius Lexicon Arabico-Latinum (Lugduni Batavorum 1653), 1669’da Edmund Castell Lexicon heptaglotton (İbrânîce-Keldânîce-Süryânîce-Sâmirîce-Habeşçe-Arapça-Farsça, Londini 1669), 1670’te J. F. Nicolai Hodogeticum orientale harmonicum (Jenae 1670, İbrânîce-Keldânîce-Süryânîce-Arapça-Habeşçe-Farsça) ve 1680-1687’de François à Mesgnien Meninski Thesaurus linguarum orientalium / Kenzü’l-luġāti’ş-şarḳıyye (Türkçe-Arapça-Farsça, I-IV, Viennae 1680-1687) adlı eserlerini kaleme almışlardır. Arapça’nın dahil olduğu iki ve çok dilli sözlüklerin ekserisi basının gelişmesiyle artan uluslararası ilişkilere paralel şekilde son zamanlarda yazılmıştır.

      Arapça-Türkçe sözlüklerin en hacimlisi ve Arapça kelimelerin Türkçe karşılıkları bakımından en başarılısı, Mütercim Âsım Efendi’nin, Fîrûzâbâdî’ye ait el-Ḳāmûsü’l-muḥîṭ’in şerhlerinden ve başka kaynaklardan yararlanılarak tamamlanan ve açıklamalı tercümesi olan el-Oḳyânûsü’l-basîṭ fî tercemeti’l-Ḳāmûsi’l-muḥîṭ’idir (Bulak 1250; İstanbul 1305). Arapça-Türkçe Büyük Lugat (H. Atay v.dğr., I, Ankara 1964, eksik), Arapça-Türkçe Yeni Kamus ile (B. Topaloğlu – H. Karaman, İstanbul 1967) başta Mevlüt Sarı olmak üzere Serdar Mutçalı ve İlyas Karslı tarafından yazılanlar da bu tür sözlüklerdir. Ayrıca Türkçe-Arapça ve Arapça-Türkçe-Farsça birçok sözlük kaleme alınmıştır (Gālî, s. 79-81).

      Arapça’dan Batı dillerine veya Batı dillerinden Arapça’ya sözlük çalışması yapanların bazıları şunlardır: Arapça-Fransızca: A. B. Kazimirski, J. B. Belot, R. P. A. Dozy, Cebbûr Abdünnûr; Fransızca-Arapça: J. B. Belot, Cebbûr Abdünnûr, Süheyl İdrîs, Ellious Bocthor; Arapça-İngilizce: E. W. Lane (sekiz cilt), J. Milton, Rûhî Ba‘lebekkî, Münîr Ba‘lebekkî, İlyâs Antûn; İngilizce-Arapça: İlyâs Antûn, Rûhî Ba‘lebekkî, G. P. Badger; Arapça-Almanca: Hans Wehr, A. Fischer; Almanca-Arapça: Götz Schregle; Arapça-Fransızca-İngilizce: Régis Blachère (a.g.e., s. 51-74, 91-104).

      Özel alan sözlüklerinin en eskileri Kur’an ve hadislerde yer alan garîb kelimelere dair eserlerdir (a.g.e., s. 147, 188, 199-204). Terim sözlüklerinin çoğu zamanımızda yazılmış olup daha eskileri İbn Sînâ, İbn Meymûn, İbnü’l-Haşşâ ve İbnü’l-Baytâr tarafından kaleme alınan tıp terimleri sözlükleridir (a.g.e., s. 161-169). Son dönemlerde Arap edebiyatı, belâgat, aruz, nahiv vb. alanlarda birçok terim sözlüğü yayımlanmıştır (a.g.e., s. 126, 127, 136, 171, 219-220). Kahire Arap Dil Akademisi çeşitli konularda birçok terim sözlüğü hazırlamaktadır. 1993 yılına kadar 140’a yakın alanda yazılmış 820 civarında terim sözlüğü tesbit edilmiştir (a.g.e., s. 119-226). Arap sözlük bilmine ve Arapça sözlüklere dair el-Müzhir fî ʿulûmi’l-luġa (Celâleddin es-Süyûtî), el-Bülġa fî uṣûli’l-luġa (M. S. el-Kannevcî) gibi eserler yazılmış, çağımızda bu konuda birçok eser ve makale neşredilmiştir

    • İbn Mâlik

      Ebû Abdillâh Cemâlüddîn Muhammed b. Abdillâh b. Mâlik et-Tâî el-Endelüsî el-Ceyyânî (ö. 672/1274)

      el-Elfiyye adlı eseriyle tanınan gramer, sözlük ve kıraat âlimi. 600’de (1204) Kurtuba (Córdoba) civarındaki Ceyyân’da (Jaén) dünyaya geldi. Bazı kaynaklarda doğum tarihi olarak 598 (1202), 601 (1205) ve 602 (1206) yılları da verilmektedir. İspanya’nın fethinden sonra Kurtuba, İşbîliye (Sevilla) ve Mürsiye (Murcia) bölgelerine yerleşen Tay kabilesine mensup olduğu için Tâî nisbesiyle anılır. İbn Mâlik Ceyyân’da Sâbit b. Hıyâr, Ebû Rezîn el-Külâî, Ebü’l-Abbas Ahmed b. Nüvvâr ve Muhammed el-Merşânî gibi âlimlerden dil ve kıraat dersleri aldı. Bir süre Ebû Ali Şelevbîn’in dil derslerini dinledi. Endülüs’teki siyasî istikrarsızlık ve sosyal çalkantılar sebebiyle otuz yaşlarında Kuzey Afrika’ya göç eden İbn Mâlik daha sonra hacca gitti. Dönüşte Dımaşk’a uğradı ve burada muhaddis Ebü’l-Hasan Alemüddin es-Sehâvî, Ebü’l-Fazl Mükerrem ve Ebû Sâdık Hasan b. Sabbâh’ın derslerine katıldı. Bu sırada Dımaşk’ta bulunan dil âlimi Cemâleddin İbnü’l-Hâcib’den de istifade etti. Ardından gittiği Halep’te Ebü’l-Bekā İbn Yaîş ile öğrencisi İbn Amrûn’un derslerinde bulundu.

      هاجر ابن مالك إلى المشرق الإسلامي في الفترة التي كانت تتعرَّض قواعد الأندلس لهجمات النصارى، وكان الاستيلاء على "جيان" مسقط رأس ابن مالك من أهداف ملك قشتالة، وكانت مدينة عظيمة حسنة التخطيط، ذات صروح شاهقة، وتتمتع بمناعة فائقة بأسوارها العالية، وقد تعرَّضت لحصار من النصارى سنة (327هـ = 1230م)، لكنها لم تسقط في أيديهم. وأرجح أن يكون ابن مالك قد هاجر عقب فشل هذا الحصار إلى الشام، حيث أصبح شافعياً. وهناك استكمل دراسته، واتصل بجهابذة النحو والقراءات، فتتلمذ في دمشق على "علم الدين السخاوي" شيخ الإقراء في عصره، و"مكرم بن محمد القرشي"، و"الحسن بن الصباح"، ثم اتجه إلى "حلب"، وكانت من حواضر العلماء، ولزم الشيخ "موفق الدين بن يعيش" أحد أئمة النحو في عصره، وجالس تلميذه "ابن عمرون".

      وقد هيأت له ثقافته الواسعة ونبوغه في العربية والقراءات أن يتصدر حلقات العلم في حلب، وأن تُشَدّ إليه الرِّحال، ويلتف حوله طلاب العلم، بعد أن صار إمامًا في القراءات وعِلَلها، متبحِّرًا في علوم العربية، متمكنًا من النحو والصرف لا يباريه فيهما أحد، حافظًا لأشعار العرب التي يُستشهد بها في اللغة والنحو.

      ثم رحل إلى "حماة" تسبقه شهرته واستقر بها فترة، تصدَّر فيها دروس العربية والقراءات، ثم غادرها إلى القاهرة، واتصل بعلمائها وشيوخها، ثم عاد إلى دمشق، وتصدر حلقات العلم في الجامع الأموي، وعُيِّن إمامًا في "المدرسة العادلية الكبرى"، وولِّي مشيختها، وكانت تشترط التمكن من القراءات وعلوم العربية، وظلَّ في دمشق مشتغلاً بالتدريس والتصنيف حتى تُوفِّي بها.

      مؤلفاته

      كان ابن مالك غزير الإنتاج، تواتيه موهبة عظيمة ومقدرة فذَّة على التأليف، فكتب في النحو واللغة والعروض والقراءات والحديث، واستعمل النثر في التأليف، كما استخدم الشعر في بعض مؤلفاته، ومن أشهر كتبه في النحو: "الكافية الشافية"، وهي أرجوزة طويلة في قواعد والصرف، وكتاب "تسهيل الفوائد وتكميل المقاصد" جمع فيه بإيجاز قواعد النحو مع الاستقصاء؛ بحيث أصبح يُغني عن المطوَّلات في النحو، وقد عُنِي النحاة بهذا الكتاب، ووضعوا له شروحًا عديدة.

      وله في اللغة: "إيجاز التصريف في علم التصريف"، و"تحفة المودود في المقصور والممدود"، و"لاميات الأفعال"، و"الاعتضاد في الظاء والضاد".

      وله في الحديث كتاب "شواهد التوضيح لمشكلات الجامع الصحيح"، وهو شروح نحوية لنحو مائة حديث من صحيح البخاري.

      ألفية ابن مالك

      والألفية هي أشهر مؤلفات ابن مالك حتى كادت تطغى بشهرتها على سائر مؤلفاته، وقد كتب الله لها القبول والانتشار، وهي منظومة شعرية من بحر "الرجز"، تقع في نحو ألف بيت، وتتناول قواعد النحو والصرف ومسائلهما من خلال النظم بقصد تقريبهما، وتذليل مباحثهما، وقد بدأها بذكر الكلام وما يتألف منه، ثم المعرب والمبني من الكلام، ثم المبتدأ والخبر، ثم تتابعت أبواب النحو بعد ذلك، ثم تناول أبواب الصرف، وختم الألفية بفصل في الإعلال بالحذف، وفصل في الإدغام.

      ومن نظمه ما قاله في الكلام وما يتألف منه:

      كَلامُنَا لَفْظٌ مُفِيدٌ كَاسْتَقِم

      واسْمٌ وَفِعْلٌ، ثمَّ حَرْفٌ - الكَلِمْ

      واحدُهُ كلِمَةٌ والقَوْل عَـمْ

      وكِلْمَةٌ بها كـلامٌ قـد يُؤَمْ

      بالجَرِّ والتَنْوِين والنِّدَا، وَأَلْ

      وَمُسْنَدٍ للاسْم تَمييزٌ حَصَلْ

      بتا فَعَلْتُ وَأَتت ويا افْعَلِي

      ونُونِ أَقْبِلَنَّ فِعْلٌ يَنْـجَلِي

      التزم ابن مالك في الألفية المنهج الاختياري الانتقائي، الذي يقوم على المزج بين مذاهب النحاة دون ميل أو انحياز، والتخير منها والترجيح بينها، وهو منهج التزمه في مؤلفاته كلها. كما توسَّع في الاستشهاد بالحديث النبوي، واتخذه أساسًا للتقعيد النحوي إلى جانب الاستشهاد بالقرآن الكريم بقراءاته المختلفة وأشعار العرب.

      يُذكر لابن مالك أنه وضع عناوين جديدة لبعض مسائل النحو، لم يستخدمها أحد قبله من النحاة، مثل باب "النائب عن الفاعل"، وكان جمهور النحاة قبله يسمُّونه: "المفعول الذي لم يُسمَّ فاعله"، و"البدل المطلق" بدلاً من قولهم "بدل كل من كل"، و"المعرف بأداة التعريف" بدلاً من "التعريف بأل". 

      https://www.marefa.org/ابن_مالك



    • İbn Madâ' el-Kurtubî

      Ebü’l-Abbâs (Ebü’l-Kāsım, Ebû Ca‘fer) Ahmed b. Abdirrahmân b. Muhammed b. Madâ’ el-Lahmî el-Kurtubî (ö. 592/1196)

      Dil âlimi ve Zâhirî fakihi. 513 (1120) yılında Kurtuba’da (Córdoba) doğdu. Öğrenimine bu şehirde başladı. İbn Ebü’l-Hısâl, Abdülmelik b. Meserre, Ebû Bekir İbn Müdeyd, İbnü’l-Münâsif, Ruşâtî, Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, Ebü’l-Abbas İbnü’l-Hasîb, Ebû Bekir İbn Semhûn ve İbn Beşküvâl’den hadis, kıraat, fıkıh, dil ve edebiyat dersleri aldı. Daha sonra İşbîliye’ye (Sevilla) giderek Şüreyh b. Muhammed er-Ruaynî’den kıraat, Ebü’l-Kāsım İbnü’r-Remmâk’tan dil ve edebiyat okudu, ayrıca Kurtuba’dan İşbîliye’ye gelen Ebû Bekir İbnü’l-Arabî’nin derslerine burada da devam etti. Bir süre Sebte’de (Ceuta) Kādî İyâz’dan, Meriye’de (Almeria) İbn Atıyye el-Endelüsî ve Ebü’l-Haccâc el-Kudâî’den hadis dinledi. Ebü’l-Hasan Ali b. Mevhib el-Cüzâmî, Ebû Bekir İbn Fendele ve diğer bazı âlimlerden hadis rivayetine icâzet aldı. Ders ve icâzet aldığı hocalarının isimlerini el-Bernâmec adlı eserinde kaydetti (Abdülvehhâb b. Mansûr, III, 357). Bu yıllarda derlediği hadis mecmuaları Meriye’nin hıristiyanların eline geçtiği sırada kaybolmuştur.


      أبو العباس، أحمد بن عبد الرحمن ابن محمد بن مضاء اللخمي القرطبي (513-592 هـ/1116 - 1196م) ولد في قرطبة بالأندلس. من علماء النحو، وله فيه آراء ومذاهب خالف فيها جميع النحويين، ارتحل إلى إشبيلية حيث ابن الرماك 541 هـ ليدرس عليه كتاب سيبويه، ثم هاجر في طلب الحديث إلى سبتة بالمغرب .

      انتهى المطاف به أن أصبح حجة في الفقه الظاهري، وهو مذهب دولة الموحدين الذين حكموا المغرب والأندلس (541 - 668 هـ) فولوه أولاً قضاء فاس وبجاية، ثم ما لبث الأمير يوسف بن عبد المؤمن 580 هـ أن جعله قاضي الجماعة في الدولة كلها، ويوسف هذا عُرف بتعصبه للمذهب الظاهري، وظل ابن مضاء في هذا المنصب إلى أن توفي في عهد الأمير يعقوب بن يوسف 595 هـ.


      ثورة على النحو

      وذلك أنه وجد الأبحاث النحوية ـ كأبحاث الفقه ـ تتضخم بتقديرات وتأويلات وتعليلات وآراء لا حصر لها، فمضى يهاجمها في ثلاثة كتب، هي: المشرق في النحو، وتنزيه القرآن عما لا يليق بالبيان، والرد على النحاة وهذا الأخير هو الذي انتهى إلينا من آثاره، وقد أقيم الكتاب على أسس هي في الحقيقة انعكاسٌ لمذهب ابن مضاء في الفقه

      https://www.marefa.org/ابن_مضاء

    • Çağdaş Arapça Sözlükler

       Araplarda Sözlükçülük Çalışmaları Arapçada sözlük kavramı mu‘cem, kâmûs sözcükleriyle karşılanmaktadır. Mu‘cem sözcüğü ‘a-ce-me kökünden gelmekte olup, sınamak, denemek, birini teste tabi tutmak gibi anlamlara gelir.  a‘-ce-me sözcüğü bu kökün  veznine girmiş hali olup, yazıya veya harfe hareke, nokta koymak anlamına gelmektedir.  mu‘cem sözcüğü ise bu kökün  kalıbına girmiş şekli olup (ismi mef‘ûl, edilgen ortaç) anlaşılmayan, kapalı noktaları giderilmiş yazı, söz gibi anlamlara gelmektedir (Ebu Şerîfe v.d., 1989:113-114).
      Araplarda sözlük yazımının başlıca sebebi fasih Arapçanın inceliklerini en iyi şekilde gösterebilmek, sözcüklerin gramatik ve morfolojik açıdan doğru kullanımlarını görebilmekti. Arap sözlük çalışmaları miladi 7. yüzyılda çölden şehre göç edip yerleşen âlimlerin dilde gördükleri hataları ve yabancı sözcükleri düzeltmeleriyle başlamıştı (ed-Dâye, 1985:206-207). Kur’ânı okurken ve açıklarken yanlışlıklara düşme korkusu ve dile yabancı kelimelerin girmesine engel olmak da bu nedenler arasındaydı. O dönemlerde herhangi bir kelimenin anlamı öğrenilmek istendiğinde dönemin bilginlerine başvuruluyordu. Bu bilginlerin vefatıyla bilgilerin yok olmasından da endişe duyuluyordu. Sözlük yazma çalışmaları bir nevi bu bilginlerin sözcükleri ölümsüzleştirme çabası olarak ortaya çıkmıştı (Koçak, 2001:3). Bu çalışmaları sistematik olarak ifade edecek olursak Arapça sözlüklerin doğuşu üç aşamada gerçekleşmiştir. İlk aşama âlimlerin veya râvîlerin miladi 7. yüzyılda başlayıp takip eden iki yüzyıl boyunca eski şiirler, hadisler ve Kur’ân-ı-Kerim’de geçen ibareleri toplamasıyla başlamıştır. Ebû Zeyd el-Ensârî’nin en-Nevâdir fi’l-Luğa adlı kitabı günümüze ulaşan ve bu dönemi yansıtan en iyi eserdir. İkinci aşamada dilsel ibarelerin belirli bir konuya ve düzene göre yaprak yaprak sınıflandırıldığını görüyoruz. el-Asma‘î’nin Kitâbu’l-İbil (Deve Kitabı), Kitâbu’l-Hayl (At Kitabı), Kitâbu Esmâ’i’l-Vuḥûş ve Sıfâtuhâ (Yabani Hayvan Adları ve Nitelikleri Kitabı), Kitâbu’n-Naḥl (Arı Kitabı), Kitâbu’n-Nebât ve’ş-Şecer (Bitkiler ve Ağaçlar Kitabı) gibi belli konulara ilişkin kitaplar bunlara örnek gösterilebilir.1 Sadece isimlerini aldıkları sözcükle ilgili tüm kavramları içeren bu sözlüklere bakarak, kavram alanı çalışmalarının Arapların erken dönemlerinde bile olduğunu söyleyebiliriz. Bu dönemde, alfabedeki tek bir harf alınarak bu harfle başlayan tüm sözcüklerin sıralandığı sözlüklere de rastlanmaktadır. Ebû Zeyd el-Ensârî’nin (öl.215/830) Kitâbu’l-Hemze’si ve Ebu ‘Amr eş-Şeybânî’nin (öl.206/821) Kitâbu’l-Cîm adlı eseri bu sözlüklere örnektir. Ayrıca siyah-beyaz, satın almak-satmak gibi birbirine zıt sözcüklerin bir araya getirildiği çalışmaların yanı sıra, üç harfli sözcüklerin farklı harekelerle kazandıkları anlamların tümünün sıralandığı sözlükler de bu aşamada karşımıza çıkmaktadır. Üçüncü aşama düzenli, kapsamlı genel sözlüklerin ortaya çıktığı dönemdir. Bu dönemde dildeki hatalı kullanımları önlemek, Kur’âna ve şer‘i metinlere açıklık kazandırmak hedeflenmişti. Gerek bilimsel düzeni, gerek kapsamıyla Halîl b. Aḥmet el-Ferâhidî’nin (öl.173/789) Kitâbu’l-‘Ayn adlı sözlüğü bu dönemdeki ilk sözlüktür (Ebû Şerîfe v.d.1989: 116-118). Hicri II. yüzyılın sonlarına doğru yazılan bu sözlük (m.700 lerin sonlarına doğru) harflerin mahreçleri (çıkış yerleri) esas alınarak düzenlenmiştir. Halîl b. Aḥmed sözlüğe  ع(ayn) harfiyle başlamıştır. Bu harf gırtlaktaki çıkış yeri bakımından en geride olanıdır (el-Kınnevcî 1988:123). Halîl b. Ahmed’in bu yöntemini izleyen öğrencilerinin: el-Ezherî (öl.370/980), Tehzîbu’l-Luğa, el-Kâlî (öl.356/967), el-Bârî’, İbn Sîde el-Muḥkem (öl.548/1153), ez-Zebîdî (öl.1205/1790) Muḥtaṣaru’l-‘Ayn adlı sözlükleri de bulunmaktadır. Bu sözlükleri İbn Dureyd’in (öl.321/933 ), Cemheretu’l-Luğa, İbn Fâris b. Zekeriyâ’nın (öl.395/1005), Meḳâyîsu’l-Luğa ve el-Mucmel adlı sözlükleri izlemiştir. Bu üç sözlük daha öncekilerden farklı olarak alfabetik şekilde düzenlenmiştir.
      Daha sonra el-Cevherî’nin (öl.h.393/m.1003), es-Sıḥaḥ, İbn Manzûr’un (öl.711/1311), Lisânu’l-‘Arab, Fîrûzâbâdî’nin (öl.817/1414) Kâmûsu’l-Muḥît, Zebîdî’nin, (öl.1205/1790 ) Tâcu’l-‘Arûs adlı eserleri yazılmıştır. Sözcüklerin kökleri esas alınarak yazılan sözlüklerden Butrus el-Bustânî’nin (öl.1300/1883), Muḥîṭ el-Muḥîṭ ve Kitâbu’-Muḥîṭ, Luis Ma‘lûf’un (öl.1365/1946), el-Muncid ve Kahire Arap Dil Kurumu’nun el-Mu‘cemu’l-Vasîṭ adlı sözlükleri gelmektedir. Tarihsel seyir içinde bu sözlükleri Abdullah el-Alâylî’nın 1963 yılında yayımlanan el-Merca‘, Cubran Mes‘ûd’un 1964 yılında yayımlanan er-Râ’id, Fuâd Efrâm el-Bustânî’nin 1967 yılında yayımlanan el-Muncid el-Ebcedî, Halîl el-Cerr’in 1973 yılında yayımlanan Lârus adlı sözlükleri izlemektedir (Ebû Şerîfe v.d.1989:120-129). Kâsım’ın Arapçaya uyarladığı sözlük sınıflaması ise aşağıdaki gibi sıralanmaktadır (1987:19-32). Ayrıca yukarıda da isimlerine değindiğimiz bu sözlükler kelimelerin son harfleri, kelimelerin ilk harfleri ve kelimelerin okunduğu şekilde düzenlenen sözlükler olarak da gruplara ayrılmıştır (Eren, 2009:133).
      1-el-Mu‘cemu’l-Luğavî ( Dil Sözlükleri) Her sözcüğün anlamı ve açıklaması verilen, sistemli bir şekilde hazırlanan alfabetik sözlüklerdir. Lisânu’l-‘Arab, es-Sıḥaḥ, Tâcu’l-‘Arûs, Metnu’lLuğa, el-Mu‘cemu’l-Vasîṭ bunlardandır.
      Sözlük yazma ölçütlerine göre dil sözlükleri aşağıdaki bölümlere ayrılırlar. a) el-Mu‘cemu’t-Te‘sîlî (Etimolojik Sözlükler) Sözcüğün kökünü ve ilk kullanılış şeklini veren sözlüklerdir. Arapçada bu kapsamda bir sözlük çalışması yoktur. el-Yesû‘î’nin Ğarâ’ibu’l-Luğati’l‘Arabiyye adlı kitabı ile ‘Abdulḥaḳ Fâḍıl’ın Muğâmerât Luğaviyye adlı kitabının bölümleri içinde benzer çalışmalar bulunmaktadır.
      b) el-Mu‘cemu’t-Taṭavvurî ev et-Târîhî ( Gelişim veya Tarih Sözlükleri) Sözcüklerin geçen yıllar süresince söyleniş şekillerini ve anlam aşamalarını gösteren sözlüklerdir. Bu konuda yazılmış kapsamlı bir sözlük olmamakla birlikte el-‘Alâylî’nin el-Merca‘ adlı sözlüğünün ilk bölümünde böyle bir çalışma bulunmaktadır.
      c) Mu‘cemu’l-Muṣṭalahâti’l-Luğaviyye (Dil Terimleri Sözlüğü) Aynı konuda ve belirli alandaki sözcükleri bir araya getiren sözlüklerdir. Sözcüğün dilsel anlamının yanı sıra, bilim ve sanat dünyasında kullanılan anlamı da verilmektedir. Fahruddîn et-Tarîḥî’ nin Mecma‘u’l-Baḥreyn adlı sözlüğü bu gruba girmektedir.
      d) el-Mu‘cemu’l-Mi‘yârî ev et-Ta‘lîmî (Kılavuz veya Öğretici Sözlükler) Dilin kullanımlarını ve doğallığını korumak amacıyla dilsel kullanım ve kuralları veren sözlüklerdir. ez-Zebîdî’nin Laḥnu’l-‘Âmme, Muhammed el-‘Adnânî’nin el-Ahtâ’ eş-Şâ’i‘a gibi sözlükleri bu gruba girer.
      e) Mu‘cemu’t-Tevassu‘u’d-Delâlî ev el-Mecâz (Anlamsal Genişleme ve Mecaz Sözlükleri) Sözcüklerin gerçek ve mecazi anlamda kullanılan durumlarını gösteren sözlüklerdir. Zemaḥşerî’nin, Esâsu’l-Belâğa adlı sözlüğü bu gruba örnek olarak verilebilir.
      f) Mu‘cemu’l-Ef‘âl (Fiiller Sözlüğü) Fiilleri tüm yönleriyle ele alan sözlüklerdir. İbnu’l-Kûtiyye’nin, Ebniyetu’l-Ef‘âl adlı sözlüğü örnek olarak verilebilir. 
      g) Mu‘cemul-Mu‘arreb ve’d-Daḫîl Arapçalaşmış ya da Arapçaya girmiş olan sözcükleri kapsayan sözlükler dir. el-Cevâlikî’nin el-Mu‘arreb adlı sözlüğü bu gruba girer.
      h) Mu‘cemu’l-Ezḍâḍ Bir sözcüğün zıt anlamlılarının sıralandığı sözlüklerdir. Ebû’t-Tayyib el-Luğavî’nin, el-Ezḍâḍ adlı sözlüğü örnek olarak verilebilir.
      i) Mu‘cemu’l-İbdâl Telaffuz olarak aralarında benzerlik bulunan harflerden oluşan sözcükleri sıralayan sözlüklerdir. Yine Ebû’t-Tayyib el-Luğavî’nin bu bağlamdaki çalışması da el-İbdâl adını taşımaktadır.
      2) M,u‘cemu’l-Me‘ânî ev et-Tecânusî (Anlam veya benzerlik sözlükleri) Lafzı değil, anlamı ele alan sözlüklerdir. Bu sözlüklere konu sözlükleri de denir. Eşanlamlı sözcükler de bu tür sözlüklerin kapsamı içine girerler. es-Se‘âlibî’nin “Fıkhu’l-luğa ve sırru’l-‘Arabiyye”, İbn Sîde’nin “elMuḫaṣṣaṣ”adlı eserleri bu gruba örnek olarak verilebilir. 
      3) Mu‘cemu’l-Muṣṭalahât (Terim Sözlükleri) Belirli bir bilim veya konuyla ilgili terimlerin farklı kullanımlarıyla beraber ele alındığı teknik sözlüklerdir. Genel olarak yabancı dillerde kullanılan belirli bir konuya ait terimlerin Arapçalaştırılması suretiyle oluşturulan sözlüklerdir. Bu konudaki çalışmalar devam etmektedir.
         4) el-Mu‘cemu’s-Sunâ’iyyu’l-Luğa ev el-Mute‘addidu’l-Luğât (İki veya çok dilli sözlükler) Bir sözcüğün anlamının farklı bir dilde açıklandığı sözlüklerdir. İngilizce-Arapça sözlük gibi. Bugünkü ilmi anlamıyla ise sözlük, bir dilin sözcüklerini, terimlerini özel bir düzenekle sınıflandıran, sözcüklerin eşanlamlılarını, benzerlerini veya kökenlerini veren yapıt olarak tanımlanabilir (Kâsım, 1987:19). Genel bir sözlükten günlük dildeki tüm kelimelerin anlamlarını açıklaması, köklerini, okunuş şekillerini göstermesi beklenir. Çalışmada kendisinden yararlandığımız el-Mu‘cemu’l-‘Arabiyyu’l-Esâsî genel bir sözlüktür. 

       2.1. el-Mu‘cemu’l-‘Arabiyyu’l-Esâsî (Temel Arapça Sözlük) el-Mu‘cemu’l-‘Arabiyyu’l-Esâsî (Temel Arapça Sözlük), elMunazzamatu’l-‘Arabiyye li’t-Terbiye ve’s-Sekâfe ve’l-‘Ulûm (Arap Bilim, Eğitim ve Kültür Kuruluşu) tarafından 1347 sayfa olarak yayımlanan ve pek çok Arap ülkesinin “Arap Dil Kurumları” ve önde gelen Arap dilcilerinin bir araya gelmesiyle hazırlanan bir sözlüktür. Sözlükte 25.000 madde başı vardır. Her madde başının farklı anlamda 20’den fazla kelime barındırabilmesi düşünüldüğünde, sözlüğün ortalama 300-350 bin civarında kelime içerdiğini söylemek mümkündür.
      Sözlüğü hazırlayanlar büyük bir titizlikle, sade bir dil kullanarak, sözcükleri örnek cümlelerle de pekiştirerek gerek Arapçalaşmış, (Mu‘arreb) gerekse Arapçaya sonradan girmiş (Daḫîl) sözcükleri de göz önüne alarak, bilim ve kültür hayatında kullanılan modern kavramları bir araya getirmek istemişlerdir. Daha önce yayımlanan sözlükler modern çağın gereklerini karşılayacak sözcükler barındıran söz varlığına sahip değildi. Daha çok klasik Arapçanın kalıplaşmış söz varlığını içeren ansiklopedik dev sözlüklerdi. Örneğin bu sözlüklerden Lisânu’l-‘Arab, 20 cilt civarında; Tâcu’l-‘Arûs ise 40 cilt civarında olup gerek Arap, gerek yabancı olsun Arapçayı inceleyen kişilere günlük dille ve temel kavram alanlarıyla ilgili kısa ve net bilgiler vermiyorlardı. Hatta bu sözlüklerde geçen çoğu kelimenin anlamı anadili konuşucuları tarafından bile bilinmiyordu. Aşağıda alfabetik olarak dizinlenen daha önce de isimlerinden bahsettiğimiz bu sözlükler şüphesiz el-Mu‘cemu’l‘Arabiyyu’l-Esâsî yayımlanana kadar pek çok eksiği gidermişti; ancak modern hayatın gereksinimlerine karşılık verecek bir sözlük yazılması ihtiyacından doğan el-Mu‘cemu’l-‘Arabiyyu’l-Esâsî bütün bu eksikliklere yanıt bulma çabasının bir ürünüydü. Bu sözlüğün taşıdığı önemin ortaya çıkması için daha önce yayımlanan Arapça sözlüklere değinmek yerinde olacaktır. Şimdiye kadar Arap coğrafyasında yayımlanan ve daha önce yapılan genel sözlük nitelendirmelerine uyan sözlükler el-esâsî adlı sözlüğün girişinde yazarlarının yaşadıkları dönem temel alınarak aşağıdaki gibi sıralanmaktadır(el-Esâsî:6). 

      Kitâbu’l-‘Ayn   : Halîl b. Ahmed ( öl.173 /789 ) el-Hurûf    : Ebû ‘Amr eş-Şeybânî (öl. 206/ 821 ) el-Elfâz    : İbn Sikkît (öl.244/858 ) el-Cemhere   : İbn Dureyd (öl.321/ 933) el-Bârî    : Ebû Alî el-Kâlî (öl.356/ 967) Tehzîbu’l-Luğa   : el-Ezherî (öl.370/ 980) Meḳâyîsu’l-Luğa ve el-Mucmel : İbn Fâris (öl.395/ 1005 ) es-Sıḥâḥ    : el-Cevherî ( öl.393/1003) el-Muhkem ve’l-Muḫaṣṣaṣ  : İbn Side (öl.458/1066 ) Lisânu’l-‘Arab   : İbn Manzûr (öl.711/ 1311 ) el-Kâmûsu’l-Muḥîṭ  : Fîrûzâbâdî ( öl.817/ 1414) Tâcu’l-‘Arûs   : Zebîdî ( öl.1205/ 1790 ) Muḥîṭ el-Muḥîṭ ve Kitâbu’l-Muḥîṭ: Butrus el-Bustânî (öl.1300/1883 ) el-Muncid   : Luis Ma‘lûf (öl.1365/1946) el-Mu ‘cemu’l-Vasîṭ   : Kahire Arap Dil Kurumu (öl.1380/ 1960) Bu sözlüklere ek olarak ilk defa 1964 yılında basılan Cubran Mes‘ûd tarafından hazırlanan er-Râ’id, 1973 yılında basılan ve Halîl el-Cerr tarafından hazırlanan Lârus adlı sözlükler de bulunmaktadır. Yukarıda adı geçen sözlükleri incelediğimizde el-Mu‘cemu’l-Vasîṭ’ten itibaren bir modernleşme ve günümüze uyabilme çabası içinde olduklarını görüyoruz; ancak bu sözlüklerin klasik sözlüklerde olmayan ilmi ve teknik terimleri içermek konusunda pek başarılı oldukları söylenemez. Örneğin, el-Vasîṭ, klasik sözlüklerin üslubundan tam olarak sıyrılamamıştır. Madde başı veya terim açıklamaları yönünden eleştirilmekle birlikte, özellikle ismi mef‘ûlden türemiş kavramları içermemektedir. Kelimenin okunduğu şekliyle düzenlenen er-Ra’id ve Lârus sözlükleri ise kelimelerin açıklamalarını yaparken Kur’an ve hadislerden örnekler getirmiştir. Bütün bu sözlük yapılanmalarının günümüz kullanımı açısından çok modern olmadığı açıktır. 

      Yukarıda adı geçen sözlüklerin yayımlanmasının üzerinden yaklaşık çeyrek asır geçtikten sonra, el-Munazzamatu’l-‘Arabiyye li’t-Terbiye ve’s-Sekâfe ve’l-‘Ulûm (Arap Bilim, Eğitim ve Kültür Kuruluşu) tarafından 31 Mart-8 Nisan 1981 tarihlerinde Rabat şehrinde gerçekleştirilen toplantılarda, modern bir sözlüğün eksikliğini her zaman dile getiren farklı Arap ülkelerinden Arap Dil Kurumu mensupları, araştırmacılar, sözlük yazarları ve dilbilimciler bir araya gelerek modern bir Arapça sözlük yazmak konusunda görüşlerini paylaştılar. Sözlük yazmanın temel prensiplerine dair kararlar aldılar. Ardından 22-27 Ekim 1982 tarihlerinde farklı Arap ülkelerinden uzmanların katılımıyla Tunus’ta yeniden bir araya gelerek el-Mu‘cemu’l-‘Arabiyyu’l-Esâsî’nin yayımlanmasını kararlaştırdılar. Rabat’taki oturumda kararlaştırılan “konu, sınıflandırma ve yazım ilkeleri” aynen kabul edildi. Ayrıca Arapçayı yabancı dil olarak öğrenen orta ve ileri derecede Arapça bilen yabancı hocalar ve öğrenciler de düşünüldü. Böylece bu sözlük hem Araplar hem de yabancılar için en önemli başvuru kaynağı olacaktı.
      Bu görüşmelerin ardından birbirleriyle gerek yazışarak, gerek yüz yüze görüşlerini paylaşarak titizlikle çalışan Arap dilbilimcileri 1988 yılında bu kapsamlı sözlüğü oluşturmayı başardılar. Bu sözlük basım tarihi olarak günümüze en yakın sözlük olmasının yanı sıra, farklı Arap ülkelerinin Arap Dil Kurumu temsilcilerinin bir araya gelerek oluşturduğu bir sözlük olması dolayısıyla diğerlerinden ayrılmaktadır.


    • Arap Dil Kurumu

      Aralık 1932’de kraliyete ait bir kararnâmeyle Tâlim-Terbiye Bakanlığı’na bağlı olarak Mecmau’l-lugati’l-Arabiyyeti’l-Melekî adıyla kuruldu. Zamanın hükümetinin milliyetçiliğini ve vatanperverliğini gösterme, Kral Fuâd’ın Araplar’ı dil yoluyla birleştirme arzusu gibi siyasî sebepler akademinin kuruluşunda etkili olmuştur. Kurum Arap âlimlerinden ve şarkiyatçılardan seçilen kırk üyeden meydana geliyordu.

      Tüzüğünde yer alan başlıca amaçları Arap dilini bozulmaya karşı korumak, onu çağın ve çağdaş hayatın, bilim ve sanatın ihtiyaçlarına cevap verecek düzeye yükseltmek, fasih dilin kelime ve terimlerini kapsayan bir sözlük hazırlamak, Arap dilinin gelişim sözlüğünü telif etmek, semantiğiyle ilgili çalışmaları neşretmek, Arap lehçelerinin ilmî incelemesini yapmak, kullanılması gereken kelime ve terkipleri belirlemek, Arapça’yı geliştirme yollarını araştırmak, Arap dili ve filolojisine dair eski metinlerin tahkikli neşrini yapmak ve bu çalışmaları yayımlamak üzere bir dergi çıkarmaktır.

      Çeşitli dil meselelerini inceleyen kurum dilin aslı, doğuşu, gelişmesi gibi konulara dair araştırma yazıları neşretmiş, terimlerin belirlenmesi amacıyla komisyonlar oluşturmuştur. Terimlerin tesbiti sırasında izlenmesi gereken metot hususunda bir tereddüt devresi geçiren kurum, neticede ileri sürülen yöntemleri uzlaştırma cihetine giderek üzerinde ittifak edilen ve Arap dilinin temel ilkeleriyle çelişmeyen bütün terimleri benimseme yolunu tercih etmiştir.

      Arap dilinin gramerini ve yazım kurallarını kolaylaştırmayı amaçlayan kurum Arap dilcilerinden ve şarkiyatçılardan meydana gelen bir sözlük komisyonu oluşturmuştur. Komisyon, XX. yüzyıl sözlüğünün zamanımıza kadar ortaya çıkan anlam ve kelimelerle Arap dilini ifade edecek bir kapsama sahip olmasını gerekli görmüş, eski dilcilerin yaptığı gibi kıyas ve iştikak yöntemlerinden yararlanmanın faydalı olduğu görüşünü benimsemiştir. Sözlük alanında kurum için en önemli tercübe henüz tamamlanmamış bulunan August Fischer’in tarihî sözlüğüdür.

      Kurum, genel sözlükler yanında çeşitli terimlere dair özel sözlüklerin telif ve neşrini de gerçekleştirmiştir. Bunların arasında Muʿcemü Fischer (el-Muʿcemü’l-luġavî et-târîḫî), el-Muʿcemü’l-vasîṭ, el-Muʿcemü’l-kebîr, el-Muʿcemü’l-vecîz, Muʿcemü elfâżi’l-Ḳurʾâni’l-Kerîm’den başka medenî kanun ve ticaret kanunlarına dair terimler, tıp, kimya, jeoloji, atom fiziği, biyoloji ve felsefe terimlerini içeren sözlükler yer almaktadır. Kurum ayrıca birçok eski eserin tahkik ve neşrini de gerçekleştirmiş olup bunlardan bazıları şunlardır: Ebû Bekir Hâzimî el-Hemedânî, ʿUcâletü’l-mübtediʾ ve fużâletü’l-müntehî fi’n-neseb (nşr. Abdullah Kennûn, Kahire 1384/1965); Radıyyüddin es-Sâgānî, et-Tekmile ve’ẕ-ẕeyl ve’ṣ-ṣıla fi’l-luġa (nşr. Abdülalîm et-Tahâvî v.dğr., I-VI, Kahire 1970-1979); Ebû Amr eş-Şeybânî, el-Cîm fi’l-luġa (nşr. İbrâhim el-Ebyârî v.dğr., Kahire 1394/1974); Ebû İbrâhim İshak b. İbrâhim el-Fârâbî, Dîvânü’l-edeb fi’l-luġa (nşr. Ahmed Muhtâr Ömer, I-IV, Kahire 1394-1399/1974-1979); Ebû Osman Saîd b. Muhammed el-Muâfirî es-Sarakustî, el-Efʿâl (nşr. Hüseyin Muhammed Muhammed Şeref, I-IV, Kahire 1395-1400/1975-1980). Kurum Mecelletü Mecmaʿi’l-luġati’l-ʿArabiyye adıyla bir dergi çıkarmaktadır.

      BİBLİYOGRAFYA
      Afîf Abdurrahman, el-Cühûdü’l-luġaviyye ḫilâle’l-ḳarni’r-râbiʿ ʿaşer el-hicrî, Riyad 1403/1983, s. 32-41; Şevkī Dayf, Mecmaʿu’l-luġati’l-ʿArabiyye fî ḫamsîne ʿâmen, Kahire 1404/1984, tür.yer.; Ahmet Savran, 19. Yüzyıl Osmanlılar Döneminde Yeni Arap Edebiyatı, Erzurum 1987, s. 47-49; M. Reşâd el-Hamzâvî, Aʿmâlü Mecmaʿi’l-luġati’l-ʿArabiyye bi’l-Ḳāhire, Beyrut 1988, tür.yer.; Abdülazîz er-Rifâî, “Mecmaʿu’l-luġati’l-ʿArabiyye fî ḫamsîne ʿâmen: 1934-1984”, ʿÂlemü’l-kütüb, XIV/3, Riyad 1413/1993, s. 286-289; Hilâl Nâtût, “el-Mecâmiʿu’l-ʿilmiyyetü’l-luġaviyyetü’l-ʿArabiyye ḥadîs̱en”, Âfâḳu’s̱-s̱eḳāfe ve’t-türâs̱, III/11, Dübey 1995, s. 13-25; J. D. J. Waardenburg, “Mad̲j̲maʿ ʿIlmī”, EI2 (İng.), V, 1091-1093. 

      أنشئ مجمع اللغة العربية على الشبكة العالمية عن شعور من مؤسِّسه بحاجة الدّارسين له بعد أن طال انتظار الغيارَى لمجمع يُعيد ما كانت المجامع العلمية ترصده وتقرّره أو تحييه أو تُميته .. ولما كانت الشبكة العالمية اليوم هي الوسيلة الكبرى والدائرة الوسعَى ، وكان الوصول إليها أيسر ، عزمنا على تأسيسه وإنشائه ليكون مرقبا يجمع صفوةً من العربيَّة ونقبائها ومرصدًا لحرّاسها و رقبائها ، وليكون مفخرا من مفاخر هذه البلاد (المملكة العربية السعودية ) وكان تأسيسه بتاريخ 26/ 3 / 1433هـ .
      تأسيس وفكرة وإشراف : عبد العزيز بن علي الحربي / أستاذ القراءات والتفسير بجامعة أم القرى.
      الراعي الفخري للمجمع : رجل الأعمال المعروف سعادة الشيخ مشعل بن سرور الزايدي.

      رسالته : المضيُّ باللغة العربية إلى مقامها الأعلى، مذلّلةَ القطوف، دانيةَ الظلال.

      رؤيته : تحقيقُ الريادة في خدمة لغة القرآن.


      تأسس مجمع اللغة العربية في القاهرة في 14 من شعبان عام 1351هـ الموافق 13 من ديسمبر سنة 1932م في عهد الملك فؤاد الأول، وبدأ العمل فيه سنة 1934م، ونص مرسوم إنشائه الصادر سنة 1932م على أن يتكون المجمع من 20 عضوًا من العلماء المعروفين بتبحرهم في اللغة العربية، نصفهم من المصريين، ونصفهم الآخر من العرب والمستشرقين؛ وهو ما يعني أن المجمع عالمي التكوين، لا يتقيد بجنسية معينة ولا بدين معين، وأن معيار الاختيار هو القدرة والكفاءة عشرةً من المصريين، وعشرةً من العرب والمستعربين.


      نصت المادة الثانية من المرسوم الملكي الخاص بإنشاء "مجمع اللغة العربية الملكي" على أن:

      مجمع اللغة العربية بالقاهرة أغراض المجمع هي:[1]
      1. أن يحافظ على سلامة اللغة العربية، وأن يجعلها وافية بمطالب العلوم والفنون في تقدمها، ملائمة ـ على العموم ـ لحاجات الحياة في العصر الحاضر، وذلك بأن يحدد ـ في معاجم أو تفاسير خاصة، أو بغير ذلك من الطرق ـ ما ينبغي استعماله أو تجنبه: من الألفاظ والتراكيب
      2. أن يقوم بوضع معجم تاريخي للغة العربية، وأن ينشر أبحاثًا دقيقة في تاريخ بعض الكلمات، وتغير مدلولاتها
      3. أن ينظم دراسة علمية للهجات العربية الحديثة بمصر وغيرها من البلاد العربية
      مجمع اللغة العربية بالقاهرة

      ويضطلع المجمع اللغوي في الوقت الحالي بما يلي:

      1. عمل المعاجم اللغوية.
      2. بحث قضايا اللغة.
      3. وضع المصطلحات العلمية واللغوية.
      4. تحقيق التراث العربي.
      5. النشاط الثقافي.

      وفى عام 1971م تم تأسيس اتحاد المجامع اللغوية العلمية العربية إذ اقترح فيها تشكيل لجنة تتألف من عضوية كل مجمع لغوي، في القاهرة ودمشق وبغداد لوضع نظام هذا الاتحاد، واجتمعت اللجنة بالدكتور طه حسين في أبريل من نفس السنة. وتم في هذا الاجتماع وضع النظام الأساسي والداخلي للاتحاد، وانتخب الدكتور طه حسين رئيس مجمع القاهرة رئيسا للاتحاد والدكتور إبراهيم مدكور أمينا عاما للاتحاد والدكتور أحمد عبد الستار الجواري عن مجمع بغداد والدكتور عدنان الخطيب عن مجمع دمشق أمينين عامين مساعدين.

      ويدير الاتحاد مجلس اتحاد المجامع اللغوية العلمية العربية، والذي يتألف من عضوين من كل مجمع لغوي، يختارهما مجمعهما لمدة أربع سنوات، وينتخبون من بينهم رئيسا وأمينا عاما وأمينين عامين مساعدين لمدة أربع سنوات قابلة للتجديد. ويجتمع مجلس الاتحاد في دورة عادية مرة على الأقل في كل سنة.

      ويمكن أن يجتمع في دورة غير عادية عند الضرورة. وتصدر قرارات المجلس بالأغلبية للحاضرين، وفي حالة تساوي الأصوات يرجح الجانب الذي ينضم إليه الرئيس.

      ورئيس الاتحاد الآن هو الدكتور شوقي ضيف، رئيس مجمع اللغة العربية بالقاهرة، والأمين العام الأستاذ إبراهيم الترزي، الأمين العام لمجمع القاهرة، والأمينان العامان المساعدان الدكتور شاكر الفحام رئيس مجمع اللغة العربية بدمشق، عن مجمع دمشق والدكتور عبد الكريم خليفة، رئيس مجمع اللغة العربية الأردني، عن مجمع الأردن وانضمت إلى الاتحاد مجامع اللغة العربية التي أنشئت في الأردن وفلسطين والسودان وليبيا، والجزائر.

      وانضمت إلى الاتحاد أكاديمية المملكة المغربية في الرباط، والمجمع التونسي للعلوم والآداب والفنون (بيت الحكمة) بتونس، لأنهما يستوعبان العلم المجمعي اللغوي. 




      • el-Ferrâ'

        144 (761-62) yılında Kûfe’de doğdu. Baba tarafından Benî Minkar’ın veya Benî Esed’in âzatlısı bir aileye mensuptu. Bu sebeple Kûfî, Esedî, aslen Deylemli oldukları için de Deylemî nisbeleriyle anılır. Çocukluğu ve ilk tahsil yılları Kûfe’de geçti. İmam Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî ile teyze çocuğu oldukları bilinmektedir. Lakabı olan Ferrâ her ne kadar “kürk yapan, kürk satan” anlamına geliyorsa da kaynaklarda onun bu meslekle meşgul olduğuna dair bilgi yoktur. Bu lakabın ona kelâmı (söz) tahlil ve tetkik ettiği için (yefri’l-kelâm) verildiği söylenmektedir (Sem‘ânî, IV, 352). Süyûtî, Ferrâ’nın kürkçülükle hiçbir ilgisinin bulunmadığını belirtmekte (Tuḥfetü’l-erîb, vr. 194b), dil konularını inceleyerek düzene koyduğu için, deriden yapılan giyecekleri biçip diken kimseye benzetilerek ona bu lakabın verildiğini söylemektedir. Ancak fery kelimesi ayrıca “takdir edilecek, insanı hayrete düşürecek işler yapmak” anlamına da geldiğinden çalışmalarındaki olağan üstü başarı ve güzellikten dolayı kendisine bu lakabın verilmiş olması da mümkündür.

        Ferrâ’nın ders arkadaşı olduğu anlaşılan Kûfeli muhaddis ve zâhid Hennâd b. Serî’nin anlattığına göre Ferrâ derslerde not tutmaz, dinlemekle yetinir, fakat tefsir veya lugatla ilgili bir söz geçtiği zaman hocadan tekrar etmesini isterdi. Bu sebeple Hennâd, onun kendisine lâzım olan şeyleri ezberlediği kanaatini taşımaktadır. Başlangıçtan beri lugat ve tefsir ilmine daha fazla alâka gösterdiği anlaşılan Ferrâ tahsiline Basra’da devam ederek Halîl b. Ahmed, Yûnus b. Habîb gibi meşhur âlimlerden ders okudu. Kaynakların bildirdiğine göre Ferrâ Halîl’den ziyade Yûnus b. Habîb’in derslerine devam etmiştir. Basra’da Arap dili, tefsir ve kıraat alanlarındaki tahsilini tamamlayıp Kûfe’ye döndüğünde, bu muhitte nahivle meşgul olanların kendilerine rehber edindikleri Ruâsî’nin Kitâbü’l-Fayṣal’ını (el-Faṣl) iyice öğrenmiş bulunuyordu.

        Mehdî-Billâh devrinde (775-785) hocası Ruâsî’nin tavsiyesiyle Bağdat’a gittiği zaman şehrin en yetkili âlimi olan Kisâî ile yaptığı ilmî tartışmada nahivdeki üstünlüğünü görünce onun gözde talebeleri arasında yer aldı. Daha sonraki yıllarda saraya ve devlet adamlarının çevresine girmesi ve buralarda tanınması da hocası vasıtasıyla oldu. Ferrâ’nın Bağdat’a gidişi ve Kisâî ile tanışması hayatında önemli bir dönüm noktası teşkil etmiştir. Onun faydalandığı pek çok âlim ve râvinin başında Kisâî gelmektedir. Kisâî’den daha ziyade kıraate dair rivayetleri ve nahvin inceliklerini öğrendi. Nahiv alanında ayrıca Ruâsî’den, lugat konusunda Yûnus b. Habîb’den, dil ve edebiyat konusunda fesahatiyle meşhur bedevîlerden olan Ebü’l-Cerrâh, Ebû Servân ve Ebû Ziyâd el-Kilâbî’den, şiir ve ahbâr* alanında da Mufaddal ed-Dabbî’den istifade etti.

        Ferrâ 187 (803) yılından önce çevresinde kendini kabul ettirmiş ve halifenin huzuruna davet edilecek derecede şöhret ve itibar sahibi olmuştu. Bununla beraber gerek nahiv gerekse Kur’an ilimleri alanında dönemin en önemli şahsiyeti sayılması Kisâî’nin ölümünden (189/805) sonraya rastlamaktadır. Kisâî vefat edince arkadaşlarının ısrarı üzerine onun yerine geçti ve o tarihten itibaren hocalık hayatı başlamış oldu. Meʿâni’l-Ḳurʾân’dan sonra yazmaya başladığı el-Ḥudûd’un telifine dair rivayetler de onun Bağdat’taki ilmî itibarını açık şekilde göstermektedir. Bu rivayetlerden birine göre Halife Me’mûn ondan, nahiv usulüne ve bedevîlerden derlenmiş fasih Arapça’ya dair malzemeyle ilgili bir eser telif etmesini istemiş, sarayda kendisine bir yer ayırtmış, her türlü ihtiyacını karşılayacak ve ona hizmet edecek kimseler tayin etmiş, eserini yazdıracağı verrâklar tahsis etmiştir. II. (VIII.) yüzyılın sonu ile III. (IX.) yüzyılın ilk yıllarında Kur’ânî ilimler sahasında Bağdat’ta en büyük otorite olarak kabul edilen Ferrâ’nın dersleri ve imlâ meclisleri büyük rağbet görüyordu. Me’mûn’un oğullarına da hocalık yapan Ferrâ’nın yetiştirdiği pek çok talebe arasında Ebû Abdullah et-Tuvâl, Ebû Abdurrahman Abdullah b. Ebû Muhammed el-Yezîdî, Basra dil mektebinin en tanınmış simalarından biri olan Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm, aynı mektebin önde gelen âlimlerinden Ebû Yûsuf İbnü’s-Sikkît Kûfe dil mektebine mensup nahiv âlimlerinden ve Sa‘leb’in hocalarından Ebû Abdullah Muhammed b. Abdullah b. Kādim, dil ve edebiyat âlimi Ebû Amr Şemr b. Hamdeveyh el-Herevî, aynı zamanda Ferrâ’nın râvisi ve verrâklarından biri olan Ebû Abdullah Muhammed b. Cehm es-Simmerî, Sa‘leb’in hocaları arasında adı geçen Ebû Muhammed Seleme b. Âsım en-Nahvî zikredilmektedir. Ferrâ Bağdat’ta ikamet etmekle beraber Kûfe ile ilgisini kesmez, senenin sonu yaklaşınca Kûfe’ye giderek yakınlarının arasında kırk gün kalır ve kazandıklarını onlara dağıtırdı. 206 (822) yılında hacca giden Ferrâ, zilhicceyi (mayıs) Mekke’de geçirdikten sonra dönüşünde 207 yılının başlarında vefat etti.

        Dindarlığıyla övünen Ferrâ çok para kazanmaktan hoşlanır, bu sebeple durup dinlenmeden çalışırdı. Buna rağmen son derece sade bir hayat yaşardı. Talebelerini ciddi bir tavırla karşılayarak onları kapısının önünde toprak zemine oturturdu (Yâkūt, Muʿcemü’l-üdebâʾ, XIII, 9-10). Hoşlanmadığı kimseler hakkında konuşurken bile hissiyata kapılmaz, onların iyi ve güzel taraflarını söylerdi.

        Ferrâ, nahvin bütün meselelerinin henüz açıklığa kavuşmadığı bir dönemde yaşadığından bunlar üzerinde önemli çalışmalar yapmıştır. Halife Me’mûn’la tanışmasını sağlayan, devrin belâgatı ve fesahatiyle meşhur âlimlerinden Sümâme b. Eşres’in Ferrâ hakkındaki sözleri onun yaygın şöhretini, çeşitli ilimlere vukufunu ve şahsiyetini belirtmesi bakımından önemlidir. Halifenin huzuruna girebilmek için defalarca saraya gidip gelen Ferrâ’nın kim olduğunu anlamak için kendisiyle görüşen ve belli başlı alanlardaki bilgisini yoklayan Sümâme onun son derece edepli ve vakur, lugat ve nahiv sahasında derinleşmiş, çeşitli fıkhî meselelere vâkıf, nücûm ve tıp ilimlerinde bilgi sahibi, eyyâmü’l-Arab*ı ve Arap şiirini çok iyi bilen bir kimse olduğunu gördükten sonra, “Sen Ferrâ’dan başkası olamazsın” demiştir (Hatîb, XIV, 151; İbnü’l-Kıftî, IV, 12-13).

        Her şeyden önce bir nahiv âlimi olan Ferrâ hocası Kisâî’yi bile zamanla gölgede bırakmıştır. Nitekim kendisi henüz hayatta iken Kûfeliler onu bu ilimde Kisâî’den daha büyük bir âlim olarak kabul etmişlerdir. Öğrencisi Seleme b. Âsım’ın, Ferrâ daha büyük bir nahiv âlimi olduğu halde onun Kisâî’yi kendisinden büyük telakki etmesine hayreti bu yüzdendir (İbnü’l-Kıftî, IV, 8). “Nahiv Ferrâ’dır ve Ferrâ nahivde emîrü’l-mü’minîndir” şeklindeki yaygın kanaat de bunu göstermektedir (Hatîb, XIV, 152). Her ne kadar eski müellifler, Kûfe mektebinin tarihî seyrinde ve kıraat alanındaki önemli yeri dolayısıyla Kisâî’yi nahivde de birinci, Ferrâ’yı ise ikinci şahsiyet olarak kabul ederlerse de Zübeydî ve İbnü’l-Kıftî, yalnız dil konusundaki ilmî seviyesini dikkate alarak onu “Kûfiyyûn’un en üstünü ve en âlimi” diye nitelendirirler (Ebû Bekir ez-Zübeydî, s. 131; İbnü’l-Kıftî, IV, 1). İbn Hallikân da Ferrâ’yı nahivde, lugatta ve edebiyatın çeşitli dallarında bu şekilde tavsif eder (Vefeyât, V, 225).

        Kıyasa çok önem veren Ferrâ bunu dil meselelerine ve başka konulara da uygulardı. Sadece öğrendiklerini ve derlediği bilgileri telif ve nakletmekle kalmaz, bunları inceleyip tahlil eder ve yeni birtakım sonuçlara varırdı. Nitekim Kisâî, “Ferrâ mı yoksa Ahmer mi daha büyük âlimdir?” şeklinde bir soruya Ahmer’in daha bilgili, ancak Ferrâ’nın daha akıllı, daha geniş görüşlü olduğu, bu sebeple kendi düşünce ürünü olan bilgiler bakımından onu daha âlim bulduğu cevabını vermiştir (Zeccâcî, s. 212).

        Arapça’nın özelliklerinin ve kurallarının tesbit edilmesinde Ferrâ’nın büyük hizmeti olmuştur. Sa‘leb’in kanaatine göre Arapça’yı unutulup kaybolmaktan koruyan odur. Çünkü münakaşa konusu olan bu dil hakkında herkes dilediği iddiada bulunuyor, birçok kimse aklının erdiği, kabiliyetinin el verdiği kadar konuşuyor ve o günün âlimleri de diğer ilim adamlarının sözlerini tekrarlamaktan öte bir şey yapmıyorlardı. Tenkitsiz ve değerlendirilmeden nakledilen bu sözler de halledilmemiş problemler halinde kalıyordu (Ebû Bekir ez-Zübeydî, s. 131). İşte böyle bir durumda Ferrâ, gerek kendisinden öncekilerin gerekse çağdaşlarının fikir ve kanaatlerini karşılaştırmakla yetinmemiş, bunları tenkit ederek kendi görüşüne göre birleştirmiş ve meseleleri uyumlu bir sistem haline getirmiştir. Kûfe mektebine mensup olmasına rağmen Basriyyûn’un doğru bulduğu görüşlerini de benimser ve savunurdu. Bu sebeple kendisi, Basra ve Kûfe mekteplerini mezceden Bağdat mektebinin kurucusu olarak da kabul edilir.

        Eserleri. Ferrâ çok verimli bir müellif olup kaynaklarda yirmi beş kadar eserinden söz edilmektedir. Ancak bunlardan sadece dördü günümüze kadar gelebilmiştir. Başlıca eserleri şunlardır: 1. Meʿâni’l-Ḳurʾân. Ferrâ’nın Tefsîru müşkili iʿrâbi’l-Ḳurʾân diye adlandırdığı bu eseri onun en tanınmış iki kitabından biridir. Daha sonraki lugat ve gramer çalışmalarına esas teşkil eden başlıca kaynaklardan biri olan eserde âyetlerdeki dil özelliklerinden hareketle Arapça’nın sarf ve nahvi tesbit edilmiştir. Eser, muhtelif kütüphanelerdeki nüshalarına dayanılarak üç cilt halinde yayımlanmıştır (nşr. Ahmed Yûsuf Necâtî – M. Ali en-Neccâr, Kahire 1955; M. Ali en-Neccâr, Kahire 1966; Abdülfettâh İsmâil Şelebî – Ali en-Necdî Nâsıf, Kahire 1972). 2. el-Eyyâm ve’l-leyâlî (ve’ş-şühûr). Gündüz, gece, haftanın günleri ve aylarla ilgili kelimeleri ihtiva eden sözlük mahiyetindeki eser, bilinen üç nüshası (Brockelmann, GAL Suppl., I, 179; Sezgin, GAS, VII, 343) esas alınarak İbrâhim el-Ebyârî tarafından neşredilmiştir (Kahire 1375/1956; 1400/1980). 3. el-Müẕekker ve’l-müʾennes̱. Arap dilinde isimle sıfatın, fâille fiilin sayı ve cins bakımından uyumunda, zamirler, fiilimsiler, işaret sıfatları vb. önemli konularda müzekkerlik ve müennesliğin doğurduğu birtakım güçlükleri halletmek için yazılan ilk eserdir. Ferrâ, diğer kitapları gibi bunu da öğrencilerine imlâ ettirmek suretiyle, ölümünden üç yıl önce Me’mûn’un kumandanlarından Tâhir b. Hüseyin adına telif etmiştir. el-Müẕekker ve’l-müʾennes̱ ilk defa Mustafa ez-Zerkā (diğer iki kitabı ile birlikte el-Mecmûʿatü’l-luġaviyye içinde, Beyrut-Halep 1345), daha sonra Ramazan Abdüttevvâb (Kahire 1975, 1989 [?]) tarafından yayımlanmıştır. 4. el-Maḳṣûr ve’l-memdûd. Arapça’da son harfleri elif-i maksûre ve elif-i memdûde olan kelimelere dairdir. Eseri Abdülazîz el-Meymenî (Kahire 1967) ve Mâcid ez-Zehebî (Kahire 1983) neşretmişlerdir. 5. el-Behâ (el-Behî). Konuşma dilinde görülen hatalı kelime ve kullanımlara dair olup genellikle “Kitâbü Mâ telḥanü fîhi’l-ʿâmme”, “Laḥnü’l-ʿâmme” benzeri adlarla anılan eserlerin ilk örneklerinden biridir. Ferrâ bu kitabını Tâhir b. Hüseyin’in isteği üzerine kaleme almıştır. Eseri gördüğünü belirten İbn Hallikân bunun küçük hacimde bir kitap olduğunu, Sa‘leb’in el-Faṣîḥ’inin esasını teşkil ettiğini kaydeder (Vefeyât, V, 229). 6. el-Ḥudûd (Ḥudûdü’n-naḥv). Ferrâ’nın, talebelerine on alt yılda imlâ ettiği bu eser sadece onun değil bütün Kûfe mektebi mensuplarının nahiv konusunda yazdığı kitapların en önemlisi sayılmaktadır. Müellif eserini her birine “had” (tarif) adını verdiği kırk altı bölüme ayırmış ve her bölümde Arapça’nın çeşitli meselelerini ele almıştır (Tüccar, s. 52-53). Daha sonra gelen bazı dil âlimleri nahve dair teliflerinde bu eseri örnek almışlar, hatta Ebü’l-Hasan er-Rummânî gibi bazı müellifler eserlerine aynı adı vermişlerdir. 7. Ḥurûfü’l-muʿcem. Ferrâ’nın hayatını anlatan kaynaklarda böyle bir eserinden söz edilmemekle beraber İbn Reşîḳ el-Kayrevânî kafiyeden bahsederken bu eserden iktibasta bulunmuştur (el-ʿUmde, I, 100). 8. İḥtilâfü ehli’l-Kûfe ve’l-Baṣra ve’ş-Şâm fi’l-Meṣâḥif (İbnü’n-Nedîm, s. 36).

        Ferrâ’nın kaynaklarda adı geçen diğer eserleri de şunlardır: Âletü’l-küttâb (Âletü’l-kâtib veyâ Âlâtü’l-kâtib), el-Cemʿ ve’t-tes̱niye fi’l-Ḳurʾân, el-Ebniye, el-Emâlî, Faʿale ve efʿale, Ġarîbü’l-ḥadîs̱, el-Kâfî fi’n-naḥv, Luġātü’l-ḳabâʾil, Luġātü’l-Ḳurʾân, el-Meṣâdir fi’l-Ḳurʾân, Kitâbü Mülâzim, Müşkilü’l-luġa, en-Nevâdir, en-Nüdbe, et-Taṣrîf, el-Vaḳf ve’l-ibtidâʾ, el-Vâv, Yâfiʿ ve yefeʿa. Bazı kaynaklarda ve yeni araştırmalarda el-Fâhir fi’l-ems̱âl adlı eser Ferrâ’ya nisbet edilmişse de bunun, Ferrâ’nın talebelerinden ve râvilerinden Seleme b. Âsım’ın oğlu Ebû Tâlib el-Mufaddal’a ait olduğu tesbit edilmiştir.

        Ferrâ hakkında yapılan belli başlı çalışmalar şunlardır: Ahmed Mekkî el-Ensârî, Ebû Zekeriyyâ el-Ferrâʾ ve meẕhebühû fi’n-naḥv ve’l-luġa (Kahire 1964); Abdülhamîd Muhammed Abdülkerîm es-Subhî, el-Lehecâtü’l-ʿArabiyye fî Meʿâni’l-Ḳurʾân li’l-Ferrâʾ (bk. bibl.); Zülfikar Tüccar, al-Farrāʾ, Hayâtı, Eserleri ve Arap Dili ve Edebiyatındaki Mevkii (doktora tezi, bk. bibl.); Ahmed Âlemüddin el-Cündî, Fi’l-Ḳurʾân ve’l-ʿArabiyye min türâs̱in luġaviyyin mefḳūd (Mekke 1410).


        BİBLİYOGRAFYA

        Yahyâ b. Ziyâd el-Ferrâ, Meʿâni’l-Ḳurʾân (nşr. Ahmed Yûsuf Necâtî – M. Ali en-Neccâr) Kahire 1955, I, 1.

        a.mlf., el-Müẕekker ve’l-müʾennes̱ (nşr. Ramazan Abdüttevvâb) Kahire 1975, nâşirin mukaddimesi.

        Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm, Ġarîbü’l-ḥadîs̱ (nşr. Muhammed Abdülmuîd Han), Haydarâbâd 1967, I, 8; II, 86; III, 44; IV, 93 vd.

        Zeccâcî, Mecâlisü’l-ʿulemâʾ, Küveyt 1962, s. 102, 212, 251-252, 258-259, 269-270.

        Sîrâfî, Aḫbârü’n-naḥviyyîn ve’l-Baṣriyyîn (nşr. F. Krenkow), Beyrut 1936, s. 34.

        Tehẕîbü’l-luġa, I, 18, 26; VII, 631.

        Ebû Bekir ez-Zübeydî, Ṭabaḳātü’n-naḥviyyîn ve’l-luġaviyyîn (nşr. Muhammed Ebü’l-Fazl), Kahire 1952, s. 71, 131-132, 143-146, 150 vd., 213, 234.

        İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist (Flügel), s. 34, 35, 36, 46, 47, 51, 66-72.

        İbn Reşîḳ el-Kayrevânî, el-ʿUmde, Kahire 1325, I, 100.

        Hatîb, Târîḫu Baġdâd, XII, 196; XIV, 149-155.

        Sem‘ânî, el-Ensâb (Bârûdî), IV, 352.

        Kemâleddin el-Enbârî, Nüzhetü’l-elibbâʾ (nşr. İbrâhim es-Sâmerrâî), Bağdad 1959, s. 97-103.

        Yâkūt, Muʿcemü’l-büldân, I, 358; II, 440, 479; III, 389.

        a.mlf., Muʿcemü’l-üdebâʾ, V, 109, 113; XIII, 9-10, 192; XVI, 123; XX, 9-14.

        İbnü’l-Kıftî, İnbâhü’r-ruvât, I, 69, 151; II, 36, 37, 40, 56, 57, 81, 257, 270, 273, 314, 351; III, 12, 56-57; IV, 1, 7-23.

        İbn Hallikân, Vefeyât, II, 325; V, 225-229.

        Ebü’l-Fidâ, el-Muḫtaṣar (nşr. Yo. Yac Reiske v.dğr.), Hafniae 1789, I, 37, 111.

        Yâfiî, Mirʾâtü’l-cenân, II, 38-41.

        İbn Kesîr, el-Bidâye, X, 261.

        İbnü’l-Cezerî, Ġāyetü’n-Nihâye, II, 371.

        Süyûtî, Buġyetü’l-vuʿât, Kahire 1326, s. 173, 411.

        a.mlf., el-Müzhir, I, 96; II, 95.

        a.mlf., Tuḥfetü’l-erîb, Feyzullah Efendi Ktp., nr. 1414, vr. 194b.

        Dâvûdî, Ṭabaḳātü’l-müfessirîn, II, 367.

        Taşköprizâde, Miftâḥu’s-saʿâde, I, 144.

        Abdülkādir el-Bağdâdî, Ḫizânetü’l-edeb, I, 8, 516; II, 99, 259; III, 195.

        Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1577, 1980.

        Îżâḥu’l-meknûn, I, 5; II, 325.

        Hediyyetü’l-ʿârifîn, II, 514.

        Hânsârî, Ravżâtü’l-cennât, IV, 235-236.

        Yağmurî, Nûrü’l-ḳabes (nşr. R. Sellheim), Wiesbaden 1964, s. 95, 301.

        Abdülazîz el-Meymenî, İḳlîdü’l-Ḫizâne, Lahor 1927, s. 105.

        Brockelmann, GAL, II, 200;  Suppl., I, 178-179.

        Sezgin, GAS, II, 87; VII, 343-344; VIII, 108, 116, 117, 123-125, 271.

        a.mlf., Buhârî’nin Kaynakları, İstanbul 1956, s. 157.

        Şevkī Dayf, el-Medârisü’n-naḥviyye, Kahire 1968, s. 192-223.

        Ahmet Bulut, Arap Dil ve Edebiyatında Emsâl (doktora tezi, 1984), İSAM Ktp., NMÇ, nr. 1321, s. 27, nr. 38.

        Abdülhamîd Muhammed Abdülkerîm es-Subhî, el-Lehecâtü’l-ʿArabiyye fî Meʿâni’l-Ḳurʾân li’l-Ferrâʾ, Kahire 1406/1986.

        Zülfikar Tüccar, al-Farrāʾ, Hayâtı, Eserleri ve Arap Dili ve Edebiyatındaki Mevkii (doktora tezi, 1987), İSAM Ktp., NMÇ, nr. 1378.

        Ahmed Âlemüddin el-Cündî, Fi’l-Ḳurʾân ve’l-ʿArabiyye min türâs̱in luġaviyyîn mefḳūd li-Ebî Zekeriyyâ el-Ferrâʾ, Mekke 1410.

        a.mlf., “Türâs̱ün mefḳūdün maʿa kitâbeyni mefḳūdeyni li’l-Ferrâʾ”, ME, LII/5 (1980), s. 912-934.

        Edmund Becks, “Studen zur Geschichte der kufischen Koranlesung in den beiden ersten Jahrhunderten. I”, Orientalia, XVII, Roma 1948, s. 326-355.

        a.mlf., “Die Zuverlassigkeit der Überlieferung von ausser ʿuṭmanschen Varianten bei al-Farrāʾ”, a.e., XXIII (1954), s. 412-435.

        a.mlf., “Die b. Masʿūdvarianten bei al-Farrāʾ. I”, a.e., XXV (1956), s. 353-383.

        a.mlf., “Die b. Masʿūdvarianten bei al-Farrāʾ. II”, a.e., XXVIII (1959), s. 186-205, 230-256.

        H. Ritter, Filologita, XIII, 240 (Oriens, II, 1949).

        Nihad M. Çetin, “Arapça’da Kelimelerin Müzekkerlik ve Müenneslik Keyfiyetine Dair Müstakil Eserler”, ŞM, I (1956), s. 90-91.

        R. Blachère, “al-Farrāʾ”, EI2 (İng.), III, 806-808.


      • Basın Arapçası

        يقصد بها أن تكون اللغة متلائمة مع الوسيلة من ناحية ومع الجمهور المستهدف من ناحية أخرى, فلغة الراديو هي لغة ذات طابع وصفي وهي لغة تتوجه إلى حاسة السمع ولذا يجب أن تكون مفردات هذه اللغة ملائمة لهذه الحاسة ولغة الصحافة تستهدف فئات اجتماعية وتعليمية واقتصادية معينة وتتوجه إلى حاسة البصر فيجب أن تكون ملائمة أيضا.

        يقصد بها أن تكون اللغة متلائمة مع الوسيلة من ناحية ومع الجمهور المستهدف من ناحية أخرى, فلغة الراديو هي لغة ذات طابع وصفي وهي لغة تتوجه إلى حاسة السمع ولذا يجب أن تكون مفردات هذه اللغة ملائمة لهذه الحاسة ولغة الصحافة تستهدف فئات اجتماعية وتعليمية واقتصادية معينة وتتوجه إلى حاسة البصر فيجب أن تكون ملائمة أيضا.

        خصائص اللغة الإعلامية

        تبدو هذه اللغة من غير ضوابط ولم تستقر بعد على صورة واضحة فهي تتجاوز ذاتها كل يوم في وسائل الإعلام، وتأتي بألفاظ جديدة واستخدامات لغوية مُخترعة، وتتطور بلا حدود أو قيود مما يُخشى معه بعد تحطيمها قواعد الفصحى أن تكون من غير قواعد ضابطة لها، فهي تعتمد على المحكيات من اللهجات المحليّة, وعلى المترجمات من الألفاظ والأساليب وعلى التبسيط والاستسهال في البناء اللغوي بحجة التواصل مع الجمهور وإيصال الرسالة الإعلامية بلغة يفهمها ويتفاعل معها.

        وبقطع النظر عن طبيعة كل وسيلة من وسائل الإعلام وخصوصيتها وحاجتها إلى لغة خاصة بها متوائمة معها، فإن هناك عدة خصائص عامة يجب توفرها في اللغة الإعلامية، يمكن أن نختار أهمها على النحو الآتي:

        الوضوح

          تعد هذه السمة هي أبرز سمات لغة الإعلام, ويرجع ذلك إلى طبيعة وسائل الإعلام من ناحية وإلى خصائص جمهورها من ناحية أخرى، فإذا كانت الكلمات غير واضحة في الراديو فَقَدَ المستمع المضمون المقدم ولم يستطع استرجاعه للتأكد منه أو للاستفهام عما غمض منه، وجمهور وسائل الإعلام هم فئات متنوعة ويميلون إلى العجلة في تعرضهم للوسائل وليس لديهم الرغبة من ناحية والوقت من ناحية أخرى للتركيز في المضمون المقدم، ولذا يجب أن تكون الكلمات والجمل والمعاني واضحة كل الوضوح حتى تحقق أهدافها.

        المُعاصَرَة

        يقصد بها أن تكون الكلمات والجمل والتراكيب والتعبيرات اللغوية متماشية مع روح العصر ومتسقة مع إيقاعه, فالجمل الطويلة والكلمات المعجمية والجمل المركبة قد لا تكون مناسبة للغة الإعلامية إلا في موضوعات معينة وفي حالات محددة.

        الملاءمة

        يقصد بها أن تكون اللغة متلائمة مع الوسيلة من ناحية ومع الجمهور المستهدف من ناحية أخرى, فلغة الراديو هي لغة ذات طابع وصفي وهي لغة تتوجه إلى حاسة السمع ولذا يجب أن تكون مفردات هذه اللغة ملائمة لهذه الحاسة ولغة الصحافة تستهدف فئات اجتماعية وتعليمية واقتصادية معينة وتتوجه إلى حاسة البصر فيجب أن تكون ملائمة أيضا.

        الجاذبية

        ويقصد بها أن تكون الكلمة قادرة على الحكي والشرح والوصف بطريقة حية ومسلية ومشوقة فلا وجود لجمهور يتوق إلى الاستماع أو المشاهدة أو القراءة لمضمون جاف خال من عوامل الجاذبية والتشويق.

        الاختصار

        وتنبع هذه الخصيصة من طبيعة الوسيلة المحدودة من ناحية وطبيعة الجمهور غير القادر على الاستمرار في المتابعة طويلا من ناحية أخرى, فمهما كان حجم الصحيفة كبيرا فإنها محدودة في صفحاتها والمطلوب كتابته أكبر من عدد ورقاتها, ومهما كان وقت البرنامج كبيرا فالموضوعات أكبر منه ولذلك فلا بد من الاختصار ولا بد أن تكون اللغة قادرة على الاختصار والإيجاز ومساعدة عليه.

        المرونة

        ويقصد بها أن تكون اللغة قادرة على التعبير عن مختلف الموضوعات بسلاسة ودون تعسف, ويقصد بها أن تكون متعددة المستويات بحيث تستطيع مخاطبة أكثر من جمهور ومعالجة أكثر من موضوع وقضية.

        الاتساع

        ويُقصد به أن يكون عدد المفردات كبيرا بحيث تلبّي الاحتياجات المختلفة واللغة الإعلامية متسعة وتتّسع بشكل يومي وقد يكون الاتصال مع الثقافات الخارجية وضرورة الترجمة اليومية لكثير من المصطلحات أثره في زيادة حجم اللغة الإعلامية واتساعها.

        القابلية للتطور

        وهي سمة ملازمة للغة الإعلامية فلغة الإذاعة في الثلاثينيات غير مثيلتها في الخمسينيات والستينيات وهذه بدورها تختلف عن مثيلتها في السبعينيات وحتى التسعينيات, ولغة وسائل الإعلام في السنوات الأخيرة مختلفة عما سبقها ، صحيح أن بها عناصر ضعف ولكنّها أصبحت أكثر قدرة على التعبير وأكثر قدرة على الجذب.

        مجالات اللغة في الإعلام

        لغة الصحافة

        أَطلق على لغة الإعلام في البداية لغة الصحافة لأنها كانت وسيلة الإعلام الوحيدة وتدرجت لغة الصحافة من ركاكة العصر الذي ظهرت فيه إلى القوة والفصاحة حيث شارك في الكتابة الصحفية أدباء كبار أمثال العقاد, والمازني, والرافعي, وطه حسين وكانوا يحرصون على أن تكون لغتهم بسيطة واضحة رشيقة لا تخرج عن الفصحى بشيء لا في اللفظ ولا في التركيب, ولذلك تحاشوا غرابة اللفظ والتقعر في الأداء حيث لا يشعر القارئ أن الكاتب يتعالى عليه وأنه يورد في كتابته ما لا يعرفه إلا الخاصة فتفقد الصحافة جماهيريتها لأن اللغة آن ذاك تصبح سدّا يحول بين المتلقي والرسالة الإعلامية.

        لغة الإذاعة

        ثم ظهرت الإذاعة وهي عودة إلى الحضارة السمعية التي عرفها العرب قبل التدوين() فاستقطبت جماهير غفيرة من المستمعين, واتبّعت الإذاعة الصحافة في لغتها وقدمت مستويات مختلفة من الأداء اللغوي تتراوح بين الفصحى والبرامج الثقافية والعامة في البرامج الترفيهية مرورا باللغة الوسطى, أو لغة الصحافة التي تؤدى بها الأخبار والتعليقات والمقابلات والحوارت, وإن كانت في بدايتها ملتزمة بالفصحى فضلا عمّا استخدمته من تغييرات واصطلاحات استلزمتها المرحلة الجديدة

        واستطاعت الإذاعة أن تشكل حولها مجموعة متجانسة من المستمعين باستخدامها خطابا لغويا يفهمه الناس جميعا فكان تأثيره اللغوي كبيرا إلا أنها لم تستمر في ذلك, فقدمت إذاعات الدول العربية بعض موادها الإذاعية باللهجة العامية المحلية التي لا يفهمها الجمهور العربي في البلاد الأخرى, وزاد الأمر خطورة عند ظهور محطات الإذاعة الخاصة التي اتخذت اللهجات العامية لغة لها ووسيلة تواصل مع جمهور محدد من المستمعين لغايات ظاهرة ومستترة.

        لغة التلفاز

        جاء التلفاز مكملا لمهمة الإذاعة الإعلامية وسار في مسارها اللغوي لكنه سرعان ما طغى على وسائل الإعلام السابقة, وغدا التلفاز مصدر ثقافة لكثير من الناس ومنها الثقافة اللغوية التي هبطت إلى مستوى ضعيف بل إلى العامية الخالصة في بعض محطات التلفاز الخاصة والمتخصصة في نشاطها, وفي كثير من المواد الإعلامية للمحطات التلفزيونية الرسمية أيضا.

        نقلت وسائل الإعلام أزمة اللغة العربية من دوائرها الثقافية والتعليمية إلى العلن وزادت في تعقيدها بدلا من حلها كما كان متوقعا من قبل.[4]

        الإعلام واللغة العربية

        يقوم الإعلام بمجموعة من الوظائف والأدوار من قبيل: الإخبار، والتواصل، والتوعية، والتثقيف، والتربية، ثم الترويح على النفس… وله تأثير كبير في جماهير المتلقّين والمشاهدين، وهذا ما أكسبه أهمية في عملية البناء التنموي، ويمكن الزّعم أن الإعلام يمثل أحد العناصر الأساس التي تسهم في تشكيل ملامح المجتمع، والمتأمل لوسائل الإعلام اليوم يجدها لا تفي بالغرض والقصد، فالوظيفة الإخبارية للإعلام تظل ،إلى حد ما، غير فعالة لدى بعض الفئات، ونقصد هنا الفئة المثقفة،إذ تحتاج الجودةَ في اللغة والأداء لتستقبل كل الخطابات وتتفاعل معها، أما الخطاب الذي لا طائل وراءه فلا يتوجهون إليه، فإن ثمة رداءة في الأداء وضعف في اللغة، فالمتلقي المثقف يعوّض الأوقات التي يخسرها أمام الوسائل الإعلامية في أمور أخرى.[5]

        إذا كانت مهمة الارتقاء باللغة العربية، وتحسين مستوى المتلقي من مهام وسائل الإعلام والاتصال، فمن الضروري أن تؤدي الدور المنوط بها على أكمل وجه، ولا ينبغي أن تخوض

        مواضيع وبرامج تافهة، تدمر الفكر و التفكير العربي، أو تلك التي من شأنها التقليل من المستوى الثقافي والمعرفي.

        اللغة العربية وتطور وسائل الإعلام

        لقد أفضى بنا التقدم الحاصل في مجال الاتصال، إلى تحصيل نتائج ذات بعدين؛ الأول إيجابي والثاني سلبي، أما الأول فيتمثل في: نجاعة وسائل الإعلام، وقدرتها على إيصال الخبر بسرعة، الشيء الذي يجعل المتلقّي أكثر اندماجا وعلما بما يحيط بمجتمعه، بل ليس في حدود أخبار مجتمعه فحسب، إنما أخبار العالم، كما أن الصورة تجعل الخبر واضحا ومستوعبا من قبل جميع فئات المجتمع، بل أكثر من ذلك; بعد ما أصبحت بعض الأجهزة كالهواتف الذكية والحواسيب تجمع بين الصوت والصورة، مما يزيد من نسبة التفاعل، وتمكن كل فرد من الاطلاع على كل أنوع الأخبار (الرياضة، السياحة، الثقافة…) حيث تعددت الجرائد الإلكترونية وتنوعت تطبيقات الهواتف الذكية، وصرنا نجد( السكايب، الفايسبوك، الواتساب، الفايبر، إيمو… وغيرها)، عوضا عن الكتابة أو الصوت، والبعد الثاني: سلبي تمثل في جلب الظلم للغة العربية، وجعلها لغة ثانوية ومصحوبة بالأخطاء، لكن ما ينبغي التنبيه به هو خطورة هذا التطور وأثره في المتلقي، صحيح أن وسائل الإعلام قد قربت البعيد، وجعلت العالم أشبه ما يكون بقرية صغيرة.[6]

        دور الإعلام في التحكم والسيطرة على الشعوب

        تستخدم الدولة نفسها للإعلام للسيطرة على شعبها، أو استخدام رجال الأعمال من مالكى وسائل الإعلام للوسيلة الإعلامية لتوجيه الرأي العام وتشكيلة والسيطرة علية بما يخدم توجهاتهم وسياستهم سواء كانت مع أو ضد الدولة ذاتها، وهنا درجات السيطرة تختلف باختلاف درجة ثقافة ووعى شعب تلك الدولة.

        https://ar.wikipedia.org/wiki/اللغة_الإعلامية

      • Firuzâbâdî

        Rebîülâhir veya Cemâziyelâhir 729’da (Şubat veya Nisan 1329) İran’da Şîraz’a bağlı Kâzerûn kasabasında doğdu. Şîrâzî nisbesiyle de anılır. Babasının dil ve edebiyat âlimi olduğu bilinmekte, ailesi hakkında başka bilgi bulunmamaktadır. İlk tahsilini Kâzerûn’da babasının yanında yapan Fîrûzâbâdî yedi yaşında iken Kur’an’ı ezberledi; sekiz yaşında Şîraz’a gitti. Burada babasından ve Kıvâmüddin Abdullah b. Mahmûd gibi âlimlerden dil ve edebiyat dersi aldı. Ebû Abdullah Muhammed b. Yûsuf el-Ensârî ez-Zerendî’den Ṣaḥîḥ-i Buḫârî ve Sünen-i Tirmiẕî’yi okudu. 745’te (1344-45) Vâsıt’a giderek Şehâbeddin Ahmed b. Ali ed-Dîvânî’den kıraat dersi aldı. Aynı yıl Bağdat’ta Sirâceddin Ömer b. Ali el-Kazvînî’den Radıyyüddin es-Sâgānî’nin Meşâriḳu’l-envâr’ı ile Ṣaḥîḥ-i Buḫârî’yi tekrar okudu. Bağdat Nizâmiye Medresesi müderrisi ve Bağdat Kadısı Abdullah b. Bektâş’ın yanında yıllarca yardımcı olarak çalıştı. 755 (1354) yılında Şam’a geçti. Orada da başta Takıyyüddin es-Sübkî olmak üzere 100 civarında hocadan ders aldı ve Ṣaḥîḥ-i Buḫârî’yi bir defa daha okudu. Bundan sonra Ba‘lebek, Hama, Halep ve Kudüs’e gitti. Kudüs’te bir taraftan Alâî gibi âlimlerin derslerine devam ederken bir taraftan da çeşitli medreselerde ders verdi ve zaman zaman Gazze, Remle ve Kahire’ye gidip geldi. Kahire’de Bahâeddin İbn Akīl, Cemâleddin el-İsnevî ve İbn Hişâm en-Nahvî gibi âlimlerle tanıştı. İzzeddin İbn Cemâa ve İbn Nübâte el-Mısrî’den ilâhiyat ve edebiyat dersleri aldı. 770’te (1368) Mekke’ye giden Fîrûzâbâdî burada da Mâlikî fakihi Ziyâeddin el-Cündî ve Yâfiî gibi âlimlerden faydalandı. İbn Hacer el-Askalânî, Cemâleddin el-Merrâküşî adında bir kişinin Fîrûzâbâdî için 150’yi aşkın âlimin ismini ihtiva eden bir meşyeha* hazırladığını haber vermektedir. Fîrûzâbâdî bütün bu hocalardan dil ve edebiyattan başka Kütüb-i Sitte, Beyhakī’nin es-Sünen’i, Ahmed b. Hanbel’in el-Müsned’i, İbn Hibbân’ın eṣ-Ṣaḥîḥ’i, Ebû Bekir İbn Ebû Şeybe’nin el-Muṣannef’i ve Sâgānî’nin Meşâriḳu’l-envâr’ı gibi önemli hadis kitaplarını okuyarak rivayet etme izni aldı.

        Bağdat hâkimi İbn Üveys’in daveti üzerine 794 (1392) yılında tekrar Bağdat’a giden Fîrûzâbâdî buradan İran ve Hindistan’a geçti. Hürmüz’den deniz yoluyla Mekke’ye giderken Yemen’in Aden ve Taiz şehirlerinde kaldı, el-Melikü’l-Eşref er-Resûlî İsmâil b. Abbas, buralardaki âmillerine Fîrûzâbâdî’ye gerekli ilgi ve saygının gösterilmesi için emir verdi ve onu başşehir Zebîd’e davet etti. Daveti kabul eden Fîrûzâbâdî’yi izzet ve ikramla karşıladı. Onu önce Zebîd, daha sonra da 797 (1395) yılında Yemen kadılığına tayin etti. Fîrûzâbâdî, el-Melikü’l-Eşref ve oğlu Nâsır Ahmed zamanında ömrünün sonuna kadar bu görevini kesintisiz sürdürdü. Bir taraftan da ders vermeye devam etti. Başta el-Melikü’l-Eşref olmak üzere birçok öğrenci onun derslerine katıldı. Fîrûzâbâdî’ye her vesile ile izzet ve ikramda bulunan el-Melikü’l-Eşref yine bu maksatla onun kızıyla evlendi (Sehâvî, X, 81). Zebîd’den zaman zaman Mekke ve Medine’ye gidip mücâvir olarak kalan Fîrûzâbâdî Mekke’de el-Melikü’l-Eşref adına bir medrese yaptırdı ve talebe okuttu.

        Fîrûzâbâdî, seyahatlerinde bir taraftan ilim adamlarıyla fikir alışverişinde bulunurken diğer taraftan devlet adamları katında büyük itibar gördü. Nitekim Bağdat hâkimi İbn Üveys, Azerbaycan Hükümdarı Şah Şücâ‘, Mısır Sultanı Eşref, Şîraz’da Türk Hükümdarı Timur, Delhi Hükümdarı Alâeddin I. İskender Şah ve Bursa’da Osmanlı Sultanı I. Bayezid tarafından büyük ilgiyle karşılanmıştır. Fîrûzâbâdî 20 Şevval 817 (2 Ocak 1415) tarihinde Zebîd’de vefat etti ve Cebertiyye tarikatının kurucusu Şeyh İsmâil b. İbrâhim el-Cebertî’nin türbesine defnedildi.

        Hz. Ebû Bekir soyundan geldiğini söyleyen Fîrûzâbâdî çok geniş bir kültüre ve kuvvetli bir hâfızaya sahipti. İbn Hacer el-Askalânî’nin belirttiğine göre her gece 200 satır ezberlemeden uyumazdı. Sözlük çalışmalarından başka hadis, tefsir, fıkıh ve tarihle de meşgul olmuş, bu konularda da eser yazmıştır. Fîrûzâbâdî ile Zebîd’de görüşen İbn Hacer hadis konusunda pek titiz davranmadığını, râviler hakkında fazla bilgisi bulunmadığını, hatta sahte sahâbî Hintli Raten b. Nasr’a inanacak kadar saf olduğunu, Buhârî’ye yazdığı şerhini garip hikâyelerle doldurduğunu, birçok yerde Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin görüşlerine yer verdiğini belirterek kendisini tenkit etmiştir. Ayrıca onun Tenvîrü’l-miḳbâs’ta İbn Abbas adına topladığı rivayetlerden de hadisteki ilmî gücünü anlamak mümkündür. Tasavvufî konularda Muhyiddin İbnü’l-Arabî’yi takdir eden Fîrûzâbâdî onu savunmak üzere iki risâle ile bir fetva kaleme almıştır.

        Kitaba meraklı olan Fîrûzâbâdî büyük paralar harcayarak çok sayıda kitap toplamış, fakat paraya ihtiyaç duyduğu zamanlarda kitap satmaktan da çekinmemiştir. el-Ḳāmûsü’l-muḥîṭ’in önsözünde bu eserin 2000 kitabın özeti olduğunu söylemektedir. Devrinde yaygın olan üslûbun etkisiyle eserlerinde hem secili bir dil hem de garip kelimeler kullanmış, bu sebeple el-Ḳāmûsü’l-muḥît’in mukaddimesi birçok âlim tarafından ayrıca şerhedilmiştir.

        Eserleri. Velûd bir müellif olan Fîrûzâbâdî’nin kaynaklarda yetmişten fazla eserinden söz edilmekteyse de (el-Bulġa, nâşirin mukaddimesi, s. 24-29) bunlardan yarıya yakın bir kısmının günümüze ulaşmadığı sanılmaktadır. Eserlerinin yaklaşık yirmi dördünün dile, dokuzunun tefsire, on birinin hadise, sekizinin biyografiye, sekizinin coğrafyaya, altısının akaid ve fıkha, altısının da tarihe ait olduğu anlaşılmaktadır. Başlıca eserleri şunlardır: A) Sözlük ve Dil: 1. el-Ḳāmûsü’l-muḥîṭ*. İlim âleminde çok tanınan sözlüklerden biri olan eser Kalküta (I-IV, 1230-1232), Bombay (1272/1884), Leknev (1885), Bulak (1289) ve İstanbul’da (I-IV, 1304) defalarca basılmış, Farsça ve Türkçe’ye tercüme edilmiştir. 2. Taḥbîrü’l-müveşşîn fi’t-taʿbîri (fîmâ yuḳālü) bi’s-sîn ve’ş-şîn. Hem “sîn” hem de “şîn” harfleriyle yazılıp okunabilen kelimeler hakkındadır. Muhammed b. Şeneb (Cezayir 1327/1909; Beyrut 1330/1911-1912) ve Muhammed Hayr el-Bikāî (Dımaşk 1982) tarafından yayımlanmıştır. 3. ed-Dürerü’l-mübes̱s̱es̱e fi’l-ġureri’l-müs̱elles̱e (el-Ġurerü’l-müs̱elles̱e ve’d-dürerü’l-mübes̱s̱es̱e, el-Müs̱elles̱ât). Bu eserde üç hareke ile okunup mânası değişen ve değişmeyen kelimeler bir araya toplanmıştır. Kitabı Ali Hüseyin Bevvâb (Riyad 1982) ve Tâhir Ahmed ez-Zâvî (Trablus-Tunus 1982) neşretmişlerdir. Ayrıca Süleyman b. İbrâhim b. Muhammed el-Âyid eser üzerinde bir yüksek lisans çalışması yapmıştır (Ümmülkurâ Üniversitesi Şeriat Fakültesi, Mekke 1398/1978). 4. Celîsü’l-enîs fî esmâʾi (taḫrîmi)’l-ḫanderîs. Şarabın değişik isimleri ve haramlığı hakkında olup A. S. Fulton tarafından yayımlanmıştır (BSOAS, XII [1947-48], s. 579-585). 5. el-Ferâʾid (Dârü’l-kütübi’z-Zâhiriyye, Umumi, nr. 3317; Edeb, nr. 653). 6. Risâle fî meʿâni baʿżi’l-ḥurûf (Süleymaniye Ktp., Kasîdecizâde Süleyman Sırrı, nr. 664; Riyad Üniversitesi Ktp., Umumi, nr. 2392). 7. İʿtirâżâtü ṣâḥibi’l-Ḳāmûs ʿale’l-Cevherî (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 313). 8. Ṭarîḳu’l-esel fî esmâʾi’l-ʿasel. Balın çeşitli isimlerine dair olan bu eser Süyûtî tarafından el-Müzhir’de nakledilmiştir (II, 407-408).

        B) Tefsir. 1. Beṣâʾiru ẕevi’t-temyîz fî leṭâʾifi’l-kitâbi’l-ʿazîz. Bu eser, aslında el-Melikü’l-Eşref tarafından geniş kapsamlı ansiklopedik bir kitap olarak hazırlanması düşünülen eserin bir bölümüdür. Müellifin kitabın önsözünde belirttiğine göre söz konusu eser, Kur’ânî ilimlerden fizikteki yakıcı aynalara kadar her biri bir ilme ait “maksad” adı altında altmış bölüm ihtiva edecekti. Muhtemelen ortak bir çalışma ile telifi tasarlanan, ancak Fîrûzâbâdî tarafından sadece Kur’an ilimleriyle ilgili kısmı yazılan eserin diğer bölümleri el-Melikü’l-Eşref’in vefatı sebebiyle yazılamamıştır. Beṣâʾir’de, Kur’an hakkında genel bilgilerden sonra her sûre “basîret” başlığı altında ele alınarak sûrenin nâzil olduğu yer, harf ve kelime sayısı, kurrânın ihtilâfları, fâsılaları, sûrenin ismi, maksat ve muhtevası, nâsih, mensuh ve müteşâbihi ile sûrenin faziletine dair hadislerle ilgili açıklamalar yapıldıktan sonra Kur’ân-ı Kerîm’de geçen kelimeler alfabetik sıra ile izah edilmektedir. Sonunda da Kur’an’da adı geçen peygamberlerle bunlara karşı gelenler hakkında bilgi verilmektedir. Dârü’l-kütübi’l-Mısriyye’deki nüshaları esas alınarak ilk dört cildi Muhammed Ali en-Neccâr (Kahire 1383-1389/1963-1969), son iki cildi Abdülhalîm et-Tahâvî (Kahire 1390/1970) tarafından neşredilen eserin, Melik Eşref Kütüphanesi için 802 (1399-1400) yılında istinsah edilen Maṭlaʿu zevâhiri’n-nücûm ve mecmaʿu cevâhiri’l-ʿulûm adlı bir nüshası da Köprülü Kütüphanesi’nde bulunmaktadır (nr. 212). Ancak nâşirlerin bu nüshadan haberdar olmadıkları görülmektedir. Eserin bu baskısından daha sonra Kahire ve Beyrut’ta çeşitli ofset baskılar yapılmıştır. Sâib b. Abdurrahman el-Ahmerî Beṣâʾir üzerinde Nüzhe fî Kitâbi Beṣâʾiri ẕevi’t-temyîz adlı bir çalışma yapmıştır (Riyad 1985). 2. Tenvîrü’l-miḳbâs (miḳyâs) min Tefsîri İbn ʿAbbâs. İbn Abbas’a isnat edilen tefsirle ilgili değişik eserlerdeki rivayetleri bir araya getiren bu çalışmanın Fîrûzâbâdî’ye aidiyeti şüphelidir. Eser Bulak (1290), Kahire (1316) ve İstanbul’da (1320) Beyzâvî ve Hâzin tefsirleriyle birlikte basılmıştır. 3. Tefsîru fâtiḥati (Teysîru fâʾiḥati)’l-ihâb (iyâb) bi-tefsîri Fâtiḥati’l-kitâb (Dârü’l-kütübi’l-Mısriyye, Tefsir, nr. 6; Bağdat Evkaf Ktp., nr. 4848). 4. Nuġbetü (Buġyetü)’r-reşşâf min ḫuṭbeti’l-Keşşâf (Süleymaniye Ktp., Beşir Ağa, nr. 31, Kadızâde Mehmed, nr. 69, Şehid Ali Paşa, nr. 331, Lâleli, nr. 3712; Dârü’l-kütübi’l-Mısriyye, Lugat, nr. 300; el-Hizânetü’t-Teymûriyye, Tefsir, nr. 500).

        C) Hadis. 1. Sifrü (Süferü)’s-saʿâde. Hz. Peygamber’in özel hayatını ve ibadetlerini hadislerle anlatan Farsça bir eserdir. 804 (1401) yılında Ebü’l-Cûd Muhammed b. Mahmûd el-Mahzûmî tarafından Arapça’ya çevrilen eserin çeşitli baskıları yapılmıştır (Kahire, ts.; Şah Veliyyullah’ın el-Fevzü’l-kebîr maʿa Fetḥi’l-ḫabîr fî uṣûli’t-tefsîr’i kenarında, Kahire 1307; nşr. Abdullah b. İbrâhim el-Ensârî, Sayda-Beyrut 1402/1982; nşr. Abdülazîz İzzeddin es-Seyrevân, Beyrut 1408/1988). Farsça aslı ise Âtıf Efendi Kütüphanesi’nde bulunmaktadır (nr. 443). Abdülhak b. Seyfeddin ed-Dihlevî’nin Ṭarîḳu’l-ifâde (Kalküta 1252) adıyla Farsça bir şerh yazdığı Sifrü’s-saʿâde Rıfkı Durgun tarafından İbadetleriyle Peygamberimiz adıyla Türkçe’ye tercüme edilmiştir (İstanbul 1979). 2. eṣ-Ṣılâtü ve’l-büşer fi’ṣ-ṣalâti ʿalâ ḫayri’l-beşer. Hz. Peygamber’e salâtüselâm getirmeye dair olup Muhammed Nûreddin Adnan el-Cezâirî – Abdülkādir el-Hıyârî – Muhammed Mutî‘ el-Hâfız (Dımaşk 1385/1966) ve Ebû Esmâ İbrâhim b. İsmâil Âlü Asr (Beyrut 1405/1985) tarafından neşredilmiştir. 3. el-Eḥâdîs̱ü’ż-żaʿîfe (TÜYATOK, nr. 1511). 4. Edʿiye meʾs̱ûre merviyye ʿani’n-nebî (TSMK, III. Ahmed, nr. 9470). 5. Urcûze fî muṣṭalaḥi’l-ḥadîs̱ (Dârü’l-kütübi’l-Mısriyye, Mecâmî‘, nr. 706).

        D) Fıkıh-Akaid. 1. el-İsʿâd bi’l-iṣʿâd ilâ dereceti’l-ictihâd (Dârü’l-kütübi’z-Zâhiriyye, Umumi, nr. 2351; Fıkıh [Şâfiî], nr. 414). 2. İbnü’l-Arabî ile ilgili risâleleri. a) el-İġtibâṭ bi-muʿâleceti İbni’l-Ḫayyâṭ fî ecvibeti mesâʾile süʾile ʿanhâ bi-ḥaḳḳı Muḥyiddîn İbni’l-ʿArabî (İÜ Ktp., nr. 3518; Nefḥu’ṭ-ṭîb, II, 176-180). b) Fetva fî ḥaḳḳı İbni’l-ʿArabî ve kütübih (Süleymaniye Ktp., Lala İsmâil, nr. 706; Hamidiye, nr. 1458; Fâtih, nr. 5376). c) Risâle fi’r-red ʿale’l-muʿteriżîn ʿalâ İbni’l-ʿArabî (Dârü’l-kütübi’z-Zâhiriyye, Tasavvuf, nr. 50).

        E) Biyografi. 1. el-Bulġa fî terâcimi eʾimmeti’n-naḥv ve’l-luġa. 422 dil âliminin hayatını kısaca anlatan bir eser olup Muhammed el-Mısrî tarafından yayımlanmıştır (Dımaşk 1972; Küveyt 1407/1987). 2. İs̱âretü’l-ḥacûn ilâ ziyâreti’l-Ḥacûn (Mekke 1332). Mekke yakınında Hacûn dağında medfun sahâbîlere dair bir eserdir. 3. Tuḥfetü’l-ebîh fî men nüsibe ilâ ġayri ebîh. Babasından başkasına nisbet edilen meşhur şahıslar hakkında bir risâle olup Abdüsselâm Muhammed Hârûn ([Nevâdirü’l-maḫṭûṭât içinde], Kahire 1370/1950, s. 97-110) ve Muhammed Sâlih eş-Şennâvî ([İbn Habîb el-Bağdâdî’ye ait iki risâleyi ihtiva eden bir mecmuanın içinde üçüncü risâle], Beyrut 1410/1990) tarafından neşredilmiştir. 4. el-Mirḳātü’l-vefiyye fî ṭabaḳāti’l-Ḥanefiyye (Dârü’l-kütübi’l-Mısriyye, nr. 4647; Süleymaniye Ktp., Reîsülküttâb Mustafa Efendi, nr. 671). 5. el-Meġānimü’l-muṭâbe fî meʿâlimi Ṭâbe (Köprülü Ktp., Fâzıl Ahmed Paşa, nr. 1587; Millet Ktp., Feyzullah Efendi, nr. 1529). Medine ve civarının tarihi, coğrafyası ve Medine ziyaretiyle Fîrûzâbâdî ve hocalarının Medine’de görüşüp tanıştığı kimseler hakkında bilgi veren altı bölümden ibaret bir eserdir. Kitabın sadece coğrafî adlarla ilgili beşinci bölümünü Hamed el-Câsir neşretmiştir (Riyad 1389/1969).

        Fîrûzâbâdî’nin diğer bazı eserleri de şunlardır: el-Lâmiʿu’l-muʿlemü’l-ʿucâbü’l-câmiʿ beyne’l-Muḥkem ve’l-ʿUbâb (müellifin bu eseri önce altmış [veya yüz] cilt olarak yazmayı düşündüğü, daha sonra ise beş cildini kaleme aldığı, fakat kullanılmasının güçlüğünü dikkate alarak el-Ḳāmûsü’l-muḥît’i yazdığı rivayet edilmektedir), Esmâʾü’s-serâḥ (el-berâḥ) fî esmâʾi’n-nikâḥ, er-Ravżü’l-meslûf fîmâ lehû ismâni ilâ ülûf, el-İşârât ilâ mâ fî kütübi’l-fıḳhi mine’l-esmâʾ ve’l-emâkîn ve’l-luġāt, el-Müttefiḳ vażʿan ve’l-muḫtelif ṣuḳʿan, Envâʾü’l-ġays̱ fî esmâʾi’l-Leys̱, Maḳṣûdü ẕevi’l-erbâb fî ʿilmi’l-iʿrâb, Şerḥu Zâdi’l-meʿâd fî vezni Bânet Süʿâd, ed-Dürrü’n-naẓîmü’l-mürşid ilâ maḳāṣıdi’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, Ḥâṣılü kûreti’l-ḫalâṣ fî feżâʾili sûreti’l-İḫlâṣ, Menḥu (Fetḥu)’l-bârî bi’s-seyḥi(‘s-seyli)’l-fesîḥi’l-cârî fî şerḥi Ṣaḥîḥi’l-Buḫârî (Buhârî şerhi olup ibadetler kısmının dörtte birini yirmi ciltte şerhettiği nakledilmektedir), Şevâriḳu’l-esrâri’l-ʿaliyye fî şerḥi Meşâriḳi’l-envâri’n-nebeviyye, Teshîlü ṭarîḳı’l-vüṣûl ile’l-eḥâdîs̱i’z-zâʾide ʿalâ Câmiʿi’l-uṣûl, ed-Dürrü’l-ġālî fi’l-eḥâdîs̱i’l-ʿavâlî, et-Tecârîḥ fî fevâʾide müteʿalliḳa bi-eḥâdîs̱i’l-Meṣâbîḥ, en-Nefḥatü’l-ʿanberiyye fî mevlidi ḫayri’l-beriyye, el-Mirḳātü’l-erfaʿiyye fî ṭabaḳāti’ş-Şâfiʿiyye, el-Elṭâfü’l-ḫafiyye fî eşrâfi’l-Ḥanefiyye, Ravżatü’n-nâẓır fî tercemeti’ş-Şeyḫ ʿAbdilḳādir, el-Fażlü’l-vefî fi’l-ʿadli’l-Eşrefî, Müheyyicü’l-ġarâm ile’l-beledi’l-ḥarâm, Târîḫu Merv, Nüzhetü’l-iḫvân fî târîḫi Iṣfahân.


        BİBLİYOGRAFYA

        Fîrûzâbâdî, el-Ḳāmûsü’l-muḥîṭ, Beyrut 1406/1986, s. 5-30.

        a.mlf., Beṣâʾiru ẕevi’t-temyîz (nşr. M. Ali en-Neccâr), Kahire 1383/1963, nâşirin mukaddimesi, I, 1-30.

        a.mlf., el-Bulġa fî terâcimi eʾimmeti’n-naḥv ve’l-luġa (nşr. Muhammed el-Mısrî), Küveyt 1407/1987, nâşirin mukaddimesi, s. 8-40.

        Tâcü’l-ʿarûs, I, 13-14.

        Ali b. Hasan el-Hazrecî, el-ʿUḳūdü’l-lüʾlüʾiyye (nşr. M. Besyûnî Asel), Kahire 1329-32/1911-14, II, 264-265, 278, 286, 297, 303-304.

        Fâsî, el-ʿİḳdü’s̱-s̱emîn fî târîḫi’l-beledi’l-emîn (nşr. Fuâd Seyyid), Kahire 1381/1962, II, 392-401.

        İbn Hacer, İnbâʾü’l-ġumr, VIII, 159-163.

        İbn Kādî Şühbe, Ṭabaḳātü’ş-Şâfiʿiyye, IV, 63-66.

        Sehâvî, eḍ-Ḍavʾü’l-lâmiʿ, X, 79-86.

        Süyûtî, Buġyetü’l-vuʿât, I, 273-275.

        a.mlf., el-Müzhir, II, 407-408.

        Taşköprizâde, Miftâḥu’s-saʿâde, I, 119-123.

        a.mlf., eş-Şeḳāʾiḳ, s. 29-30.

        İbnü’l-Kādî, Dürretü’l-ḥicâl, II, 317-318.

        Makkarî, Ezhârü’r-riyâż (nşr. Saîd Ahmed A‘râbî v.dğr.), Rabat 1398-1400/1978-80, III, 48-52.

        a.mlf., Nefḥu’ṭ-ṭîb, II, 176-180.

        İbnü’l-İmâd, Şeẕerât, VII, 126-131.

        Şevkânî, el-Bedrü’ṭ-ṭâliʿ, II, 280-285.

        Hânsârî, Ravżâtü’l-cennât, VIII, 101-106.

        Abdülhay el-Kettânî, Fihrisü’l-fehâris, II, 907-910.

        Hediyyetü’l-ʿârifîn, II, 180-181.

        Sarton, Introduction, III, 1827-1828.

        Bilmen, Tefsir Tarihi, II, 579-582.

        C. Zeydân, Âdâb (Dayf), III, 157-158.

        Brockelmann, GAL, II, 231-234;  Suppl., II, 234-236.

        a.mlf., “Fîrûzâbâdî”, İA, IV, 653-654.

        Ömer Ferruh, Târîḫu’l-edeb, III, 829-832.

        Serkîs, Muʿcem, II, 1469-1471.

        Kehhâle, Muʿcemü’l-müʾellifîn, XII, 118.

        a.mlf., el-Müstedrek, Beyrut 1985, s. 762.

        Ahmet Suphi Furat, al-Fīrūzābādī’nin aṣ-Ṣıḥāḥ’ı Tenkidi (profesörlük takdim tezi, 1978), İSAM Ktp., nr. 586, s. 40-60.

        Ziriklî, el-Aʿlâm (Fethullah), VII, 146-147.

        A. S. Fulton, “Fīrūzābādī’s Winerlist”, BSOAS, XII (1947-48), s. 579-585.

        H. Fleisch, “al-Fīrūzābādī”, EI2 (İng.), II, 926-927.