Şah II. Abbas Devri (Devamı)

Şah II. Abbas devri Safevîlerin sonbaharı olarak nitelendirilmektedir. Şah, kendisine sığınan Özbeklere iyi muamelede bulunmuştur. Şubat 1649’de Babürlerden Kandahar’ı almıştır. 1659 yılında kendisine savaş açan Gürcistan hükümdarını serbest bırakmıştır. Ayrıca Basra Körfezi’ndeki etkinliklerini artıran Hollandalılar bazı imtiyazlar almaya muvaffak olmuşlardır. Şah II. Abbas, saltanatı sırasında sert uygulamalar sergilemiş, selefleri devrinde yaygın bir adet olan şarap içimini yasaklamış[1] ve devleti bir düzen içine almak istemiştir.

Şah II. Abbas çağında 1664 yılında iki elçi ve yaklaşık 800 kişilik maiyetle bir Rus sefaret heyeti İsfahan’a ulaşıp Rus Çarı’nın mektup ve hediyerini Şah’a takdim etmişlerdir. Bir süre sonra bu heyetin amacının diplomasi yoluyla gümrük vergisi muafiyeti temin etmek olduğu anlaşılınca Şah tarafından menfi bir muameleye tâbi tutulup ülkelerine geri gönderilmişlerdir.[2]

Şah II. Abbas devrinde bazı eyaletlerin statüsü değiştirilmiştir. Bu bağlamda Kazvin, Gilân, Mazenderân, Yezd, Kirman, Horasan ve Azerbaycan eyaletleri, gelirleri doğrudan Şah’ın hazinesine aktarılan Has arazi haline getirilmiştir. Bu uygulama Savory’e göre 18. yüzyılın ilk yarısında adı geçen bölgelerin Afgan, Özbek, Türkmen, Osmanlı ve Rus istilasına zayıf ve hazırlıksız yakalanmalarına sebep olmuştur.[3]  

Şah II. Abbas’ın saltanatı boyunca komşu devletler ile olan münasebetler –Kandahar istisnası dışında- dostça sürdürülmüştür. Sadece gümrük vergisi ödemeden Safevî topraklarında ticaret yapmak isteyen Ruslara olumsuz cevap verilince Çar I. Aleksey (1645-1676) tarafından gönderilen 500 kişilik Rus [Don] Kazakları tarafından Hazar Denizi kıyısındaki Mazenderan eyaleti yağmaya maruz kalmıştır. Rus Kazaklarının akınları ve Rusların Terek Irmağı boylarında kaleler inşa etmelerine rağmen Şah II. Abbas’ın dostâne tutumu nedeniyle Safevî-Rus münasebetleri bozulmamıştır.[4]  

Şah II. Abbas devrinde Osmanlı Devleti ile yapılan sulh bozulmamış ve ilişkiler dostâne devam etmiştir. Safevîler bu arada Dağıstan beylerine hâkimiyetlerini tanıtmışlar ve böylece Türkçe, Kafkasya’da umûmî bir konuşma dili haline gelmiştir. Şah II. Abbas devri aynı zamanda Safevî mimarisi için de bir parlama çağı olmuş ve özellikle İsfahan ile Meşhed şehrinde önemli eserler (saray ve köprüler) yapılmıştır. Başkent İsfahan’da eski Mescid-i Cuma’yı tamir ettirmiş, Mescid-i Şah’ın eksikliklerini tamamlattırmış ve meşhur Çehel Sütûn Sarayı’nı inşa ettirmiştir.[5]

Şah II. Abbas devrinde ipek ticareti büyük bir gelişme göstermiştir. Zira ülkenin tam bir sükûnet içinde olması ve Şah’ın bütün komşuları ile dostça münasebetler sürdürmesi ticârî faaliyetleri geliştirmiştir. Safevî Devleti’nin başlıca ihraç malı olan ipek, başlıca Gilân, Mâzenderân, Horasan ve Şirvan ile Azerbaycan eyâletlerinde yetiştiriliyordu. Avrupalılardan en fazla imtiyaza sahip kavim Hollandalılar olup onları İngilizler takip etmişlerdir. Bu iki ülkeye mensup şirketler, ipeği İran’dan satın alıyor ve bunu kendi gemileri ile Avrupa’ya taşıyorlardı. Aynı madde, kervanlar ile Halep, İzmir, Bursa ve İstanbul’a götürülüyordu. Fransız, İtalyan ve diğer Avrupalı tacirler, ipeği başlıca Halep ve İzmir’den alıyorlardı. Kervanlar, İran’a dönüşlerinde ise işlenmiş bakır, cam mâmûlleri, kumaş, saat, tabanca ve tüfek getiriyorlardı. Safevîler çağında İran’da ticâretin mühim bir kısmı Türkiye’de olduğu gibi Gayr-i Müslimlerin elinde idi.[6]

Ticâri münasebetler kültür alış verişine sebep oluyordu. Türkiye’de meydana gelmiş Köroğlu Destanı’nın İran’a gitmesi, oradan da Kerem ile Aslı, Arzu ile Kanber ve Âşık Garip gibi halk hikâyelerinin Türkiye’ye gelmesi, yapılan barış ve ticârî münasebetler ile meydana gelmiştir.[7]

Şah II. Abbas devri gayr-i Müslimlerin durumuna bakacak olursak, Şah Safi devrindeki rahatlığın değiştiği ve özellikle 1656-1661 yılları arasında Vezir Muhammed Bey’in kışkırtmasıyla Yahudi, Ermeni ve Hıristiyanların bazı eziyetlere maruz bırakıldıklarını görmekteyiz. Moreen, bu konuda -bazı misyonerlerin raporlarına dayanarak- başta başkent İsfahan olmak üzere Yahudi cemaatinin zulüm ve işkence gördüğünü yazmaktadır.[8]

Fransız seyyah ve rahip Raphael Du Mans, II. Abbas’ın tüm Ermenileri başkentteki Yeni Culfa banliyösüne transfer etmesinin ardından bu bölgede Hristiyanlık’ta Katolik kilisesine bağlı Fransisken tarikatının bir kolu olan Kapusenlere (Capuchin Order) ait bir bakım evi (düşkünler evi) kurmak için teşebbüslerde bulunduysa da muvaffak olamamıştı.[9]  

Safevi kaynaklarındaki tam künyesi ile ifade edecek olursak, Ebu’l Muzaffer ve’l Mansûr Şah Abbas el Musevî es Safevî es Sâni, 25 Eylül 1666 tarihinde sefahat (içkiye karşı aşırı düşkünlük vs.) ve suistimallerden dolayı kuvvetten düşmek sebebiyle[10] 34 yaşında iken vefat etmiş ve na’şı Kum şehrine getirilerek 14 Ekim’de Mezâr-ı Hazret-i Ma’sûme’nin yakınına defnedilmiştir. Şah’ın vefatı, bozulan sağlığına iyi geleceği düşünülerek gittiği Mâzenderân’dan başkent İsfahan’a dönüşünde Damgan şehrine bağlı Hüsrevâbâd nâm mahalde durakladıklarında vuku bulmuştur.[11]

Şah II. Abbas, büyük dedesi gibi güçlü ve kudretli bir hükümdar idi. Aynı zamanda adalete düşkün olup özellikle Katolik Hristiyan ve Yahudilere karşı tolerans sahibi idi. Haftanın üç günü Divân-ı Adâlet’te sivil veya asker olsun şikâyetleri dinlerdi.[12] Şah II. Abbas, çağdaşı Osmanlı hükümdarı IV. Mehmed gibi avcılığa meraklı ve şâir olup bazı şiirleri de vardır. Aynı zamanda resme meraklı olup resim tahsili için Muhammed Zaman’ı Avrupa’ya göndermiştir. II. Abbas, sağlığında annesine Türkçe “Ana Hanum” diye hitap ediyordu. Safevilerin son güçlü hükümdarı olarak gösterilen Şah II. Abbas’tan sonra Safevî Devleti’nin gerileme devri de başlamıştır.[13]



[1] Vezirliğe getirdiği Halife Sultan’ın telkini ile içki içilmesini yasaklayan II. Abbas, Kandahar’ın fethinden sonra bu yasağı kaldırmıştı. Zira kendisi de içkiye alıştırılmıştı. Bkz. Faruk Sümer, a.g.m., s. 26-27.

[2] Laurence Lockhart, a.g.e., s. 57-58.

[3] Roger Savory, Iran Under the Safavids, Cambridge University Press, 1980, s. 228.

[4] P. M. Sykes, a.g.e., s. 300-301; Faruk Sümer, a.g.m., s. 28.

[5] P. M. Sykes, a.g.e., s. 300; Faruk Sümer, a.g.m., s. 29; Roger Savory, a.g.e., s. 232.

[6] Faruk Sümer, a.g.m., s. 31.

[7] Faruk Sümer, a.g.m., s. 31.

[8] Vera B. Moreen, a.g.m., s. 124-125, 131.

[9] www.iranicaonline.org/articles/du-mans

[10] İngiliz seyyah Jonas Hanway (1712-1786), Şah’ın zührevi bir hastalık sebebiyle dört ay içinde kuvvetten düşüp aşırı zayıflayarak vefat ettiğini yazmaktadır. Bkz. Jonas Hanway, The Revolutions of Persia, London, 1762, c. II, s. 96.

[11] Veli Kulu Bek Şamlu, a.g.e., c. 2, s. 16-30.

[12] Roger Savory, a.g.e., s. 231.

[13] Faruk Sümer, a.g.m., s. 25, 32; Yılmaz Karadeniz, İran Tarihi (1700-1925), Selenge Yayınları, İstanbul, 2012, s. 54-55; Rudi Matthee, Persia in Crisis: Safavid Decline and the Fall of Isfahan, I. B. Tauris, London, 2012, s. XXV.


Last modified: Thursday, 2 November 2017, 2:16 PM