Yahya Kemal'in Şiirinin Özellikleri

YAHYA KEMAL'İN ŞİİRİ

           

1. Şiirinin Beslenme Kaynakları

 

a. Divan Şiiriyle İlişkisi: Yahya Kemal, Divan Şiirine büyük bir önem verdi, bu edebiyatı dikkatle inceledi ve buradan kendi zamanına, kendi şiirine aktarabildiklerini taşımaya çalıştı. Bu büyük ve verimli kaynaktan oldukça bereketli bir şekilde beslendi. O, Klasik Türk şiirini Avrupaî bir havada yeniden üretme çabası içinde oldu. Divan şairinin zarif, kıvrak, ahenkli güzel Türkçesine, edasına, ifade kabiliyetine değer verdi. Divan şiirinden söz varlığını almıştır ama mazmun unsuruna fazla yer vermemiştir.

Eski Şiirin Rüzgârıyla adlı kitabında toplanan Divan Şiiri tarzındaki şiirlerinin ilham kaynağı da yine birçok konuda olduğu gibi Batıdır. Bu konuda ona Fransız şairi Verlaine öncülük ve örneklik etmiştir. Verlaine’in Fétes galantes (Âşıkane Eğlenceler) adlı kitabını okumuş, bundan etkilenmiş ve bu etkilenmeyle tarihteki olay ve durumları kendi zamanlarının dilini ve havasını günümüzde yeniden üretip oluşturma hevesine kapılmıştır. Verlaine bu kitabında 18. yüzyılda kullanılan Fransızcanın dil unsurlarına yer vermiş, o dönemdeki Versailles sarayının avlusundaki eğlenceleri, âşıkların konuşmalarını, davranış biçimlerini o zamanın diliyle yansıtmıştır.

Yahya Kemal de Verlaine’den etkilenmeyle İstanbul’un fethinden Şeyh Galip’e kadar geçen zaman zarfındaki eğlencelerimizi ve eski hayatımızın bazı aşamalarını gazel gazel o devirlerin şiir diliyle terennüm etme hevesine düşmüş.

Böylece tarihin kahramanlıklarını, değişik olaylarını, güzelliklerini ve güzellerini kendi zamanının diliyle yansıtma anlayışı doğrultusunda Osmanlı Türkçesini kullanarak gazel, şarkı, rubai gibi Divan şiiri nazım şekilleriyle şiirler yazmıştır.

18. yüzyıl İstanbul’unun Lale Devrini, Sadabad eğlencelerini, Boğaz sefalarını, o zamanın güzelliklerini, o dönemin Osmanlı Türkçesini kullanarak yansıtmıştır. Bu şiirlerinde Divan şiirinin özünü, sesini, ahengini, havasını, eskimeyen güzelliklerini modern bir üslup ve anlayışla yeniden üretmeye çalıştı. Kitabın adından da anlaşılacağı gibi buradaki metinler, eski şiirimizin yani Divan şiirimizin rüzgârıyla, onun havasıyla yazılmış yeni şiirleridir. Onların Neo-Klasik olmaları bu bağlamdadır.

Yahya Kemal’in Divan Şiiri tarzındaki şiirlerinin Divan şiirinden farkı şudur: Yahya Kemal, Divan şairleri gibi klasik mazmunlar üzerinde fazla durmamıştır. O daha çok kelimelerin ahenk ve anlam değerlerine önem vermiştir. Osmanlı Türkçesinin musikisini yakalamaya çalıştı. Ayrıca Divan şiirinde anlam beyitte tamamlanırdı. Yahya Kemal ise anlamı şiirin tamamına yaydı. Yani şiirde konu bütünlüğüne ulaştı.

 

b. Batı Edebiyatı ve Kültürü:

*Nev-Yunanilik (Yeni Yunancılık) Dönemi: Paris'ten döndüğü sıralarda bir süre Yakup Kadri ile birlikte Türk edebiyatını Yunan ve Latin kültür- edebiyatına bağlamayı, onlardan kaynaklanan ve etkilenen yeni bir batılı edebiyat yapmayı amaçlayan Nev Yunanilik ya da Havza Edebiyatı denilen bir edebiyat akımı başlatmak istedilerse de bunun köksüz bir anlayış olduğunu, bizim Türk millî kültür, sanat edebiyat ve tarih anlayışımızın Yunan kültür ve medeniyetiyle alakasız olduğunu anlayıp vazgeçtiler ve Millî Edebiyat akımına geçtiler. Yahya Kemal Nev Yunanilik anlayışına bağlı olarak “Adonis”, “Bergama Heykeltıraşları”, “Biblos Kadınları”, “Sicilya Kızları” adlı şiirlerini yazdı. Ancak Balkan savaşları sırasında Yunanlıların Türklere yaptıkları zulüm ve katliamlardan dolayı Nev-Yunaniliği bırakmıştır. Sonra Millî Edebiyat akımına geçti.

 

*Mektepten Memlekete: Yahya Kemal, 1903’te Paris’e yani mektebe bir Batı hayranı, alafrangalık ve Jön Türklük heveslisi olarak gitti. Fakat 1912’de eve, memlekete Türklüğünün farkına varmış, millî şuura ermiş bir Türk olarak döndü.

Yahya Kemal, "mektepten memlekete dönen" bir şair, yazar ve aydındır. Yani Batıdan öğrendiği sanat, edebiyat, kültür, tarih anlayışını millî Türk tarihi, kültürü ve edebiyatı anlayışına uyarladı. Batılı ülkeler nasıl kendi köklerinden, değerlerinden beslenerek yeni bir kültür, sanat, edebiyat ve medeniyet ürettilerse buna göre modernleştilerse yani klasik olan değerlerini yenileyerek yeniden ürettilerse bizim de kendi köklerimizden, tarihimizden, millî ve dinî değerlerimizden hareketle yeni, modern, millî bir Türk edebiyatı, kültürü, sanatı ve medeniyeti geliştirmemiz gerektiği üzerinde yoğunlaştı.

Yahya Kemal eğitim gördüğü, okuduğu, tahsil aldığı mektepten hizmet edeceği, öğrendiklerini uygulayacağı memleketine döndü. Batı kültür, düşünce, sanat ve edebiyatından alınması gereken dersi, tekniği ve malzemeyi almış; ama bunları kendi özgün sanatçı kişiliğinde eriterek ve gerektiği kadar kullanarak kendine ait millî bir edebiyat yapmış, özgün bir milliyetçilik düşüncesi geliştirmiştir. O, Batıdan nasıl istifade edilmesi gerektiğini anlamış, neleri alıp neleri almamak gerektiğinin şuuruna varmış bir Türk aydınıdır. Batıdan daha çok yöntem, teknik, anlayış, çıkış noktası gibi hususlarda yararlanmıştır. Ama içerik bağlamında Türk milletinin ve Türk vatanının edebiyatını yani memleketin edebiyatını yapmıştır. Yaptığı iş taklit, tercüme, uyarlama değil; özgün, millî bir teliftir.

Mesela Parnasizm akımından şiirde şekil mükemmelliğini, mısraları ölçülü biçili bir hâlde dizmeyi öğrenmiş. Bu bakımdan Parnasyendir. Fakat Parnasyenler, şiirde şairinin duygularını ve şahsiyetlerini belli etmelerine karşıdırlar. Yahya Kemal ise tam tersine romantiklere özgü biçimde duygularını, duygusallığını ve kendi özgün şahsiyetini coşkulu bir biçimde yansıtır. Bu yönüyle de Parnasyen değildir.

Yahya Kemal, bir Parnasyen olan José-Maria de Hérédia’dan, Jean Moreas’tan ve Malherbe’den Türk tarihini, modern bir destan hâlinde yeniden yazmayı, şiirde sade, yalın, çıplak, süssüz, işlek konuşma Türkçesini kullanmayı; Albert Sorel ve Camile Jullian’dan tarih ve coğrafya içinde Türklüğü, Türk milliyetini aramayı; Paul Valéry’den ve Mallarmé’den ahenkli, mükemmel mısra kurmayı; Verlaine’den İstanbul semt ve sokaklarının şiirini yazmayı öğrendi. Parnasizm akımından mısra mükemmelliği fikrini, Sembolizm akımından şiirde ahenk ve musiki fikrini, Neo-Klasisizm akımından da millî Türk tarihi şuurunu aldı ve eserlerine yansıttı.

 

 

2. Şiirinin Konuları

a. Toplumsal Konular

Yahya Kemal, halkın sorunlarına, sosyal ve siyasi sorunlara hemen hemen hiç yer vermemiştir. Mesela halkın yoksulluğunu Marksist şairler gibi istismar etmemiştir. Onun şiirlerinde zaman zaman halkın fakirliği gibi sosyal ve ekonomik sorunları yansır ama bu, millî hayatımızın, toplumsal yaşantımızın değişik manzaraları olarak ve başka maksatlarla ele alınır.

Yahya Kemal’in şiirinde toplumsal konu bağlamında en çok milliyetçilik düşüncesini görüyoruz ve dolayısıyla bu bölümde onun üzerinde yoğunlaşacağız.

 

* Milliyetçilik:

-Milliyetçilik Anlayışı: Önce çok aykırı gibi gelen bir cümle kuralım: Yahya Kemal, bir Türk milliyetçisidir, ama millî değildir. “Millî” ve “milliyetçi” terimleri hakkında ise şu kısa açıklamaları yapalım: Millî olan kişi, milletinin değerlerini, inançlarını, yaşantı tarzlarını benimseyen ve hayatına geçiren kişidir. Milliyetçi ise millîlik meselesini düşünen, ona dair fikirler serdeden, bununla ilgili olarak siyasi, sosyal ve kültürel bir sistem geliştiren kişidir.

Yahya Kemal bu anlamda millî değildir. Müslüman Türk milletinin dinî, kültürel, toplumsal değerlerini, hayat tarzını yaşantısında pek fazla uygulamaya koymamıştır. O, hayat tarzı bakımından daha çok batılıdır, âdeta bir Fransızdır; daha çok Fransızlar gibi yaşar.

Türkçeyi kullanma konusunda millî, onun dışında milliyetçidir. Onun Türk milliyetçiliği, Türk milletinin sorunlarını, değerlerini düşünmek ve yaymaktan ibarettir. Türklerin millet oluşunu, bir sosyolog, bir psikolog, bir tarihçi ve siyaset bilimci gibi düşünmüş, felsefesini yapmış, bu konuda fikir yürütmüş ve şiirlerinde de Türk milliyetini hisseden bir Türk olarak terennüm etmiştir.

Türk millî değerlerinin milletleşme sürecimizdeki önemini kavramış ve bu değerlerin halk arasında yaşaması gereğine inanmıştır. Dolayısıyla Yahya Kemal, Türk milliyetini yaşayan “millî” bir şair değil; Türk milletinin millî değerlerinin onu bir arada tutan önemli değerler olduğunun önemine inanan, düşünen, araştıran, fikir yürüten, kuramını yapan ve duyan bir milliyetçi düşünür ve şairdir.

Onun milliyetçilik anlayışını oluşturan temel unsurları alt başlıklar hâlinde açmaya çalışalım:

 

*Kavmî Tarih Yerine Millî Tarih: Yahya Kemal, Türk tarihinin 1071 sonrasını atlı, akıncı, göçebe, avcı, kavim medeniyetinden yerleşik şehir medeniyetine geçiş sürecinin belirgin bir başlangıcı olarak alıyor. 1071 öncesini kavim tarihi, 1071 sonrasını millet dönemi olarak görüyor.

Onun için önemli olan, Türklerin boylar, kavimler, çadırlar, göçebe akıncılar hâlinde olması değil; yerleşik medeniyete sahip millet olmalarıdır. Milletleşme sürecimizde 1071’i milat olarak alıyor. Medenî millet oluşumuzun en yüksek aşaması, vardığı zirve nokta ise İstanbul kültür ve medeniyetidir.

Eserlerinde özellikle Osmanlı Devleti’nin ihtişamlı dönemlerini yansıtmış ve 1071 Malazgirt zaferinden sonra Anadolu’da, Rumeli’de ve İstanbul'da oluşan Türk anlayış, irfan ve geleneğiyle millî bir bireşime kavuşan kültür, sanat, edebiyat, tarih ve coğrafyasını konu edinmiştir.

Yahya Kemal, Barres ve Michelet gibi Fransız tarih felsefecilerinin etkisiyle tarih-coğrafya bireşimini öngören bir milliyetçilik anlayışına sahip olmuştur. Ona göre 1071 Malazgirt Savaşıyla fethedilen Anadolu yeni bir Türk kültür, medeniyet ve milliyetine sahne olmuştur.

Köken itibariyle değişik ırklardan, farklı coğrafyalardan gelseler bile bu vatanda Türkçeyi konuşup yazan ve İslâm’ı yaşama biçimi olarak kabul eden insanlar, yüzyıllar boyunca harmanlanmış, evlilik, ticaret, savaşlar gibi değişik vesilelerle içiçe geçmişler, kader birliği etmişler ve ortak özgün bir Anadolu Türk dil, edebiyat ve kültürünü üretmişlerdir.

Bu kültür, Turancıların önem verdiği eski Orta Asya Türklüğünün kültüründen farklıdır. Yahya Kemal, Asya'daki Türklük yerine Türkiye'deki Türklüğü aramanın ve ona yönelmenin daha doğru olacağı fikrini öne sürerek tarih çalışmalarını 1071'den itibaren Anadolu, Rumeli ve İstanbul ekseninde yoğunlaştırır.

Yahya Kemal, 1071 Malazgirt Zaferiyle birlikte Anadolu’nun Türk-İslam vatanı olmasıyla bu coğrafyada üretilen yeni bir Türk-İslam kültür ve medeniyetinin edebiyatını yaptı. Böylece yerli ve millî kaynaklara dönmüş oldu. Osmanlı Devleti’nin parlak ve büyük zaferlerine, fetihlerine, büyük kahramanlarına, kültür ve tarih değerlerine yer verdi.

Özellikle 1918’den sonra yayınlamaya başladığı şiirleriyle Osmanlı Devleti’nin çöküşünü yaşayan Türk milletine moral, maneviyat, ümit ve şevk aşılamak istedi. Türk tarihinin kahramanlık sayfalarını destanlaştırarak ve büyük medeniyet eserlerine değinerek Türklerin tarihte ne kadar büyük işler başardığını göstermek istedi. Millî tarih konulu şiirlerinin yanında bireysel nitelikli aşk, ölüm, sonsuzluk, İstanbul’un güzellikleri gibi konulara da yer verdi.

Türk tarihi, tarihten getirdiğimiz değerler, tarihi yorumlama biçimimiz bizim milliyetimizi ören temel unsurlardan biridir. Yahya Kemal de Türk milliyeti düşüncesini daha çok Türk tarihi kavramından yola çıkarak kurar. O, Türk tarihine millî açıdan ve en sağlıklı bir biçimde yerli bir bakışla yaklaştı. Şiir, konuşma ve yazılarında daha çok Türk tarihine yer vermiştir.

Yani millî varlığımızın güzel ve parlak tarihî dönemlerini konu almıştır. İçinde bulunulan an ve geleceğe çok az yer vermiştir. Şiirinde millî tarihimizi çok canlı bir şekilde yaşatmasını bilmiştir. O, tarihe şiirini üretebileceği bir hazine, bakir bir kaynak olarak baktı. Millî tarihi çok iyi bilir, sohbetlerinde genellikle Türk tarihinden şiirsel bir üslupla söz ederdi.

Yahya Kemal’in tarih konulu şiirler yazmasında, Türk tarihinin modern anlamda destanını yazmasında José Maria de Heredia (1842-1905)’nın Les Trophées (1893) adlı kitabında toplanan şiirlerinin etkisi büyüktür. Heredia, bu eserinde eski Yunan, Roma, Ortaçağ, Rönesans, Amerika’nın fethi, eski Mısır gibi tarihî dönemlere, kahramanlıklara yer verir.

Yahya Kemal, bu şiirlerin verdiği ilhamla Türk tarihini ve kahramanlıklarını yazmaya, tarihin ihtişamını beyaz lisan dediği sade, açık, yalın, kıvrak, zengin, güzel, parlak bir Türkçeyle canlandırmaya başlamıştır. “Açık Deniz”, “Deniz”, “Mohaç Türküsü”, “Akıncı”, “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” gibi modern destan örneği diyebileceğimiz metinler yazmıştır. Yahya Kemal, geleneksel destanların olağanüstü, insanüstü özellik ve niteliklerini, hayalî unsurlarını, abartılarını ayıklayarak gerçekçi tasvir ve anlatımlara dayanan modern destan örnekleri vermiştir.

 

*Coğrafya: Yahya Kemal, esas itibariyle ideal milliyetçilik yerine reel milliyetçiliği esas almıştır. Ziya Gökalp’ın ideal anlamdaki soyut Turan milliyetçiliğine karşı o, reel anlamda Anadolu milliyetçiliğini benimsemiştir. Yani, Yahya Kemal, daha çok realist bir milliyetçidir ya da realiteye dayanan idealist bir milliyetçidir.

1071’den sonra Anadolu’da oluşan bir milletin tarihi, dili, kültürü, sanatı, edebiyatı, yaşayış tarzı; her şeyi Anadolu coğrafyası merkez alınarak oluşmuştur. Reel olan budur. Bu yüzden 1071 öncesini kable’t-tarih (tarih öncesi) olarak kabul eder.

Ayrıca bugünkü Anadolu coğrafyasında yaşayan canlı, reel bir Türklük vardır, gerçek ve somut olan, güncel olan Türk milliyetini bu coğrafya üretmiştir. Selçuklu, Beylikler, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemleri bizim bugünkü milliyetimizi oluşturan, üreten, dokuyan dönemlerdir ve bunlar da esas olarak Anadolu coğrafyasında var olmuşlardır.

Ancak şairin 1071 öncesi Orta Asya Türklük dönemlerini bu senteze katmaması doğru değildir. Çünkü biz 1071’de birdenbire ortaya çıkmadık, bizim Türk-İslam medeniyetimiz de birdenbire 1071’de başlamadı. İslam öncesi Türklük dönemleri de Orta Asya’daki ilk Müslümanlık dönemlerimiz de bir devam çizgisi hâlinde Türk milliyetinde belli bir yere ve öneme sahiptir.

Ayrıca biz Anadolu’da 1071 yılından önce de vardık. Biz Türkler Anadolu’da 7000 yıldır varız. Bizim 1071’de Anadolu’ya ikinci kez geldik.

Yahya Kemal, coğrafya ve tarihe bağlı milliyetçilik anlayışını Paris’te öğrenci olarak bulunduğu sıralarda Fransız tarih hocalarından almıştır. Albert Sorel (1842-1906), tarih içinde Fransız milletinin oluşum sürecini incelemiştir.

Ondan aldığı ilhamla Yahya Kemal de tarih içinde oluşup gelen Türklüğü araştırma gereği duyar. Ayrıca Camile Jullian’ın “Fransız toprağı, bin yılda Fransız milletini yarattı.” Cümlesi, ona tarih ve coğrafya milliyetçiliği için sağlam bir zemin hazırlamıştır. Bu ilkeden hareketle Yahya Kemal, 1071’den bu yana Anadolu coğrafyasında ortak bir tarihi paylaşan insanların farklı kökenlerden de gelseler harmanlanıp yoğrularak, Türklük ortak paydasında birleşerek uyumlu bir Türk milleti oluşturduklarını görür.

 

*Aşk, Kadın ve İstanbul Özdeşliği: Yahya Kemal, Türk edebiyatının önde gelen İstanbul şairlerinden biridir. Yahya Kemal için Türk coğrafyası bir bakıma İstanbul’dur. Yani İstanbul, nüfusu, tarihi, kültürü, gelenek görenekleri, dili, mimarisi gibi hususlarda Türk coğrafyasının, Anadolu’nun her bakımdan bir özeti gibidir.

O İstanbul’u bir tutku hâlinde sevmekte, tarihini, kültürünü, tabii yapısını; her şeyini büyük bir aşkla sevmekte ve şiirlerinde bunu yansıtmaktadır. Şair açık mekân, coğrafî mekân anlamında şiirlerinde özellikle İstanbul’a yer vermiş, buna mukabil Anadolu’yu hemen hemen hiç konu edinmemiştir. 

Yahya Kemal’in “Atikvalde’den İnen Sokakta”, “Koca Mustapaşa”, “İstinye”, “Fenerbahçe” gibi İstanbul’un semt ve sokaklarını konu edinmesinde Fransız şairi Verlaine’in etkisi büyüktür. Verlaine de Paris sokaklarının şiirini yazmıştı.

Ona göre İstanbul, Türklerin 1453’te burayı fethettikten sonra tamamen Türk-İslam ruhuna ve anlayışına göre kurdukları bir şehirdi. İstanbul, Türklerin dillerinin, geleneklerinin, göreneklerinin, kültürlerinin, dinlerinin, sanatlarının, mimarilerinin, şehir ve mahalle kurma anlayışlarının en mükemmel örneğini gösteren bir mekândı.

Bir İstanbul âşığı ve uzmanı olan Yahya Kemal, İstanbul’a büyük bir önem vermiştir. Ömrü boyunca İstanbul araştırmaları yapmış, İstanbul üzerine düşünmüş ve Aziz İstanbul adında bir kitaplık yazı yazmıştır.

Çünkü Oryantalistler, eserlerinde sürekli ve ısrarla Türklerin ilkel dönemlerine, kabile ve kavim dönemlerine vurgu yapıyorlardı. Türkler, hep o dönemde kalmış, medenî millet dönemine geçmemiş, barbar bir kavim olarak anlatılıyordu. Türklerin kültür ve medeniyet üretmediğini, atlı göçebe, akıncı, yağmacı bir kültüre, ilkel bir kültüre dayandıklarını söylüyorlardı.

Yahya Kemal buna karşı, bu anlayışa ve bu kasıtlı, önyargılı ideolojik tutuma bir tepki olarak tarih içinde Türklüğü araştırırken Türklerin yerleşik hayata, kanuna, soyut fikirlere, sanata, insanlığa dayanan yüksek bir şehir medeniyeti kurduklarını ispata çalışır.

Türkler, İstanbul’u Bizanslılardan devraldıkları zaman İstanbul harabe hâlindeydi ve Müslüman Türkler, burayı tamamen kendi ruhlarına, inançlarına, anlayışlarına uygun olarak yeniden imar ettiler ve burada dünyanın en zevkli, en ince, en gelişmiş, en güzel, en insanî bir şehir medeniyetini kurdular.

Yerleşik medeniyetin temeli olan müesseseler kurdular, imar faaliyetleri yaptılar, derinlikli soyut sanatlar ürettiler. İşte Yahya Kemal, şiirlerinde Türk-İslam medeniyetinin en güzel örneği olan böyle bir İstanbul’u anlatır.

İkinci Meşrutiyet Dönemi’nden itibaren Yahya Kemal, kadına kültürel, millî bir işlev yüklemeye başlar. Yahya Kemal, Türk edebiyatında Türk kadınını sistemleştirmiş olduğu Türk millî kültür bireşiminin somut bir simgesi olarak algılayan ve yansıtan ilk önemli Türk şairidir. Bu bakımdan öncü bir kimliğe sahiptir.

Yahya Kemal, pek çok şiirinde bireysel anlamda sarsıcı aşklarla bağlandığı kadınlara yer vermiştir. Beşerî aşkın, kadın güzelliğinin, kadına duyulan büyük aşk duygusunun en güzel örneklerini vermiştir. Fakat o, aşk ve kadın konusuna sadece bireysel bir konu olarak yer vermemiştir.

Aynı zamanda kadını sosyal, millî bir konu olarak da işlemiştir. Bu durum, genellikle paraleldir. Onun aşk ve kadın konulu şiirlerinde ferdî ve millî duygular iç içe geçmiş hâldedir.

Yahya Kemal’in başka şairlerin aşk ve kadın anlayışından farklı bir yaklaşımı vardır. O, kadına Türk millî kültür ve duyarlığını yansıtan bir ayna olarak bakar. Şiirlerinde konu edindiği kadınlara aynı zamanda derin millî kültürel değerleri de yansıtır.

Yahya Kemal, 1922’de yazdığı bir yazısında Türk kadınının alafrangalılaşarak, batılılaşarak aslî özelliklerini kaybedişini, özgün ve ideal Türk kadını tipinin kayboluşunu hasretle dile getirir. Ona göre İstanbul hanımları, 1870’li yıllara kadar Doğu dünyasının en üst tabakasında bulunuyordu. Güzellikleri, incelikleri, zariflikleri, yürüyüşleri, davranışları, Türkçe söylerken şiveleri, terbiyeleri, kısacası birçok meziyetleri her yerde hayranlıkla hatırlanmaktaydı.

Suriye, Mısır, Tunus, Kafkas, İran hatta Hindistan şehirlerinin Müslüman kadınları örnek diye İstanbul kadınını görüyorlardı. Türk kadını o zaman Avrupa kadınlarının nazarında Parisli kadın ne ise Asya kadınlarının nazarında o idi. Hatta ondan fazla idi. Türk kadını Avrupalılaşmaya başladığı günden sonra Avrupa kuklası olmaya, bu yüksek konumunu, sihir ve büyüsünü yavaş yavaş kaybetmeye başladı.

Bunun sebepleri arasında mürebbiyeler, sör mektepleri, kolejler ve bizim kendi elimizle yazdığımız özenç romanlardır. Avrupalılaşan Türk kızları Türkçeyi unutuyor, Türklüğün dinî, millî, irsî her türlü özelliklerinden mahrum olarak yetişiyor, renksiz bir karışım hâline geliyor.[1]

Buna rağmen şair, eski ideal Türk kadınını canlandırmaya çalışır. Yahya Kemal’in şiirlerindeki Türk kadını yüceltilmiş, model bir kişiliktir. Sadece vücut güzelliği, kadınsı duruşu itibariyle aşk duygusunu ilham eden güzel bir kadın olarak yer almaz.

Bununla birlikte Türk tarihini, kültürünü, Türkçenin güzelliğini, Türk davranış biçimini, zarafetini, Türk musikisini yani bir bütün olarak Türk kültürünü yansıtan bir figür olarak da sunar bize. Bütün bunları da örnek bir mekân olarak seçtiği İstanbul’la özdeşleştirerek verir.

Ona göre İstanbul, bütün Türkiye’nin, Anadolu’nun mekân olarak bir simgesi, temsilcisi, orada yaşayan Türk kadını da Türk milletinin ideal bir simgesidir. Ve Yahya Kemal, kafasında olgunlaştırıp bir sistem hâline getirdiği Türk millî kültür bireşimini İstanbul’la özdeşleşen Türk kadını üzerinden verir. Böyle bir yaklaşım, Türk edebiyatında ilktir.

Mesela “Mihriyar” şiirinde İstanbul’da doğmuş, büyümüş ve orada yaşayan güzel bir Türk kadınından söz edilir. Oradaki kadın, Boğaziçi’nde yaşayan asil, güzel, kültürlü, ince, zarif bir İstanbul hanımefendisidir. Yüzüne, tavrına, davranışlarına, duruşuna, şekline şemailine bakan kişi, İstanbul’un güzelliklerini, Türk kültür ve tarihini görür gibi olur.

Boğaz iklimi ve kültürü onun şahsiyetine yansımıştır. Deniz nefesleriyle serpilmiş, saf uykusunun salıncağında balıkçı sesleriyle sallanmıştır. Burada ideal Türk güzeline Boğazın hem iklimi hem de kültürü yansımıştır.

Türk vatanını, kültürünü, tarihini, dilini, kültürünü güzel bir kadınla özdeşleştirme, Yahya Kemal’in özgün yanlarından biridir. O, milliyetçilik fikrini biraz böyle bir tutumla yansıtır. “Bir Tepeden”, “Bir Başka Tepeden” şiirlerinde de buna benzer bir yaklaşım görülür.

Ona göre Türk kadınının biyolojik yapısının oluşumunda İstanbul’un coğrafî yapısının etkisi büyüktür.

Mekân olarak Türk vatanı, Türk kadınıyla güzellik ve anlam kazanmıştır. Yahya Kemal, şiirlerinde yücelttiği İstanbullu Türk kadınını ya da sevgililerini İstanbul’da üretilip olgunlaştırılan ve bu mekânda yüzyıllar boyunca inceltilen Türk millî kültürünün bir ürünü olarak algılar. Bir başka ifadeyle İstanbul Türk kültürünün yansımalarını onda görür ve gösterir. Dolayısıyla kadın ve bir mekân olarak İstanbul’da üretilen kültür arasında bir özdeşlik kurar.

Ayrıca İstanbul’un rafine kültürünün bir ürünü olan Klasik Türk musikisi ile Türk kadınını birleştirir. Onun şiirinde Türk kadınının vücut ve davranış zarafetinin güzel bir musiki bestesi olarak algılanması, “müzik gibi kadın” imgesinin doğmasına sebep olmuştur. Böyle bir özdeşlik de Yahya Kemal’e özgü bir husustur.

Yahya Kemal’e göre Türkçeyi güzel, zengin, işlek, kıvrak bir dil hâline getirenlerin başında Türk kadını; özellikle de eski İstanbul hanımları gelmektedir. Dolayısıyla musikide ve diğer alanlarda olduğu gibi dilde de Yahya Kemal, yine İstanbul’da olgunlaşmış, belli bir kıvama gelmiş, ideal bireşime kavuşmuş olan İstanbul Türkçesini öne çıkarır.

Bu bakımdan o, güzel İstanbul Türkçesiyle güzel Türk kadınını birlikte düşünür. Birini diğerinden ayrı görmez. Bunlar birbirini çağrıştıran ve tamamlayan unsurlardır. İstanbul hanımefendisi olan güzel Türk kadınının güzel bir Türkçeyle konuşması, onu daha da güzelleştirmektedir.

Yahya Kemal, Türk kadınının duruşunda, güzelliğinde, davranışlarında, konuşmasında velhasıl her bir şeyinde Türk tarihinin bütün gelişiminin ve özelliklerinin yansımalarını sezer. Ona bakarken Türk tarihini görür gibi olur.

Yahya Kemal’de genellikle aşk duygusu ve yaşantısı, soyut düzeyde ele alınmaz. Bunun yerine İstanbul özelinde mekâna bağlı, İstanbul’un zemin olarak alındığı bir aşk algısı çok belirgindir. İstanbul, aşkı tamamlayan bir dekordur.

Şairde bir mekân duygusu olarak İstanbul, o kadar önemli bir yer etmiştir ki sevgilisiyle birlikte geçirdiği güzel günleri hep bu mekânla birlikte zikreder.

Yahya Kemal, bazı şiirlerinde hatıralarda kalan, eskiden yaşanmış ama unutulamamış büyük aşkları konu edinmiştir. Kalıcı olan, unutulamayan, sarsıcı büyük aşkların duygusal etkilerini terennüm etmiştir. Özellikle, tabii başka konularda olduğu gibi bu konuda da İstanbul’da yaşanmış hatıralar söz konusudur.

Yahya Kemal, sevgilisiyle birlikte bulunduğu, gezdiği yerleri, hatıralarında saklı tutar. O mekânları unutulamaz kılan şey ise, oraların güzel bir Türk kadınıyla birlikte algılanmasıdır. Güzel bir Türk kadını hele sevgilisi olursa bulunduğu mekâna ayrı bir güzellik katar. Onun şiirlerinde sözünü ettiği sevgilisi olan Canan, özel bir ad değil; şairin sevgililerinin genel adıdır.

Yahya Kemal, aşk ve sevgiliyle birliktelik dekorunu tabii ortamdan seçer. Yani onu sevgilisiyle birlikte kapalı mekânlarda pek görmeyiz. Bazı şairler, sevgilileriyle birlikteliklerini ev, otel gibi genellikle kapalı mekânlarda yansıtırlar. Ya da mekâna bağlı kalmadan soyut olarak verirler. Yahya Kemal ise sevgilisiyle kapalı mekânlarda değil; genellikle açık mekânlarda, İstanbul’un değişik semtlerinde ve tabii olarak güzel İstanbul dekorundaki birlikteliklerine yer verir.

Âdeta açık mekân olarak İstanbul’un bütün güzelliklerini güzel Türk kadınıyla yansıtır. Bu da onun şiirinin özgün yanlarından biridir. Yalnız “Vuslat” şiirinde cananla birlikte uyumaktan bahsetmesi bir istisnadır. O şiirinde bile ondan sonra hemen tabiat ortamına geçer.

 

*Mimarî: Şair, ayrıca Türk milliyetinin temel unsurlarından birisi olarak mimarîyi görür. Türk millî ruhunun en iyi somutlaştığı, en güzel ve estetik biçimde ifadeye kavuştuğu sanat olarak mimariyi önemser. Mimariye önem vermesinin bir sebebi var. Türkler Anadolu’ya geldikten sonra bu toprakları vatan hâline getirmek, Türk-İslam yurdu yapmak için yerleşmeye, şehirleşmeye; dolayısıyla mimariye önem vermişlerdir.

Bu durum, Türklerin atlı göçebe topluluğu olmaktan çıkıp yerleşik medeniyete geçme iradesinin bir göstergesidir. Batılıların bizim için söyledikleri aşağılayıcı ifadeler arasında yer alan barbar, yağmacı, akıncı, göçebe, çadır ahalisi gibi hakaretlere bir cevap olarak Yahya Kemal, Anadolu’da üretilen Türk mimarisine, camilere ve değişik yapılara özel bir önem veriyor.

Türk’ün sanat dehasının pek çok alanda olduğu gibi mimaride de yansımalarını öne çıkararak Türk’ün zannedildiği gibi barbar ve göçebe değil; medeni, ince ruhlu, sanat üreten, derin bir millet olduğunu vurgulayarak Türk milliyetçiliği fikrini tahkim etmiştir. Türk sanat dehası mermeri, taşı, toprağı yenmiş, onu hamur gibi yoğurmuş ve çok zarif, ince, güzel yapılar üretmiştir. Âdeta taşın içinde gizli duran en ideal güzel yapı şeklini keşfedip ortaya çıkarmıştır.

 

*Musiki: Türk milleti, taşı toprağı, ağacı en güzel şekle sokarak büyük mimarî eserler ortaya koyduğu gibi; sesi de güzel, zarif, ahenkli bir kıvama sokarak musiki dehasını duyurmuştur. Yahya Kemal, özellikle Klasik Türk musikisi üzerinde durur ve bu sanatı Türk milliyetinin yapı taşlarından biri olarak kabul eder. O, Klasik Türk musikisinin teknik yapısı üzerinde fazla durmaz. Esas itibariyle Klasik Türk musikisinin Türk ruhunu yansıtan, Türk kültür ve medeniyetini temsil eden boyutları üzerinde yoğunlaşır.

Millî Türk ruhu, kendini öz musikisi ile de ifade etmiştir. ”Eski Musiki”, “Itrî” gibi şiirlerinde buna vurgu yapar. Klasik Türk musikimiz, uzun tarihî yürüyüşümüzü, hayata, olaylara bakış açımızı, hayatı yorumlama tarzımızı ortaya koyan, kendimizi ifade eden bir sanattır. Klasik Türk musikisi incelendiğinde, dinlendiğinde Türk milletinin sevinci, hüznü, şevki, heyecanı, din anlayışı, hayata bakış açısı, tabiatı algılayışı, tarihi yorumlayışı, geleceğe bakışı gibi hususları görürüz.

Musiki, insan ruhuna hükmeden, insan ruhunu yoğuran, şekillendiren, yönlendiren esrarlı bir sestir. Maddi kültürü yapan manevi, ruhî kuvvettir. Dolayısıyla nasıl bir ruha sahipseniz ona uygun bir kültür üretirsiniz. Klasik Türk musikisi Türk milletinin ruhunu terbiye eden, ona yön ve ufuk veren bir büyülü ses olarak çok önemli işlevlere sahiptir.

Itrî, Dede Efendi gibi musikişinaslar, Türk milletini ortak bir duygu ve ruh etrafında toplarlar. Onlar, “bizi toplayan dahi”lerdir. Mesela Itrî’nin tekbiri bayram namazlarında, kurban kesme zamanlarında ve başka zamanlarda Türkleri aynı duyarlıkta çok kuvvetle birleştirmektedir. Tek bir millet hâlinde var oluşun en muhteşem anlarından biridir o.

Yahya Kemal ayrıca musikiye, barındırdığı “ahenk” dolayısıyla hayatın bir tadı olarak bakar. Şiir ve musiki ikisi de en temel unsurları olan ahenkten dolayı önemlidir ve hayatın özüdür, tadıdır, zevkidir. Bu bakımdan şiirinde musiki önemli bir yer tutar. Musiki, geçip giden zamanı ebedîleştirir, geçmiş, şimdi, gelecek zaman dilimleri arasında kopmaz bağlar kurar.

 

b. Bireysel Konular

* Aşk ve Kadın:

Yahya Kemal, aşk ve kadın konusuna bireysel bir konu olarak yer verdiği gibi sosyal, millî bir konu olarak da işlemiştir. Bu durum genellikle paraleldir. Yani şair aşka, bir kadına olan duygusal bağlanım anlamında tamamen bireysel bir duygu olarak bakmamıştır. Onun aşk ve kadın konulu şiirlerinde ferdî ve millî duygular iç içe geçmiş hâldedir.

Yahya Kemal’in başka şairlerin aşk ve kadın anlayışından farklı bir yaklaşımı vardır. O, kadına Türk millî kültür ve duyarlığını yansıtan bir ayna olarak bakar. Şiirlerinde konu edindiği kadınlara beşerî aşk açısından yaklaştığı gibi yani sadece kişisel anlamda kadına karşı duyduğu aşk duygusunu terennüm ettiği gibi aynı zamanda bir prototip olarak şiirine konu edindiği kadında derin kültürel değerleri de yansıtır.

Onun şiirlerindeki Türk kadını yüceltilmiş, model bir kişiliktir. Sadece vücut güzelliği, kadınsı duruşu itibariyle aşk duygusunu ilham eden güzel bir kadın olarak yer almaz. Bununla birlikte Türk tarihini, kültürünü, Türkçenin güzelliğini, Türk davranış biçimini, zarafetini, Türk musikisini yani bir bütün olarak Türk kültürünü yansıtan bir figür olarak da verir bize.

Mesela “Mihriyar” şiirinde İstanbul’da doğmuş, büyümüş ve orada yaşayan güzel bir Türk kadınından söz edilir. Oradaki kadın, Boğaziçi’nde yaşayan asil, güzel, kültürlü, ince, zarif bir İstanbul hanımefendisidir. Yüzüne, tavrına, davranışlarına, duruşuna, şekline şemailine bakan kişi, İstanbul’un güzelliklerini ve Türk tarihini görür gibi olur. Boğaz iklimi ve kültürü onun şahsiyetine yansımıştır. Deniz nefesleriyle serpilmiş, saf uykusunun salıncağında balıkçı sesleriyle sallanmıştır.

Burada ideal Türk güzeline Boğazın hem iklimi hem de kültürü yansımıştır. Türk vatanını, kültürünü, tarihini, dilini, kültürünü güzel bir kadınla özdeşleştirme, Yahya Kemal’in özgün yanlarından biridir. O, milliyetçilik fikrini biraz böyle bir tutumla yansıtır. “Bir Tepeden”, “Bir Başka Tepeden” şiirlerinde de buna benzer bir yaklaşım görülür. Bu meseleyi biraz açalım:

 

*Türk Vatanının Türk Kadınıyla Güzellik ve Anlam Kazanması: Mekânın kadınla güzelleşmesi ve anlam kazanması motifi önemli bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. ”Mihriyar” şiirinde geçen:

“Her gezmeye çıkmasıyla her yer

Bir zevkini andırır baharın”

mısralarında sokaklar, meydanlar, çarşı pazar güzel Türk kadınının varlığıyla güzel ve anlamlı bir dekora dönüşüyor.

“Bir Tepeden” şiirinde geçen:

“Rüya gibi bir akşamı seyretmeye geldin

Çok benzediğin memleketin her tepesinde”

mısralarında güzel Türk kadını, Türk vatanının her tepesine çok benzer yani o tepeler onunla güzelleşmiştir.

“İstanbul’un O Yerleri” şiirinde de şair başta Çamlıca olmak üzere sevgilisiyle Canan’la birlikte gezdiği yerleri anlatır. O mekânlar, aradan uzun zaman geçse bile şairin hayalinde parıldamaya devam eder, unutamaz. O yerleri, mekânları unutulamaz kılan, güzel bir Türk kadınıyla birlikte algılanmasıdır. Güzel bir Türk kadını hele sevgili olursa bulunduğu mekâna ayrı bir güzellik katar.

 

*Türk Kadınıyla Türk Musikisinin Özdeşleştirilmesi: Yine “Mihriyar” şiirinde geçen:

“Endamını zanneder görenler

Bir bestesi eski bestekârın”

mısralarında Türk kadınının vücut ve davranış zarafetinin güzel bir musiki bestesi olarak algılanması, müzik gibi kadın imgesinin doğmasına sebep olmuştur. Böyle bir özdeşlik de Yahya Kemal’e özgü bir husustur.

 

*Türk Kadınıyla Türkçenin Özdeşleşmesi: Yahya Kemal’e göre Türkçeyi güzel, zengin, işlek, kıvrak bir dil hâline getirenlerin başında Türk kadını; özellikle de eski İstanbul hanımları gelmektedir. Bu bakımdan o, güzel Türkçeyle güzel Türk kadınını özdeşleştirir. Birini diğerinden ayrı düşünemez. Bunlar birbirini çağrıştıran ve tamamlayan unsurlardır.

“Bir Tepeden” şiirinde şöyle der:

“Baktım: Konuşurken daha bir kere güzeldin

İstanbul’u duydum daha bir kere sesinde”.

İstanbul hanımefendisi güzel Türk kadınının güzel bir Türkçeyle konuşması, onu daha da güzelleştirmektedir.

 

*Türk Kadınında Türk Tarihinin Yansıması: Yahya Kemal, Türk kadınının duruşunda, güzelliğinde, davranışlarında, konuşmasında velhasıl her bir şeyinde Türk tarihinin bütün serencamının, kültürünün yansımalarını sezer. Ona bakarken Türk tarihini görür gibi olur. “Bir Tepeden” şiirinde şöyle der:

”Tarihini aksettirebilsin diye çehren

Kaç fatihin altın kanı mermerle karışmış.”

 

Yine “Mihriyar“ şiirinde:

“Hayran olarak bakarsınız da

Hulyânızı fetheder bu hâli

Beş yüz sene sonra karşınızda

İstanbul fethinin hayâli”

mısralarında yine Türk kadınının çehresinin aynasında Türk tarihini görme motifi açıkça beliriyor.

 

*Hatıraya Bağlı Aşk Konulu Şiirleri: Yahya Kemal bazı şiirlerinde hatıralarda kalan, eskiden yaşanmış ama unutulamamış büyük aşkları konu edinmiştir. Kalıcı olan, unutulamayan, sarsıcı büyük aşkların duygusal etkilerini terennüm etmiştir. “Erenköyü’nde Bahar”, “Geçmiş Yaz”, “Telaki” gibi şiirlerinde bunu görmek mümkündür.

*Şehevî Aşk: Şair, aynı zamanda “Vuslat”, “Endülüs’te Raks” gibi şiirlerinde duygusal aşkın yanında şehevî aşka da yer vermiştir.

 

*İhtiyarlık ve Ölüm:

Yahya Kemal, özellikle son şiirlerinde ihtiyarlık ve ölüm konusuna ağırlık verdi. O, ölüm konusunda çok felsefî yaklaşımlar sergilemeye çalışmadığı gibi bireysel duygular bağlamında dramatik bir yaklaşımla da algılamadı. Yani ölümün felsefesini yapmaz ve ölüm karşısında feryad ü figan etmez. O, daha çok geleneksel Doğu kültürüne ait bakış açısına bağlı kalarak ölüme rindane bir teslimiyetle yaklaştı.

Yahya Kemal’de ihtiyarlık ve ölüm birlikte düşünülür. İhtiyarlık hem gençlik zamanının neşesinin sönmesi, hem dünyanın güzelliklerinin, hayatın zevkinin son bulması demek olan ölüme yaklaşma halidir.

Şair bir beşer olarak zaman zaman ihtiyarlık ve ölüme ürküntüyle, tedirginlikle bakmakla beraber bu durumu tevekkülle karşılar. İhtiyarlık ve ölümü, toplumsal anlamda olumsuz boyutlarıyla değerlendirir. Yani ölüm ve ihtiyarlığın onu en çok üzen tarafı, canlı eş, dost, arkadaş halkasının giderek tenhalaşmasına sebep olması, şairin kendisini bir boşluk içinde bulmasıdır.

 

* Sükunet: Türk edebiyatında saf ve halis şiirin önemli temsilcilerinden biri olan Yahya Kemal’in şiirinde duygu, düşünce ve görüş biçimi başattır, esastır. Dış dünya onun iç dünyasını ifade etmede bir araçtır. İç dünyasından, duygularından tabiata gider. Huzurun, sükunetin, dinginliğin, durmuş oturmuşluğun şairidir. Ruhsal huzursuzluklar, feryatlar, figanlar, endişeler, bağırtılar görülmez onun şiirinde. Tekâmülünü tamamlayarak zirveye çıkmış bir Türk medeniyetinin memnun şarkılarını söylemiştir.

 

*Sonsuzluk: Yahya Kemal, sonsuzluk duygusunu derinden hisseden ve şiirinde etkili bir biçimde yansıtan bir şairdir. Onda sonsuzluk duygusu 3 alanda belirir:

1.Bireysel anlamda kendi ruhunda: Yahya Kemal, duygu ve hayali çok geniş bir şairdir. Duygu ve hayallerinin derinliğine bir sınır koyamıyor. Ruhunun sınırlı bir alanla hapsedilmesine tahammülü olmayan, tamamen sonsuz dünyalara açılan bir ruh yapısına sahiptir. Hayatında, aşklarında, hayallerinde sonsuzluğa açılma duygusunu hep dile getirir. Ona göre insan, hayal ettiği nispette yaşar. Şairin insanın da biraz ilah olduğuna inanması, ruhundaki sonsuzluk duygusunu vurgulamak içindir.

2.Toplumsal anlamda Türk milletinde: Atalarımız asırlar boyunca dünyayı fethetmeye çıkmışlar. Belirli küçük bir mekânla sınırlı kalmamışlar, adeta sonsuzluğa açılırcasına fütuhata girişmişler. Burada sonsuzluk duygusunun millîleştiğini, toplumsal bir karaktere büründüğünü görüyoruz. Yahya Kemal “Duydum akıncı cedlerimin ihtirasını” derken, Türk milletinin sonsuzluğa olan eğilimine vurgu yapıyor. ”Bildim nedir ufuktaki sonsuzluğun tadı” mısraıyla Yahya Kemal, ferdî ve millî anlamda sonsuzluk duygusunu birleştirmiş oluyor.

3.Tabiatta: Yahya Kemal’e göre tabiat, hem genişliği bakımından hem de barındırdığı güzellikler bakımından sonsuzdur. Denizlerin uçsuz bucaksız genişliği, gökyüzünün yüksekliği ve genişliği onda tabiatın sonsuzluğunu çağrıştırır. Ayrıca tabiatın değişik görünümlerindeki güzellikler de sonsuzdur. Tabiattaki bu her anlamdaki sonsuzluk, onda bir ferahlık duygusu uyandırır. 

 

3. Şiirinin Dili ve Üslubu

a. Dili: Yahya Kemal, her şeyden önce yaşayan Türkçenin şairidir. Türk milletinin günlük konuşma dilini en ince, işlek ve zarif biçimiyle kullanmaya çalıştı. Divan şiiri geleneğine bağlı olan şiirlerinde Arapça ve Farsça söz varlıklarıyla dolu eski Osmanlı Türkçesi dil anlayışını benimsemiştir.

Ancak diğer şiirlerinde konuşma diline; özellikle de İstanbul Türkçesine yer vermiştir. Dolayısıyla hem çağdaş konuşma dilini hem de Divan şiiri dilini kullanmıştır. O, “beyaz lisan” dediği sade, işlek, apaydınlık bir Türkçeyi kullanmaya çalıştı.

Türk milletinin yüzyıllarca kullana geldiği genel dil malzemesini alarak bu dilin şiirini üretmeye çalıştı. Türk milletinin kullandığı dil malzemesiyle güzel,  ahenkli, edebî değeri yüksek, derinlikli, etkileyici, düşündüren ve sarsan şiir yazılabileceğini göstermeye çalıştı. Yahya Kemal, Türk’ün söyleyişine uygun ve bu söyleyişin doğal ahengini yansıtan bir şiiri özlüyordu.

"Bu dil ağzımda annemin sütüdür."diyen Yahya Kemal, “Beyaz lisan” ifadesiyle kavramlaştırdığı bir Türkçe anlayışının sanatının temeli yaptı.

Şair, İstanbul Türkçesini, bu bağlamda özellikle de kültürlü, görgülü, görmüş geçirmiş, ince ve zevkli bir yaşantıya sahip olan İstanbul hanımlarının, İstanbul beyefendilerinin konuşma ve yazma şeklini standart kültür, sanat, edebiyat dili olarak ideal bulur. İstanbul, göçlerle, başka vesilelerle farklı coğrafyalardan, çeşitli kültür ve eğitim seviyelerinden, hatta değişik ırklardan gelen insanların harmanlandığı ve zamanla kaynaşarak zengin bir dili ve ince bir kültürü olan bir Türk toplumu üretti.

Yüzyıllara dayanan bir kaynaşma sonucu “Türk milleti” dediğimiz bir millet teşekkül etti. Burada âdeta değişik kaynaklardan akıp gelen kültürel unsurların özgün bir senteze ulaşması sonucu, İstanbul Türk toplumu, İstanbul Türkçesi ve İstanbul Türk kültürü diyebileceğimiz bir yapı ortaya çıkmıştı. İstanbul’a değişik yerlerden gelen insanlar, kendi yöresel dil özelliklerini de beraberlerinde getirdiler ve bunlar Türkçe içinde eriyerek güzel bir Türkçe meydana getirdi.

Yahya Kemal, bu İstanbul bileşimini önemsiyor, özgün bir Türk millî kültürünün havzası olarak görüyordu. Pek çok dilden kelime alınmış ama özgün, işlek ve kıvrak bir Türkçe oluşmuştu. Bu Türkçeyi de en güzel İstanbul hanımları konuşuyordu. Yahya Kemal işte şiirinde “İstanbul ağzı” dediğimiz bu İstanbul hanımlarının kullandığı parlak ve zengin Türkçenin ihtişamını, güzelliğini, şuhluğunu, içtenliğini, sıcaklığını yansıtmayı amaçlıyordu.

Bu bağlamda yaşayan Türkçede yer alan ve artık Türk’ün ve Türkçenin malı olmuş Arapça, Farsça ya da başka kökenden gelen kelimeleri Türklerin kullandığı, anlam verdiği biçimiyle bizim sayıyor, canlı Türkçede olmayan yabancı kelimelere de yer vermiyordu. O, tamamen tabii olan Türkiye Türklüğünün Türkçesinin şairi olmak istedi. Türk millî ruhunun ahenginin, doğallığının yansıdığı bir Türkçeyi esas aldı.

Ona göre “orta tabakanın konuşmasına dikkat eden şair, dilini bulmuştur.” Bu dil anlayışını Yahya Kemal, Fransız yazarı Malherbe’in “En iyi Fransızcayı Louvre Sarayı’nın kapıcısı konuşur.” cümlesinden alır. Buna göre orta tabaka olan genel Türk milletinin konuşma dili, onun şiir dilinin temelini oluşturmaktadır. Orta tabaka Türk halkı, kelimelere hangi anlamı, ahengi, sesi, edayı veriyorsa onu yakalamaya, şiirinde onu kullanmaya, onun konuştuğu gibi yazmaya gayret ediyordu.

Şair, şiirde sade, çıplak, ölçülü, oranlı dil kullanmak gerektiği anlayışını yine bir Fransız şairi olan Jean Moreas (1856-1910)’tan alır. Moreas, eski Yunan ve Latin sanat ve edebiyatının Akdeniz medeniyetinin mübalağasız, sade, süslerden arınmış, çıplak hâliyle güzelliği yansıtan, orantılı, ölçülü sanat anlayışını esas alır.

Buradan hareketle şiir dilinin de sade olması gerektiği düşüncesindedir. Modern Batı edebiyatının kendi klasiklerinden yararlanarak neo-klasik bir edebiyat yapması gereğine işaret eder. Yahya Kemal ondan etkilenerek Eski Yunan kültür, sanat ve edebiyatıyla ilgilenir.

Yunan ve Latin kaynaklı sanat ve edebiyatın temel unsurlarından biri olan “yalın, beyaz ve çıplak güzellik” i alır ve Türk şiirinin ve tabii kendi şiirinin “beyaz lisan” dediği sade ama güzel ve ölçülü bir dille yazılması gerektiğine inanır. Doğu sanatının mübalağalı (abartılı), aşırı süslü, karmaşık sanat anlayışına bir tepki olarak antik dönem klasik Batı sanatının ölçülü, sade, yalın, çıplak sanat anlayışını benimser.

Yahya Kemal, beyaz lisan anlayışını ayrıca önemli ölçüde etkilendiği José-Maria de Hérédia’dan alır. Onun şiirlerinde eski Yunan ve Latin şiirinin zevkini alır. Eski Yunan ve Latin şiirinde saf, çıplak, süssüz bir beyaz lisan görür. Türk milleti olarak konuştuğumuz canlı, sade ve işlek Türkçeyi de buna benzetir ve şiirinde bu dili kullanmaya çalışır.

Görüldüğü gibi Yahya Kemal, milliyetçilik düşüncesini, sanatta, edebiyatta millîlik meselelerini genellikle Batıdan etkilendiği fikirlerle alır. Batı kaynaklı, batılıların yaptığı gibi bir Türk milliyetçiliği fikriyatı oluşturmaya çalışır.  

 

b. Üslubu: Yahya Kemal’in açık, anlaşılır bir üslubu vardır. Cümleyi, ifadeyi ve anlamı açık bir şekilde verir.

Şiirlerinde ve yazılarında İstanbul Türkçesinin en güzel örneklerini vermiştir. Konuşulan Türkçeye önem verdi. Şiirinde berrak, külfetsiz, samimi, aydınlık bir beyaz lisana yer verdi. Ona göre beyaz lisan, söylediğimiz Türkçedir.

Beyaz lisan ile bir dilin yalnız kendisine mahsus, süssüz, doğal, samimi, yalın ifade özelliklerini kast eder. Bu anlayış, aşırı süslü, abartılı, edebî sanatlara boğularak doğallığını kaybetmiş eski şiir diline bir tepkidir. Şair, Divan edebiyatındaki ve Servet-i Fünun edebiyatındaki Türkçeye yerleşen yabancı kelimelere değil, yabancı söyleyiş özelliklerine ve bunların etkisi altında Türkçenin kendi sesini kaybetmiş olmasına tepki duyar.

Beyaz lisan, Türk şiirinde sadece Türkçenin sesini hâkim kılmak davasıdır. Türkçenin sesi de bütün berraklığı ile Türk halkının konuştuğu seste idi. Yahya Kemal, Türk halkının özellikle de İstanbul hanımlarının ve beylerinin konuştuğu Türkçeyi ve bu Türkçenin sesini, ahengini, anlam ve çağrışım alanlarını, duygu katmanlarını şiirine taşımaya çalıştı.

Yahya Kemal, tasvirî üsluba yani, mekân, manzara ve kişi tasvirlerine önem verdi. Ayrıca tahkiye üslubuna da önem verdi. Yani hikâye etme, olay anlatma tarzına da yer verdi. Yahya Kemal pek çok şiirinde olay anlatımına, hikâyeye, manzum tahkiyeye yer vermiştir.

Halis (öz) şiirin başarılı bir temsilcisi olan Yahya Kemal, millî romantik duyarlılığın de öncülüğünü yapmıştır.

 

4. Şiirinin Ahenk Yapısı

a. Ritm ve Derunî Ahenk: Yahya Kemal, şiiri nağme olarak gören bir şairdir. Şiirde ritme yani iç musiki (derunî ahenk, iç ahenk)ye önem verir. Şiirde önemli olan, mısradaki kelimelerin bir beste hâlinde armoni oluşturmasıdır. Şair, Verlaine’in “Her şeyden önce musiki” sözünü esas alır. Şiirde mısraları birer musiki cümlesi hâline getirme cehdi içindedir.

Şiir, ona göre ritm demektir. Şiirde fazlalık olarak gördüğü unsurları, haşiv denilen şiir dışı sözleri atarak dilin bünyesindeki ses, ahenk, ritm cevherini ortaya çıkarmaya çalıştı. Ahengi bozacak dil unsurlarını ayıklamaya özen gösterdi. Ona göre şiirin asıl maddesi mana değil, lafızdır yani ahenkli söz.

Manayı lafza dönüştürmeye, duyuşu deyiş hâline getirmeye çalıştı. Şiiri, kelimelerin özel bir ahenk meydana getiren bileşiminden doğar. Onun için manayı mısra içinde ritm hâline getirmek, mısrada ahenk dalgalanmasını meydana getirmek önemlidir. Manayı ifade eden müzikal dalgalanmayı içeren mısra, saf mısradır.

Şöyle der: “Şiir, rythme yani nazım sanatı olduğu için güfteden önce bir bestedir. Mısralarında nağme hissedilmeyen bir manzume sadece bir güftedir ki onu nesir sahasına atarız. Mısra mısra bir beste olan manzume ise asıl şiirdir.”[2]

Yahya Kemal, şiirde derunî (iç) ahenge büyük önem verir. Bu görüşünü bir örnekle şöyle verir:

“Nedim’in dillerde gezer maruf (bilinen) bir mısraı vardır; bu mısrada Nedim, bir anda duyduğu şedid (şiddetli) bir şevki ifade etmiştir. Mısra budur:

“Dökülen mey, kırılan şîşe-i rindân olsun”.

Bu mısrada 6 kelime vardır. Bu altı kelimeyi şair derunî ahenk kudretiyle (gücüyle) muayyen (belirli) bir istifle tecellî ettirmiştir. Bu kelimelerin hiçbiri yerinden oynayamaz. Bu kelimelerin hiçbiri fazla veyahut eksik değildir.

Altısı birden bir musiki cümlesi teşkil etmektedirler (meydana getirmektedirler). Baştaki “dökülen” bin türlü manada kullandığımız “dökülen” değildir. Nedim’in tam o şevk anını ifade ettiği bir tınnet (çınlama)tedir. Mısraın sonundaki “olsun”a kadar her kelime böyledir. Yani her biri münhasıran o mısraın musikisini ifade eden bir ayardadırlar.(…) Bu mısraı ikinci bir türlü bozalım:

“Varsın dökülen şarap olsun, kırılan da şarap şişesi olsun.” diyelim. Bu cümlede Nedim’in mısraının tam bir manası vardır. Lakin şiir tamamiyle kaybolmuştur. Artık tamamiyle anlıyoruz ki: Şairin bir mısraa verdiği istif ve derunî ahenk zâil olunca (ortadan kalkınca) şiir de zâil oldu demektir.”[3]

 

b. Aruz Veznine Bağlılığı: Yahya Kemal, “Ok” şiiri dışında şiirlerini aruz vezniyle yazmıştır. O aruz vezninin ahenk üreten yapısına bağlıdır ve hayrandır. Milliyetçi olmasına rağmen diğer milliyetçi şairler gibi millî Türk vezni olan hece veznine iltifat etmez. Hece veznini ahenkten yoksun olarak değerlendirir. Vezin konusundaki milliyetçiliği farklıdır. Şiirlerinde aruz veznini son derece başarılı bir şekilde kullanmıştır. Türkçe söz varlıklarını aruzun kalıpları arasına olanca tabiiliği ve akıcılığı ile pürüzsüz bir biçimde yerleştirmeyi başarabilmiştir. Onun şiirinde aruz kalıpları içinde kelimeler ezilip büzülmez. Aruzun bütün musiki, ahenk değerlerini mükemmel bir şekilde kullanmıştır.

O, aruz veznine şiirde ahengi üreten temel bir kaynak olarak bakmıştır.

 

5. Şiirinin Şekil Özellikleri

 

a. Mısra Titizliği: Yahya Kemal, şiir yazarken özellikle mükemmel mısra, güzel mısra, mısra-ı berceste yapmaya çok özen göstermiştir. Şair, şiirsel bütünlüğü olan mısra peşindeydi. Tamamlanmış, kendi içinde uyumlu, şiirsel bütünlüğe sahip mısra üretme derdindeydi.

Mükemmel mısra kurmada, mısra içinde kelimelerin yerlerini belirlemede, en ahenkli mısrayı oluşturmada, bir kuyumcu titizliği ile şiir işçiliğinde Fransız şairi Paul Valéry (1871-1945)’nin etkisi büyüktür.

Ayrıca ahenkli mısra kurma konusunda Mallarmé’nin ressam olan bir arkadaşına söylediği şu söz, Yahya Kemal’e yol gösterici olmuştur: “Şiir kelimelerle yazılır, fikirlerle değil.” Buna göre Yahya Kemal, mısra kurarken kelimeleri olmaları gereken yere koymaya, onların iç ahengi sağlayacak ritm değerlerine dikkat ederek mısrayı adeta bir müzik cümlesi hâline getirmeye çalışır.

 

b. Bütün Şiir: Yahya Kemal, “bütün şiir” ifadesinden şunu anladığını söyler: “Şiir bana mısra hâlinde gelmez; bütünüyle, vezniyle, şekliyle, muhtevasıyla, örgüsüyle gelir. Yani bir mısra söyleyip onun üzerinde işleyerek diğerleri tamam olmaz. Şiiri heyet-i umumiyesiyle (genel şekli ve bütünlüğü) ve her tarafından işlerim ve ben mukadder (önceden belirlenmiş) olan kelimeyi ararım.”[4]

 

c. Nazım Şekli:

 

Yahya Kemal, eski ve yeni nazım şekillerini birlikte kullanmıştır. Gazel, şarkı, mesnevi, rubai, tahmis, taştir, kıta gibi Divan şiir nazım şekillerini yanında serbest nazma da yer verdi.



[1] Yahya Kemal, Mektuplar Makaleler, İstanbul 1977, s.132-136

[2] Edebiyata Dair, İstanbul 1971, s.7

 

[3] Edebiyata Dair, İstanbul 1971s.4-5

 

[4] Şevket Rado, “Yahya Kemal”, Hayat Mecmuası, 21 Kasım 1958.

 


Son değiştirme: 21 Şubat 2018, Çarşamba, 08:03