Ayşe Kızla Vato

AYŞE KIZLA VATO

 

"Hamdullah Subhi Beyefendiye"

 

İştah ve lezzetle yenen bir öğle yemeğinden sonra köpüklü kahveler arasında içilen sigaraların dumanların­dan kulübün yemek salonu hayli sislenmişti. Bir tarafta av mübâhesesi[1], diğer cihette[2] Meclis-i Mebûsân[3] müzâkerâtının[4] mâba'di[5] olan bir siyaset mücadelesi, şu köşede birkaç asîl[6] gencin, belki, bir güzel kadın tarafından aldatılmış bir refika[7] karşı kahkahaları, ekseri[8] müdavim­leri[9] yaşlı, vakarlı zatlardan mürekkep olan[10] bu mahfilin[11] havasını haz ve neş'e rüzgârıyla dalgalandırıyordu.

Bizim sofrada bahis[12] Türk, Macar ve Lehlilerin târi­hî külah ve libaslarının[13] müşâbehetlerine[14] dairdi. Konya­ğın son damlasını emen Kont "Geza..." iri sigarasını silkerken ecdadının[15] eski hil'atlarıyle[16] kendisinin birik­tirdiği âsâr-ı nefise[17] koleksiyonunu göstermek için bizi konağına davet etti.

Benimle beraber Amerikalı, İtalyan ve Alman dört yemek arkadaşı kulübün avlusunda bekleyen Kontun otomobiline bindik. On dakika sonra kendimizi bir ge­niş mermer merdiven başında bulduk. Bıyıkları tıraşlı bir uşak sağ tarafta üstü koyu güvez çuha ile kaplan­mış bir kapı açtı. Bir taş odaya girdik. Dört duvarına yaslanmış camlı dolapların içinde bu ailenin atalarına ve tarihine ait birkaç yüz çarık, çizme, papuç, terlik, takunya vardı. Bu ayakkabıların sonradan görme kimseler gibi, böyle baş sedirde ceviz dolapların parlak camları arkasında, sahte birer kibar tavrıyla duruşla­rında gizli tuhaflık vardı. Kontun kâtibinin arkasında diğer bir odaya dahil olduk. Burada oymalı iki abanoz koltuk ve iki iskemleden mâada[18] iki büyük demir kasa ile ortada bir camlı mustatil[19] masa vardı. Bu masanın cam sathı[20] altında firuze, mercan işlemeli, gümüş oyma­lı telkarî bıçaklar, yatağanlar serilmişti.

Bu iki kasadan çıkarılan küçük ceviz çekmeceler içinde, gümüş tepsiler üstünde, bize gösterilen elmaslı, yakutlu sorguçlar, safirli, lâ'lli ve firuzlu kılıç kemer­leri, murassa[21] kadın ve erkek düğmeleri, gümüşlü, mi­neli eski Türk ve Macar üzengileri, el aynaları önümüze yığılıverdi. Bu hanedana ecdattan[22] kalan ve daima bü­yük oğla intikal eden bu kıymetli aile hatıralarının bu suretle dikkatle saklanmasını takdirden kendimizi ala­mıyorduk. Burası bir küçük hazine-i Karun[23] idi.

Geniş merdivenden yukarı kata çıktık, burada, ye­mek odasından salona kadar gümüş leğen, ibrikten, ufak incili yastığa kadar bütün eşyanın bir kıymeti, bir inceliği vardı. Camekânın derûnunda[24] Asya ve Avrupa'­nın hemen her tarihî milletine ait olmak üzere pırlan­tadan akike, altından pirince kadar belki üçyüz yüzük, kadife yivler arasında sıralanmıştı.

Duvarlardaki pastel ve yağlı boya nefis levhalara uzaktan bir göz atmadan geçemiyorduk. Şimdi kontun yazı odasında idik.

-İşte, dedi. Macaristan'da bir eşi bulunmayan bir levha, bir hakikî "Vato"[25].

Bu, tahminen seksen santim boyunda ve elli san­tim eninde bir tablo idi. Ormanda bir pınar başında kurulmuş bir sofra... Kenarda bir genç saz çalıyor. İki taze uzanmışlar dinliyorlar, biraz beride iki kadın kat­merli ve kabarık libaslar[26] ile rakseder[27] görünüyorlardı.

-Şimdi bundan kıymetli bir şey göstereceğim.

Parmağıyla o meşhur Fransız boyaganının[28] levha­sının yanında asılı bir küçük halıyı gösterdi. Bu bir Gördes seccadesiydi. Şimdi bütün gözler bu nefîseye[29] çevrilmişti. Bir antika meraklısı olan Amerikalı ile hünerver ve ressam İtalyan, seccadenin yanına yaklaşarak altından küçük ilmiklerine bakıyorlardı:

Koyu mavi zemin üstüne kırmızı bir kenar ve sarı zırhlar ile çevrilmiş ve ortası dört ve sekiz, köşe madal­yonlar ile bezenmişti. Kenarın, zırhların ve madalyon­ların içleri anlaşılmaz nakışlarla dolu idi. Bunlar çap­raşık, karışık fakat imtizaçlı, perişan dağınık fakat muntazam, hiç bir şekle uymaz fakat hendesî[30], ne çiçek, ne yaprak, fakat düşünce, ne resim, ne hendese fakat ince idi... Vato’nun yaz levhası yanında seccadenin bu hâli başka türlü, sanki sırf tasavvufî, ruhanî, rumûzî[31], manevî bir bahar şekli arzediyordu. O derece renkler uygun ve tatlı idi.

Kont halının karşısına geçmiş:

-Bakınız! Balkınız! diyordu; şu çiçeklerde mavi­den kırmızıya, kırmızıdan sarıya, ne lâtif[32] bir ahenk ile geçiliyor. Boyalara bu garip imtizacı[33], bu hayale gelme­yen güzel imtizacı veren hangi ilimdir, hangi terbiye­dir. Sanmam ki Türkiye'de bir halıcılık mektebi[34] bulun­sun, diyordu.

-Hayır.

-Ben Hind'in, İran'ın o üstlerinde oklarla vurul­muş ceylan, kaplan resimleri, çelimsiz süvariler, bücür insanlar, kurbağalara benzer kuşlar işlenmiş halılarını sevmem. Onlarda ne hayvan hayvan, ne çiçek çiçektir. Bu tabiî maddeler yarım ve iptidaî[35] surette taklit, ter­sim olunmuştur[36]. Türk halılarında tabiatı taklitten eser yoktur. Bütün nakışlar tulûât[37] ve icattır. Bütün bu hü­ner, munis ve düşündürücü bir garabettedir. Nakışları biribirine benzer daha iki halı görmedim.

-Hatta bir halıdaki mukabil[38] iki şekilden bile biri diğerine tamamiyle müşâbih[39] değildir.

Bu Gördes halısıyla, Vato'nun tablosu karşısına tesadüf eden ipekli eski Kıbrıs kumaşı kanape ve kol­tuklara oturduk... Şimdi zâirler[40] hane sahibinin verdiği sigar ve sigaraları savuruyordular.

Kont dedi ki:

-Bir gün fakir düşsem belki Vato'yu satabilirim. Fakat aile yadigârı eşyam ile bu halıyı elimden çıkaramam sanıyorum.

Tarihî, değerli eşya ve nefâis[41] ile dolu olan bu ko­nakta, bu odada yabancı gibi boynu bükük durması memûl olan[42] bu Türk sanatının, bu Türk fikrinin, bu Türk zevkinin, bu Türk kadınlığının saltanatı huzurunda gönlüm iftiharla[43], ihtiramla[44] çarpıyordu. Gözlerim ırak­lara doğru daldı. Kurutan, yakan güneşli ve gölgesiz ve nihayetsiz bir çölün ortasında bir bardak buzlu su bu­lan yolcu memnuniyetini hissettim. Düşündüm, düşün­düm, düşündükçe ağlamak istedim.

Gözümün önüne geliyordu:

Harap Gördes kasabası. Balçıktan karanlık, ocak dumanlarından sisli evleri, melûl[45] ve sakin ahâlisi... Kapının eşiğine çömelmiş, yün eğiren soluk benizli ih­tiyar kadınları. Halı tezgâhının önünde birkaç kırık tah­ta iskemlenin üstüne oturmuş başını önüne eğmiş bir "Ayşe kız" ile iki küçük arkadaşı halının erişleriyle argaçları arasında kınalı parmacıkları titreyerek didiniyorlar ve en büyüğü:

“Gece bir ses geldi derinden, derinden

Beni mi çağırdı Yemen çöllerinden?”

manisini, Arabistan'da silâh altındaki "Mehmed" ini dü­şünerek yavaş yavaş fısıldarken kara gözlerinden, üstü­ne bir damla yaş düşürdüğü şu sarı renkli dal, bu mahrumiyetin, bu kederin ateşiyle kıvrılarak ruhanî bir şekil alıyor.

Artık dumanlı gözler, önündeki örneğe bakmıyor, titreyen eller argaçların tellerini saymıyor. Mükedder[46] fakat necip[47], hünerver[48] fakat esrarengiz bir ruhun şevkiy­le gelişi güzel argaçlar renk renk ilmikleniyor...

Ben bu levhayı böyle görüyorum.

Ey tatlı kokulu kır menekşesi! Ey karanlıklar için­de nur ağlayan mahzun yıldız! Ey Ayşe kız! Sen bu ne­fis şaheseri nasıl meydana getirdin? Mektep, üstat gör­meden nasıl en büyük Fransız ressamı olan Vato ile imtihan meydanına girdin? Ve aynı şeref mevkiini ka­zandın. Bu feyz, bu istidâd[49], bu zevk sana nerden gel­di?... Cevap ver Allahım! Ona nereden geldi?

Koyu çividî bir yeldirme veya çubuklu bir peştemala bürünmüş, sade, saf, fakir halinde, ümmî[50] dima­ğınla yıllarca ihtiyar muallimlerin[51] resimhanelerinde ça­lışmış, tecrübeler geçirmiş, kitaplar okumuş, eski üstatların levhalarını tedkik etmiş[52], renklerin kimyada, hikmette terkiplerini[53], tesirlerini öğrenmiş, binlerce takdirler, tenkitlere maruz kalmış ressam Vato'nun yanında zekâ ve hüner âleminin huzuruna çıkarak aynı mevkie, aynı kıymete nail[54] oluşuna ne sebep bulayım?... Tahsilsiz, fıtrî[55] zevkinle, cibillî[56] irfanında renklere verdiğin insicama, zarafete sihir mi, mucize mi diyeyim? Ey Ay­şecik!...

Ey Ayşecikler!... Avrupa'nın zekâ merkezlerindeki müzelerde sizin saf fakat icazkâr[57] eserleriniz için ayrı ayrı salonlar, sergiler açıldı. Muhafızlar[58] tayin edildi. Hünerlerinizin inceliklerini, güzelliklerini anlamak için mütehassıslar[59] zuhur etti[60]. Bu ne kudret, bu ne feyizdir?!...

 

 

Siz yalnız usûlün ve emsalin[61] haricinde bir hüner­ver, bir ressam, bir mühendis, bir nâkış[62] değilsiniz. Türklüğün ruhundaki salâbet[63] ve vakarı gösterecek manaları misalsiz nakışlarınızla, rumûzî[64] ilhamlarınızla izhar eden[65] birer de şairsiniz. Onun için Anadolu halılarının bütün tarihimizi gösteren celâdet[66] ahengini, metanet meâlini[67] İran ve Hint halılarının şuh ve lenfâvî[68] inceliklerinde göremem.

Ey Türk ili! Viran hanelerinin[69] enkazıyla mamure­ler[70] süslenir. Sen nasıl bir ocaksın ki soğumuş küllerin­de ateşler gizlidir. Baykuşlarından bülbül sedası gelir... Ey Türk kadını! Irkımda ne icazkâr[71] bir feyz[72] vardır ki hem mevte[73] asker yetiştirir, hem ebediyete[74] hüner erişti­rirsin! Seni benden çok evvel takdir edenler, yine Vato gibi ressamların vatandaşları oldukları için beni affet!...

Ben bu istiğrakta[75] iken arkadaşlarımın hane sahi­bine veda ettiklerini görerek mahcup fakat müftehir, seccadenin huzurunda kalben secde ettim ve odadan çıkarken, belki, dedim, bu eserin icazkâr sânii[76], sefalet­ten, noksan tegaddiden[77], hayatının baharında solmuş bir taze çiçektir.

Budapeşte-20 Nisan 1334 (1918)

(Çağlayanlar, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1987)

 

 



[1] konuşması

[2] yönde

[3] Millet Meclisi

[4] müzakerelerinin

[5] devamı

[6] soylu

[7] arkadaşa

[8] çoğu

[9] oraya devam edenler

[10] meydana gelen

[11] mekânın, ortamın

[12] konu

[13] elbiselerinin

[14] benzerliklerine

[15] atalarının

[16] kaftan, süslü elbise

[17] güzel sanat eserleri

[18] başka

[19]dikdörtgen

[20] yüzeyi

[21] süslü

[22] atalarından

[23] Karun hazinesi

[24] iç kısmında

[25] Vato: Jean Antoine Watteau, 1684'te  (Valensia)'da doğmuş, 1721'de veremden ölmüş bir Fransız ressamdır. Kadın resimleriyle, köy ve kır eğlenceleri, tiyatro tabloları, panoları, askerî tab­lolar ve bazı resimler yapmıştır.

 

[26] elbiseler

[27] dans eder

[28] Fransız boyaganı: Coloriste: İyi renk vuran, renklerin tesirini takdir eden ressam... Olmak - olağan, ısırmak -ısırgan gibi.

 

[29] güzel esere

[30] geometrik

[31] simgesel

[32] hoş

[33] uyumu

[34] okulu

[35] ilkel

[36] resmedilmiştir

[37] doğaçlama

[38] karşılıklı

[39] benzer

[40] ziyaretçiler

[41] sanat eserleri

[42] beklenen, umulan

[43] övünçle

[44] saygıyla

[45] üzgün

[46] kederli

[47] soylu, cömert

[48] hünerli

[49] kabiliyet

[50] okuma yazma bilmez

[51] öğretmenlerin

[52] incelemiş

[53] bileşimlerini

[54] sahip

[55] yaratılıştan gelen

[56] yaratılıştan gelen

[57] mucizevî

[58] koruyucular

[59] uzmanlar

[60] çıktı

[61] örneklerin

[62] nakışçı

[63] sağlamlık

[64] simgesel

[65] gösteren

[66] yiğitlik

[67] anlamını

[68] kılcal damarların ve onlarda dolaşan kanın yoğunluğunun etkilediği

[69] yıkık dökük evlerinin

[70] bayındır yerler, saraylar

[71] mucizevî

[72] bereket

[73] ölüme

[74] sonsuzluğa

[75] derinlere dalmış

[76] sanatçısı

[77] iyi beslenmemeden


Son değiştirme: 19 Şubat 2018, Pazartesi, 21:23