Konu özeti

  • Bilgiler

    Bu derste tarihi Türk coğrafyasının nehirleri, gölleri, dağları ve bunların Türk tarihi ile kültüründeki önemi anlatılmaktadır.

    KONUNUN DEVAMI İÇİN OKUNMASI GEREKEN KAYNAK

    Prof.Dr. Saadettin Yağmur Gömeç, Türk Kültürünün Ana Hatları, 4. Baskı, Ankara 2018

  • 1. Hafta: Türk Yurdu

    • Türklerin tarihine şöyle bir baktığımızda, onların pek yerlerinde sabit durmadıkları ve değişik coğrafyalarda hayat sürdükleri kolayca anlaşılır. Bununla birlikte, tarihteki hiçbir kavim sebepsiz yere vatanından ayrılmaz ve oturduğu toprakları bırakarak, başka ülkelere gitmez. Araştırmacıların belirttiğine göre, büyük çaplı yurt değiştirmelerin olması için olağanüstü şartların doğması gerekir. Bu yüzden Türk göçlerini incelediğimizde, genellikle açlık ve kuraklık gibi tabiî felaketlerin yanısıra, kendi aralarında ve komşu kavimlerle olan savaşlar, onları vatanlarından ayrılmaya zorlamıştır. Mesela doğudan batıya doğru olan göçlerin başlıca sebeplerinden birisi, sürekli vukua gelen kavgalardır. Türklerin Çinliler, Mogollar ve diğer bazı halklarla yapmış oldukları mücadelelerin bir kısmı kötü sonuçlanınca, onlar da zaman zaman toplu göçlere baş-vuruyorlardı. Ama bu yer değiştirmeler sanıldığı gibi gelişi güzel değil, umumiyetle batı istikametinde ve belirli güzergâhlardan oluyordu.

       

               Ülke topraklarının kalabalıklaşan nüfusu besleyememesi, temel ekonomisi hayvancılığa dayalı bir toplumun sürüleri için gerekli, otu ve suyu bol arazilerin savaş pahasına aranması, ayrıca çevrede nüfus bakımından az olan bölgelere kayma, bu göçlerin temelini teşkil etmekle birlikte, Türk fütuhat anlayışının gereği olarak yurt değiştirmelere de rastlanıyordu. Bunu en güzel şekilde “güneşin doğduğu yerden battığı topraklara kadar Türk adaletini hâkim kılma” veya diğer bir deyişle “Kızıl Elma” ülküsüyle birleştirebiliriz. Bunu eski Türk inanç sistemiyle de özdeşleştirenler vardır. Tarihin derinliklerinden beridir Tanrı’ya bağlı bulunan Türkler, O’nun seçkin bir kavmi olduklarına ve Tanrı tarafından korunduklarına inanıyorlar, Türk hakanları Allah’ın dünya hâkimiyetini kurmakla kendilerini görevlendirdiklerini düşünüyorlardı. Ayrıca, Türklerin geninde bulunan bilinmeyen ufuklara doğru açılma, dünyayı yönetme, aralıksız ölüm-kalım savaşı içinde yaşama, her muvaffakiyetten sonra alınan haz gibi etkenleri de göz önünde bulundurmak lazımdır.

      KONUNUN DEVAMI İÇİN OKUNMASI GEREKEN KAYNAK

      Prof.Dr. Saadettin Yağmur Gömeç, Türk Kültürünün Ana Hatları, 4. Baskı, Ankara 2018


    • 2. Hafta: Orta Asya Türk Tarihi'nin Kaynakları

      Tarihin yazılmasına aracı olan unsurlara kaynak diyoruz. Bunlar yazılı belgeler, sözlü edebiyat türleri ve arkeolojik buluntular şeklinde tasnif edilebilir.

       

      Kitabeler

      Bugün yararlandığımız yazıtların tarihî bakımdan en kıymetlileri Kök Türklere aittir. Hunların neslinden olduklarını söyleyen Kök Türklerin ardından Uygurlar da, onların izini takip etmişler, Kök Türkler gibi gelecek nesillere haber vermek için büyük devlet kitabeleri diktirmişlerdir.

      Çin Kaynakları

      Türkler kadar eski bir tarihe sahip Çinliler, tamamen yerleşik bir toplum olduklarından, onlarda tarih yazıcılığı bizden çok evvel gelişti. Çinliler M. önceki çağlardan itibaren çevrelerindeki halklarla ilgilenmeye başlamışlar ve bunlara ait epeyce şeyi resmi tarihlerinde kaydetmişlerdir. Biz bugün İslam öncesi Türk tarihi ve kültürüne ait pekçok hususu onlardan öğrenmekteyiz. Özellikle Kök Türk Kitabelerinin anlattığı devirlerden evvelki zamanlar hakkında bu Çin yıllıklarından oldukça faydalanmaktayız. İslam öncesi Türk tarihi açısından Çin kaynaklarını şöyle sıralayabiliriz:

       

      1- Shih Chih, Çin’in en eski tarihi olup; başlangıçtan M.Ö. 122’ye kadarki hadiseler ele alınıp, Sse-ma Chien tarafından M.Ö. 80 tarihinde tertip edilmiştir.

       

      2- Chien Han Shu (M.Ö. 206-M.S. 24), yani İlk Han kitabı; Ban Gu isimli biri tarafından yazılmaya başlanmış, 92 senesinde kız kardeşinin gayreti ile tamamlanmıştır.

       

      3- Hou Han Shu (25-219), Sonraki Han kitabı; Fan Ye (398-445) adlı birinin elinden çıkmıştır.

       

      4- San Kuo Chih (220-264), Üç Sülalenin tarihi anlamına gelip; Chen Shou (233-297) tarafından, 270’den sonra yazılmıştır.

       

      Yukarıdakiler daha çok Türk tarihinin Hun dönemi için önemlidir.

       

      5- Bei Shi (386-618), Li Yen-shou yazımını babasının başlattığı bu yıllığı 659 senesinde tamamlamış olup; Çin’in kuzey hanedanlarının tarihini anlatır. Geniş bir dönemi içine aldığından pek çok sülale ve tabiî ki Türkler hakkında da zengin malzemeleri bünyesinde barındırmaktadır. 100 cilt kadardır ve 99. ciltte Türklerle alâkalı kıymetli bilgiler vardır.

       

      6- Wei Shu (300-550), Tabgaç tarihidir. Wei-chou adında bir kişi vasıtasıyla 551-554 yılları arasında telif edilmiştir. Büyük bir kısmı kayıptır. 93-103 bölümleri Çinlilerin dışındaki kavimlerin hanedanlıklarına dairdir.

       

      7- Chou Shu (557-580), Ling-hu Te-fen adlı birisi tarafından 629 senesinde kaleme alınmıştır. 50 cilt olup, Kök Türk döneminin ilk kaynaklarındandır. 557-580 yılları arasında hüküm süren Chou hanedanının yıllığıdır. Kök Türklerin 557’den önceki tarihleri hakkında epey bilgi vardır. 50. ciltte müstakil bir Kök Türk bölümü yer alır.

       

      8- Pei Ch’i Shu (550-576). Kuzey Ch’ilere ait Li Te-lin tarafından yazılmaya başlanan bu eseri, onun ölümünden sonra oğlu Li Po-yüe, 636 tarihinde tamamladı. 50 ciltten meydana gelmektedir.

       

      9- Sui Shu (589-618), Wei Cheng adında birinin eliyle 636 tarihinde bitirilmiş olup, başka yazarları da mevcuttur. Sui hanedanının yıllığıdır ve 85 ciltten ibarettir. Kök Türk çağı için kıymetli bir kaynaktır.

       

      10- Chiu T’ang Shu (618-916), Eski T’ang Kitabı. Tarihçi Liu Hsü tarafından kaleme alınmıştır. 200 cilt olup, eserde 821 senesinden önceki olaylar umumiyetle bir arşiv vesikası gibi kısa olarak anlatılmıştır.

       

      11- Hsin T’ang Shu (618-916), Yeni T’ang Sülalesi Kitabı. 1060 senesinde Wo Yang-hsin ve Sung-chi tarafından hazırlanmıştır. 225 ciltten meydana gelir. Eserin içerisinde batıdaki On Ok Türkleri hakkında geniş bilgi vardır.

       

      12- Wu Tai Shih (907-960), Beş Sülalenin Tarihi demek olan bu kaynağı 1072’de Negu Yang-chien adlı birisi telif etmiştir[1].



      [1] Çin’de kurulan bu beş hanedan şunlardır: Sonraki Liang (907-923), Sonraki T’ang (923-936), Sonraki Ch’in (936-947), Sonraki Han (947-951), Sonraki Chou (951-960). Beş sülaleden üç tanesi (T’ang, Ch’in ve Han) Sha-to (belki Çöllü) Türkleri tarafından tesis edilmiştir.


      Batı Kaynakları

      Seyahat Notları

      Kutadgu Bilig ve Divanü Lŭgat-it-Türk

      Sözlükler

      Türk Destanları


      KONUNUN DEVAMI İÇİN OKUNMASI GEREKEN KAYNAK

      Prof.Dr. Saadettin Yağmur Gömeç, Türk Kültürünün Ana Hatları, 4. Baskı, Ankara 2018


      • 3. Hafta: Orta Asya Türk Tarihi'nin Kaynakları

        Batı Kaynakları

        Grek, Latin ve Bizans kaynakları özel adların kaydı bakımından Çin yıllıklarına nazaran daha değerlidirler. Bunların arasında Hunların Avrupa’da görüldükleri ilk devre ait bilgi veren 4. yüzyıl yazarı Marcellinius’u, yine 5. asrın başlarındaki hadiseleri anlatan Olimpiodoros ve Zosimos’u, Ata İllig (Attila) ile dönemi hakkında çok kıymetli bilgiler aktaran 5. yüzyıl vakanüvisi Priscus’u, Hun kaganı Yılduz hakkında da yazan Sozomenos’u, 5. asrın ilk yarısına değinki olayları bildiren Theodoretos’u, 6. yüzyılda çok değerli kitaplar kaleme alan Jordanes’i, Hunların 363’lerde Kafkasya’daki faaliyetlerini söyleyen 5. asrın kronikçisi Joannes Laurentios Lydos’u, yine 6. yüzyılda eserini yazan Zacharias’ı, 5. asrın ikinci yarısındaki Bizans-Sasani savaşları hakkında da bilgi veren Joshua Stylites’i, 4. yüzyıldan 6. asra kadarki hadiseleri aktaran Marcellinus Comes’i, 5. yüzyılın ikinci yarısında eserini kaleme alan ve Hun-Sasani mücadelelerine değinen Agathangelos’u, 4. asır olaylarına vurgu yapan ve Hunlar arasındaki Hrıstiyanlık propagandasını anlatan Symeon Metaphrastes’i, Ak Hunlar hakkında bize çok kıymetli bilgiler veren, 6. asrın müellifi Kosmas Indikopleustes’i, İmparator Justinianus (518-527) ve Theodora’nın resmi tarihçisi Prokopius’u, Sabar, Hun, Otuz Ogur ve Tokuz Ogurlar hususunda haberlerini gördüğümüz ve ilk defa eserinde Türk ismini kullanan 6. yüzyıl tarihçisi Agathias’ı, 6. asırda Hunlardan ve Ata İllig’den (Attila) bahseden Ioannes Malalas’ı, Zemarkhos’un elçiliğini aktaran (569) Ioannes Epiphaneus’u ve Theophannes Byzantius’u, 6. yüzyıldaki Kilise Tarihi’nde Ata İllig (Attila) ve Hunların Trakya’daki faaliyetlerini yazan Evagrius’u, yine 6. asırda Avar Türklerinin ilk ortaya çıkışana değinen Flavius Corripus’u, 7. yüzyılın başlarında kaleme alınan eserinde Hunları zikreden Ioannes Antiocheus’u, 7. asrın yazarı bilinmeyen Paschale Kroniği’ni, Ak Hun, Avar, Sabar, Hazar ve Bulgarlar hakkında bilgi veren Andreas Kaisareus (6. yüzyıl), Menandros (6. yüzyıl), Piskopos Johannes (7. yüzyıl), Sebeos (7. yüzyıl), Theophylaktos Simokattes (7. yüzyıl), Nikephoros (8. yüzyıl), Theophannes Confessor (9. yüzyıl), Scriptor Incertus’u (9. Yüzyıl) sayabiliriz.

        Seyahat Notları

        Kutadgu Bilig ve Divanü Lŭgat-it-Türk

        Sözlükler

        Türk Destanları


        KONUNUN DEVAMI İÇİN OKUNMASI GEREKEN KAYNAK

        Prof.Dr. Saadettin Yağmur Gömeç, Türk Kültürünün Ana Hatları, 4. Baskı, Ankara 2018


        • 4. Hafta: Asya Hunları

          Çince belgelerde Türklerin ve dolayısıyla Hunların atalarının tarihi M.Ö. 2400’lere kadar dayandırılıyor ve umumiyetle Türk tarihçilerinin büyük bir kısmı da mazideki en eski Türk devleti olarak şimdilik Hunları kabûl ediyorlar. Karluk, Basmıl, Türgiş, Kırgız, Oguz, Çik, Çigil, Tarduş, Uygur gibi Türk boylarının ittifakı neticesinde teşekkül eden Hunlar, kaynaklarda ilk defa siyasi bir devlet biçiminde M.Ö. 318 tarihinde, Çin’in kuzeyindeki bazı yerel hanedanların, bu sırada en kuvvetli Çin devleti olan Ch’inlere saldırmak amacıyla Hunları da yanlarına almak istemeleri sebebiyle yapılan bir andlaşma vesilesiyle geçerler. Ama bazılarının sandığı gibi bu, Türk-Hun Devletinin M. önce 4. asırdan evvel olmadığı manasına gelmez. Türk tarihinin bu döneme ait problemi, M.Ö. 2400’lerden 318 yılına kadarki zaman zarfında yaşanan hadiseler ve Türk hakanlarına dair yeterince bilginin olmamasıdır. 

          Hun tarihinin en kudretli ve meşhur hakanı, Börü Tonga (veya Tokta/Mo-tun) Yabgu’dur. Babası Tu-man (belki Tümen?), kendinden sonra hükümdarlık için onu değil üvey kardeşini varis göstermiş, Börü Tonga da (Tokta/Mo-tun) emrindeki bir tümen kuvvet ile harekete geçerek, babasını bir sürek avında ortadan kaldırıp, M.Ö. 209’da Türk halkının idaresini üstlenmiştir. Bu durum bir yana yazılı belge ve destanlara baktığımızda; babası Tuman’ın Börü Tonga’yı (Tokta/Mo-tun)  Yüeh-chilere rehin olarak yolladığını, fakat onun bir şekilde Yüeh-chilerin elinden kurtulduğunu ve bu kahramanlığından dolayı kendisinin emrine bir tümenin verildiğini biliyoruz. Ayrıca Çin kaynakları Hun Devleti ile alâkalı bilgileri anlatmaya başlar başlamaz, bir baba-ogul mücadelesini efsane ağzıyla naklederler. Ancak Çin tarihlerinde gerçek olaylarla, efsaneler bu şekilde genellikle karıştırılır. Çinliler bu yeni devlet üzerinde durmuşlar ve kurucusuyla ilgili yarı efsane halindeki hadiseleri de büyük bir dikkat ve hatta heyecan ile anlatmışlardır. Aslında hakikat olan M.Ö. 3. yüzyılda Börü Tonga (Tokta/Mo-tun) adlı bir kaganın çıkarak, Çin’i tehdit etmesi ve Asya’yı hâkimiyeti altına alacak olmasıdır. Mo-tun (Börü Tonga) ve babası hakkında söylenenler, belki de onlardan binlerce sene önce yaşanan bir hadisenin Börü Tonga’ya (Tokta/Mo-tun) uyarlaması da olabilir ki, zaten bunun yansıması Oguz Kagan Destanı’nda açıkça görülür.


          KONUNUN DEVAMI İÇİN OKUNMASI GEREKEN KAYNAK:

          Prof.Dr. Saadettin Yağmur Gömeç, Türk Kültürünün Ana Hatları, 4. Baskı, Ankara 2018

          Prof.Dr. Saadettin Yağmur Gömeç, Türk-Hun Tarihi, 2. Baskı, Ankara 2018

           


          • 5. Hafta: Türk Han (Chao) Sülalesi-Hsia Türk Sülalesi

            Güneydeki hâkimiyet yitirilince, 3. asrın sonları ile 4. yüzyılın başlarında, özellikle Çinlilerin en güçlü hanedanlığı Ch’inlerin arasında çıkan karışık durumdan da yararlanan Türk boylarının bazıları 304’lerde, yine Börü Tonga’nın (Tokta/Mo-tun) soyundan gelen, fakat Türkçe adını ve unvanını ne yazık ki tespit edemediğimiz Liu Yüan-hai’nin (Yügen/Yula) önderliğinde bir devlet kurdu.

            Yeni yönetim pek çok alanda atılımlar gerçekleştirdi. Halkın iktisadi vaziyetini düzeltmek için çiftçilik ve ipek böcekçiliği özendirildi. Adalete önem verildi. Bu durum ise sadece Türkleri değil, Türk topraklarında yaşayan Çinlileri bile sevindirdi. Çünkü onlar da, yıllardır böyle huzurlu ve güzel bir hayatı hayal ediyorlardı.

            Ulug Tonga (veya Bars/Shih-hu) ömrünün son senelerini tamamen zevk ve sefaya harcadı. Kendisini ikaza çalışan memurları da öldürtüyordu. Ulug Tonga (veya Bars/Shih-hu) bir müstebit hükümdar görüntüsü çizmeye başladı. Ne yazık ki, 349’da şiddetli bir hastalığa yakalanarak, hayata gözlerini yumdu.

            Dâhili ve harici karışıklıklar Hunların son bakiyelerinden olan bu hanedanı da maalesef 351’de tarihe gömdü. Chao arazisi çeşitli Çin sülaleleri arasında paylaşıldı. Bu hanedanlığa bağlı Türk kabileleri de, yine çevrede bulunan Hsia ve Kuzey Liang gibi Türk devletlerine gidip, sığındılar.


             

            KONUNUN DEVAMI İÇİN OKUNMASI GEREKEN KAYNAK:

            Prof.Dr. Saadettin Yağmur Gömeç, Türk Kültürünün Ana Hatları, 3. Baskı, Ankara 2014

            Prof.Dr. Saadettin Yağmur Gömeç, Türk-Hun Tarihi, 2. Baskı, Ankara 2018


            • 6. Hafta: Kuzey Liang Türk Sülalesi/Ak Hun-Avar Devleti

              Türk-Hunların Kuzey Çin’de kurdukları bir diğer idare de Kuzey Liang Devleti diye isimlendirilmekte olup, bu adı onlar bulundukları coğrafyadan almaktadırlar. Burası Shen-si’nin kuzey-batısında, yani bugünkü Kansu’da, daha doğrusu Türkistan’ın doğusu ile Sarı Nehrin (Hoang-ho) batısı arasındaki topraklardır.

               

              Büyük Hun Devleti gücünü yitirdikten sonra, bölgedeki Türkler bir müddet dağınık vaziyette yaşarken, bazan da çevreye kim hâkim ise onların yönetimi altına girmişler idi. Bunlardan birisi olan ve Shen-si’nin batısında yer alan Güney Liang hükümdarlığının içinde epey sayıda eski Hun bakiyesi kabileler yaşıyordu ve bunların arasında da Çin kaynaklarında ismi Türk Bengü (veya Böngü/Chü-ch’ü Meng-hsün) diye anılan bir bey ile aşireti mevcuttu.


              Kuzey Liang Hunlarının bir kısmı herhalde Yüe-banlarla (Ak Hunlar) birleştiler. Üst üste hem Juan-juanlar hem de Tabgaçlardan (To-pa) darbeler yiyen bu Türklerin bir bölümü Altaylara sığınacaklar ve bir müddet sonra tarihin en muhteşem Türk hanedanlarından birisi olan Kök Türk Kaganlığını kuracaklardı.

               

              Hunlar tarihten çekilmelerine rağmen adları asla unutulmadı. Onüç, hatta ondördüncü asra değin Türk kavimleri ve Türkler için müverrihler zaman zaman Hun tabirini kullanmayı sürdürdüler. Bilhassa Çinli tarihçiler daha sonraları ortaya çıkan bütün Türk sülalelerini doğru bir biçimde Hunların devamı olarak gördüler. Yukarıda kısaca değinmeğe çalıştığımız oluşumların peşinden de Kök Türk Börülüler (A-shih-na/Aşina) ailesi Türk birliğini sağlamıştır.

              Büyük Hun Devletinin yerini almaya çalışan bir başka hanedan da Ak Hun-Avarlardır. Bilindiği gibi Türk tarihinin bir parçasını meydana getiren, Bizanslıların Ak Hunlar dediği söz konusu bu halkın menşei konusunda çeşitli görüşler vardır ve bu mesele henüz çözüme kavuşturulmuş da sayılmaz. Bir kısım araştırmacılar onları Yüeh-chilere, bir bölümü de İranlılara bağlayacak kadar ileri gitmektedir.

               

              Bu sebepten Türk tarihi incelenirken Kök Türklerin çağdaşı olan Ak Hun-Avarlar üzerinde de durulması gerekir. Kök Türk Kitabelerinde Apar, Bizans kaynaklarında Ak Hun veya Ephthalanos, Çinlilerin Ye-ta, Hua, Hintlilerin Huna, Arapların Haytal vs. dedikleri halkın adını bazı araştırmacılar “abamak” fiilinden getirirler ve manasının “karşı koymak, baş kaldırmak” olduğunu belirtirler ki, kelimenin anlamı bize göre Apa unvanıyla izah edilebilir. Ak Hun ismi de Türklerdeki yön tayinine binaen batıdaki Hun boyları için söylenmekteydi.

              Büyük Hun Devletinin parçalanmasıyla ortaya çıkan idarelerin en dikkate değerlerinden Ak Hunların teşekkül devresi daha önceden de belirttiğimiz üzere çok eskilere gitmekle beraber, ciddi manada bir güç olmaları 5. ve 6. asırlardır. Onlar ilk defa tarihi Türk iklim kuşağının, yani 32-56 derece kuzey enlemlerinin dışına çıkmışlar ve Türklerce pek hoşlanılmayan sıcak bir coğrafyada da yaşamışlardır. Bulundukları bölge itibarıyla münasebet kurdukları devletlerin başında İran’da Sasaniler, Hindistan’da Guptalar gelmekteydi. Zaten bunlardan biri olan Sasanilerle, Kök Türk Kaganlığının işbirliği sonucunda yıkıldıklarını da biliyoruz.

               

              Talihsiz Ak Hunların bir bölümü, daha önceki yıllardan başlamak üzere, bu felaketin tesiriyle de Hazar’ın güneyi ve kuzeyinden Kafkasya’ya doğru aktılar ve yeni siyasi teşekküller etrafında biraraya geldiler ki, bunlardan birisi de; Avrupa’da kökleşen Avarlardır.


               

              KONUNUN DEVAMI İÇİN OKUNMASI GEREKEN KAYNAK

              Prof.Dr. Saadettin Yağmur Gömeç, Türk Kültürünün Ana Hatları, 3. Baskı, Ankara 2014

              Prof.Dr. Saadettin Yağmur Gömeç, Türk-Hun Tarihi, 2. Baskı, Ankara 2018

              • 7. Hafta: Kök Türk Kaganlığı-Uygur Kaganlığı

                Yukarıda kısaca değinmeğe çalıştığımız Han, Chao, Hsia ve Kuzey Liang Hun devletleri gibi oluşumların ardından Kök Türk Börülüler (A-shih-na/Aşina/Çona) ailesi, 6. yüzyılın ikinci yarısından sonra Orta Asya’daki Türk Devletin idaresinde söz sahibi oldu.

                 

                Bu arada onların ortaya çıkışlarıyla alâkalı ve kimlerden geldikleri hususunda Çince belgelerde birçok kayıt da bulunmaktadır. Bunlardan birisinde özetle şöyle bir hikâye anlatılmaktadır: Kök Türkler eski Hunların soyundan gelip, onların bir koludur. Kendileri Börülü (Aşina/A-shih-na/Çona) adlı bir aileden türemişlerdir. Komşu bir devlet tarafından mağlup edilerek, top-yekûn öldürüldüler. Yalnızca bir çocuk sağ bırakılmıştı. Onun da kollarını ve bacaklarını keserek, büyük bir bataklığın içerisine attılar. Bu sırada çocuğun yanında bir dişi kurt ortaya çıkarak, ona hergün yiyecek getirdi. Daha sonra kurt çocuktan gebe kaldı. Düşmanları çocuğun hayatta olduğunu duyunca bu bataklığa bir ordu sevk etti. Kurt’a Tanrı tarafından birtakım güçler verildiği için, onların geldiğini duymuş ve Batı Denizi’nin (Köke Nor) doğusundaki bir dağa gitmişti. Bu dağ Kao-ch’ang’ın (Turfan) kuzey-batısında bulunuyordu. Dağın ortasında gizli bir geçitten gidilen çok büyük bir ova vardı. Kurt burada on tane erkek çocuk doğurdu. Börülüler (A-shih-na/Aşina) ailesi bu on çocuktan birinin soyundan geliyordu.

                Orta Asya ile Türkistan’a Kök Türkler çağında kısmi de olsa bir huzur geldi. Yaklaşık 200 yıl kadar devam eden, Börülülerin bu sülalesinin kurduğu temel, kendinden sonrakilerin en önemli güç kaynağı oldu. Elbette ki bu yapı ve düzenin birdenbire yok olabileceğini düşünmek mantıklıca bir şey değildir. Dolayısıyla Uygurlar, Kara Hanlılar ve Selçuklularda da bu devlet anlayışını görmek mümkündür. Milletin ve devletin kutsiyeti Hunlardan intikal etse de, Kök Türklerle birlikte bu hislerin daha da kuvvetlendiğini söyleyebiliriz.

                Bununla beraber Kök Türk hanedanlığının yerini bir başka Türk boyu aldı. Bu kez de milletin önüne Uygur “Yaglakar” ailesi çıktı ve kutlu Türk sancağını yükselttiler.

                Uygur ismi Türkçe belgelerde ilk defa 716 senesinde Uygurların, Kök Türk Kaganlığına baş kaldırmaları sebebiyle, Bilge Kagan Yazıtında geçer. Adın manası ve etimolojisi hakkında çeşitli görüşler varsa da; umumiyetle “uyanlar, bir araya gelenler, akrabalar, müttefikler” anlamını taşıdığı ve Uy+gur şeklinde geliştiği kabul edilir.

                 

                Uygur adının siyasi bir isimden daha ziyade, kabile ve bölge adı olarak kullanıldığı yolunda görüşler vardır ki, bu muhtemelen doğrudur. Çünkü Uygur ismi hiçbir vakit bütün Türkleri kapsayan bir terim yerine geçmedi. Yine Kök Türkçe kitabelerden ve Çin kaynaklarından öğrendiğimize göre, Uygurların tarih sahnesine çıktıkları ilk yurtlarının ise, Selenge Nehrinin doğu kısımları ve Bayırkuların kuzeyinde olduğu da görülmektedir.



                 

                KONUNUN DEVAMI İÇİN OKUNMASI GEREKEN KAYNAK:

                Prof.Dr. Saadettin Yağmur Gömeç, Türk Kültürünün Ana Hatları, 4. Baskı, Ankara 2018

                Prof.Dr. Saadettin Yağmur Gömeç, Kök Türk Tarihi, 5. Baskı, Ankara 2016

                Prof.Dr. Saadettin Yağmur Gömeç, Uygur Türkleri Tarihi, 5. Baskı, Ankara 2015


                • 8. Hafta: Hazar Kaganlığı

                  Bilhassa umumi Türk tarihinde göze çarpan önemli bir Türk boyu da Hazarlardır. Çin yıllıklarında adları K’o-sa şeklinde geçen ve manasının “gezen, hür” demek olduğu söylenmekle beraber, belki bunların arasına Türkçedeki “kasmak” fililinden yola çıkarak, “sert, katı, sağlam” anlamını da sokmak mümkündür. Hazarlar (Kasar) aynı zamanda Tokuz Uygur boyundan biridir. Onlar tarihte bu isimle anılan Türk hanedanlığının kurucuları oldukları gibi, Türklerin efsanevi atası Yafes’in sekiz çocuğunun arasında da yer alırlar.

                   

                  Hazarların kökenleri hususunda Ogur ve Sabar boylarından teşekkül eden bir boy birliği olduğu, Uygurların neslinden ve Aparların (yani Ak Hun/Eftalitler) soyundan türedikleri yolunda düşünceler mevcuttur. Hazarların menşei konusunda yukarıda da anıldığı üzere bugüne değin çeşitli fikirler ileri sürülmüşse de, Tez II ve Terhin yazıtlarının bulunması bu meseleyi biraz da olsa aydınlatmıştır. Çünkü her iki kitabe de Uygur dönemine ait olup, bugünkü Mogolistan’ın batı taraflarında keşfedildi ve bunlardan çıkan netice şu veya bu şekilde Hazarların, Uygurlarla bir irtibatı olduğu yolundadır.

                   

                  Bununla birlikte Hazarların bulunduğu çevreler konusunda da dikkatten kaçan bir durum vardır. Aşağı-yukarı aynı çağlarda onları Türk dünyasının hem batısında hem de doğusunda görmek mümkündür. Hun ve Kök Türk dönemi olaylarına baktığımızda batıda rastladığımız Hazar güçleri, Uygur çağında ise doğudadırlar. Hatta Uygurları meydana getiren dokuz aileden birisi Hazarlar (Kasar) idi. Bu üzerinde durulması gereken ve izaha muhtaç bir meseledir.


                  Kök Türk Kaganlığının gerçek manada takipçisi olarak umumiyetle Hazarlar ve Bulgarlar zikrediliyorsa da, bunların içinde de Hazarların sivrildikleri tarihi olaylarla ispatlanmaktadır. Hazarlar ve Bulgarlar hem Hunların, hem Kök Türklerin, hem de Uygurların ayrılmaz bir parçasıdır. Tıpkı Selçuklu soyunun bir uç beyliği olan Osman-ogullarının yükselişi gibi, Kök Türk Kaganlığının sınır bekçileri olan Hazar Türklerinin de, 8. asrın ikinci yarısından sonra öne çıktıklarını biliyoruz. Hazar Kaganlığına ait belgeler incelendiğinde on büyük boydan teşekkül ettikleri söylenir ki, onların arasında Bulgarların en güçlü ailesi Bars İlliler, Sabar, Peçenek, Türgiş vs. toplulukları görülür. Esasında tıpkı Bulgarları olduğu gibi, Hazarları da batıdaki Ogur-Tölös kabileleri meydana getirmektedir.

                  Devlet teşkilatı şekli olarak umumiyetle öbür Orta Çağ Türk devletlerindeki müesseselere benzeyen Hazarlarda ordu da aynıydı. Savaşta gevşek davranmak ya da kaçmak en büyük cezayı gerektirirdi. Muhtemelen bugün İdil-Ural, Kafkasya ve Kırım civarlarında bulunan Kök Türk harfli kitabeler Hazar, Bulgar vs. Türk gruplarına aittir. Herhalde 9. asırda onlar arasında Constantin (Cyrill) adlı rahip tarafından yayılmaya çalışılan bir yazı sistemi de olmuştur. Tabi burada Hazar tarihi ve kültürünün en mühim vesikalarından sayılan İbrani alfabesiyle yazılı mektupları da anmakta fayda vardır.

                  Hazarlar kışları tamamen şehirlerde geçiriyorlardı. Ama diğer Türkler gibi yazın hayvanların peşinde yaylalardaydılar. Hazarların başta birer Türk kabilesinin isminden geldiği bilinen Belencer ve Semender gibi kentlerinin yanısıra, İdil de söz konusu şehirlerin ardından Türklere ordugâhlık yapmıştı. Üç parçadan meydana gelen bu yerleşim birimi[1], milletlerarası bir ticaret merkezi hüviyetini kazanmıştı. Onların Don Irmağının aşağılarında yer alan savunma amaçlı meşhur kenti Sarıg-el (Sarkel) taş ve tuğladan inşa olup (833), içinde ahşap binalar da bulunuyordu. Burada çanak-çömlek ve çeşitli maden işleme atölyeleri mevcuttu. 10. asrın ikinci yarısında Hazar hakanı, Endülüs’te bulunan Yahudi vezire yazdığı mektupta, yaşadığı yerden bahsederken, orada tarlaları ve nar bağlarının da olduğunu söylüyordu. Zaman zaman kıtlık yıllarında Ruslar, onlardan tahıl satın alıyordu. Elbette en başta gelen ihraç ürünleri hayvanlardan sağlanan kürk, deri ve yine hayvani yiyeceklerle, içeceklerdi. Ayrıca kaliteli silahlar da üretmekteydiler. Hazarlar konusundaki en büyük sıkıntımız, yukarıdan da anlaşılacağı üzere, Türkçe belgelerde onlar hakkında az bilginin olmasıdır.



                  [1] Burası kaynaklarda Han Balık, Hazaran, Sarıgşın, El-beyza gibi adlarla da anılır.


                   

                  KONUNUN DEVAMI İÇİN OKUNMASI GEREKEN KAYNAK

                  Prof.Dr. Saadettin Yağmur Gömeç, Türk Kültürünün Ana Hatları, 4. Baskı, Ankara 2018


                  • 9. Hafta: Kırgız Hanlığı

                    Bilindiği üzere Ötüken’deki Uygur hâkimiyeti sona erince onların yerine Kırgız Türkleri geçmişti. Asya’nın en eski Türk boylarından birisi olan ve mazideki Türk yurtlarını kısa bir zaman idare eden Kırgızlar konusundaki bilgilerimiz maalesef çok azdır. Hem Türkçe belgelerde, hem de Çin kaynaklarında onlar hakkında anlatılanlar bize göre yetersiz kalıyor. Bununla beraber diğer Türk kavimleriyle karşılaştırdığımızda ve Çince vesikalara bakınca en köklü bilgiler Kırgızlara aittir. Ancak Kırgızların konumu pekçok Türk boyundan farklı bir durum sergilemektedir. Onların çağdaşı veya daha sonra tarihte görülen bir kısım Türk kabileleri zamanlarına göre çok ileri bir düzeyde oldukları gibi, çağa da ayak uydurabilmişlerdir. Kırgızlarda ne yazık ki bu özelliği göremiyoruz. Tarihte ve günümüzde sosyal konum itibarıyla oldukça zayıftırlar.

                     

                    Kırgız isminin manası ve menşei hususunda çok değişik görüşler varsa da, herhalde bu ad “kırk” sayısının çoğuludur. Diğer izahların büyük bir kısmı halk etimolojisi üzerine kurulmuştur. Çin kaynaklarında, Hunların yıkılışından sonra Kırgızlara, “Hakas” da denmiş ve bu isim günümüze kadar ulaşmıştır. Şu an Güney Sibirya’da yaşayan Hakaslar bunlardır. Ayrıca mevcut Kırgız şecereleri de incelendiğinde Hakaslar ile Kırgızların aynı olduğu anlaşılır. Çin kayıtlarında ve Kök Türkçe belgelerde Kırgızların eski Türk çağında Güney Yenisey bölgesinde olduklarına işaret ediliyor. Onlar, M.Ö. 2 ve 1. yüzyıllarda Baykal Gölü’nün batısı, Balkaş Gölü’nün doğusu, Bar Göl’ün kuzey tarafları, Yenisey’in orta kısımlarında, kısaca Tanrı Dağlarının doğusu ile Tannu Ula arasında bulunmuşlardır. Büyük ihtimalle 13. asırdan sonraki Mogol istilasının ardından da bugünkü yurtlarına kalabalık bir grup olarak geldiler.

                     

                    Bunun yanısıra Kırgız Türklerinin türeyişiyle alâkalı anlatılan bazı destanların Hun, Kök Türk ve Uygurlarınkine benzer bir şekilde kurt ile ilişkilendirildiklerini de belirtmekte fayda var. Mesela bunların birisinde şu ifadelere rastlamaktayız: Çok eski zamanlarda, Kırgız kabilelerinin çevresindeki halklarla savaşlar yaptığı çağlarda, askerlerden birisi ölünce, eşi dul kalır. Bu sırada o kadın hamile ve doğum günleri de yaklaşmış idi. Kendisine yaşayacak ve barınacak bir yer arayan kadın en sonunda, Nina Nehri yakınında, içinde kurtların bulunduğu bir mağara görür. Çaresiz bir durumdayken, bu mağaraya girmekten başka bir yol bulamaz. Bu esnada doğum vakti de gelmiş, ancak bebeğini dünyaya getirirken, kendisi ölmüştür. İçerideki kurt da yeni doğum yapmış ve altı tane eniği olmuştur. Kurt bu zavallı çocuğu da kendi yavrularının arasına alır ve onlarla birlikte emzirerek büyütür. Halk, bu börünün besleyip, yetiştirdiği altı kurt ve çocuğa Yedi Börüler diye ad koyarlar.

                     

                    839’larda kendi insiyatiflerinin dışında da olsa, birbirleriyle kavgaya tutuşan Uygur komutanlarının sayesinde tarihi Türk yurdu Ötüken’i ele geçirdiler. Tabi ki, burada geçmişi de sorgulamak durumundayız. Kırgızlar, Türk devletini yönetmeye ve kutlu Ötüken’in sahipliğine layık oldular mı? Maalesef onlar da Uygur Türklerine benzer şekilde hareket edip, tarihi bir sorumluluk yüklendiklerinin farkına varamadılar. Neticede buraları yüzyıl bile tutamadan Mogolların idaresine bıraktılar. Elbette ki bu hâl, sadece kendi istikballerinde değil, bütün Türk milletinin geleceğinde de tesirli oldu.

                     

                    Sonuç itibarıyla onların Asya’daki hâkimiyetleri uzun sürmedi. 931 senesinde Kıtan saldırıları karşısında bunlara bağlandıklarını söyleyen Kırgızlar, 13. asrın başlarında da Çingiz Hanlıların hâkimiyetini tanıdılar. Onların büyük bir kısmı Sibirya yaylalarını geride bırakarak Tanrı Dağları bölgesine, yani bugünkü Kırgızistan coğrafyasına geldi. Burada önce Çagataylıların, sonra Temürlülerin egemenliği altına giren Kırgız Türkleri, bunların ardından Rus çarlığının tahakkümünü kabul etmek zorunda kalmışlar idi.

                    KONUNUN DEVAMI İÇİN OKUNMASI GEREKEN KAYNAK

                    Prof.Dr. Saadettin Yağmur Gömeç, Türk Kültürünün Ana Hatları, 4. Baskı, Ankara 2018

                    Prof.Dr. Saadettin Yağmur Gömeç, Kırgız Türkleri Tarihi, 4. Baskı, Ankara 2014


                    • 10. Hafta: Bulgar Hanlığı

                      Türklerin tarihinde önemli bir mevkide bulunan, ancak sonradan bu camiadan çıkan bir Türk kabilesi ve devleti de Bulgarlara aittir. Bunun yanısıra onların durumu da diğer Türk hanedanlarından biraz farklılık arz eder ki, o da; iki sülale şeklinde hem Balkan coğrafyasında, hem de İdil-Ural havalisinde hayatlarını sürdürmüş olmalarıdır.

                       

                      Bulgar Türkleri konusuna da her zaman yaptığımız üzere meseleye onların adlarıyla girmek gerekir. Umumiyetle Bulgar isminin Türkçedeki “bulgamak” fiiliyle alâkası dikkate çekilmekte ve manası da “karışmak, bulanmak” şeklindedir. Bu adın ne vakit ortaya çıktığı meselesine gelince, herhalde 5. asrın ikinci yarısından sonradır. Fakat bu sırada Bulgarlar henüz bağımsız bir il hüviyetine kavuşmuş olamazlar. Çünkü kaynaklara baktığımızda, bu çağlarda hâlâ Bulgarların kökenlerinin dayandığı Beş Ogur (Bittigur), Altı Ogur (Altıngur), Tokuz Ogur (Kutirgur), On Ogur, Otuz Ogur (Utirgur), Sarı Ogur (Sarogur) vs. kimlikler geçerliliğini korumaktadır. Bizim tahminimize göre, Bulgarların yarı müstakil il yapısı 7. yüzyılın ortalarına doğru tamamlanmıştır.

                      Toktamış ile Emir Temür arasındaki kavgalardan da en zararlı çıkanlar hiç şüphesiz yine İdil-Ural Türklüğü ve dolayısıyla Bulgarlar oldu. Hatta söylenenlere göre, Temür Beg Bulgar şehrini zaptedince o vakitki Bulgar hanını, eşi ve çocuklarını yaktırmıştır. Elbette kuzeyde Ulug Muhammed tarafından 1437’de Kazan’ın kurulması ve yükselişi de, Bulgar şehrini tamamen öldürdü. Dolayısıyla Bulgar Hanlığı da tarihe karışmış oldu. Bununla beraber söylendiğine göre 15. yüzyıla gelene değin İdil Bulgarlarının yirmibirden fazla hanı olmuştur.

                       

                      Doğu Avrupa ve Balkanlarda Oguzlar veya Anadolu Türkleri haricinde tutunabilen ve tarihteki adlarıyla günümüze kadar gelebilen bir Türk boyu olması itibarıyla Bulgarlar önemlidir.

                       

                      KONUNUN DEVAMI İÇİN OKUNMASI GEREKEN KAYNAK

                      Prof.Dr. Saadettin Yağmur Gömeç, Türk Kültürünün Ana Hatları, 4. Baskı, Ankara 2018


                      • 11. Hafta: Peçenekler

                        Peçeneklere dair geç dönem kaynaklara baktığımızda bir Oguz boyu gibi gözüküyorlarsa da, muhtemelen Oguz kabileleri arasına 10. asırdan sonra girdiler. Reşideddin ve Yazıcıoğlu Oguz-nâmelerinde, Üç Ok kolundan, Kök Han oğlu olarak yazılmışlar, Kaşgarlı Mahmud’da ise, ondokuzuncu sırada kendilerine yer bulmuşlardır. Ayrıca Oguz Kagan Destanlarında onlara İt-Beçene de denmekte ve Salurla olan düşmanlıklarına değinilmektedir. Bu da bize Peçeneklerin Hazar çevresindeyken Salur kabilesiyle komşu olduklarını gösterir. Bunların yanısıra 8. yüzyılın ikinci yarılarına ait bir Tibetçe metinde ise “Be-ca-nag” biçiminde anılmaktadırlar.

                         

                                 Onların menşei hususunda Issık Köl ve Balkaş civarlarında yaşayan Türgişlerin bir bölümü olduğuna dair görüşler vardır. Bütün Kök Türk ülkesinin karıştığı 7. asır ortalarındaki hadiseler sırasında batıya doğru geldikleri ve bilhassa Karlukların taarruzlarına maruz kaldıkları söyleniyor. Ancak onların kökenine dair bir başka iddia da, Kök Türk Yazıtlarında Kengü ve Kengeres diye geçen halk ile irtibatlandırılmalarıdır. Bu kitabelerde, Kök Türk ordularının 710-711’lerde ayaklanan Türgişler üzerine yaptıkları bir sefer anlatılmaktadır. Sogdlar düzene sokulduktan sonra, uslanmaz Türgişlere ağır bir darbe indirilir. Kitabelerde; “ondan sonra Kara Türgiş halkının düşman olduğu; Kengeres’e doğru vardıkları, Kök Türk askerlerinin atlarının zayıflığı ve azıklarının olmadığından bahsedilir. Daha sonra böyle bir zamanda Köl Tigin’in az bir askerle düşmanın üzerine yürüdüğü, büyük bir savaşın gerçekleştiği ve Kara Türgiş halkının ölüp-mahvolduğu”[1], söylenmektedir.



                        [1] Bakınız, Köl Tigin Yazıtı, Doğu tarafı, 39-40: “Anta kisre Kara Türgiş bodun yagı bolmış, Kengeres tapa bardı. Bizing sü atı turuk, azukı yok erti...Antag ödke ökünip Köl Tiginig az erin irtürü ıtdımız. Ulug süngüş süngüşmiş. Alp Salçı ak atın binip tegmiş. Kara Türgiş bodunıg anta ölürmiş.

                         

                        KONUNUN DEVAMI İÇİN OKUNMASI GEREKEN KAYNAK

                        Prof.Dr. Saadettin Yağmur Gömeç, Türk Kültürünün Ana Hatları, 4. Baskı, Ankara 2018

                        Prof.Dr. Saadettin Yağmur Gömeç, “Türk Tarihinde Peçenekler”, DTCF. Dergisi, 53/1, Ankara 2013

                        • 12. Hafta: Kuman-Kıpçaklar

                          Kuman-Kıpçaklar gerçek manada bir devlet yapısına pek erişememiş olsalar da, Türk tarihinde ve özellikle Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda tarih boyunca önemli roller oynadılar. Biz burada öncelikle Türk tarihi ve kültürünün başta gelen kaynakları arasındaki Oguz-nâmelerde Kıpçak adı ne vesile ile geçiyor ve bu isim onlara destan kahramanı Oguz tarafından nasıl verildi, bunun üzerinde duracağız.

                           

                          Bilindiği üzere bu Oguz-nâmelerin aşağı-yukarı tamamı Oguz Han’ın yaptığı savaşlar ve Oguzlar hakkındadır. Oguz Kagan Destanı’ndaki ilk Türk fütûhatı zamanlarında Uygur, Kanglı, Kıpçak, Kalaç, Karluk ve Oguzları (Türkmenler) hep birlikte görmekteyiz. Bunlar bir yana Oguz destanları günümüze iki biçimde gelmiştir ki, burada Türk kabilelerinin adlarının nereden çıktığı ve ne mana ifade ettiği gibi hususlar da açıklanıyor.

                          Kıpçak adının etimolojisi umumiyetle ağaçla ilişkilendirilmektedir ki, bilindiği üzere Türk kültüründe ağacın çok önemli bir yeri vardır. Bu durumda Oguz Kagan Destanı’ndan çıkan netice ise; Türk Devleti kurulurken Oguz’la beraber hareket eden çocuklarının ahfadına Oguz-Uygur adı verilirken; amcaları, yeğenleri ve diğer akrabalarına Kıpçak vs, ona başkaldırıp, tanımak istemeyenlere de Mogol denmesi söz konusudur.

                           

                                   Kıpçaklardan söz edilirken üzerinde durulması gereken Türk kavimlerinden birisi Kimeklerdir. Bununla birlikte Kimeklerin yaşamış olduğu bölgenin yerli tarih kaynakları son derece kıttır. Ancak geç dönem İslami eserler bize bu hususta yardımcı olmaktadır. Fakat bunlar da düzenli kayıtlar değildir. Dolayısıyla Kimeklerin ilk yurtları hakkında fazla bilgimiz yoktur. Onların tarih sahnesine çıkışları İrtiş Nehrinin iki kıyısındaki hayatları sırasına rastlamaktadır. Burası Türk anayurdunun batı kesimlerini meydana getirmektedir. Herhalde Kimekler İrtiş Nehrinin doğusunda bulunan Altaylardan gelen bir Tölös kabilesiydi.


                          KONUNUN DEVAMI İÇİN OKUNMASI GEREKEN KAYNAK

                          Prof.Dr. Saadettin Yağmur Gömeç, Türk Kültürünün Ana Hatları, 4. Baskı, Ankara 2018

                          Prof.Dr. Saadettin Yağmur Gömeç, “Türk Tarihinde Kıpçaklar”, Türk Tarihçiliğine Katkılar. Mustafa Kafalı Armağanı, Ankara 2013


                          • 13. Hafta: Çingiz Hanlılar

                            Bilindiği üzere 12. yüzyılın sonları ile 13. asrın başlarında yalnız Türkleri değil, o zamanki dünyanın büyük kısmını içine alan Asya ve Avrupa’nın  bütün milletlerini yakından ilgilendiren hadiseler cereyan etmiştir. Bu sırada yeryüzüne yeni bir düzen vermeye çalışan Türk-Mogol Devletinin teşekkülü gerçekleşmekteydi. İşte bu devlete kurucusundan ötürü bazan “Çingiz”, bazan “Mogol”, zaman zaman da “Türk-Mogol Devleti” veya kaganlığı denmektedir.

                             

                            Dünya tarihinde adından en çok söz edilen kişilerin başında hiç şüphesiz Çingiz Han gelir. Elbette bunun birtakım sebepleri vardır. Daha çocukluğundan itibaren annesi ve kardeşleriyle beraber pek çok meşakkate göğüs geren Çingiz Han, gençliği sırasında da bugünkü Mogolistan bozkırlarında tutunabilmek için bilhassa kendi akrabası olan Mogol kabilelerine karşı bir mücadele içine girmiştir. İşte bütün bunlardan başarılı bir şekilde çıktıktan sonra o, etrafına topladığı Türkler ve bir avuç Mogol ile dünyanın en büyük devletini kurdu. Elbette kısa bir süre içerisinde böylesine güçlü bir devlet inşası ona haklı bir ün kazandırmıştır.

                             

                            Bunlar bir yana Çingiz Han’ın zuhuru esnasında o zamanki Orta Asya’nın genel vaziyetinin de gayet müsait olduğunu vurgulamak gerekir. Tarih boyunca Çin’in kuzeyi ve Türkistan’ı idare etmiş büyük Türk hanedanlarının sonu gelmiş, doğudaki Kıtanlar bölünme problemleri yaşamış, küçük küçük hanlıklar veya bölgesel yönetimler birbirleri üstünde kurmak istedikleri otorite kavgaları yüzünden neredeyse kendi kendilerini bitirmişti. Aslında Asya’nın bütün halkları bir kurtarıcının çıkıp da çevreye çeki-düzen vermesini bekler vaziyetteydi. Bu arada ne Müslümanlar, ne de Hrıstiyanlar arasında birlik olmadığı gibi, Çin de parçalanmış bir vaziyetteydi. İslamın batıda ve doğudaki kalesi durumundaki Selçuklu Devletinin sonu gelmiş, bunun bir ucu olan Anadolu Selçuklularının başı Haçlı orduları ve tabiî ki kendi kandaşları beyliklerle belaya girmişti. Hrıstiyanlar ise bildik çatışmalar içerisindeydi, yani Katolikler ve Ortodokslar birbirlerini yiyordu.

                             

                            Bu sırada Orta Asya coğrafyasında gördüğümüz Türk sülalelerinden ne Turfan Uygurları, ne Kara Hanlılar, ne de Harezmşahlar Türklerin tamamını temsil kabiliyetinde değillerdi. Zaten Uygurlar ile Kırgızlar, Hun ve Kök Türk mirasını çarçur etmiş, Türklerin tarihi yurtlarını Kıtanlara bırakmışlar idi. Dolayısıyla Çingiz’in gelişi Asya’daki dağınık Türk kabileleri açısından da bir ümit ışığıydı. Her ne kadar onların bir kısmı Çingizli hâkimiyetine şiddetle direnmişlerse de, büyük bir bölümü kendiliklerinden Çingiz Han’ın tuğunun altında toplandılar. Bu yüzden Çingizli Devletinin Türklerin tarihinde çok önemli bir yerinin bulunduğunu kimse inkâr edemez.

                            Çingiz Han bilindiği üzere ölmeden evvel, ülkesini herbirine önemli görevler yüklediği dört oğlu arasında paylaştırdı. Buna bağlı olarak, kaynakların belirttiğine göre; Çagatay yasa, Ögedey maliye, Cuci toy-düğün ve kurultay, Tuluy da ordu işlerini çok iyi biliyordu. Sonuçta Çingiz büyük oğlu Cuci’ye kuzey-batı, yani Kıpçak topraklarını, Çagatay’a Türkistan’ı, Ögedey’e merkezin batı taraflarını, yani Karakurum ve civarını, küçük oğlu Tuluy’a da merkez ile doğu ülkelerini vermişti. Kaganlığın kudretli olduğu zamanlarda herkes Karakurum’a bağlı kaldı. Ancak devletin zayıflamaya başlamasından itibaren her kol kendi kafasına göre hareket etti.


                             

                            KONUNUN DEVAMI İÇİN OKUNMASI GEREKEN KAYNAK

                            Prof.Dr. Saadettin Yağmur Gömeç, Türk Tarihinde Çingizliler, Ankara 2017


                            • 14. Hafta: Temürlüler

                              Aslen bir Türk boyu olan Barlaslara mensup Emir Temür 1336 tarihinde Keş’te (sonradan Şehr-i sebz) dünyaya geldi. Şecerelere göre beşinci kuşaktan (Emir Tumanay vasıtasıyla) Çingiz Han ile akraba olup, adına tarihi kaynaklarda 1360’tan itibaren rastlamaktayız. O, 1370 sıralarında teşkilatçılığı, kumanda kabiliyeti ve cesareti sayesinde tıpkı Çingiz gibi Maveraünnehir’in en kuvvetli hükümdarı olmuş, ancak Çingiz Han’ın doğrudan akrabası olmadığından, han unvanını kullanmamış, emir lakabıyla yetinmiştir. Dolayısıyla Barlas uruguna mensup bu Türk beyi, daha sonraları Çingizli ailesinden kızlar almak suretiyle kendini bir şekilde Çingiz Han’ın mirasçısı görmüştür.

                               

                                       Çagatay Hanlığının son zamanlarına doğru Türkistan havalisindeki taht kavgaları ve karışıklıkların çok fazlalaştığına şahit olmaktayız. Dolayısıyla 1346’da son Çagataylılardan Emir Kazan ve Emil Hoca vefat edip; 1348’de Duglat beylerinin yardımıyla Tugluk Temür Aksu’da tahta çıktıktan sonra, Çagatay Hanlığına “Mogolistan Hanlığı” da denilmeye başlandı. Buna rağmen Mogolistan ve Türkistan’da Çingiz ve Çingiz’in soyuna karşı beslenen derin sevgi yüzünden kimse onların yerine tahta çıkma gibi bir düşünce taşımamaktaydı. Bu sebepten Çagataylılar sahasında da aynı anlayışı görmekteyiz. Bunun yanısıra İlhanlı hâkimiyetinin sonuna doğru, Horasan valisi bulunan İranlı Muizzüddin Hüseyin’in bölgede nüfuz kurma teşebbüsü ise havalinin Türk ve Mogol menşeili beylerinin dikkatinden kaçmadı. Bundan sonra ise Barlas urugunun beyi Emir Taragay’ın (Turagay) oğlu, Emir Temür’ün yükseldiğini görüyoruz.


                              Temür ve Temürlüler devri ziraat, ticaret ve kültür sahasındaki başarılar yönünden bilhassa önemlidir. Burada Türkistan’ın manevi hayatına da katkıları olan bazı ünlü şahsiyetleri de anmakta fayda vardır. Bunlardan birisi daha önce de bahsettiğimiz gibi, 1421’de Semerkant’ta bir rasathane kurduran Ulug Beg’dir ki, onun öldürülmesinden sonra, birlikte çalıştığı Ali Kuşçu da İstanbul’a gelerek faaliyetlerini burada sürdürmüştür.


                              KONUNUN DEVAMI İÇİN OKUNMASI GEREKEN KAYNAK

                              Prof.Dr. Mustafa Kafalı, “Timur”, İslam Ansiklopedisi, C. 12/1, 2. Baskı, İstanbul 1979